Cemal Süreya

"Şiirim tamamlanmamış bir şiirdir.
Sanırım hiçbir zaman da tamamlanmayacak.
Çünkü tamamlanamaz nitelikte
bir şiirdir o"


Cemal Süreya, Cemal Süreya olmadan önce Cemalettin Saber'di.

Cemalettin Saber, Süreyya adını bir dağbaşında buldu. Bilecik'teydi. Orta ikideydi.

Bilecik'te Karayollarının yol yapımı çalışmalarında çadır bekçiliği yapıyordu. Dağın il merkezine çok uzak bir yerinde... Sabah erkenden işçiler kamyonlarla çıkıp giderler, o, akşam dönüşlerine kadar çadırları beklerdi.

Üç ay boyu, yani koskoca bir yaz tatili boyu kızgın güneşin altında ya da çadırların boğucu gölgesi içinde düş kurdu: O, yazar olacaktı.

Yazar olacağı için adını değiştirdi. Cemalettin Saber, Cemal Süreyya Seber oldu.

Neden Süreyya? Orası belli değil işte. Öyle istedi, öyle oldu!

Şu yukarıdaki "neden" sorusunun yanıtını bilmiyoruz ama, sanatçı duyarlılığında o yapayalnız geçen üç ayın da bir olduğunu biliyoruz.

Kendi kendine konuşmayı da o yalnızlık günlerinde öğrenmiş. "En çok yılandan korkardım" diyor.

Yaz bitmiş, o üç aylığıyla bir elbise yaptırmıştı.

Şu isim konusunu bitirmeden önce bir açıklama daha:

"Süreyya, 1956'da tek harf atılarak Süreya oldu."


Cemalettin Seber, Cemal Süreya olmadan önce, 1931'de doğduğu Erzincan'da ancak altı yaşına dek "çocuk"luğu tadabildi. O günlerden geriye anılarında "büyük bir bahçenin içinde büyük bir ev kaldı. Hepsi bu kadar." (Baba, ticaretle uğraşıyor, anne evde. Varlıklı, ataerkil, feodal aile düzeni.)

Hepsi bu kadar olamaz.

"Bir de annemin gözlük taktığını anımsıyorum."

Şimdi çocukluk yıllarında, çocukluk gizlerinde, çocukluk yalnızlıklarında daha çok ilerlemeden hemen şunu belirtmeliyim: Cemal Süreya, kendisiyle röportaj yapma sırası gelince her zamankinden daha utangaç, daha çekingen davranıyor, kaçacak, saklanacak delik arıyor. Bir yandan "perfectionism" (mükemmellik) tutkusu, öte yandan "ama bunlar daha önce yazılmıştır" endişesi, bu utangaçlıkla birleşince iş iyice güçleşiyor. Evet, çocukluğunu beş yıl önce yazmıştım. Ama bu, yeni okurlarımızı, Cemal Süreya'nın çocukluğundan yoksun bırakmak anlamına gelmemeli. (Bunları dedimse de onu ikna edemedim. Bu nedenle çocukluk yıllarını, beş yıl önce yaptığım bir röportajdan alıntılarla tanıyacağız.)

Bir gün Erzincan'dan kalkan trenin yük vagonunda buldu kendini Cemal Süreya. Anası, babası ve iki küçük kızkardeşiyle, Bilecik'e giden yollar uzadıkça, çocukluğu da uzaklarda kaldı, ailenin düzeni de, mutluluğu da... "Sanki yüzyıllık bir yolculuğa çıkmış" gibiydi.

1938'de Dersim İsyanı sonrasıydı. Aile Erzincan'dan göçüp, Bilecik'te oturmaya mecbur edildi.

"Bilecik'e geldik, altı ay sonra annem öldü. Dördüncü çocuğunu doğururken. Ağlamadım, sızlamadım, acısı içime oturdu."

Çocuklara babaanne baktı. Cemal Süreya, Beyoğlu 37. İlkokula gitmek üzere İstanbul'a amcalarının yanına yollandı.

"Birden yoksullaştık. Babam şoförlük yapıyordu. Bu arada belirteyim, Türkiye'de en genç yaşta Sarsanyan Han'a düşen yazar benim. 9-10 yaşlarındaydım. Babam İstanbul'a gelmişti. Oysa Bilecik'ten ayrılması yasaktı. Bir gece yakalandı. Önce karakola sonra geri Bilecik'e yollandık."

"Altı yıl evlenmeyen babam, sonunda evlenmek zorunda kaldı. Babaanne, bize bakamaz olmuştu. İstanbul'a yazıp, bir kız istedi. Cevapta Refika Hanım önerildi. Babam "O kız çok şişman çamaşır yıkayamaz. Esma'nım olsa' dedi.  -Anlaşılan gözü ondaydı-.  Amcalardan yanıt geldi 'O size uygun değildir' diye. Yine de bir gün yenge Esma'yı getirdi. Esma ilk gün çamaşır yıkadı, ikinci gün babamla kavga etti, üçüncü gün eve yerleşti. Ben babam evlensin isterdim hep. Evde bir kadın dolansın, anne diyelim. Ama bütün bunları babaya söyleyemezdim. Babama hiçbir şey söyleyemezdim, beş kuruş para isteyemezdim... Esma çok kötü çıktı... Kardeşlerime işkenceli bir çocukluk yaşattı. Örneğin saçlarından tutup kuyuya sarkıtırdı. Bu yüzden kardeşlerimin saçları gür değildir."

"Ben mi? Ben, evden kaçmak için, gizlice parasız yatılı sınavına girdim. Bilecik Ortaokulu için. Gizlice, çünkü babam yoksuldu ama belli etmek istemezdi."

Evet, parasız yatılı sınavına babasından gizli girdi. Çünkü babası, bütün yoksulluğuna karşın ve onu eve getirememesine karşın, eski feodal düşü içinde izin vermiyordu onun "fakir çocuklar imtihanına" girmesine. Ne derlerdi sonra...

"Ben oradan, o evden kaçtım ama, kardeşlerimin derdi hep içimdeydi. Bir gün  -lisede, Haydarpaşa'daydım-  Bilecik'e kardeşlerimi görmeye gittim. Gece vardım. Eve gitmeye çekindim. Cebimde bir lira vardı. Bir barda kaldım. Yorganın üzerine kar yağıyordu. Sabahı bekledim... Sabah, eve vardığımda kardeşlerim pencerenin parmaklıklarına tutunmuş içeride ağlıyorlardı, ben dışarda. Ve beni içeri alamıyorlardı. Çünkü onlara eve kimseyi sokmayacaksınız, ağabeyinizi bile denmişti. Öyle bir baskı vardı üzerlerinde. Hayır eve giremezdim geri döndüm."


● Acıları hep içimde yaşadım...


"Esma deliydi. Bir fırıncıyla kavga edip adama vurunca, adam yerinden kalkamayınca öldü sandı ve Bilecik'ten kaçtı. Esma kaçınca, babam Refika'nımı aldı. O iyi çıktı. Kardeşlerim onu, anne bildiler."

Cemal Süreya'dan bunları dinlerken, zaman zaman isyan ediyorum. Peki siz, siz hiç mi isyan etmediniz diye sorduğumda, aldığım yanıt hiç değişmiyor:

"Acıları hep içimde taşıdım."

Çocukluk ve ilk gençlikteki bu amansız fırtınaları dindirecek, dengeleyecek bir şeyler olmalıydı bir yerlerde.

Vardı: Okul yaşamı.

İstanbul'da amca evinde, amcadan çok şey öğrenmişti. Okulda o hızla devam etti. Ve çok okudu. Eline ne geçerse okudu. Evdeki Alevi çevreden en çok din kitapları vardı. O da en çok din kitapları okudu. Hazreti Ali üzerine kitaplar çoktu, en çok onları okudu. Yeniden, yeniden okudu, aynı şeyleri bin kez okudu.

Şimdi, şöyle özetliyor okul yıllarını:

"Orta, lise, parasız yatılı, üniversiteyi burslu okudum. Yani tüm öğrenciliğimi. Parasız yatılılığı bir ayrıcalık ve mutluluk nedeni olarak gördüm hep."

Söylemedim değil mi: Bilecik Ortaokulu'nun yatakhanesine ilk girdiği gece sevinçten, mutluluktan uyuyamamış. (Oysa herkes ağlar!) Nasıl sevinmesin ki, üvey anneden kurtulmuştu!

Nasıl mutlu olmasın ki artık "şiir" yazıyor, öğretmenleri onu "şair" diye gösteriyorlardı. Oysa ona göre, henüz şiiri bilmiyordu.

Şiiri bilmiyordu ama yazıyordu:

İşte ilk şiir defteri: Adı: "Kızıl Mısralar". Kızıl, çünkü kırmızı mürekkeple yazılmıştı. Kırmızı mürekkeple, çünkü sevdiği kızın saçları kızıldı. İlk dizeler şöyleydi:

"Seni sevdiğim anda her şeyim kızıl oldu
Masmavi defterime kızıl satırlar doldu."

Defter elden ele dolaşıyordu ki, büyük sınıftakilerin biri, "Sen ne yaptın! Sana komünist derler" diye uyarınca Cemal Süreya "Kızıl Mısralar"ı derhal "Yeşil Mısralar" yaptı.

"Seni sevdiğim anda her şeyim yeşil oldu
Masmavi defterime yeşil satırlar doldu."

Defteri yeniden yazmak gerekti. Elbet bu kez yeşil mürekkeple...

Lise yıllarında aruzla şiir yazdı. Aruzu iyi biliyordu. Kendi kendine eski yazıyı öğrenmişti, eski metinleri okuyabilmek için.

"Yeni şiir duyarlılığının dışındayım. Lise sonda Orhan Veli'yi, yeni şiiri tanımaya başlayacaktım."

Bilecik Ortaokulu'nu 1947'de, Haydarpaşa Lisesi'ni 1950'de bitirdi. Sonra Ankara Siyasal Bilgiler...

"En güzel zamanımdı. Özgürlük. Bir tuhaflık. Sanat çevresinde yoğrulurduk."


● Şiir... hep şiir...


Şiir günleri, şair dostlar, şiir tartışmaları, ceplerden eksik olmayan şiir kitapları, arkadaşlara okunan şiirler, şiir değiş tokuşu... Artık şiir, soluk alıp vermenin bir parçasıdır. Bu arada yine "kendi kendine" Fransızca öğrenmiştir, şiirler de çeviriyordur.

O yıllardan geriye en unutamadığı anı, o sabah yürüyüşleridir: Cebeci'den çıkılır, Sıhhiye'ye, oradan Ulus'a, sonra Samanpazarı'ndan çember çizip tekrar Cebeci'ye dönülür. Ve bu yürüyüş sırasında hep şiir okunur ya da yüksek sesle yine "kendi kendine" konuşulur. "Önceleri delilik sanmıştım. Meğer değilmiş" diyor.

Ve hep şiir düşünmekten, şiir yaşamaktan, kız arkadaşlara vakit ayıramadı. Dans etmeyi bile öğrenemedi. Kızlar hep hayallerindeydi, onları da çok düşünüyordu, ama düşünmekten ve düşlemekten onlara bir türlü vakit ayıramıyordu... O yalnızca yazmaya vakit ayırabilirdi. Nitekim öyle oldu, hani o "kızıl mısralar"ın kahramanı, kızıl saçlıya yazmayı ihmal etmedi... Altı yıl mektuplaştıktan sonra (kızıl, siyah ya da sarı saçlı hangi can dayanır altı yıl boyunca, hele bir şairden gelen mektuplara!) evlendiler. Siyasal'ın son sınıfındaydı.

Evlilik deyince, orada biraz duralım.

Üç kez mi desem, beş kez mi... Son konuşmamızda beşti, galiba şimdi altıncı evliliğinde... Ona sorarsanız, "Birkaç iki kez evlendi. Herkes yetmiş kez sandı!"

Neyse yedi ya da yetmiş, çok değil mi?

Evet, çokmuş... Kabul ediyor. Ama bir "özürü" var. Evliliklerinin tümü aşktan, tümü aşk evliliği... Ayrılmaları ise yine kendi deyişiyle hep "şanssızlıktan". (Şansla evliliğin ne ilgisi var diye sormadım elbet!)

Eh, bunca deneyimden sonra Cemal Süreya'nın elbet evlilik konusunda söyleyecekleri olmalıydı:

"Evlenme çok güzel şey. Ama evlilik süreci, özellikle kasabalarda ve kentlerde bunalım içinde. Dünyada bir sürü değişiklik oldu. Gelenekler, bazı ülkelerde üretim biçimleri değişti. Çin deneyi var. Sosyalist ülkeler kuruldu. Kapitalizmin ilerlediği yerler, yoksulluk var. Afrika var. Değişmeyen tek şey evliliğin kuralları. Dünyalıların ortak tek ahlakı bu kurallarda. Ama bütün öbür değişmeler karşısında ve içinde evlilik bağlantıları yozlaştı. Özellikle büyük kentlerde bunalıma uğradı. Dişi aslanla erkek aslanın birbirine yalan söyleyebileceğini aklım almıyor. Ama biliyorum ki adam karısına, o da ona bir sürü yalan söylemekte. En küçük, en zararsız noktada bile. İki kişi önce dostturlar, sevgilidirler, sonra evlenmeye karar verirler ve evlenirler ama evlenme anından itibaren, erkek toplumdaki ortalama kocanın (bin yıllık) kadın da toplumdaki ortalama karının (bin yıllık) davranışlarını ediniverir. Oysa biz başka insanlardık. Oysa başta nasıl temiz duygularımız vardı. Ben bununla birleşmedim ki!.. O benimle birleşir miydi?

Köylerde biraz durum başka. Bundan birkaç yıl önce oğlumla birlikte Doğu Anadolu'da annemin yakınlarının yaşadığı bir köye gitmiştik. Kahvede yaşlı bir adamla konuşuyorduk. Adam çocuğa annesini sordu, ben lafa karışıp ayrıldığımızı söyledim. Çok şaşırdı. Nedenini sordu. 'Anlaşamadık' dedim. Karşılığını hiç unutmam:

'İnsan nasıl anlaşamaz?'

Elbet, bunu yalnız kendi adına söylüyordu. Ama belki karısı da öyle diyecekti."

(Çok ender de olsa, hazır oğlundan söz etmişken, burada bir parantez açmadan edemedim: "Mustafa Kemal'lerin, en uzun donlusu ve Muhammed'lerin en yoksulu" diye tanımladığı oğlu sonradan öğrenimini "Bu bilgilere gereksinim yok" diyerek bıraktı, şeriatçı oldu.)



● Aşk, meşru bir şey olamaz...


Cemal Süreya, evliliğin aşkı kesinlikle yok ettiği kanısında.

"Aşk, meşru bir şey olamaz. O da şiir gibi, meşrulaşınca ölür. Aşk da, şiir de uzlaşıcı olunca ölür. Genel olarak sanat böyledir..."

Sırası gelmişken (ya da gelmemişken) aşkta poligami olabilir mi? (Şiirlerinin esintisiyle geldi bu soru.)

Yanıtı şöyle veriyor:

"Hayır. Gerçek aşk monogamdır. Kişi aynı anda bir kişiyi sevebilir ve ona bağlıdır."

Bu yanıtla doğrudan bağlantılı olmayan ve Cemal Süreya'nın şiirini tanıyan herkesin çok iyi bildiği bir saptama: Cemal Süreya'nın şiiri erotiktir. Erotizmin tanımını yapmasını ve şiirindeki yerini belirtmesini istiyorum ondan.

"Toplumumuzda cinsellik başka toplumlara göre daha ağır ve dev boyutlu koşullar içinde. Çok büyük bir sorun cinsellik. Şiirimin belirişinde onun için bir seçme işlemi yok. Ben farkında olmadan kendiliğinden gelmiş.

Edebiyat, insan bilincinin yüce bir durumudur. İnsan doğasında, hiçbir şey ona yabancı kalamaz. İnsanın bir cinselliği varsa niçin  yadsıyalım onu? Hem istesek de yadsıyabilir miyiz bakalım? Hayatta erotik, cinsel, hatta müstehcen bir edebiyat da olacaktır... Pornografiyi sevmem ama onun da bir işlevi olduğu kanısındayım. Karşı değilim pornografiye.

Neden mi erotizm var şiirimde. Ben öyle bir kişi miyim? (Önce 'Ben öyle bir kişiyim' dedi, sonra soruya çevirdi. Belirtmeden geçmeyeyim.) Şöyle diyelim: Hiç değilse, bu konuda kafa yoran bir kişiyim."

Aşk, evlilik, erotizm derken, dönüp dolaşıp şiire gelmişiz sonunda.

Cemal Süreya'nın kendi şiiri için şöyle tanımlar kullandığını anımsıyorum:

"Güneşten yırtılmış caz..." ya da "Kavaldan dökülen gökyüzü..."

Ve şöyle dediğini de:

"Ben, Doğu edebiyatının değerleriyle beslendim, Batı edebiyatının değerleriyle de. Benim şiirim bu iki edebiyatın birbirini tamamlaması ya da uzlaşması değil, çelişkisidir."

"Şiirim tamamlanmamış bir şiirdir. Sanırım hiçbir zaman da tamamlanmayacak. Çünkü tamamlanamaz nitelikte bir şiir o."

(Ama yine de bu "tamamlanmamış şiir" için, kendi deyişiyle, "bir meslek, birkaç evlilik, bir sürü dergi ve bir banka batırmıştır.")

Cemal Süreya'nın yalnız şiirlerinde değil, denemelerinde de ironi egemen. İroni, onun için bir gereksinme mi? Kaçınılmaz bir yöntem mi? Bir sonuç mu? Ya da ne?

"Gülümsemeyle hüzün yan yana gider benim şiirimde. Yazılarımda da ironik bir tavır ağır basar. Yazılarımda da ironi kendisinin tersi olan ağırbaşlılıkla yan yanadır gibi geliyor bana. Bir gereksinim mi, bilmiyorum. Ama bir yöntem olmadığı muhakkak. Bir sonuç, diyelim. Böyle yetişmişim. Yine de şöyle bir şeye dikkat ettim, özgürlük ve kendime güven durumu beni hep lirizme, sıkıntı ve bunalım ise hep humor'a atmış. Oysa tersi olmalı gibi geliyor, değil mi? Belki de humor zayıf yanımın yansısı. Yine de orada daha güçlüyüm, etkiliyim.

İroni bende imge arayıcısı da galiba. Hayatımda söz ilişkisi en güçlü ilişki olmuş. Ayrıca en görünen ilişki. Çürüme değil, ortaya koyma, görünür kılma özlemi beni dilde bu yöne götürmüş olabilir. Sanırım sinik değil bu tavrım. Çünkü sinizmde her şey adına her şeyle oynama vardır; bir yerde mantığa ve onura meydan okur.

Küfürden kaçma girişiminin yarattığı bir şeydir belki de bende humor. Çocukluk günlerimi düşündüğümde, böyle bir olay vardı gibi geliyor. Bir şeyi aşağılanmaktan kurtarma, işi şakaya vurma. Yine de şeytansı bir yan var sanırsam. Komik hiçbir şey yok.

Ölürken, hatta öldürülürken şaka yapabilirim.

Buna karşın bazı konularda her zaman, her an paniğe kapılabilirim de."

Bu arada sizler biliyor musunuz, ya da içinizden kaçınız fark etti, Cemal Süreya son yıllarda kadının da erkeğe söyleyebileceği şiirler yazmak istiyor... Zaten hep demez mi, "Benim en yakın arkadaşlarım hep kadınlar oldu" diye...

Galiba yine şiir konusunda ayrılıyoruz, daha çok uzaklaşmadan şiir üzerine bir soru daha: Günümüz genç ozanlarına söylemek istediği bir şey var mı?

"Genç şaire ne söyleyebilirim ki? Şair, kendi yolunu kendi bulur. Yalnız bir gözlemim var, belirtmeden edemeyeceğim. Son 50 yıllık şiir serüveninin bütün söyleyiş biçimlerini kavramış günümüz genç şairi. Acemilik diye bir şey kalmamış. Bence genç şaire yeni bir aşırılık gerekiyor."

Cemal Süreya, yaşamda sanki hep utangaç, hep çekingen gibi. Sanki... Ama yazılarında tam tersi. "Katılıyor musunuz?" diye sordum. Peki, bu çelişki mi?

Şöyle yanıtlıyor:

"Bir bakıma doğru. Evet, söz gelimi gidip bir dükkânda bir şeyin fiyatını soramam. Başkalarına sordururum kimi zaman. Çünkü kendim sorarsam almak zorunda kalacağımdır sanki. Yazarken öyle değil. Çünkü yazmak hem bir sıkıntı, hem de bir kurtuluştur benim için. Yalnız çekingenlik konusunda bir ayrım da yapmak gerek. Yakın çevremde, belli bir yakınlık kurduğum insanlar arasında yazarkenki gibi bir tavrım vardır. Hatta, belki de daha ileri. Bende utançla cüret arasında çok küçük bir mesafe vardır. Çocukluğumla bugünkü ben arasında da çok kısa bir mesafe olduğu için belki de bu. Her şey o günlerden kalma, ve çok taze...

Bir de şöyle bir sayrılık var bende: Bir şeyi birkaç kez yapmamışsam, söz gelimi bir eve birkaç kez gidememişsem, artık bir daha yapamayabilirim o şeyi, gidemeyebilirim artık o eve. Hep çocukluktan kalma şeyler bunlar. Ama büyük gidişatımı bozmazlar. Bir de bürokrat yanım var. Yalnızlık mesleğinden (maliye müfettişliği) geliyorum. Yerine göre o utangaçlık değil de, başka bir şey oluyor. Sahnenin dışında durmak gibi bir şey."

Yaşamdaki çekingenliğiyle, yazıdaki ataklığı ister istemez şunu düşündürüyor: Yazı, belki de onun için bir kurtuluştur, evet. Ama aynı zamanda da bir gizlenme... "Kurtuluşu belki de bu anlamda düşünmek gerekir" diyor.

Bir konuşmasında, "Hayatımı değiştirmek istemediğime göre, mutluyum" demişti. Bu düşüncede berdevam mı?

"Çok genel anlamda söylenmiş bir sözdü o. Hayat konumum için söylemiştim. Ayrıca 'Mutluyum değil de, mutsuz değilim' demiştim. 1983'te... Bugün de hayat konumumu, yeni ve çok başka bir konumla (o yenisi de benim hayat konumum olsa bile) değişmem, değişemem. Biraz da vakit geçti belki. Yalnız 1983'ten bu yana bazı değişmeler de oldu. Bir kere dörtnala enflasyon, hayatın maddi konumu düşüncesini biraz örseledi. Bir de 18 Aralık 1985 günü var... Kilometre taşıdır... Ayıca oğlumla sorunlarım ortaya çıktı. Bugün, daha sıkıntılı değilse de, daha sıkışık bir hayat koşulu içindeyim. Ama kişisel ütopyam, her şeye karşın, bugün de yine "Mutsuz değilim" demeye yetiyor. Şanslı bir adamım aslında.

Hem mutluluk ne demek?

 Kişinin mutlu anları vardır.

Mutsuz anları vardır.

Hayat, bu iki kavramı iyice aşan bir şey."



● Yanlışları, doğruları...


Cemal Süreya'dan özeleştirisini yapmasını istiyorum. Yanlışları, doğruları... kendisinde sevdiği, sevmediği yanlar...

"En büyük özveriler benden çıkar. Yine de bencil buluyorum kendimi. Bencil değil de, egemenlik tutkusu içindeyim galiba. Hep müritlerin yanında rahat etmişim. Tembelim. Kuşkucuyum. Her işi son güne bırakıyorum. İlk barışma girişimi benden gelmez. Daha bir sürü kusurum var. Daha büyük bir kusurum: Bunların bir bölümüne erdemmiş gibi sarılıyorum. Fazla gevezeyim. Büyük toplantılarda hiç konuşmadığım halde, küçük toplantılarda kimseye laf bırakmıyorum. Bir de şey, yüzüm tutmaz, güç durumda kalırım sonradan.

Beğendiğim yanlarım da var elbet. Bunlardan birini söyleyeyim: Benim için en korkunç şey birini küçük düşürmektir."

Bir el de benden: "Jest yapmaya" bayılıyor... Hayatı, jest olarak tanımlanabilir.

Huyunu suyunu belirtmeye yarayacak bir ek daha: Bu da bir söylenti: Paris'e gidip Louvre'u, Konya'ya gidip Mevlânâ'yı görmeden gelmiş. Yani, müze düşmanı derler...

Bu kez bir söylentiye değil, şiirlerinden birine başvuruyorum. Biraz oradan aldığım ipucuyla, biraz da bildiklerimden, "Hayatınızı hesaplamışsınız, ölüm tarihinizi saptamışsınız..." diyorum.

"Sıcak Nal'da 'Kehanet 1985' adlı şiirimden söz ediyorsunuz herhalde... Lokman Şair lafı geçer orda. Benim o.

Birkaç yıl önce çok karamsardım. Kendime göre bir ömür uzunluğu biçmiştim. O şiir odur.

Lokman Hekim söylencesinden çıkış yaptım. Lokman Hekim'e uzun ömür verilmiş. Ne yapacak? Bunu kendisi saptayacak. Lokman Hekim çok yaşayan bir kuşun, kartalın yaşama süresini temel almış. O çağda kartalın 80 yıl yaşadığı varsayılıyormuş. Lokman Hekim 7 kartalın hayatını art arda yaşamaya karar vermiş ve o kadar yaşamış: 7 x 80 = 560 yıl.

Bu hesabı gördüğüm sırada 54 yaşındaydım. Ben de kendime başka bir kuş seçtim: Kırlangıç. Meğer kırlangıç dokuz yıl yaşıyormuş. 7 x 9 = 63. Evet, 63 yıl çıktı. İşte böyle, düşüncesizlik ettim... Buna tam razı oluyordum ki biri gelip 4 yıl daha zam yaptı. Efendim, 9,5 yıl yaşayan kırlangıçlar da varmış. Hatta, çoğu öyleymiş."

Ben Lokman Hekim'e karışmam, ama madem Cemal Süreya kırlangıç yaşamı seçti, ne diye yedi kırlangıç yaşamıyla sınırlıyor! Belki 17, belki 27 olur... Her neyse, Cemal Süreya'ya nice kırlangıç yaşamları...
____________

On Üç, On Beş Yaşında


Annesinin numaralı gözlüğünü takmış.

Mevlid okumuyor artık.

Parasız yatılı. Lacivert ceketinin fazla güneş gören yerleri kızıla çalmış. Ayaklarında her biri üçer kilo çörçil postallar. Babası altlarına kabaralar, demir nalçalar çaktırmış. Onlarla futbol oynuyor, koşulara katılıyor.

"Anasının beş günlükken soğuk suya bastığı."


Hatıra defterinde kırmızı saçlı kızla olan yakıştırma aşka uzak, yakın göndermeler. Her gün bir şeyler yazıyor ve sıranın gözüne atıyor. Her gün bütün sınıfın bir araya gelerek defteri "gizlice" okuduğundan da haberli.

Dedikodu: O kızla cumartesi günleri Derebağ'da buluşuyormuş. Öğretmenler de aynı sanıda. Bu yüzden kızın da rol aldığı Scapin'in Dolapları'nda oynatılmadı.


Anılardan düş devşiriyor. Anılara artı olaylar, olmaması gereken yeni durumlar ekleyerek kimi zaman düzeltiyor da onları. Her şey bir kez daha yaşanacak sanki.

Hayır, Sansaryan Han'ın en küçük konuğu o değildi; kızkardeşleri de vardı, biri dört, biri beş yaşında.

Vagona girdiklerinde babası bir yandan dövüyor, bir yandan öpüyordu onu. Belirsizlikler marşandizi.

"Süt mavisi nene"sinin açılmış bohçasını pencereden sokağa fırlatan eksiltili çocuk. Serpinler, başaklar umutçusu.

Keşke göçmen denseydi bize diye düşünen sürgün çocuk.

Babası suskun, oturuyor. Amcası, içmiş, akşam, şaraphaneden kente türkü söyleye söyleye yürüyor.

Kitabı az. Aynı kitabı on kez, yüz kez okur. Okuyarak yürür sokakta. Okumuyorsa, kendi kendine konuşur yüksek sesle, ailesinin bütün üyeleri gibi.


Evden kaçtı, Esma'dan.

Sınava girdi.

Kızkardeşleriyle sokakta rastlaşıyor; konuşmuyorlar.

Bilecik'te birinin ağacından dut yemek hırsızlık sayılmaz. Ayva koparmaksa ufak kabahat. Ama o arkadaşlarıyla haşhaş tarlasına dalmış. Az ötede namlunun ucu. Koynundaki çizili kapsüllerin hışırtısı kalp atışlarına karışıyor.

"Ne kadar şanslıyım diye düşünüyor, o anda da, henüz bir şey olmadı."

Cemal Süreya


Zeynep Oral | EDEBİYATIMIZDAN ON İNSAN BİN YAŞAM - 10

Can Yücel

"Sevinç şiire bağlıdır,
Tüm şiir, birer sevinçtir. Ağıt bile bir sevinçtir.
Paco de Lucia sevinçtir.
Evimin yanına çocuk parkı yaptılar, sevincim arttı."

Can Yücel, merhaba... Nasılsınız, iyi misiniz?.. Bugünlerde kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

İki insan karşılaştığında hal hatır sormak için söylenen bu sözlere gümbür gümbür yanıt gelmeye başladı.

"Kendimi zaman zaman pek kötü hissediyorum, zaman zaman da çok fiyakalı bir adam gibi... Kendimi nasıl hissettiğim havaya bağlı, yaptığım işe bağlı, bulunduğum yere bağlı, arkadaş ihaneti ve dostluğuna bağlı, yazılarımın düzeltilecek denli güzel olmasına bağlı, çiçeklerin açması, kelebeklerin uçması, kuşların ötmesine bağlı ve sevişmeme bağlı…"

Son iki sözcükte gözlerime bir soru işareti takılmış olmalı ki, Can Yücel fırsatı kaçırmadı:

"Arada kaçamak yaparım ya, bunun hiç önemi yok. Babam bana 'Sen tek karıyla yaşamaya mahkûmsun' derdi. Güler'le yaşıyorum. Çok da seviyorum. (Güler Can Yücel'in 1956'dan beri eşi, Hakan, Su ve Güzel adlı çocuklarının annesi.) Kendi içimden gelen bir güdüyle bir kadını, tek kadını sevmenin, büyük dikkat ve yoğunluk isteyen ve mutluluğu çağıran bir yaşam tarzı olduğuna inanıyorum. Yani ben Muhammedi değilim, bu açıdan, İslamiyetten ayrılıyorum. Dört değil, tek kadınım var."

Bu konuyu kapıyoruz sandım… Hayır, henüz kapamıyormuşuz:

"Benim sevişmede dikkat ettiğim şu: Sevişme, dokunma olduğuna göre, dokunmayı yüceltmeli, dokunmayı düşünce tarzına dönüştürmeli."

Bir an durdu, üzerine basa basa ekledi:

"Temas, en büyük düşüncedir. Bu, tekraren yaşanan düşüncedir. Tekrar edilmezse zaten yaşanmaz. Temasın, sevişmenin, düşüncenin hayat tarzına çevrilmesi tekrarına bağlıdır. Yani müzik gibi bir şey! Her zaman sevdiğim şeyleri, sadık bir köpek olduğumdan, tekraren sevmişimdir. Tıpkı Bach gibi… Söylediklerim çocuk eğitimi için de geçerli. Çocuk eğitiminde, tekrar çok önemli. Çocuk nasıl tekrarla eğitilirse, organlar da tekrarla eğitilir. Demek sevişmenin tekrarında yarar vardır."

Merhaba deyip, röportaja paldır küldür girmemiz ve sevişme üzerine düğümlenmemizin önlenemez hercailiğini ortadan kaldırmak için olsa gerek, "sevişme…yani aşk…öyle mi?" diyecek oldum. O koca davudi ses dolu dolu bir kahkaha attı:

"Vallahi, bu işte rivayet muhtelif!" diye kahkahayı noktalayıp, sözü sürdürdü:

"Benim gördüğüm, aşk, sevmekten başlayan azgınlıktır. O kadar çok sevmek ve azmak lazımdır ki hiçbir boğa seni tutamasın, hiçbir toreador sana kırmızı şal gösteremesin... Evet, aşk kendine mahsus bir boğa güreşidir. Picasso dahi bunu çok iyi bilir."

Bir yandan onu dinliyorum, bir yandan kafamda evirip çeviriyorum: Yeryüzünde çocuk eğitimiyle sevişmek arasında paralellik kurabilecek herhalde tek insan Can Yücel. "Bugünlerde nasılsınız?" sorusunu Bach, Picasso ve Hz. Muhammed'ten geçerek, boğa güreşleriyle, özür dilerim, yani "aşk"la yanıtlayacak da çok insan yok galiba… Benim röportajın başı sonu, sağı solu altüst olmuş durumda. Önceden hazırladığım tüm soruları bir yana bıraktım. Pupa yelken Can Yücel'in peşine takıldım.

"Kendimi nasıl hissettiğim çalışmama bağlı" demişti. Çalışma dönemleri de böyle fırtına gibi mi gelip gidiyor?

"Yoo, ben muntazam bir adamım. Şimdi şiir yazmada intizamım var. Hep şiir düşünüyorum... Ben ki, büyük planlarda, İşçi Partisi döneminde on yıl şiir yazmadım... Şimdi ciddi olarak çalışma olanağım var. Rahatım yerinde. W.B. Yeats'in dediği gibi: Ben gençken ilhamım ihtiyardı. Şimdi ben ihtiyarım, ilhamım genç..."

"Şimdi rahatım"ın ardından gelmişti: "Eskiden babaanneme anlatırdım. Bak şimdi, şu yazıdan elli lira kazanacağım, ötekinden şu kadar... diye. Kadıncağız kahkahalarla gülerdi. Hiçbiri doğru çıkmazdı. Para kazanmak için birtakım işler yaptım, tercümeler, fıkra yazarlığı. Ama aldığın para para değil, ekmek parası bile değil. Peki nasıl geçiniyorum: Ankara ve Dragos'taki baba evlerini sattık, Kuzguncuk'ta ev aldım. Artık babam sayesinde parasızlıktan şikâyetim yok. Nuh Kuşçu'dan daha iyi durumdayım. Türkiye’deki ekonomi politikadan para geldi. Bu heriften istemezlerdi ama, güttükleri enflasyon politikasıyla bana para kazandırdılar."

"Şimdi ben ihtiyarım, ilhamım genç"… Notlarımın arasında çizmişim bu sözün altını… İlham ya da esin dediğimiz şey, peri padişahının kızı değil ki genci, yaşlısı olsun… Esin, olsa olsa Can Yücel’in dediği gibi, "şiire temel olan şiir güdüsü, şiir gücü, etleşmemiş şiir düşüncesi"nden başka bir şey değil. "Bu güdü, bu güç, bu düşünce, çalışarak geliştirilir; bu güdü, bu güç, bu düşünce insanın kendi içinde hazırlığına ya da hazırlıksızlığına bağlı, insanın kişiliğine bağlı."

Can Yücel'in 1946’dan bu yana yazageldiği kitapları önümde. ("Yazma", "Sevgi duvarı", "Bir Siyasinin Şiirleri", "Ölüm ve Oğlum", "Rengarenk", "Gökyokuş" ve "Canfeda"…) Tüm şiirlerini toplu olarak yeniden yeniden okuyorum. Ve herbirinde şairin yaşı kaç olursa olsun ilhamının ne denli "genç" olduğunu görüyorum. Çünkü onun ilhamı yaşanılandan, yaşamakta olduğundan başka bir şey değil. Kişiliğiyle, engin kültür birikiminin getirdiği çağrışımlarla, dil ustalığıyla yoğunlaştırdığı yaşamın ta kendisi.

80 sonrasında,"Şili'deki Tencere'ye",
"Tencere dibin kara
Seninki benden kara" derken,

ya da "Shakespeare Üzre",
"Türkiye'nin Manimarkası'nda bir şeyler kokuyor
Kimine göre tuz, kimine göre et,
Hamlet!
Hamleeeet!" diye seslenirken de;

"1972 Yazı"nda,
"(…) Garson dedim, bana biraz sabır ver
Allah'tan isteyeceğinizi benden istiyorsunuz paşam, dedi
Öyleyse bir Allah ver, dedim
Gitti, bi daha da gelmedi" derken de Can Yücel'in ilhamı hep genç.

Can Yücel'le şiir üzerine konuşuyoruz. Şiirin bütünlüğünü oluşturan dili ve ayrılmaz nitelikleri olan ironi, humor ve başkaldırı üzerine konuşuyoruz. Ama her birinde "babam" sözcüğü o kadar sık geçiyor ki…


● Çapkın baba, erotik dede


"Dil" diyorum… "Ben dili babamında dahil olduğu Dil Kurumu planında görmedim" diye söze başlıyor…

"Başkaldırı" diyorum… "Böyle bir memlekette böyle bir babadan doğduğun zaman…" diye söze başlıyor…

Evet, en iyisi önce şu "baba" işini halletmek!

(Hâlâ bilmeyen var mı? Can Yücel yazar, felsefe ve edebiyat öğretmeni, Maarif Müfettişi, Milletvekili, Milli Eğitim Bakanı, Konservatuvar, Köy Enstitüleri ve Tercüme Bürosu kurucusu Hasan Ali Yücel'in oğlu)

"Babam bana garip düştü… Böyle bir memlekette, böyle bir babadan olduğun zaman Atatürk ideolojisinin bünyesinde yaşadığını yavaş yavaş kavrıyorsun ki, bu iş, temelde yeterli hal çaresi değil."

Can Yücel'in bunu kavraması ve başkaldırıya sarılması 1942-43 yıllarına rastlıyor. Yani yirmili yaşlarının başına. Ama daha önceye dönecek olursak:

"İlkokul üçteyim. Küçücük çocuk. Boğaziçi okulunda okurdum. Evden yolladılar. Leyli yollandım. Hem aynı şehirde oturacaksın, hem de okula leyli yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Evde, ikiz kardeşimle kavga ediyorum diye yollandım."

Karşımdaki kocaman Can Yücel, şimdi küçücük oluverdi. Ve o "çok bozuldum" büyüdükçe büyüdü... Peki çok üzülüp, çok bozulup da ne yaptı?

"Hiiiç. Benimsedim. Her şeyi benimsediğim gibi… Futbol vardı, futbol oynuyordum… İyi bir futbolcu olacaktım. Nasıl gol atacağım hâlâ rüyama girer… Zaten şiirde de hep nasıl gol atacağımın peşindeyim ya!"

Futbol ve gol atma sayesinde tam okula ve leyliliğe alışmıştı ki…

"Haydiii Ankara'ya! Babam vekil oldu. Annemin başına şapka kondu, doğru Ankara'ya… Annem Romanyalı, mahzun kadın. Çok güzel. Boy:1.80. Müthiş şevkatli. Babamın zamparalığı malûm. Metreslerini  -bu söz kadına ayıp ama-  işte onları eve getirir. Hepsi uzun sürer. 10 yıl aynı kadın... Annem hep kabullenir. Annem hepsine göğüs gerer. Annem âşık babama… Babam tatlı herif, bütün bunları idare eder. Kırkından sonra kabakulak oldu, …kalkmadı ya, o da başka… Yahu babam haklıydı da. Babam hep seferberdir. Herkesi çalıştırır. Kendi de çok çalışır... İt. Serseri. Çok da severim o serseriyi, o tatlı herifi! Annemin âşık olmamasına imkân yok. Ben de âşıktım ona aslında... Birden terslenir. Sonra öyle insan canlısı ki. Annem peşinde pervane. Sonradan şeyi kalkmadı işte..."

"Bir de dedem var, telgraf nazırı Ali Rıza Bey…"

(Öyle dolu dolu anlatıyor ki, durdurmaya, kesmeye kıyamıyorum.)

"Dedem babama kızıyor. Kemalizm meselesi. Dede, Mevlânakapı tekkesi müridi, ney üfler. Babam da orada yetişti. Dedeyle babaanne asmaların altında düzüşürlermiş. Dede sonradan softa kesildi, babama kızıyor, annem şapka giyiyor diye anneme kızıyor. Sonunda evi terk etti. Atatürk düşmanı. Ben 8 yaşında falanım. Hep herifle kavga ediyoruz... (Bir dakika şimdi bu hangi "herif"? Tüm sevdiklerine herif diyor da… Baba mı, dede mi?) Dedem. Bir tekme indirdim, hiç unutmam. Kavga ediyoruz ama çok da seviyorum herifi. Kemalistim diye bana kızıyor. Şu Kemalizm bana dedemi doğru dürüst sevdirmedi… Babaannem de harika. Türkçeyi ben ondan öğrendim. Dede evden gitti, küs... Ben dedeyle babaanneyi barıştırdım. İkisini bir hastanede buluşturdum, ikisini öpüştürdük. Çok erotik herif ha... Anti Kemalist olarak, döndü, 'bu Can'da iş var' dedi... En çok babaannemle babamı sevdim... Nesil dalgaları bunlar..."

Şey... Annenizin başına şapka ve haydiiii Ankara! Okul durumları ne oldu?

"Ankara'da Taş Mektep. Ahır gibi. Bombok bir yer. Futbol da yok. Üstelik vekil oğlusun. Bombok bir durum. Hiç sevmedim... Ortaokul bitti. Atatürk Lisesi. Aynı numara. Orayı da sevmedim."

Ve babasının önayak olduğu Klasik Şube. "Harikaydı. Harika kadro. Nurullah Ataç, Cevdet Kudret ders veriyor. Nazım okuyoruz. Dünya edebiyatını tanıyoruz. Latince öğreniyoruz. Sekiz öğrenciyiz. Gazi Yaşargil de orada. Gazi çok çalışkan, bize karışmaz. Orada komün kurduk. Harçlıklarımızı komüne verip para biriktiriyoruz. Dışarı gitmek için. Sonra tüm topladıklarımızı Gaziciğimize verdik, onu dışarı yolladık." (Çoook sonraya sıçrayıp bir ayrıntıyı belirteyim: Can Yücel'in büyük oğlu Hasan'ın yurt dışındaki yüksek eğitimini yıllar sonra, o Klasik Şube'deki can dostlarından biri Gazi Yaşargil üstlenecekti.)

"Ben babama hep posta koyuyorum. Tek parti numarası vardı ya. Utanıyorum senden derdim. O da niye utanıyorsun diye çıldırıyordu. Arabasına binmezdim. Öyle bir gerginlik işte. Sonunda beni Cambridge'e postaladılar. (Yıl 1946) Bu da çılgınlık. Ben Dil Tarih Fakültesi'nde Almanca öğrenmiştim, Alman edebiyatını biliyorum, İngilizce bilmiyorum. Niye yolluyorsunuz Cambridge'e. Çılgınlık işte! Züppelik!"

"Cambridge'de Allah muhafaza, kuş gibiyim. Ben de hayatta kuş gibiliğine razı değilimdir. Bütün Katolik papaz çocukları benim Latince'min on mislini biliyor. Ben de kafayı modern tarihe taktım. Bertrand Russell derse gelir. Ama hem kuş gibiliğe hem ukala İngiliz numaralarına yokum. Ayrıldım Linkfield'e gittim. Bülent, Rahşan orada. Ali Neyzi, Yavuz Bayraktar orada. Havuzlu, tenis kortlu lüks evlerde oturuyorlar ama yemek yiyecek paramız yok. Babam geldi ziyarete. Mezarlıktan ebegümeci toplayıp ikram ediyoruz... Londra'da, resim tarihi öğrenmek için 'Court of Institude of Art'a gidiyorum. Orada bizim ressamları buldum. Avni, Bedri Rahmi'ler, Selim, Şadi Çalık, İlhan Koman. Orada hem eğlendik, hem öğrendik... Arada şişeye giriyoruz..."

Can Yücel anlatırken araya girmek çok güç, neredeyse olanaksız ama burada dayanamadım: Ne demek şişeye girmek?

"Hani reklam için. Karton levhalar takarlar önüne arkana, yürüyen reklam olursun. Para kazanmak için... Sonunda babadan emir geldi, memlekete dön diye. Oysa ben Paris'te patatesle idare ediyordum."

Emre uyup döndüğünde yıl 1950. "Döndüğümde…" (noktasız sürdürüyor Can Yücel anlatmayı) "...babam mebusluğu kaybetmiş. Boyuna imtihan kazanıyorum ama, işe alınmıyorum. Sonra Güler'le evlendim. (Yıl 1956) Güler'i Şair Nigar Sokağı'nda İlhan Koman'ların evinde buldum. Âşık oldum. Pek severim karımı haa!"

Bir çırpıda girip çıktığı işleri anlattı. Hindistan sefaretinde çalışırken verem olduğunu; 1957’de Londra’ya BBC’ye gidişini; dönüşünde, Marmaris’te turizm şefiyken, palmiyelerin kesilmesine engel oldu diye, bina yapılacak yere Atatürk büstü koydurttu diye, kafasına şemsiye vura vura onu nasıl bezdirdiklerini ve Marmaris’ten tüyüşlerini anlattı...

Can Yücel, şiir diyorduk...

"Bir kez, gözaltındayken, hayatını anlat dediler, bir başladım, nasıl susturacaklarını bilemediler, sonunda siktir ol git deyip kovdular!"

Gözaltında herkesi konuşturmak için baskı yaparlar, Can Yücel’i susturmak için yapmalarına şaşmamak gerek. Bayılıyor yaşamı oluşturan o minicik anlara ve yaşamı zenginleştiren binbir ayrıntıya!

Ve bakmayın demin araya girip tepki gösteremediğim "babamdan utanıyorum"a falan, o en çok babasını sevdi. "Hayatta ben en çok babamı sevdim" başlıklı şiiri okumadan şunu da eklemeliyim: Hayatta en çok bir de Güler’i sevdi. Bir de Hasan’ı, Güzel’i, Su’yu... (Tüm şiirleri onlarla dolu.)

"Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yardanbitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla  -ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici  –hep, hepp acele işi!-
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu
40'ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul'a
Bi helallaşmak ister elbet, diğ'mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu
Ohh dedim, göğsüne gömdüm boynumu

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim."


● Gürültüden müziğe


Can Yücel şiir nasıl, ne zaman başladı?

" İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındaydım. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm. Arkasından şiir yazdım."

"Şiire babamın yardımı çok oldu. Hep şiir çevresindeydim. Babam okur, babaannem okur... Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana... İngiltere dönüşümde çevreme çok dikkatli baktım. Herkesle beraber olmayı ve dinlemeyi seçtim. Cahit'le, Orhan'la... Bu arada insan şiiri kaybedebilir de. Ama temelde şiir güdüsü yatıyordu. Dili iyi biliyorsun, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın."

"Goethe der ya: Dil orman gibidir. Ağaçlar çürür, orman kalır. Bizde ağaçları kesmeye kalktılar. Biz de katıldık buna. Hâlâ kahroluyorum. Yanlıştı. Sadeleştirme meselesi, o bütünlüğün içinde sözcükleri, tümceleri nereye oturttuğunun hesabını vermek meselesidir. Türkiye kendi içinde bünye halinde gelişiyor. Kötü yanı, bu bünye çok milliyetçi, çok İslamiyetçi bir gidişte. Biz akıllıca sentaksı kurabilirsek, 'dur' noktasını buluruz. Şimdi 'dur' deme noktasındayız. Türkçeyi konuşamıyoruz, öğretemiyoruz. Evren basın toplantısında 'Türk milleti huzur ve sükûna müstahaktır.' diyor. Olmaz böyle Türkçe..."

Aman konuyu dağıtmayalım şiir ve dil konusuna baştan başlıyoruz:

"Oktay Rifat'ın söylediği gibi: Kelimeler günlük konuşma ve iletişimde yıpranırlar. Oysa kelimeler bütünselliğin parçalarıdır. Şiir, kelimeleri bu galaksiye iade etmektir. Bu arada kurulan güzellikler, bütünlükler büyük bir 'happening' olur."

"Şiir gürültüden müziğe geçmektir. Şiir evrenin  -bak kainatın demiyorum-  içinde büyük seslerin, molekül ve atomlardan başlayan bütünlüğü, bu bütünlüğün müziğidir. Şairin görevi bu musikiyi kurmaktır. Kosmosdan aşağı şiir yazılmaz. Üst tarafı minördür... Harika o ki, insanlar kendi adlarına değil, kainat adına yazarlar. Bütünselliğin dışında şiir yoktur. Hayat ve ölüm de bütündür. Şiir bu bütünden çıkan büyük çılgınlıktır."

"Hani La Fontaine'de 'Dağ fare doğurmuş' ya... Diyelim Cilo Dağı. Habire duruyor. Değişmesi, çook zor. Rüzgârlarla, sellerle, yıllarla değişecek. Birdenbire Cilo Dağı fare doğurmuş. Müthiş bu. Fare müthiş. Dağ kıpırdayamıyor, fare kıpırdıyor. Dağ yürüyemiyor, fare yürüyor. Dağ koşamıyor, fare koşuyor! İşte şiir mucizesi de böyle. Dağın fare doğurması gibi. Doğan fare şiirdir. Düşün koskoca Habsburg İmparatorluğu'nda bir serseri Mozart çıkıyor... İmparatorluğun yapamadığını yapıyor... İşte şiir böyle bir faredir. Ve millet korkuyor bu fareden!"

Can Yücel şiirinde humor ve ironi de o bütünlüğün parçaları. O konuda ne diyecek?

Yüzü yine kahkahayla aydınlanıyor:

"Bak biz evde kahkahayla yaşardık. Gece geç gelip sabaha dek babamla konuşur eğleniriz... Humor bir sığınma mekanizmasıdır. Savunma ama, bir başkaldırıya, bir saldırıya dönüşür... Hani idam edilecek adam, tam sehpadayken, 'bu bana iyi bir ders olacak' demiş ya! İşte öyle…"

"Çok ağır geçen hayatımızın içinde, ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir direnç kahkahasıdır. Bence kahkaha çiçekleri yaratmak Baudelaire'in 'Şer Çiçekleri'nden daha iyidir. Hiç olmazsa, kahkaha çiçeklerinden L.S.D. yapılır."

Yalnız humor'du, ironi'ydi, bizim hükümetler bu işlerden pek hoşlanmıyor. Can Yücel'in bir de tutuklanıp iki buçuk yıl hapis yatması var.

Düzeltti. "Şiirden değil, çeviriden yattım" diye.

"İki çeviri yapmıştım. Biri Che Guevera’nın 'İnsan ve Sosyalizm'i, öteki 'Gerilla Harbi'. Bu ikincisi üç bölümden oluşuyordu. Guevera’nın, Mao’nun ve bir Amerikalı generalin günlüğünden. Amerikan general contre-gerillayı anlatıyor. Dava dört yıl sürdü. Amerikan general yüzünden mahkûm olduk. Adamın sicilini öğrendim. Parlak bir sicili varmış. Telgraf çektim: Sayın General sakın buralara gelmeyin 142'den sizi bekliyorlar diye... Ya işte Amerikan general yüzünden ben yattım. Bu da CIA'nın en güzel oyunudur. İki buçuk yıl yattım..."

Sonra:

"Af bir atıfettir
Şartı bunun nedamettir
Nedamet de hıyanettir,
Hıyanet de fazilettir,
Fazileti faşizmin...
Bunlar eveleye, geveleye böyle,
Eninde sonunda Af'fı verecekler bize.
Amaaaa
Biz onları, biz onları affetmeyeceğiz, azizim…"


1974’de yayınlanan "Bir Siyasinin Şiirleri" kitabındaki şiirler, o iki buçuk yılın ürünü. Hani diyordu ya:

Yaşamak istiyorum
Yaşamayı bu soğumuş cehennemde
Ölü bir dost gibi içim titreyerek düşünmek değil
Yaşamayı yaşamak istiyorum

Bu damsız damda
Bu Havvasız havada
Saf şair olamıyor adam,
Sökmüyor sırf şiirsel yorum.
Hani
Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum diyor ya Nazım,
Ben de artık şiir düzmek değil, şiiri düzmek istiyorum.

Yaşamayı yaşamak istiyorum, demiştim,
Neylersin ki bu damda bu dem
Ayaklarımla uyaklarımda zincir,
Böyle topal koşmalarla geçiyor günlerim,
Oysa  –methetmek gibi olmasın kendimi ama-
Yaşamım benim en güzel şiirim."

Çeviriden girmişti.

"Yok, şimdi yatamam artık sıkıldım... (Bir an durdu:) Bize düşerse, yine yatarız... Yalnız İstiklal Marşını sonuna dek okuyamam, ondan boku yerim..."

Çeviri deyince. Can Yücel'in çeviri konusunda, "Özü çevirmek"ten yana olduğunu biliyorsunuz değil mi? "Salozun Mavalı" (P.Weiss), "Sırça Kümes" (T. Williams), "Güneşin Çocukları" (Gorki), "Bahar Noktası" (Shakespeare) oyunlarını izlediyseniz, "Her Boydan" kitabındaki çevirileri okuduysanız, biliyorsunuz.

"Elektriği naklederken, dolaştırırsan, ne kadar boktan olursa, çeviride de öyle. Bu adam ne söylemiş, ne yapmak istiyor, hangi olayı durumu kurmak istiyor deyip, onun söylediğini yeniden söylerim" diyor.


● Uygunsuz


Şiirimizin asi çocuğu Can Yücel, (bunu kim söylemiş, başkası mı, ben mi, bilmiyorum) kendini "uygunsuz" diye tanımlıyor. (Gavurcası,"Non-Conformiste").

"Uygunsuz... Hani gazetelerde uygunsuz biçimde yakalandılar denir ya, öyle... Ben insanlara baktığımda, sezgiyle bakarım. İyilerini ararım. Doğrusu ben insan görmek bulmak istiyorum. Asilik aslında bir asalettir. Şairler asildir. Aristokrat olmadan elbet. İnsanın iyisini-yemeğin, içkinin iyisini seçmek gibi bir asalet vardır. Yoksa insan yaşayamaz. İşte benim asiliğim bu! Bu memleket paçavra olsun istemiyorum, hepsi bu. Şimdilik bu memleket, kadrosuz bir kız bisikleti gibi."

Can Yücel, kavgacı mısın?

"Değilim. Bazen düşünüyorum, hani insanın içinden gelir ya... Bu herifler denizi kirletiyor, rüşvet veriyor, hırsızlık ediyor, kızıyorum... Bir arkadaşın hıyarlığına, aptallığına kızıyorum... Bir çocuğun adam olması lazım, olmamış kızıyorum. Kitap bulamıyorum kızıyorum. Babama kızıyorum, içki içiyorum diye kızıyorum, memlekete kızıyorum, niye daha iyi adam olmadım diye kızıyorum... Kızıştırmak için değil: Ama heyecan, 'heylican' olsun istiyorum. Patlasın istiyorum! Sigortalar atsın istiyorum!"

Heyecan ya da 'heylican' dışında, özlemlerin var mı?

"Hiç yok. Evimdeyim, tavuklar geliyor, ağacı görüyorum, sabah olmuş, ne özlemim olsun ki…"

Sevinçlerin neler?

"Geçen hafta kızı evlendirdik. Nikâh kıyıldı İzmir'de. Sonra Efes'te Igor Oistrach'ı dinlemeye gittik. Güzel de geldi gelin elbisesiyle. Gürer Aykal'ın çiçeğini verdi. Gürer de ona buketini verdi... İşte bu benim için en büyük sevinç..."

Can Yücel'in her doğan günle kendine ve çevresine yeni sevinçler ürettiğinden hiç kuşkum yok, nedense. Ya bugün. Bugünün sevinçleri ne? Bugünü anlatır mısın?

"Bu sabah yatağımda uyandım. Taktuk taktuk'la uyandım. Tamirci gelmiş. Yanımda Güler. Onun yüzünü okşadım, elini okşadım. O taktuk bile güzel geldi. Çay içtik. Su uyandı. Benim nah şu giydiğim gömleği ütülediler... Evden çıktım. Yolda elektrikçi nerelerdesin dedi. Sonra başkasına rastladım... Sevinçliyim. Buraya geldim..."

Ben sormadan o söyledi:

"Sevinç şiire bağlıdır. Tüm şiir, birer sevinçtir. Ağıt bile sevinçtir. Paco de Lucia sevinçtir... Sevincim her gün değişiyor. Bir numara, bir kahkahayla günüm aydınlanıyor. Evimin yanına çocuk parkı yaptılar, sevincim arttı... Çocuklarım sakat doğmadı, onları kaybetmedim. Sevinçliyim. Daha ne isteyeyim ki..."

Galiba çok iyimser bir insan Can Yücel…

"İyimser değilim. Hatta kötümser bile sayılabilirim. Ama kainatın da kendisi olan umut yok edilemez. O olmasa yaşanır mı?"

Ya düşler? Düşlere yer var mı?

"Ben hep iki tür düş görüyorum. Ya futbol düşleri  -şuradan pas verdi, oradan karşıladı, gole gidiyor falan diye-, ya da erotik düşler. Erotik düşler, eski hikâyelerle. Kadınları çok seviyorum. Kadın erkek çelişkisi çok önemli. Çok yakın bu iki cinsin, bu çelişkiyi gerilim içinde yaşaması bir mucize. Erotizm, bu gerginliği yaşama. Hayatın temelindeki erotizm bu. En güzel yanı insanları ayakta tutması... Bunun algılanması Türkiye'nin İslamiyet'ten gelen ve ilerlemesine engel olan bir eksiklik. Gerginliğin yok olması, yerini rehavete bırakması 'oldu bitti'ye getirilmesi olacak iş değil."

Can Yücel yaş oldu... O tamamladı: "Rivayete göre ya 62 ya 63. Karışık mesele."

Peki yaşlılık korkusu? Ölüm endişesi?

"Yaşlılık... Siroz işi başladı, karaciğer büyüyor. Bütün gayretime rağmen Kemalist olamıyorum. Erotik planda şükürler olsun düşkünlüğüm yok... Ölüm: Ölmekten değil, ölümün acısı olmasından, işkenceden korkuyorum. Ölüm içimizdedir, her doğan çocuğun içinde. Ölüm bütünselliktir. Bu bütünselliği bozacak, beni parçalayacak acıdan korkuyorum. Türkiye'deki durum malum... Ama artık korku olmaktan çıktı. Fikrine alıştım bu bokun! İnsanı ezici, bütünselliği bozucu herşeyden nefret ediyorum. Yavaş yavaş ölümle anlaşmak istiyorum. Ama acı çekeceğimi bilirsem, bu işi temelden hallederim. Hemingway gibi..."

Tanrı korusun. Ama Can Yücel böyle gümbür gümbür şiir düzdükçe, gümbür gümbür sevdikçe, sevindikçe, yaşamın her anından kahkaha çiçekleri ürettikçe, karıncaya dokunamayan Can Yücel, ölümü öldürür demeyeceğim, ölümle öyle bir dost olur ki, kimse, hiçbir şey onun bütünlüğünü parçalayamaz.
__________


On Üç, On Beş Yaşında


İkizi Canan'la sürekli kavga ediyor. Bir piyano yüzünden.

19 Mayıs'ta denize giriyor. Top oynuyor. Futbolcu olacak.

Babası bakan olunca küçük mutluluklar dönemi bitti.

Ankara.

Babaannesi bir pantol almış ona; uzun, mavi, upuzun; yürürken ayaklarına dolaşır. Ömrünce çıkarmayacak o pantolu.

Taş mektep orda. Sekiz arkadaşı var. Kırkikindi yağmurları güneşin içinde yağıyor, senin içine yağıyor sanki.

Babasıyla dolaşıyor.

Babası okula geliyor. Öne çıkmasını istiyor. Utanarak öne çıkıyor. "Saçlarınızı işte bununki gibi kestireceksiniz!"

Ertesi gün saçını başını, üstünü başını dağıtarak gidiyor okula.

Örnek çocuk.

Yalnız kendi örneğiyle varolmak istedi.

Top oynarken bir arkadaşıyla kavga etse, müdür yardımcısı o arkadaşı suçlu buluyordu. Bu küçük Can'da bütün suçları üstlenme duygusu yarattı. Hatta suç arama.

Babasıyla hep mücadele etti. Çok sevdiği.

O söylev verirken Can kaçıp geneleve gidiyordu. İlk gidişinde belsoğukluğu kaptı.

Ölülere tutkun.

Ertuğrul öldü, şiir yazdı.

Azarde'yi seviyordu. Eli eline değmemişti. Azarde öldü. Şiir yazdı.

Ünlü hocaların ters öğrencisi.

Her şeyini Ankara'ya borçlu İstanbullu çocuk.

Uzun pantollu çocuk.

Mavi çocuk. 

Kir bekleyen çocuk. Atmak için.

Zekâsı toz yaprak içinde dinlensin ister.

Bir gün bir büyük şişe votka aldı. Aynanın karşısına geçti. Engin bir ayna.

Meraktan ve giysilerinden kurtulmak istercesine, yudumlamaya başladı.

Bir yandan da kendini seyrediyordu.

Cemal Süreya


Zeynep Oral EDEBİYATIMIZDAN ON İNSAN BİN YAŞAM - 6

Köylülerin Deniz Bayramı


Ege köylüleri arasında bir gelenek vardır.
Eski Ağustosun birinci günü (yeni Ağustosun 14’ünde) köylüler, kendi aralarında deniz bayramlarını kutlarlar.

Köylerde her yıl “Deniz Bayramı”na hazırlıklar bir ay önceden başlar. İhtiyarlara, gençlere yeni giysiler dikilir. Çocuklar, gençler “Deniz Bayramı” gününü sabırsızlıkla ve içten bir coşkuyla beklerler. Kadınlar, her yıl “Deryalar Bekçisi”ne yaptıkları adakların hazırlığına geçerler. Kesilecek koyunlar, koçlar, oğlaklar ayrılır. Lokma dökmek için unlar, yağlar, şekerler toplanır.

(Eskiden çekirdek kahveler tavalarda kavrulup, dibeklerde dövülüp hazırlanırdı.
Çünkü deniz kenarında ocaklar yandığında, ilk önce kahve pişirilirdi. Adağı yerine gelenler, herkese bir fincan kahve sunarlardı.)

Törenden birkaç gün önce köylüler “Deniz Bayramı”na götürecekleri aygıtları çuvallarına koyup hazırlarlar. Arabalara, atlara, eşeklere, katırlara ya da otomobillere kamyonlara yüklerler. Böylece, uzak yakın köyler halkı, bölgelerinin deniz kıyılarına gün doğmadan gelirler.


DERYALAR

Herkes denklerini alelâcele açar. Elbirliğiyle çadırlar kurulur, ocaklar yakılır.
Sonra topluca deniz kenarına gidilir.

Denize karşı, eller yukarı kaldırılıp, şöyle denir:
Ey deryalar bekçisi. Gör, gözle bizi.
Gelecek yıla, Tanrı kısmet ederse, burada adak yapayım.

Herkes gönlünce adaklar adar.
Böylece hastalar, yatalaklar, ihtiyarlar, ağrılı sızılılar,
çocuğu olmayan taze gelinler ve genç kadınlar “Deryalar Bekçisi”nden şifa isterler.

Deniz kenarına diz çökerler, yeri öperler.
Sonra üzerlerindeki elbiselerle denize girerler erkek kadın, çoluk çocuk, genç ihtiyar...

Arlım durlum olsun. Ağrısı sızısı, biti piresi, kiri pası, sancısı sızısı hepsi gitsin,
diyerek denizin içinde yıkanma duası yaparlar.

Bu dualar Ege Türkmenleri tarafından bugün de söylenmektedir.

Denizden çıkıldıktan sonra, renk renk ıslak giysiler çalıların üzerine, güneşe serilir.
Yeni giysiler giyilir.

Eskisi küllüğe, yenisi oğlumun kızımın sırtına der analar babalar.


ŞAKALAŞMALAR

Bir yandan lokmalar dökülür, bir yandan “Deryalar Bekçisi”ne kurbanlar kesilir. Sofralar kurulur. Yenilir içilir gün boyu.

Bir taraftan da çocuksuz gelinler, ağrılı sızılılar kuma gömülürler. O gün kumda yatan kadının çocuğu olacağına inanılır.
Erkekler, karılarına kumda çukurlar açarlar. Her erkek, karısını kendi eliyle kuma gömer.

İşte bu ara her türlü şaka yapılır. Açık saçık sözler söylenir. Ve bu tür şakalar hoş görülür.

Gülüşmeler, kahkahalar ortalığı inletir. Çocukların, gençlerin denizde oyunları akşama kadar sürer. Onların neşesi de çevreye yayılır.

Ege Türkmenlerinde bu tören (modernleşmeye rağmen), hâlâ yapılmaktadır.

Bundan 20 yıl kadar önce, Ege Türkmenleri 14 Ağustos günü bulundukları yerlerin kıyılarına gruplar halinde inerlermiş. Bu kıyılarda bir gün bir gece kalırlarmış. Büyük şölenle kutlarlarmış “Deniz Bayramı”nı. Şimdi, aynı kıyıların büyük çoğunluğu yazlık evlerle dolmuştur. Türkmenler de bu kıyılarda kendilerine yazlık evler yapmışlardır.

15 yıl kadar önce 14 Ağustos’ta Bodrum’un yakınındaki Kara Ada’ya köylüler gelirlerdi gün doğmadan.
Burada kutlanan “Deniz Bayramı”nı üç yıl izledimdi.

İçinde bulunduğumuz 1980 yılının 14 Ağustosunda da, İzmir’in bütün Karaburun bölgesindeki köylerden (örneğin Karaburun, Hasseki, Kösedere, Eğlenhoca, Mordoğan, Çatalkaya, Kaynarpınar, Yenicepınar, Karapınar, Balıklıova’dan) köylüler (artık tek tük de olsa) deniz kenarına geldiler. Giysileriyle denize girdiler. Denize karşı dualar ettiler. Gelecek yıl tekrar denize gelme isteklerinde bulundular. Adaklar adadılar.



ZÖHRE’NİN DEDİKLERİ

Korsanyatağı’nda denize giren kadınlardan Zöhre’yle şöyle konuştuk:

Zöhre’nin iki kızı vardı.Ah kardaşım dedi. Benim yıllarca çocuğum olmadı. Ne yatırlara gittim, ne dualar ettim.
Sonra buraya geldim. Deniz Sultanı’na adak yaptım. İşte, Tanrı bana bu yavruları verdi.

Deniz Sultanı’na ne adadın?..

Bir küçük şişe zeytinyağı. Adağım olunca da, zeytinyağı dolu şişeyi Deniz Sultanı’nın ruhuna denize saldım. Bizim nenelerimiz, atalarımız bize böyle söylediler. Her yıl gelirim, çoluğumu çocuğumu denize sokarım. Burada Deniz Sultanı’na dualar ederiz. Eskiden çok kalabalık olurdu. Denizde şişeler yüzerdi. Şimdiyse gelenler azaldı. Gençler Deniz Bayramını unutacaklar gayrı.

Bu kez Zöhre kadın bana sordu:Senin oğlun kızın var mı?

“Yok,” diye yanıt verdim.

Vah garibim, dedi.Canın, malın illerin olacak. Sen neye gelip de Deniz Sultanı’na dua etmedin, kuma gömülmedin?

Eh, n’edelim. Biz öğrenmekte geç kaldık Zöhre’cim.

Bana mahzun mahzun baktı, başını salladı. Eh, sende çoluk çocuk yok. Bari yaşamana bak,dedi.

Denize doğru yürüdüm. Tüm kadınlar el ele tutuşmuş, denize dalıp çıkıyorlardı.

Deniz yastık, ben fıstık.”,
Deniz kaya, ben maya.”,
Bütün ağrılarım, sızılarım gitsin, diyerek eğleniyorlardı.

Yaşlılar ise, Bugün kırk ılıcanın ayağı vardır deniz suyunun içinde. Ondan, bütün ağrılarımız sızılarımız burada kalır, diyorlardı.
Deniz Sultanı’nın ruhu için dualar okuyorlardı.

Öğrendiğime göre 10 yıl öncesine kadar Karaburun, Mordoğan kıyılarında ve özellikle (şimdi turistik merkez olan) Ardıç’ta “Deniz Bayramı” büyük bir şölen yapılarak kutlanırmış. Yüzlerce kişi bir arada denize girip yer içer, eğlenirmiş gün boyu.

Aynı şekilde, İzmir’in hemen yakınındaki Narlıdere, Kalabak, Kirizman, Urla kıyıları Türkmen köylüleriyle dolup taşarmış.
Bir gün bir gece kalınırmış törende.

Anadolu’nun deniz olmayan bölgelerinde de derelere, göllere, ılıcalara (eski 1 Ağustos’ta) gidip yıkanmak gelenektir.
Çobanlar bile o gün sürülerini suya sürerler, yıkarlar.

Yörüklerde de görülen “Deniz Bayramı” geleneği, hastalıklardan arınma inancına dayanır.


UNUTULMASIN...

Ege’de hâlâ kutlanan “Deniz Bayramı”ndan kentlilerin her ne kadar pek haberi yoksa da, bu tören Anadolu’nun eski halk geleneklerinden biridir.
Ama çağın akışı içinde, böylesi gelenekler artık yavaş yavaş unutuluyor.

Bizler, kaybolup unutulma yolundaki eski halk geleneklerini arayıp bulmalı, kaydetmeliyiz.
Çünkü bunu yapmazsak, Anadolu’nun binlerce yıllık kültüründen ilerde esinlenemeyeceğiz. Anadolu insanlarının eğilimlerini tanıyamayacağız.



Sabiha Tansuğ | sanat olayı - sayı: 1 - Ocak 1981