Tanrı sorunsalı, felsefenin en önemli sorunsalıdır.
Tanrı var mıdır, yok mudur?
Eğer varsa, nicedir, nasıl bir şeydir; neler yapmıştır, neler yapacaktır; neyi sever, neyi sevmez?
Eğer yoksa, böyle boş, sahipsiz bir dünyada, nasıl yaşamalı, nasıl davranmalıdır insan?
Bunları ve benzeri soruları sormayan, didiklemeyen, yanıtlamak için gecesini gündüzüne katmayan kişiyi, dört dörtlük bir filozof saymak çok zordur.
Bize gelince, biz bu yazımızda, bu sorunsalın bütününü değil kuşkusuz, yalnızca bir bölümünü, ama çok ilginç bir bölümünü ele alacağız; tanrıların öldürmelerinden, öldürtmelerinden ve de öldürülmelerinden, kısaca, tanrılarla şu ya da bu biçimde bağlantılı cinayetlerden söz açacağız.
Cinayet konusu ilginç konudur. Ama öldüren, öldürten, herhangi biri değil de, Tanrı’nın ta kendisiyse, konunun ilginçliği bin kat artar. Hele öldüren, öldürten değil de, öldürülen Tanrı ise, o zaman, ilginçlikteki artış yüz bin kattır. Öyledir, çünkü gerek dinlere, gerekse felsefelere göre tanrılar ölümsüz varlıklardır. Onların ölümsüzlükleri tanımları gereğidir. Bir başka deyişle, onlar, Tanrı oldukları için ölümsüzdürler. Ölümsüzdürler, çünkü Tanrı kavramı öylesine eksiksiz, öylesine yetkin bir kavramdır ki, bir gün, bizler gibi, köpekler gibi, ölerek, hele hele öldürülerek yok olmak, o yetkinlikle bağdaşamaz, ona hepten ters düşer. Latince’de “Deus mortalis” deyimiyle belirtilen “Ölümlü tanrı” kavramı bir çelişkidir.
Ama hangi kuralın ayrıcalıkları yoktur ki bunun olmasın?
Ve felsefelerde, dinlerde çelişkiden bol bir şey yoktur. Onlarda, baştan sona sürüp giden bir tutarlılık aramak boşunadır.
●●●
İlkönce, tanrılararası cinayetler; bir başka deyişle, Tanrı’nın tanrı’yı öldürmesi.
Nice akıllı ve akılcı filozof, saf gönüllü pek çok din adamı, ayrıntıya inmeden, enine boyuna düşünmeden, kulaktan dolma bilgiler, yüzeysel yargılarla yetinen milyarlarca sıradan insan, tanrıların, bizim tutsağı olduğumuz bütün dünyasal tutkulardan arınmış, bilgelik simgesi, barışsever, sonsuzca iyi varlıklar olduğuna inanır. Doğalı da budur; böyle olmalıdır tanrılar.
Gelgelelim, gerçek böyle değildir.
Mezopotamya, Hint, Mısır, Yunan söylencelerini anlatan tabletleri, kitapları okuduğumuzda, o koskoca tanrıların, birbirleriyle, en yabanıl hayvanların dövüşlerine taş çıkartırcasına, deli danaların pabuçlarını dama atarcasına savaştıklarını öğrendiğimizde, şaşırıp kalırız. Evet, bu savaşlar, müthiş savaşlardır.
Bu savaşlarda, tanrı Anu, babası Alalu’yu devirerek, gök krallığını ele geçirir ama, “tarih tekerrür” eder, o da ettiğini bulur ve kendi oğlu Kumarbi tarafından alaşağı edilir ve bu alaşağı ediliş, Hattuşaş Sarayı’nın arşivlerinde bulunan tabletlerde şöyle anlatılır:
Anu, Kumarbi’nin elinden kendini sıyırdı ve kaçtı. Anu, kuş gibi uçtu.
Arkasından Kumarbi saldırdı ve onu, Anu’yu ayaklarından yakaladı ve onu gökten aşağı çekti.
Bu, İ.Ö. 13. yüzyıldan kalma, Hurri kaynaklı bir Hitit söylencesidir ya, Yunanlı Hesiodos’un, “Theogonia” adlı ünlü yapıtında anlattıkları da pek farklı değildir. Orada da tanrılar, bizim dünya savaşlarımıza rahmet okutacak bir barbarlıkta, kıyasıya dövüşürler:
Zeus da artık tutamaz oldu öfkesini
…..................
Sallayıp savuruyordu kutsal alevi
Gittikçe sıklaşan şimşekleriyle,
Dört bir yanda, çıtır çıtır yanıyordu
Canlılara can veren Ana Toprak
Bu savaşlarda barbarlık, vahşet diz boyudur.
Bu savaşlarda, toprak tanrıçası Gaia, oğullarını, gök tanrısı olan babaları Uranos’a karşı kışkırtır ve bu kışkırtma sonunda, iyice bilenen Kronos, bir gece şehvetten yanıp tutuşarak, anasıyla sevişmeye gelen babasının hayalarını, “koskoca, upuzun sivri dişli tırpanıyla” keser atar.
Benzer biçimde, gözü dönmüş Kumarbi de, babası Anu’nun erkeklik organını, dişleriyle koparır.
Yukarıdaki örneklerde yok ama, birbirleriyle böylesine kapışan, birbirlerini böylesine canevinden vuran tanrıların, birbirlerini hiç çekinmeden öldürebilecekleri de apaçıktır.
Gerçekten de, yine Mezopotamya’da, tanrıça Tiamat, öteki tanrılara ve tanrıçalara savaş açıp, onları ortadan kaldırmaya kalkışınca, büyük tanrı Marduk tarafından ikiye biçiliverir.
Ne var ki, Mısır tanrısı Seth ile kıyaslandığında, Mezopotamyalı Marduk çok insaflı kalır, çünkü Seth, kıskandığı kardeşi, yüce kral-tanrı Osiris’i soğukkanlı bir canavar-katil gibi, tam on dört parçaya doğramış ve zavallının etlerini, Mısır’ın on dört köşesine dağıtmıştır.
Bunlar fiziksel öldürmelerdir. Ama tanrılar birbirlerini başka türlü de öldürürler.
Şöyle ki: Bir tanrıyı tanrı yapan ortaya koyduğu öğretidir, ileri sürdüğü ilkelerdir ve daha da önemlisi, insanların bunlara inanmaları, onlara tapmalarıdır. Bir tanrı ancak böyle varolur, ancak böyle yaşar. Tanrılar da böyle isterler. Yahudi’lerin tanrısının, “Çıkış” kitabının 20. babında,
Seni Mısır diyarından, tutsaklık evinden çıkaran tanrın Yehova benim. Karşımda başka tanrıların olmayacaktır.
(...)
Onlara eğilmeyeceksin ve onlara tapmayacaksın; çünkü ben, senin tanrın Rab, benden nefret edenlerden babalar günahını çocuklar üzerinde, üçüncü nesil üzerinde ve dördüncü nesil üzerinde arayan (...) kıskanç bir tanrıyım.
diye açık açık esip gürlemesi;
Muhammed Peygamber’in Müslüman’lara, Kur’an’ın “Bakara” suresinde,
Sizinle savaşanlarla, Allah yolunda savaşın
(...)
Onları nerede yakalarsanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den), siz de onları çıkarın.
diye seslenmesi bundandır.
Oysa hep biliriz ki, hangi tanrı nasıl direnirse dirensin bu dünyada bir gün gelir, yeni bir tanrı gelir, bir öncekinin tahtına kurulur, onu, öğretisiyle, ilkeleriyle, putları, melekleri, şeytanları, cenneti, cehennemiyle birlikte yere çalar ve böylece onu “maddeten” olmasa bile, “manen”, fiziksel olarak değilse bile, metafiziksel olarak öldürür. O gün geldiğinde, İsa’nın tanrısı, Afrika yerlilerinin bin yıllık tanrılarını darmadağın, Muhammed’in tanrısı, Kâbe’deki putları, o putların simgeledikleri tanrıları paramparça eder. Ama yüzyıllar sonra da, bir başka zaman gelir, yeşil bir kâğıttan oluşan dolar-tanrı, “Yeni dininiz, yeni imanınız benim” diyerekten, kendinden öncekileri, öteki dünyaya gönderiverir.
●●●
Burada şu soruyu sormalıyız:
“Birbirlerine karşı böyle cinayetler işleyen tanrılar, kendilerinden sonsuzca güçsüz olan zavallı insanları öldürmezler mi isterlerse, kafaları şu ya da bu nedenle kızarsa? Öldürmemişler midir?”
Elbette öldürürler ve elbette öldürmüşlerdir.
Evet, insanları yaratanlar tanrılardır belki ama, onları öldürenler de yine tanrılardır.
Evet, çünkü bu dünyada, yaşamı olduğu gibi, ölümü de onlar yaratmışlardır. Tanrılar, ölümü yaratarak, ölümlü bir dünya yaratarak, bütün canlıların, bu arada da, biz insanların, daha ta başta, katili olmuşlardır, bize karşı daha en başta cinayet işlemişlerdir.
Evet, severler tanrılar insanları öldürmeyi. O kadar severler ki, ölümün dünyadan kalkması insanların ölmemeleri, onları çok rahatsız eder. En azından kimilerini.
Örnekse, işte Siva.
Hint inançlarına göre, Brahma, başlangıçta, içinde ölümün bulunmadığı bir dünya yaratmak istemiştir ama, bir başka Hint tanrısı, adından az önce söz ettiğimiz Siva, bu tasarıya karşı çıkmıştır ve bu Brahma’nın, insanların ataları olmak üzere dünyaya getirdiği dört ölümsüz delikanlıyı kendileri gibi ölümsüz insanlar üretmekten vazgeçirmiştir. Görüldüğü gibi, bu çok temel bir karar, tanrı Siva’nın insanlara karşı, daha dünya kurulmadan işlediği, “a priori” ve toptan bir cinayettir.
Tanrıların, insanların, belli bir zaman yaşayıp ölmelerini istediklerine, onların, kendileri gibi ölümsüz olmalarından hiç mi hiç hoşlanmadıklarına ilişkin savımızı daha güçlü bir biçimde kanıtlayabilmemiz için, Hindistan’dan yola çıkıp, Batı’ya doğru bir yolculuk yapmamız gerekiyor.
İlk durağımız İran’dır.
Orada Hükümdar Cemşid’i buluyoruz. Söylencelerin bildiklerine ve ünlü yazar Firdevsi’nin, ünlü yapıtı “Şehname”den öğrendiğimize göre, şarabı da bulmuş olan bu hükümdar zamanında İran’da hiç kimse ölmemiştir. Bu süre, yine söylencelere göre, 700 ya da 1000 yıldır. Gelgelelim, Tanrı, hem pek fazla böbürlenen Cemşid’den, hem de onun getirdiği bu ölümsüzlükten çok rahatsız olmuş ve bir gün hem Cemşid’i öldürmüş, hem de, insanları yeniden ölümlü kılmıştır.
Şimdi isterseniz, biraz daha Batı’ya, Anadolu’ya ve Yunanistan’a gelelim de oralarda, trajik Sisyphos’u ve harika Asklepios’u bulalım.
Bunlardan birincisi, Zeus tarafından üzerine salınan ölüm meleği Thanatos’u yakalayıp kıskıvrak bağlamıştır.
İkincisi ise, bütün hastaları büyük bir başarıyla iyi etmenin yolunu yöntemini bulmuştur.
Ve bu iki çok akıllı, çok becerikli söylencesel insanüstü yaratık zamanında, insanlar ölmez olmuşlardır.
Onlar yeryüzünde ölmez olmuşlardır ama, tanrılar tanrısı Zeus, gökyüzünde bu durumdan o kadar rahatsızlık duymuştur ki, hemen en büyük silahını, yıldırımını kuşanıp işe girişmiş, önce Sisyphos ve Asklepios’un doğrudan katili olmuş, sonra da, kendilerini ölümsüz kılan o güçlerinden yoksun kalan sıradan insanların, ölüm fermanlarını, yeniden ve yine toptan, dolaylı olarak imzalamıştır.
Derler ki, Zeus bunu, “nizâm-ı âlemi” korumak için yapmıştır; tıpkı Fatih’in, iktidara konan padişahın, yerine göz dikip, bitmez tükenmez taht kavgalarına neden olabilecek kardeşlerini, yeğenlerini öldürmesini, “nizam-ı devlet” için “mübah” sayması gibi.
Derler ki Zeus, “Hiç kimse ölmezse, bu dünyanın kalabalığı nic’olur?” diye düşünmüştür.
Belki haklıdır. Ama o ayrı bir konudur. Bizim burada vurgulamak istediğimiz ise, Zeus’un, insanlara karşı işlediği cinayettir.
Tanrıların işledikleri bu “nizâm-ı âlem” cinayetlerinin, daha başka dinlerde rastlanan, daha başka türleri de vardır.
Örneğin, Kur’an-ı Kerim’de, Müslüman’ların tanrısı Allah’ın, kullarına karşı, çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olduğu sık sık yinelenir. Gelin görün ki, aynı kutsal kitapta, onun bu niteliklerinin, her zaman ve herkese karşı geçerli olmadığını ortaya açık seçik seren birçok sure vardır.
Örneğin, gönderilen tanrı elçilerini, Hud Peygamber’i, Salih Peygamber’i dinlemedikleri, tek tanrıya inanmayı kabul etmedikleri, kesilmesi her nedense yasaklanan o kutsal dişi deveyi, aldırmayıp kestikleri için, Allah’ın, Ad ve Semud kavmini nasıl cezalandırdığı; gökten insan kılığında inen meleklere bile saldıracak kadar işi ileriye götüren Sodom ve Gomorrah halkını nasıl öldürdüğü, Araf suresinin, Hud suresinin, Furkan suresinin, Ankebut suresinin ayetlerinde anlatılır.
Ama, tanrının gazaba gelip, insanları toptan öldürmesinin, bütün halkları, bütün kavimleri, bütün ırkları, bütün insanları hedef alan bir soykırım eylemine girişmesinin en ürkütücü, bir o kadar da görkemli örneğine, hiç kuşkusuz, tufan öyküsünde rastlarız. Bu öykü, az ya da çok birtakım değişikliklerle, kuzeyden güneye, doğudan batıya, dünyanın dört bir köşesinde, Gılgamış Destanı’ndan İncil’e, Kur’an-ı Kerim’e kadar, birçok ünlü yapıtta anlatılmıştır.
Bunların çoğunda, tanrıların yeryüzünü, bitmez tükenmez sellerle, dağ gibi sularla kaplamalarının ve birkaç tanesinin dışında, tüm insanları böylece öldürmelerinin, onlara karşı bu büyük ıslak cinayeti işlemelerinin nedeni olarak, dünyada, insanların çıkardıkları kargaşalıklar, tanrı sözü dinlememeler, başkaldırılar gösterilmiştir. Bir başka deyişle, neden, yine “nizam-ı âlem”in korunmasıdır ama, bir kez daha vurgulayalım, sonuç yine aynıdır: Tanrısal cinayet.
Yukarıdaki örneklerde, katil, tartışma götürmez bir biçimde tanrının ta kendisidir. Ama, insanın insanı öldürmesi durumunda da, asıl katilin tanrı olduğu ileri sürülebilir. Şöyle ki:
Bilindiği gibi, gerek Batı, gerekse Doğu felsefesinde ve birçok dinde, insanın, metafizik özgürlüğü, bir başka deyişle, Tanrı’nın isteminden bağımsız davranıp davranamayacağı, dolayısıyla yaptıklarından sorumlu tutulup tutulamayacağı, hep tartışılmıştır. Bu tartışmada kimileri, örneğin Sartre, Camus, insanın tepeden tırnağa özgür, onun için de, hem yaptıklarından, hem de yapmadıklarından, tepeden tırnağa sorumlu olduğunu savunurlarken; kimileri, örneğin kimi İslam filozofları, burada ayrıntılarına girmeyeceğimiz ünlü “irade-i külliye, irade-i cüziyye” kavramlarını devreye sokarak, orta bir yol tutturmuşlar; kimileri de, örneğin Hıristiyanlık’ta Aziz Augustinus, Müslümanlık’ta Cahm bin Safvan ve temsilcisi olduğu Cebriye mezhebine inananlar, her şeyi Tanrı’nın yönettiğini, hiçbir şeyin insanın elinde olmadığını ileri sürmüşlerdir.
Eğer bu sonuncular haklıysalar, o zaman, bir katile cinayet işleten, tanrıdır; bir insanı bir insana öldürten asıl suçlu tanrısal iradedir.
Bu, bütün katiller, en sıradan cinayetler için de geçerlidir belki ya, çok daha özel, dolayısıyla da, çok daha çarpıcı, çok daha ilginç bir örnek olarak, Musa Peygamber’in işlediği cinayeti gösterebiliriz. Gerçekten de, Hz. Musa’nın, bir gün adamın birini öldürdüğünü biliyoruz. Musevilik dininin kurucusu olan bu İbrani Peygamberi, Tevrat’ın birçok kitabında da uzun uzun anlatıldığı üzere, tanrısının sözünden hiçbir zaman çıkmadığına, onun bir sözünü iki etmediğine, her işinde ona danıştığına, bir başka deyişle, hep onun tarafından yönetildiğine göre, o cinayette de, o tanrının bir payının bulunduğunu, acaba varsayamaz mıyız?
●●●
Yazımızın başında, ölümlü tanrılardan söz etmiştim. Ancak, o satırlardaki öldürülen tanrılar, yine tanrılar tarafından öldürülüyordu. Ama biz, tanrıların insanlar tarafından işlenmiş cinayetlere kurban giden, daha açık bir deyişle, insanlar tarafından öldürülen tanrıların varolduğunu da biliyoruz.
Evet, kimi ilkel toplumlarda, insanlar, isteklerini yerine getirmeyen ya da onların istemedikleri şeyleri yapan tanrıları tıpkı böyle davranan insanları cezalandırdıkları gibi cezalandırırlar.
Örneğin,
- Amazoulou’lar, gök gürlediğinde, gökyüzünü, eli sopalı bir rahibe azarlatırlar;
- Samoyed’ler, işlerinde başarı göstermeyen putlarını kamçılarlar;
- kızdıkları fetişleri döven zenciler,
- kızdıkları kutsal ruhlara yiyecek vermeyen Eskimo’lar vardır.
Bunları yapabilenlerin, kafaları daha da kızdığında, daha da ileri gidip, zavallı tanrıları öldürebileceklerini düşünmek sanırız pek zor, pek şaşırtıcı değildir.
Asıl şaşırtıcı olan ise, ilkellerin pek çoğunun, tanrılarını, sevdikleri için, onlara tapmak için ve taparken öldürmeleridir ki, bunun en belirgin biçimine, totem inancı aşamasındaki ilkellerde rastlıyoruz. Totem aslında, gizemli ve soyut bir güçtür ama, genellikle somut bir şeyde, bir hayvanda, bir bitkide, cansız bir nesnede bulunur ve onunla özdeşleşir. O zaman, o şey, o toplumu koruyan, yöneten tanrı olur. Ve ilkel insanlar ona taparlar, saygı gösterirler, ondan korkarlar, ona el sürmekten çekinirler. Ama bu insanlar, belli zamanlarda da, totem olan hayvanı yakalayıp, büyük törenlerle kesiverirler ve böylece de, tanrılarını öldürmüş olurlar.
Tanrı’yı öldürmek gibi, son derece şaşırtıcı bir uygulamanın, yalnızca ilkellerde görüldüğü, deyim yerindeyse, onların felsefesel, metafiziksel cahilliklerinden ve saçmalıklarından kaynaklandığı sanılmamalıdır. Sanılmamalıdır, çünkü çok daha gelişmiş toplumlarda, çok daha gelişmiş dinlerde de rastlanır bu uygulamaya ve bunun en ünlü örneği de, hiç kuşkusuz Hıristiyanlık’tadır, İsa’nın çarmıha gerilerek öldürülmesidir.
Yalnız, hemen belirtelim ki, bunun inceleyegeldiğimiz konuya uygun bir örnek olduğunu kanıtlayabilmek için şu saptamayı yapmamız gerekiyor:
250 yıllarında, Libya’da dünyaya gelen, 336 yılında, Konstantinopolis’te ölen ve İsa’nın, tanrısal tözden yaratılmadığını, bir insandan başka bir şey olmadığını ileri süren, ünlü papaz Arius, ünlü İznik Konsili’nde yanlış yolda yürüyen bir sapık ilan edilmiştir, çünkü, kilise babası Aziz Augustinus da dahil olmak üzere, Hıristiyan kuramcıların pek çoğu, yıllar yılı, bunun tam tersini savunmuşlar, İsa’nın, tanrı oğlu, dolayısıyla da, üçlemenin (teslis) üç tanrısından biri olduğuna inanmışlardır. İsa’nın, “Hain Yahuda” diye anılan Yahuda İskaryot tarafından yakalatılıp, Roma Valisi Pontus Pilatus tarafından öldürtülmesini, tanrının insan tarafından öldürülmesi olarak kabul etmek, ancak bu inanç çerçevesinde olanaklıdır ve ancak o zaman iyiden iyiye ilginçtir. Papaz Arius ve yandaşları ise, bunu, insanın insana karşı işlediği, sıradan bir cinayet sayacaklardır.
Evet, bir insanın, bir tanrıyı öldürebilmesi, çok olağanüstü, çok şaşılası, çok kınanası bir şeydir ve İspanyollar, Amerika’ya gidip, sözümona ilkel, sözümona barbar İnka’ların ülkesini işgal ettiklerinde, Dominiken rahip Fray Vicente de Valverede, Kral Atahualpa’ya, Hıristiyan dininin ilkelerini anlattıktan sonra, elinde tuttuğu İncil’i uzatarak, ondan, bu dine iman etmesini istediğinde, Atahualpa, şu düşündürücü, şu şamar gibi yanıtı vermiştir:
Yarattığı insanlarca öldürülen üç kişilik bir Tanrı’ya inanıyorsunuz siz.
Ama benim tanrım yaşıyor; göklerdedir o ve yarattıklarına bakıyor.
Şimdi bir örnek de, çok gelişmiş, en gelişmiş din olduğu ileri sürülen Müslümanlık’tan:
Orası öyle, bu dinin tanrısı Allah, tektir, “ezeli ve ebedidir”, bir başka deyişle, doğmamıştır, ölmeyecektir, onun ölebileceğini, hele ölümlüler tarafından öldürülebileceğini düşünmek, akıldan geçirmek bile büyük bir yanlış, bağışlanmaz bir günahtır. İslam dininin, ortodoks, resmi öğretisi budur ama, Şii’ler, Alevi’ler, tanrı ruhunun, ruhgöçü, daha doğrusu, bunun özel bir görünümü olan “hulûl” aracılığıyla, Adem’den başlayıp, çeşitli peygamberlerin, en son da Ali’nin bedenine girdiğine, onun için de, daha da ileri gidip bu insanın tanrı olduğuna inanmışlardır. Gelgelelim, bu Ali ya da daha uzun ve tam adıyla Ali bin Ebu Talib, Küfe’de, Abdurrahman bin Mulcem adında biri tarafından öldürülmüştür ki, bu olayda da, bir insanın, bir tanrıya karşı işlediği bir cinayetle karşı karşıya bulunuyoruz.
Aynı doğrultudaki iki ilginç örnek de tasavvufun Vahdet-i Vücut inancını, pantheist felsefeyi iyice ileri götürerek, insanı “Kelamullah-ı Natık” (Konuşan Tanrı Sözü) sayan Nesimi’nin ve “Ene’l-Hak” (Ben Tanrı’yım) diyen Hallac-ı Mansur’un, türlü işkencelerle öldürülmeleridir.
Bütün bunlar tanrının bedeninin ortadan kaldırılmasıyla işlenmiş, fiziksel, adi cinayetlerdir. Oysa insanlar, tanrıları, öğretilerini hiçe sayarak, söylediklerini yapmayarak, kısaca, onlara inanmayarak da, felsefesel düzeyde öldürebilirler ve öldürmüşlerdir.
Bu tür tanrı katilleri, birkaç bölüme ayrılırlar.
- Birinci bölümde, bir tanrının öğretisini savunarak, bir başka tanrıyı yok edenler yer alır. Bu olaya daha önce de değinmiştik. Ancak orada, bu yöntemle, tanrının tanrıyı öldürmesi söz konusuydu. Burada ise, bu işe, insanın aracılık etmesini vurgulamak istiyoruz. İnandıkları dinsel, tanrısal öğretiyi savunmak, onun ötekilerden daha doğru, daha üstün olduğunu kanıtlamak için, uzun tartışmalara girenler, cilt cilt kitaplar yazanlar, bu bölüme girerler.
- İkinci bölüme girenler daha köktencidirler. Bunlar, yalnızca şu ya da bu dinin tanrısını değil, bütün tanrıları, tanrı kavramının kendisini öldürmeye kalkarlar ve bu uğurda, bitmez tükenmez tartışmalara girerler, kalın kalın kitaplar yazarlar.
● Prodikos,
● Evhemeros,
● Laplace,
● Hartmann,
● Baron d’Holbach,
● Marx,
● Russel,
● Camus,
● Sartre ve
● “Tanrı öldü” diye açıkça yazan, “Tanrıyı biz öldürdük” diye yüksek sesle haykıran Nietzsche, bunlardandır.
- Üçüncü bölüme girenlere gelince, onların, yukarıdakilerden farkları, tanrıyı, üzerinde uzun uzun düşünerek, kılı kırk yaran kanıtlar getirerek, derli toplu kuramsal saldırılarla değil de, yaşamlarında, uygulamalarında, biraz gizlice, biraz da, kendileri bile tam bilincinde olmaksızın, dahası, ona inanmayı, onu yaşatmayı sürdürdüklerini sanarak öldürmeleridir. Gerçekten de, 20. yüzyılın şu son çeyreğinde, yeryüzünde, şu ya da bu dine, şu ya da bu tanrıya inananlar, hiç kuşkusuz çoğunluktadırlar. Bunların arasında, iyiden iyiye sofu olanlar, dinleri uğruna, tanrıları uğruna can vermeye, can almaya hazır olanlar, hiç kuşkusuz vardır. Ama öte yandan da, yine hiç kuşkusuz, dünya artık, tanrılar tarafından, onların buyrukları uyarınca değil, insanlar tarafından yönetilmektedir.
Belki fatalistlerin ileri sürdükleri gibi her insan, dolayısıyla da dünya, yazgısının tutsağıdır;
belki Diderot’nun ünlü romanı “Jacques le Fataliste”in (Kaderci Jacques), aynı adı taşıyan gülünç kahramanı haklıdır;
belki evrende şimdiye kadar olup bitmiş ve bundan sonra olup bitecek her şey, Kur’an’da adı geçen “Levh-i Mahfuz”da yazılıdır;
belki Alman filozofu Leibnitz de haklıdır, belki onun söylediği gibi her şey, tanrı tarafından daha ta başta, yaratılışta planlanmıştır; belki altta yatan gerçek budur;
ama görünüşte, dünyayı artık, tanrıya aldırmayan, onun sesinden çok, politik danışmanlarının sesine kulak veren devlet başkanları, kutsal kitaplardan çok, ekonomi kitapları karıştıran başbakanlar yönetmektedir.
Bu ise, tanrının, o insanlar tarafından, gönülde değilse bile akılda, kuramda değilse bile somut uygulamada, “fiilen” öldürülmesinden başka bir şey değildir.
●●●
Buraya kadarki satırlarda, tanrı-cinayet ilişkisi çerçevesinde, tanrılar, ya cinayeti işleyen ya da kendilerine karşı cinayet işlenen varlıklar olarak, ya “katil” ya da “maktul”, bir başka deyişle, cinayetle doğrudan ilişkili konumlarda çıktılar hep karşımıza. Bundan sonrakilerde ise, konuya bir başka yönden yaklaşıp, tanrıların, dolaylı olarak karşılaştıkları, dolaylı bir biçimde neden oldukları cinayetlerden söz açacağız.
İlkönce, kurban törenleri. Bilindiği gibi, kurban kesme eylemine, en ilkelinden en gelişmişine kadar, hemen her dinde rastlanır. Hemen her dinin yandaşları, çok çeşitli nedenlerle, ya istedikleri bir şeyi elde etmek, ya elde ettikleri bir şey için şükretmek ya da istemedikleri bir şeyi savuşturmak amacıyla, ama her zaman, inandıkları tanrının, tanrıların adına, kurban kesmişlerdir ve kesmektedirler. Bu kurban bir hayvan olabileceği gibi, rahatça bir insan da olabilmektedir ve işte o zaman, başka bir niteliğe bürünmekte, düpedüz bir cinayete, tanrının, dolaylı olarak devreye girdiği bir cinayete dönüşmektedir.
Agamemnon’un, gemilerinin yelkenlerini dolduracak rüzgârların esmesini sağlamak için, kızı İphigeneia’yı, tanrıça Artemis’e kurban etmeye kalkması, Aztek’lerin, binlerce zavallı insanın yüreğini, tanrı bildikleri Güneş’e sunmaları, hep bu tür cinayetlerdendir.
Bu tür kurban-cinayetler tanrı adına işlenmektedir ama, birbirlerini öldürenler insanlardır; bütün bunlarda, neden, tanrıdır ama, katil de, maktul de insandır.
Benzer bir durumla, din adına tutuşulan savaşlarda da karşılaşırız. O savaşlarda insanlar birbirlerini, inandıkları tanrılar uğruna, onun buyruğunun böyle olduğuna, böyle davranarak, onu hoşnut ettiklerine yürekten inanarak öldürmüşlerdir. Yalnızca Haçlı Seferleri’ni düşünmek bile yeter. Eğer tanrı varolmasaydı ve iki peygambere, farklı zamanlarda, farklı şeyler söylemeseydi, bu savaşlar olmayacaktı. Russel’ın, dine bunca karşı gelmesinin, tanrıtanımaz olmasının en önemli nedenlerinden biri budur.
●●●
Ama çok ilginçtir, insanlar, tanrının varolmadığına inandıkları zaman da birbirlerini öldürmüşlerdir. Bir başka deyişle, tanrılar, varlıklarıyla olduğu gibi,, tam tersi durumda, yokluklarıyla da insanlara cinayet işletmişlerdir. Evet, kimileri tanrı korkusuyla, öteki dünyadaki tanrısal adalet korkusuyla, ellerini kana bulamaktan çekinmişlerdir. Musa’nın on buyruğundan biri olan, “Öldürmeyeceksin” buyruğunun, nice cinayeti önleyip, birçok kişinin yaşamını kurtardığı yadsınamaz belki ama, öte yandan da, tanrının varolmadığı, gökyüzünün bomboş olduğu sanısına kapılanların bu korkunç metafizik boşluk karşısında, bunalıma sürüklendiklerini, çılgına döndüklerini ve her şeyi, bu arada adam öldürmeyi de “mübah” saydıklarını biliyoruz.
Neyse ki, böylelerine gerçek yaşamda pek rastlanmamaktadır. Böyleleri neyse ki, felsefe kitaplarına, Sartre’ın, Camus’nün, Dostoyevski’nin romanlarına sıkışıp kalmışlardır. Ve yine neyse ki, bunların da bir bölümü, o boşlukta, o bunalımla, o çılgınlıkla saçma sapan cinayetlere ve intiharlara yönelmek yerine, Sartre gibi, Camus gibi, Russel gibi, deyim yerindeyse, insanın, kendi kendisinin tanrısı olduğu, bilinçli, sorumlu ve insan yaşamına saygılı bir felsefe, bir yaşam kurmuşlardır. Kurmuşlardır ama, onların eti nedir, budu nedir; etkileri ne kadardır ki?
Dünyada, binlerce yıllık yaşlı tanrılar, genç, yeni tanrılarla elele verip, cinayetler işlemeyi ve işletmeyi sürdürmektedirler.
Gürhan Tümer | ADAM SANAT - SAYI: 72 - KASIM 1991