Yapıtlarında yalnızca Hollanda’ya özgü öğelerin yer almadığı bu en büyük ressamı, Hollanda Baroğu içinde saymak, ancak zorlama bir sınıflamadır. Onun metafizik anlatım gücü, renklerinin parlaklığı, duygu dünyasının derinliği, kendinden sonraki Avrupa resimlerinde ikinci bir kez daha yinelenmemiş şeylerdir.
Rembrandt adı rahatlıkla ‘ressam’ anlamına kullanılabilir, çünkü o bu işin doruğuna ulaşmıştır. İnsanı konu alan bir ressam olarak Tanrı ve sonsuzluk karşısında duyulan yalnızlığı en iyi o anlamış, altın parıltılı ışığı ve siyah-kahverengi tonlu gölgeleriyle insanın kaybolmuşluğunu, daha önce hiç kimsenin yapamadığı denli bir ustalıkla yakalamayı o başarmış, bütün şanssızlığına karşın, figürlerine taklit edilemez bir saygınlık
katmayı da bilmiştir.
katmayı da bilmiştir.
1632 ile 1642 arasında ünlü “Saskia” (Resim galerisi, Dresden), “Çarmıhtan İndiriliş” (Eski Pinakothek, Münih) ve “Denizde Fırtına” (Gardner, Boston) gibi bir dizi ünlü resimler yapar.
Albrech Dürer nasıl bakır gravürcülüğünü en üst düzeye çıkaran sanatçı sayılırsa, Rembrandt’da kezzap yapma gravürcülüğünün bütün olanaklarını uygulayıp tüketen ustadır.
Saskia’nın ölümünden sonra Rembrandt’ın parasal sıkıntısı yıldan yıla artar, sonunda bütün varlığını yitirir, alacaklılarından kaçarak yoksul bir halde Roozengracht’da bir bodruma sığınır. Oğlu Titus ile sadık bakıcısı Hendrik je Stoffels -büyük usta bu kadının pek çok portresini yapmıştır, en güzel resimlerinden biri de Berlin Dahlem’dedir- onu dış dünyaya karşı korurlar. Rembrandt resim yapar, çizim yapar, kazıma ya da kezzap yakma gravürler yaratır. Gürültü-patırtı, tantana, aşırı sevinç, yaşam coşkusu yoktur artık, ana ruhundaki, paletindeki renkleri gittikçe daha çok parıldatmaktadır. Tamamen unutulmuş değildir, arada sırada resim siparişleri alır. “Dalila’nın Zaferi”nden (Städel Sanat Enstitüsü, Frankfurt) içe dönük ikili bir portre olan “Yahudi Gelini”ne (Rijksmuseum, Amsterdam) gelinceye kadar geçtiği yolda birçok şeylere erişmiştir. Dış etkenleri terketmiş, bütün olayları insanların kalbine aktarmıştır, durgunluğa ve içten kaynayan bir renk anlayışına ulaşmıştır, giz dolu bir ‘ben’ ile ikili bir konuşma içindedir. Durmadan kendi resmini yapar, ardında portrelerden oluşan bir yaşam öyküsü, kendiyle bir hesaplaşma bırakır. Bunlarda kendi değişmesini, dünyasının değişmesini dile getirir, adım adım gençlik yıllarının kendini beğenmişliğinin, bir kibir ve ululuğunun, duygularındaki coşkunun onu nasıl terkettiğini gösterir ve sona dudaklarında kuşkucu gülümsemesiyle bilge bir ihtiyar, bir de yapıtları kalır.
Rembrandt’ın yapıtları arasında yalnız kendi portreleri, grup resimleri, dinsel tablolar yoktur, o aynı zamanda görkemli manzara resimleri de bırakmıştır. Bunlar kompozisyon bakımından büyük Hollandalı manzara ressamı Jan van Goyen’i anımsatır, Jacob lsaacsz van Ruisdael’den de bir hava, bir iz taşırlar.
Rembrandt 1669’da yalnız başına ölür, onun ölümsüzlüğünün bir parçası olan yapıtlar ise bugün, bütün insanlığın değer biçilmez zenginlikleri arasındadır.
Sanat Tarihi Ansiklopedisi Cilt-3 |Görsel Yayınlar - 1981


