“Muhteşem Süleyman” Sergisi



Esin Hanım, ABD’de sizin de büyük katkılarınızla gerçekleştirilen “Muhteşem Süleyman” sergisi üzerine çok şey yazıldı, söylendi.
Ancak, biz bu görkemli serginin nasıl oluşturulduğunu bir kez de sizden öğrenmek istiyoruz.

Muhteşem Süleyman sergisi her şeyden önce muhteşem eserlerin sergilenmesine olanak tanıyan bir düzenlemeydi. Biz olayı tematik şekilde ele aldık. Kanunu’yi dört ana tema çevresinde tanıtmayı amaçladık: Kanun koyucu Sultan, Muhteşem Sultan, sanat koruyucusu Sultan ve törenleri ve görkemli yaşamıyla Saraydaki Sultan. ABD, müzecilik ve sergilemede çok ileri gitmiş bir ülke. Artık bir sergide salt eserleri sunmak yetmiyor, o devrin havasını yaratmak da çok önemli. Biz sergi mekânını ışık ve mekân düzenlemesiyle Topkapı Sarayı’na benzettik. Washington’u görenler bilirler, bahçe gibi bir şehirdir. Nisan ayından sonra çeşit çeşit laleler açar, bu şehirde. Herkes Bahar Festivali’ne koşar. Bu sergi sırasında, Amerikalılar, büyük keyifle seyrettikleri bu lalelerin 16. yüzyılda Süleyman döneminde Türkiye’de yetiştiğini, Türklerin laleleri ve bahar dallarını 400 yıl önce benimseyip sanatlarına geçirdiklerini öğrendiler. Zaten Batı dillerinde kullanılan tulipe(lale) sözcüğü de, bu dillere Türkçe’den, tülbent sözcüğünden girmiştir.

Öte yandan, Süleyman’ın ABD’de en çok bilinen yönlerinden biri kanun koyuculuğudur.
ABD Anayasa Mahkemesi’nde Hamurabi’den başlayarak, adları yazılan tarihteki 12 büyük kanuncu arasında Kanuni’nin de adı yer alır.

“Muhteşem Süleyman” sergisinin ABD’de bu denli ilgi görmesinin nedenleri neler olabilir?

İlginin nedenlerine geçmeden önce, boyutlarını açıklamakta yarar var sanıyorum. Bu yıl ABD Anayasası’nın 200. yılı kutlama etkinlikleri Kanuni’ye ithaf edilerek kapatıldı. Bu çok önemli bir olay. Washington’da 30 müze vardır ve bu müzelerde sürekli birkaç sergi yer alır. Muhteşem Süleymansergisinin yer aldığı müzede, aynı anda bir Matisse sergisi ve İngiliz Kraliyet Koleksiyonu’ndaki eserlerin yer aldığı bir sergi vardı. Süleyman’ın görkemi bu iki sergiyi de gölgeledi. Hatta o dönemde Washington’da yer alan tüm sergileri. Bu ilginin nedeni, bence Amerikan halkının kendi dışındaki uygarlıklara da ilgi duymasından, onları tanıyıp benimsemeyi istemesinden kaynaklanıyor. Bu bir halk eğitimi sorunu. Öte yandan, yine söylüyorum, eserler de, bu ilgiyi hak edecek kadar güzeldi.

Doğu sanatının ürünlerinin, Batı’da çok ilgi gördüğünü, müzeler ya da çeşitli özel koleksiyonlar tarafından büyük paralarla satın alındığını biliyoruz. Bunun nedenlerinden söz eder misiniz?

Öncelikle Doğu-Batı ayrımının çoğu kez doğru yapılmadığını sanıyorum. Kime göre Doğu, kime göre Batı? Örneğin Türkiye, Japonya’ya göre Batı’dadır. Sanat piyasasına gelince: Burada arz talep mekanizması geçerli. Örneğin ben bir Memlûk sergisi düzenledim. O sergi öncesinde, fiyatlar makul bir değerdeydi. Ama o sergiden sonra, 7 bin dolarlık bir kâse 40 bin dolara yükseldi. Nedeni, olayın birden güncelleşmesi ve talebin artması. Benim görev yaptığım müze, bu konuda bir tür eksperlik işlevini üstlenir. Her salı günü, bu işe ayrılmıştır. Halk bizim müzeye eserlerini getirir, gösterir. Resmen fiyat biçmiyoruz. Ancak eserin devrini öğrenmek isteyenlere yardımcı olabiliyoruz. Bazı eserlerin daha sonraki yüzyıllarda örnekleri var. Taklit değil, beğenilen bir tekniğin daha ilerdeki dönemlerde yeniden uygulanması. Biz, burada otantikliği saptıyoruz. Eserlerini sigorta ettirmek isteyenler, tekniğini soranlar, hatta öteki müzelerden bize danışanlar. Her salı en az 35-40 kişi gelir.

Sergi düzenlemek, özellikle geniş tarih dilimlerini ele alan sergiler düzenlemek sizin işiniz. Bu işin ne gibi güçlükleri ya da keyifleri var?

İnsan genelden başlıyor bir işe, uzmanlığı ilerledikçe ilgi alanı daralıyor, uzmanlık dalı bulunuyor. Benim asıl işim halk eğitimi. Halk eğitmek için dar sınırlı sergileri alıp genişletmek gerekiyor. Örneğin tüm bir Osmanlı sanatını değil de, Kanuni devrini seçtim. Geniş kapsamlı sergilerde eksiklikler çok olur. Bence, değil Kanuni devrinin tümü, Kanuni’nin bir kaftanı bile sergi konusu olabilir. Öyküsüyle, kumaşıyla, işlemesiyle ve terzisiyle. Hazırladığım her sergi, benim için bir eğitim oluyor. Ben doktora tezimi üç yılda 2 biner sayfalık iki kitap olarak hazırladım. Bunların hepsi, deneyim. Sergi tamamlandığında ve başarıya ulaştığında, öncelikle görevimi yapmış olmanın keyfini duyuyorum. Bu son sergiden sonra, her gün Türkiye’den 10-15 mektup almaya başladım. Türkiye’de beni tanıyan, tanımayan tüm insanların benim kadar duygulanmaları beni çok mutlu etti.

İstanbul’a en son ne zaman geldiniz?

Geçen yıl gelmiştim.

Son bir yıl içinde bile önemli değişiklikler oldu, İstanbul’un imarında. Ama bu değişiklikler için gereken yıkımlar ve bazı tarihi eserlerin yok olması da önemli tartışmaları getirdi, beraberinde. Bu konuda sizin görüşlerinizi alabilir miyiz?

Her şeyi korumak olanaksız. Bir seçim yapmak zorundasınız. Her dönemde yapılmıştır, bu gibi yıkımlar. Bunun nedeni, sadece Türklerin ya da bir kentin gelişimi değil, insanlık tarihinin gelişmesidir. Her şeyi yasaklarsak, bize yer kalmayacak. Her devrin kendi estetiği vardır. Yeniliğe karşı değilim. Bu bakış açısından, İstanbul’da yapılmakta olan yenilikleri kentin güncel yaşamanın gerektirdiği yeni düzenlemeleri olumlu buluyorum.

Bir müze yöneticisi olarak, Türkiye’deki müzelerin günümüzdeki koşullar için ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’deki müzelerin en büyük iki sorunu, bütçelerinin olmayışı ve uzman elemanların yetersizliğidir. Bütçe sorunu tüm dünya ülkelerinin müzeleri için geçerli bir sorundur. Devletin parası müzelere yetmediği zaman, müzeler özel kuruluşlardan destek alırlar. Örneğin Washington Müzesi’ne Philip Morris, Mobil Oil gibi kuruluşlar maddi yardım götürürler. Türkiye’de de bence bu yol denenmeli, özel kuruluşların destekleri sağlanmalıdır. Aksi halde, böylesine büyük bir kültür ve uygarlık birikimi, yeterince tanıtılamaz ve yazık olur.

Esin Hanım, bundan sonraki tasarılarınız, çalışmalarınız, yeni sergileriniz neler olacak?

Benin çalışmalarım, genellikle Amerikan üniversitelerindeki meslektaşlarımın isteklerine göre yönleniyor. Arap sanatı, Memlûk sanatı, 16. yüzyıl Osmanlı sanatı, hep bu istekler doğrultusunda oluştu. Örneğin Osmanlı sanatı, şu anda 6 üniversitede birden ders olarak okutuluyor. Şu anda en çok ilgilendiğim konu, Anadolu’da Ana Tanrıça motifi. Bugüne değin süregelen bu gelenek, Türklerin kadına verdikleri yerin önemini gösteriyor. Amerikalılar için de ilginç olabilecek bir olay.

Bir başka ilgilendiğim olay, aynı zamanda bundan sonraki geniş kapsamlı sergimi oluşturabileceğini umduğum, Selçuk uygarlıkları. Çoğul olarak kullanıyorum, çünkü Selçuklular İran, Irak, Suriye ve Anadolu’da uygarlıklarını oluşturmuşlardır. Genel kanı, en büyük uygarlığın İran topraklarında kurulanı olduğu yönündedir. Bu sergide, Anadolu uygarlığının yeri anlaşılacak.

Son zamanlarda hat ve tezhip sanatlarıyla da ilgileniyorum. Bu arada dokumalarla da...
Dokumanın Türk sanatında önemli bir yeri olduğuna inanıyorum. Bu sanatın tekniği üzerine incelemeler yapıyorum.



Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 180 - 15 Kasım 1987
_____________________________________________________________________________________________________________




Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 198 - 15 Ağustos 1988