Dünya nüfusunun dörtte biri evsiz barksız
Her insanın düşünde bir ev yatar.
Bahçesinde ebruli hanımelleri açan ya da açmayan, başını ve yüreğini sokabilecek bir ev...
Oysa, “dünya nüfusunun dörtte biri evsiz barksız...
Başlarını sokabilecekleri bir damları bile yok” diyor Birleşmiş Milletler'in tüm raporları...
Birleşmiş Milletler'in “evsiz barksızlara bir barınak” sağlanması gerekliliğine dikkatleri çekmeye başladığında yıl 1980'di.
Konunun Genel Kurul toplantılarında yeniden gündeme gelmesi üzerine,
1982'de alınan bir kararla 1987, “Evsizlere Bir Barınak Yılı” olarak kabul edildi.
Türkiye'de “Konut Yılı” diye adlandırılan 1987, sonunda geldi işte...
- 1985 “Gençlik Yılı”ydı da gençliğin sorunları mı halloldu,
- 1986 “Barış Yılı”ydı da dünya savaşmaktan mı vazgeçti diye, olumsuzluğun ve karamsarlığın kuyularında boğulmadan önce,
dünyadaki konut sorunu ve ''1987 Konut Yılı'' üzerine Birleşmiş Milletler'in söylediklerine kulak verelim:
“Dünyada 100 milyon insan herhangi bir barınaktan, başının üzerinde bir damdan yoksun yaşamaktadır. Yani sokaklarda, kaldırımlarda, köprü altlarında, duvar diplerinde, tünellerde yatıp uyumaktadırlar. Bunlara bir de elverişsiz koşullarda, yani suyu olmayan, kanalizasyonu olmayan barınaklarda yaşayan yüzlerce milyon insanı eklersek sorunun ciddiliği ortaya çıkar.”
“Yalnız Latin Amerika'da 20 milyon çocuk genç sokaklarda yatıp uyumaktadır.”
“Kimi yerleşim bölgelerinde, özellikle Afrika'da, bin kişi tek çeşmeden yararlanabilmektedir.”
Bunlar, merkezi Nairobi, Kenya'da olan Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşim Bölgeleri'ne ilişkin merkezin raporlarında belirtilenler.
“Konut Yılı” kararı alınırken, konut sorununun üç aşamada ele alınması da planlandı.
- 1983 başından 1986 sonuna dek uluslararası, ulusal ve yerel platformlarda tüm kurum ve kuruluşların “Konut Sorunu” üzerine araştırma, inceleme yapmaları, bilgi toplamaları...
- 1987 Konut Yılı'nda tüm bu bilgilerin, araştırmaların, programların biraraya getirilip bir senteze ulaşılması ve konut konusunda ulusal politikaların yeniden belirlenmesi...
- Üçüncü aşama ise, 1988'den başlayarak bu politikaların uygulanması ve 2000 yılına dek yeryüzünde evsiz barksız tek insan kalmaması için gerekenin yapılması öngörüldü.
“1987 Konut Yılı”nda, Sanat dergisi, Türkiye'de konutun evrimi üzerine bir yazı yayınlıyor.
Yıl boyunca insan yaşamının, insan kültürünün en önemli parçasını oluşturan konut konusuna yeniden dönmeyi umuyoruz.
Türkiye'de konutun evrimi: Gecekondulu tarih
Tarihin yaşanmış dönemleri, okunmuş günlük gazeteler gibi bir yana atılıp kalmıyor. Bu dönemlerin çeşitli özellikleri, kurumlar ve kişilikler ya da kentler ve konutlar gibi insan yapılarında birbirine eklemlenip dönüşerek birikiyor. Nasıl insan kişilikleri, çağların gerisinden gelen tabuları, çağı geçmiş inançları taşımaya devam ediyorsa, insan konutları da, çağlar önce üstlendikleri işlevleri bugün hâlâ sürdürebiliyor. Tarih boyunca gelişen konut biçimleri, bugünün konut türlerinde izlerini yaşatıyorlar.
Son yarim yüzyıl içinde Türkiye'de yaygınlaşan gecekondu da, Anadolu'nun geçmiş birçok geleneğinin kalıntılarını taşıyor. Bu kalıntılara ulaşmak için gecekondulaşmanın çeşitli boyutlarını bir arkeolog gibi katman katman açarsak, karşımıza, Osmanlı devletinin kullarını kentlerde iskanından, Homeros Anadolu'sunun “babaevleri”ne ya da neolitik yerleşmelerde geçimlik yaşam üstüne kurulmuş kandaş komşuluklara kadar, çeşitli somut görüntüler çıkar. Kan bağlarının, ataerkilliğin ve merkezi devletlerin, Anadolu kent ve konut tarihi boyunca oluşturdukları baskı ve boyundurukları görürüz. Geçmişin içine yolculuğumuzun sonunda, bugün gecekondunun aldığı somut biçimi daha iyi kavrayarak, gecekondulaşmanın kentli kitleleri baskı altında tutan gerçek kimliğini ortaya koyabiliriz.
Gecekondu alanlarında yaygın olarak gözlemlenen ve akrabalığa, hısımlığa, hemşeriliğe dayanan komşuluk ilişkilerinin kökeni, Anadolu'nun on bin yıl önceye kadar uzanan neolitik yerleşmelerindedir.
Çatalhüyük gibi yerleşmelerin birbirine bitişik, düz damlı odalarından oluşan organik görünümlü dokusu, akrabalardan oluşan klanların ortaklaşa bir geçim savaşı için omuz omuza vermelerini yansıtıyordu. Klanın ortak topraklarını ekip biçerek ancak kurak yılları ve kitlik zamanlarını atlatacak kadar bir ürün hasat eden bu topluluklar, ürettiklerini paylaşarak yaşamak zorundaydı. Geçimlik yaşamın çetin uğraş, bir tek evin duvarları arasına sığmıyor, akraba komşuların oluşturduğu daha geniş bir çevrenin düz damlarına, avlularına yayılarak paylaşılıyordu. Bu topluluklarda yardımlaşma, dayanışma ve imece zorunlu bir yaşam biçimiydi.
Ekili toprakların çeşitli biçimlerde paylaşımı, hasatta imece, Anadolu köylerinde binlerce yıl varlığını sürdürdü. Kandaş komşuluk bağları, köy yaşamını ören başlıca öğe olma niteliğini korudu. Tarımla geçinen yerleşik köylerin tarih boyunca kaçınılmaz karşıtı, hayvancılıkla geçinen göçer kabile ve aşiretleri de kendi kandaş komşuluk ilişki türlerini çeşitli dönemlerde Anadolu'ya taşıdı. Bu iki tür topluluğun kandaş komşuluk ilişkileri. Anadolu'nun kentsel yaşamında yerleşen ilişki biçimlerinin başlıca kaynağıydı.
Ancak krallar ve devletler, dayanışma ve yardımlaşmaya dayanan bu kandaş komşuluk ilişkilerini, kent halkları üstündeki egemenliklerini pekiştirmek için kullandı. En canlı kalan örneklerini Osmanlı şehirlerinin oluşturduğu Anadolu kentlerinde, etnik gruplar, hasım aşiretler, değişik yörelerden getirilen topluluklar bir arada, ama kendilerine ait bir kesimde kendi içlerine kapanık bir yaşam geliştirdi. Bu kapanıklık kimi zaman Arap kentlerindeki gibi mahalle aralarına surlar çekilmesine kadar vardı, kimi zaman ise, Osmanlı kentlerindeki gibi, mahallenin merkezi yönetime karşı çeşitli toplu sorumluluklar taşımasıyla pekiştirildi. Fakat, kandaş komşuluk ilişkilerinin, dayanışma ve yardımlaşmanın oluşturduğu içe dönük ve diğer mahallelerden kopuk yaşam biçimi, her dönemin hükümdarlarının kentli halklarını “bölerek yönetmek” biçiminin önemli bir dayanağı oldu.
Özellikle daha eski gecekondu alanlarının bir-iki odalı konutlardan oluşan sıkışık mahallelerindeki yaşamda, ancak komşularla dayanışma ve yardımlaşma içinde sürdürülebilen bir geçim savaşıydı. Bu savaşın ilk aşaması kentte bir yer edinebilmekti. Toprak işgal edildiğinde de satın alındığında da, ya birlikte direnmek ya da köydeki ortak kaynakları birlikte değerlendirmek zorunluğu güvenilir yakın akrabaların dayanışmasını gerektiriyordu. Konuların yapımında ise hem kaynak, hem de zaman darlığı, komşuların birbirinin konutunu imeceyle tamamlamasına yol açıyordu. Mahalleye gereken altyapı ve hizmetlerin sağlanmasında, akrabalara iş bulmakta, resmi makamlarla sorunların çözülmesinde, “hemşerim” etiketi, dilekçelerden, kartvizitlerden, tavsiye mektuplarından çok daha etkili oluyordu.
Kandaş komşuluk, sadece kentte yer edinebilmenin yolu olmakla kalmıyor, burada yaşamın sürdürülebilmesinde de önemli bir görev görüyordu. Yeni aileler, babaevinin yanında kuruluyor, birbirine komşu kardeşler, kardeş çocukları en azından dar zamanda birbirlerine destek oluyordu. Bir evin geçimini birçok kişinin geliri sağlıyor, çalışanı çok olan ev, bir kişinin gelirine kalan akrabasına yardımcı olabiliyordu.
Akrabalık, hısımlık ve komşuluk yine, geçimlik bir yaşamın sürdürülebilmesinin tek yolu oluyordu. Ancak bu kez, kıtlığın yerini işsizlik, kuraklığın yerini düşük ücretler alıyordu. Kandaş komşuluğun dayanışması, artık doğanın değil, kâr düzeninin insafsızlıklarına karşıydı. Çağdaş kapitalizm, düşük ücretli, yüksek kârlı düzenini kurmak için çağların gerisinden gelen kandaş komşuluk bağlarına güveniyordu. Aynı zamanda da yüzyılların bölerek yönetme yöntemlerini çağdaşlaştırıyor, karşısında birleşmesi gereken kitlelerin, mezhepçe, yörece, “siyaset”çe birbirine karşıt mahallelere bölünmüş kalmasında gecekondulaşmaya bel bağlıyordu.
MERKEZİ DEVLET VE DERMEÇATMA KENTLEŞME
Anadolu'nun kentleşme tarihi boyunca merkezi devletler, kentlerdeki halklarını korku ve güvencesizlik içinde yaşattılar. Özellikle Osmanlılar, sürgün ve zorunlu iskanı bir Demokles kılıcı gibi, kentli kullarının tepesinde tuttu. Küçük beyliğin yaygın bir imparatorluğa dönüştüğü dönemde, yeni fethedilen yerlerin gereksindiği kentli nüfus ve vasıflı emek, Osmanlıların egemen olduğu diğer kentlerden getiriliyor “mamur” edilmek istenen kentlere yerleştiriliyordu. Osmanlı Devleti'nin, kentli halkı istediği zaman yerinden sürüp başka yere iskân edebilmesini sağlayan yasal temel, kent topraklarının (mülk olarak bağışlanmış arazi dışında) sultana ait sayılmasıydı. Yani, Osmanlı kentlileri, evlerini devlet mülkü üstünde kurmuş olmanın iğretiliği ve güvencesizliği içinde yaşıyorlardı. Tıpkı üç-dört yüzyıl sonra kentlerde Hazine arazisini işgal edip gecekondu kuran torunları gibi.
Güvencesiz iskan, iğreti yerleşme, Anadolu tarihi boyunca dermeçatma kentleşmeye yol açtı. 17. yüzyıla kadar Osmanlı kentleri genellikle, yöresinin köylerinden çok farklılaş[ma?]mış, Örneğin Orta Anadolu'da tıpkı bugüne kadar gelen köy evleri gibi düz damlı kerpiç konutlardan oluşuyordu. Eşrafın henüz palazlanmadığı bu dönemde, Osmanlı kentlisi, her an elinden alınabilecek arsası üstüne en derme çatma, yöresel yöntemlerle, en düşük yatırımlı konutu yapıyordu.
Osmanlı kentlisini alçak gönüllülüğe iten, İslam'ın dünyadan el çektirmesinden çok merkezi devletin yükselen başlardan hoşlanmamasıydı.
Gecekondulaşma sürecinde de hükümetler, gelişmekte olan Türkiye kapitalizminin büyük kentlerde gereksindiği yedek emekçi ordusunu oluşturmak için, Hazine topraklarının kente göçen emekçiler tarafından işgaline göz yumdu.
Bu hoşgörü, Osmanlı Devleti'nin iskân politikasından da insafsız bir baskı düzenini perdeliyordu:
Hükümetler ağızlarının bir yanıyla gecekondulara tapu vaat ediyor, öbür yanıyla da yıkımcıları yolluyordu.
Seçim zamanlarında padişahların cülus ulûfesi gibi dağıtılan tapular, oy vermeyen mahallelerde susuzluk, elektriksizlik cezasına dönüşüyordu.
Derme çatma konduları yaratan ne zevksizlikti, ne bilgisizlik, ne de parasızlık. Devletin yeni kentlisinden sakındığı güvencenin yerini, ucuz briket, düzlenmiş tenekeler, kırık kiremitler ve yıkımcı doğramaları alıyordu. Çağdaş dermeçatma kentleşmenin duvarlarını kale surları değil, apartman dizileri oluşturuyordu. Osmanlının derme çatma kentlerinin reayası nasıl uzak savaşlarda kırılmaya hazır idiyse, yeni kentlerin emekçileri de işsizlikle geçindirmez ücretler arasındaki cambaz ipinde yaşamayı öğreniyordu.
Osmanlının dermeçatma kentleri zamanla, mültezim vurgunlarına, eşraf konaklarına ve softa bağnazlığına dönüştü. Bugün apartmanlaşan gecekondu alanlarında da benzer bir “orta sınıf” fırsatçılığı ve dinbazlığı yaygınlaşıyor. Eşraf softalığının sefahat ve dünyevi zevklere düşkünlüğü perdeleyişi gibi, yeni softalık da en arsız bir liberalist vurgunculuk iştahını örtüyor. Eşraf konaklarının yüksek duvarlarının yerini sıkı sıkıya kapanmış apartman perdeleri alıyor ve kadınların başı bir kez daha örtülüyor.
MAHREM MAHALLELER, HARAM KENTLER
İnsanlığın icat ettiği en eski toplumsal baskı biçimi herhalde erkeklerin kadınlar üstünde kurduğu baskıdır.
Kölelerin bile sömürülebilmesi için önce kadının, tarımda, çanak çömlekçilikte ve konut yapımındaki üretkenliğinden koparılması, cariyeleştirilmesi gerekiyordu. Kadının örtünüp evine tıkılmasını İslam dünyası icat etmedi. Homeros'un dünyasında bile, Odysseus'un oğlu Telemakhos, yüzünü yaşmaklığıyla örtüp erkeklerin odasına izinsiz giren anasını azarlıyordu. Ferace sözcüğünün aslı ise, Rumca'ydı.
Sümer sitelerinden Helenistik kentlere kadar tüm köleci toplumlar, kadının cariyeleştirilmesi ve hareme kapatılması konusunda hemfikirdi.
- Ur, Uruk gibi Mezopotamya sitelerinde,
- Priene, Efes, Side gibi Ege ve Akdeniz kentlerinde iç avluları çevresine kapanan evlerde köle dolu sokaklara sırt çeviren, “mahrem”, bir yaşam biçimi gelişiyordu.
İç avlulu konutların yüksek kör duvarlarının ardında kadınlık, analık, cariyelik bir yana koyuluyordu, erkeklik, babalık, efendilik öbür yana.
Kadın odalarıyla erkek odalarının genellikle ayrıldığı bu konutlar, daha sonraki dönemlerin iç avlulu Arap evlerinin ve yüksek duvarlı Osmanlı konaklarının prototiplerini oluşturur.
Batı Feodalizminde, gelişen artizanal üretim, Roma kentlerinden kalan içe kapanık yapıları patlatıyor, kentin en ücra köşelerindeki zanaat ustalarının evlerinde bile kadınlar üretimle iç içe, kalfası ve çırağıyla dirsek dirseğe bir yaşam yaşıyordu. İki yanında penceresiz duvarların uzandığı sokakların yerini, alıcılarla üreticilerin, mallarla ev eşyalarının, hane halkıyla lonca erbabının birbirine kaynaştığı, atölye, dükkân ve ev kapılarının birbirine karıştığı lonca sokakları alıyordu.
Oysa Doğu Roma'da dönüşüm farklı bir biçimde gelişti ve Helenistik-Roma kentinin agora, forum gibi meydanlarıyla ana caddelerinin çevresindeki çarşılarda kümelenen zanaatlarla içine kapanık konut alanları arasındaki ayırım büyük ölçüde sürdürüldü. Önce Bizans, sonra Osmanlı kentlerinde merkezi devlet denetimi altında tutmak istediği çarşıyı kent merkezine hapsetti; konut alanlarının çağlar boyu korudukları mahremiyetlerini devam ettirdi. Müslüman Osmanlının mahallesinin ve evinin içine kapanıklığı, İslam değerlerinin kent yaşantısına kazandırdığı yeni bir boyut değildi. Yüzyıllar öncesinin köleci toplumlarından gelme bir geri kalmışlık kalıntısıydı. Osmanlı konutu kafesli cumbalarıyla köleci Helenizmin bağnazlığın bir ölçüde yırtmaya çabalamış, ama örtülü Osmanlı kadını Batılı hemcinsleri gibi kollarını sıvayıp üretimin içine atılamamıştı.
Çağdaş gecekondulaşma da mahalleleri mahremleştirip kentleri kadına haram etmeyi büyük ölçüde sürdürdü. Özellikle sanayiden kopuk gelişen ve kent merkezinden uzak kalan gecekondu alanlarında kadınlar, göçtükleri kenti yıllarca görmeden yaşadılar. Birçok gecekondu mahallesinde kadın emeği, devletin esirgediği altyapının yokluğunu kapatmak için çeşmeden eve su taşımanın, toz ve çamuru konduların dışında tutmanın çilesini omuzladı. Kentsel yaşamın yenilikleri erkeklerin tekelindeydi. Evin en küçük oğlu bile anasından daha kentli olmanın üstünlüğünü bürünüyor, televizyonun nasıl ayarlanacağını anasına o gösteriyor, programları gazeteden o okuyordu. Gecekondulaşmanın yarattığı yeni kapatmaların dar dünyasını zaman zaman yırtabilen tek güç, kapitalizmin ucuz emeğe bitmez tükenmez iştahı oldu. Baş örtüleriyle fabrikalara giden kadınlar baş örtüleriyle döndükleri kondularında yine aynı çileyi çekiyorlardı. İşçilik kadını özgürleştirmiyor, sadece sömürülüşünü katmerlendiriyordu.
Gecekondu, etnik ayırımları körükleyen, emekçinin düşük ücretlere boyun eğmesini kolaylaştıran, kadının toplumdaki yerini aşağılayıp yükünü ağırlaştıran bir kentsel yaşam biçimi olarak gelişti. Özgül biçimine, tarihin derinlerinden gelen baskıcı, ezici, uyuşturucu konut biçimlerini yeniden anlamlandırarak ulaştı.
Erhan Acar | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 160 - 15 Ocak 1987






