Antik Tiyatro


O bütün dünyanın hayranlıkla sözünü ettiği bizdeki antik tiyatrolarda, bugüne dek, ya bir ya da iki antik yapıt oynandı. Ama bunların hiçbiri de antik açıkhava tiyatrolarının gerektirdiği estetiğe ve uzamsal (mekâna ilişkin) gereksinimine uygun değildi; çerçeve sahne için hazırlanmış bir antik oyun, olduğu gibi antik tiyatronun mermerleri üzerine fırlatıldı. Hem de bez panoları ve tahta basamakları ile... Sanki doğanın bir parçası olan bu görkemli tiyatroların dağ yamaçlarına yapılmasının bir nedeni de doğal dekoru göstermek içindi. Ve çerçeve sahnenin buzdan ve tahtadan dekor parçaları mermer ve taşla çevrili dev boyutlu tiyatronun içinde, grotesk, dermeçatma bir gecekonduya dönüşüverdi.

Bugün, antik oyunları sahnelerken dikkate alınması gereken noktaları doğru saptayabilmek için üç temel noktaya dikkatimizi çevirmemiz gerekir:
  • O dönemdeki toplumun sosyo-ekonomik yapısına,
  • o dönemdeki yazarların düşünsel eğilimlerinin ve niteliklerinin,
  • bir de antik oyunların sahnelenmesindeki estetik ölçülerin ne olduğuna...

Ayrıca, bugünün toplumu ve seyircisi açısından bu oyunların nasıl sahnelenebileceği üzerindeki olasılıklar üzerinde de durmak zorunludur.
Doğal olarak, her toplumun, kendi yapısı ve kültür birikimi, böyle bir değerlendirmede ister istemez, farklı görüşler ortaya çıkartacaktır.

Tiyatro tarihinin en parlak dönemlerinden biri, hiç kuşkusuz Aiskhilos, Sofokles, Öripides, Aristofanes ve Menandros gibi yazarların yapıtlarını kapsayan tarih dilimidir. Bugün adlarını bilmediğimiz ya da oyunları elimize geçmemiş kimbilir daha kaç yazar vardır? Bu yitip giden yapıtlar belki bildiğimiz oyunlar kadar önemli, hatta belki de daha değerliydi. Tanıdığımız bu beş antik yazarın da birçok yapıtı yitip gitmiştir; elimizde olan bazı oyunlar ise eksiktir. Bu beş yazardan dördü Atinalı, biri Salamisli idi.


KADERCİLİK

Bu yazarların beslenip büyüdüğü toplumun özelliklerini incelediğimizde neler görüyoruz, kısaca değinmek gerekir. Bugünkü ölçütler açısından Atina büyük bir kent değildi. Yuvarlak sayılarla açıklamak istersek, dört yüz bin kişiyi bulan nüfusunun iki yüz elli bini köleydi. Ayrıca, Anadolu ve başka yerlerden gelen çok sayıda yabancı vardı. Atina, nüfusunun ancak kırk bini oy verebiliyordu, ama bunların aşağı yukarı dört bini oy kullanabiliyordu; başka deyişle, bu oranlamaya göre nüfusun yalnızca yüzde biri yönetimde etkindi. İşte Atina demokrasisinin gerçek yüzü buydu. Atina’nın gelirini sağlayanlar, Larium gümüş madeninde çalışanlarla, çömlekçiler, demirciler ve denizcilerdi. Bunların tümü de köleler ya da hiçbir vatandaşlık hakkı olmayan yabancılardı. Genelde, çalışmak kölelere ve yabancılara, çene yarıştırmak da Atinalılara aitti. Atina, ekonomik açıdan önemli olan bazı pazarları ele geçirince, buna Isparta ve Korent devletleri karşı çıktılar. Böylece, Atina emperyalizmi ile Isparta emperyalizmi otuz yıl süren Peloponez Savaşı’nda karşı karşıya geldiler.

İlk “eleştirel” tarihçi sayılan Tukidides, siyasal ekonomiden o denli habersizdi ki “Tanrılar böyle istediler, savaş oldu diye yazmıştır. Bu tipik kadercilik, Atinalı yazarların sahne yapıtlarında sürekli olarak egemen olmuştur. Atina dram sanatı, o toplumun anlayışını yansıtan bir anlatım aracıdır. Dinsel, siyasal ve toplumsal gelenekler, oyunların temalarını kurar. Atina demokrasisi kendine özgü olduğundan, başka deyişle mutlu bir azınlığın seçimiyle işleyen bir mekanizmayı getirdiği için sahne oyunları da bu mekanizmadan etkilenmişlerdir.

Tragedya kahramanları krallar, kraliçeler ve soylulardır ama bu temsilciler yoluyla toplum içindeki evrensel değerlerin soruşturmasına gidilmiştir. Tragedya yazarları arasında Öripides’in özel bir yeri vardır: Onun, batıl inançları ve yanlış töreleri soruşturmaya başlaması ve ötekilerde izlenen kaderci tutumdan biraz olsun ayrılmış olması, onun mistik alanda ün salan Atinalı düşünürlerin değil, Anaksagoras gibi, akılcı felsefe alanında ilerleyen Klizmanlı (İzmir) bir Anadolu düşünüründen etkilenmiş olmasında aranmalıdır.

  • Aiskhailos, oyunlarını, dramatik ve gösterişli durumlarla kurar.
  • Sofokles coşku ve dolantıya dayanan oyunlar yazmayı yeğler; ancak her oyun kendi içinde bir bütündür ve aksiyonun sonucu oyun kişileridir.
  • Öripides için konu, arka arkaya gelişen bir dizi olayı kapsar; konu bilinçli olarak belli bir durumdaki yönelişe göre ayarlanır. Öripides’te dramatik bütünlük ve süreklilik sözkonusu değildir. Aristoteles’e göre, Öripides, insanları “oldukları gibi (gerçekçi), Sofokles ise, “olmaları gerektiği gibi (idealist olarak) yansıtmıştır. Öripides, ileriye bakarken, sırtını geleceğe dönen bir akılcıdır. Yaşamın sorunlarını çözümlemede mistisizmin işe yaramadığına inanır. Öripides’in trajik bir yazar olarak büyüklüğü, onun akılcı bir görüş açısı olmasından ileri gelir. Çağdaşı Sokrates’in “Bilinçli insan doğru olanı yapar.” düşüncesine katılmaz; çünkü bilinç çevreyle oluşan bir şeydir ve insanlığın yaşamı bunu yansıtmaz. Örneğin, Medea, çocuklarını öldürmeye karar verdiğinde tasarladığı şeyin kötü olduğunun bilincindedir. Medea’yi yöneten duygularıdır. Hippolitos ise Phaedre’e şöyle der: “Neyin ne olduğunu öğrenir, tanırız, ama bunu uygulayamayız. Öripides de yaşam sorunlarını çözümlemeye gitmez: Yazar, Andromak’ın acılarını dindirecek hiçbir yol göstermez. Onun için, Atina demokrasisine başta duyulan iyimserlik yok olmuştur. Kölelik üzerine kurulu ve hasta olduğunun farkında olmayan bir toplum için artık umut kalmamıştır. Bunun için, Öripides, bir çözüm yolu göstermez; başka deyişle, Aristoteles’in belirttiği gibi “O, tragedya yazarlarının en trajik olanıdır!

Ne ki, kaderci olsalar da bu yazarlar bugünün seyircisine, en azından bazı sorular sordurtacak ve onları düşünme eylemine itecek büyük yapıtlar ortaya koymuşlardır. Çağdaş yönetmen, bu yapıtlardan, bugünün seyircisine birtakım olumlu düşünceler iletebilir.


ESTETİK UZAKLIK

Şimdi gelelim tiyatro yapılarına. Bir dağın eteğine yapılmış, yirmi beş bin seyirci alabilen ve at nalı biçiminde seyir yerinin, yuvarlak oyun alanını çevrelediği tiyatrolarda seyirci, oyuncuyla sanki içiçedir. Oyuncu çerçeve sahnenin içine kapatılmamıştır. Seyirciyle arasında bir orkestra çukuru yoktur. Buradan ve antik oyunların sahnelenişinden giderek birtakım estetik öğeleri ortaya çıkarabiliriz.

Bugün antik bir oyunu sahnelerken, ilk düşünülmesi gereken şey, bu oyunların seyirciye yönelmesindeki “naivite”dir. Bu “naivite”nin temeli, o dönemde tiyatronun, her sınıftan binlerce seyirciye yönelmesindeki günlük işlevidir. Tiyatro, soylu olsun, köle olsun, Atinalıların gereksinim duydukları ve serbestçe girip çıkabildikleri, özgürce düşünebildikleri tek kurumdur. Binlerce kişilik tiyatro yapılarında sömürülenler ile sömürenlerin bir arada bulunduğu bir tiyatroda oyunların yığınları etkilemesi gerekliliği “naivite”yi doğal bir öğe durumuna getirmiştir. Antik oyunların, günümüzde, büyük yığınlar için başarılı bir biçimde sahnelenmesinin gizi, bence bu noktada düğümlenmektedir.

Antik oyunları, bunun için, “entelektüel” ya da özentili tutumla seyirci karşısına getirmek, bu oyunların özüne aykırıdır. Şimdi düşünelim: Büyük antik yazarların yaşadıkları dönemde dev tiyatro yapıları içinde sahnelenen oyunlar için gözkamaştırıcı sahne hileleri var mıydı? Yoktu. O dönemde sahnelenen oyunlar için hiçbir “entelektüel” bulguya gidilmemişti (Rönesans tiyatrosunun tersine). Ezgiler, danslar, vinçler, tekerlekli yükseltiler yalnızca işlevsel oldukları için kullanılıyordu. İlkel bir vinçle sepet içinde tanrılar indiriliyor; oyuncunun sesi en gerilerde oturan seyirciler tarafından duyulsun diye, maskelerin ağzı megafon biçiminde yapılıyor, binlerce kişilik tiyatroda oyuncunun daha büyük görünmesi için, ayaklara yüksek takunyalar giyiliyordu... Ve bunların tümü seyirciler açısından bir “estetik uzaklık” sağlıyordu.

Oyunların sahnelenmesinde “estetik uzaklık” sağlayan, yalnızca bunlar değildi; tragedyanın, günlük konuşma dilinden ayrı, yüceltilmiş bir dili vardı. Kısacası, oyunların sahnelenmesinde, her şey (tragedyanın dilinden anlatım araçlarinin kullanılmasina kadar) seyredeni günlük yaşamda olan şeylerin ötesinde, gerçekliğin sanatsal ve tiyatral bir biçimde yansıtılması yoluyla etkiliyordu. Bütün bunlar, seyircinin olayı dıştan gözlemlemesini sağlıyordu.

İkinci yüzyılda Samosatalı Lukyanos, tragedya oyuncularını şöyle betimler:

Oyuncunun giydiği yüksek takunyalar, gövdesinin tüm oranını bozar; oyuncunun başı koskocaman bir maskenin ardında gizlidir; maskenin koskocaman ağzı, sanki seyirciyi yutacakmış gibi açılmıştır. Oyuncuya normalin dışında bir görünüş veren göğüs ve karın yastıkları da cabası... Ya onun takunyalarla yükseltilmiş boyuna ne demeli? (...) Bu garip görünüşü içinde oyuncu yalnızca bir sözcüdür: Tek sorumluluğu da budur.

Antik tragedyanın sahne uygulamaları üzerinde önemli bir açıklamayı getiren Lukyanos’un bu sözleri, aslında bize “estetik uzaklık” konusunda tutarlı ipuçları vermektedir. Antik tiyatrodaki oyuncu insan görünümünde değil, bir düşünceyi ya da duyguyu aktaran bir temsilci durumundadır. Böyle görünüşü olan oyuncu karşısında seyirci tragedya kahramanıyla özdeşlik kurabilir mi? Örneğin, göze görünür bir vincin sepetle tanrıyı indirmesi tam anlamıyla seyircinin olaya duşardan bakmasını sağlar. Bir anlatıcı durumunda olan koro önemli bir öğedir. Seyircinin, onları yutacakmış gibi duran ve hiç kımıldamayan bir ağızdan açıklanan sözleri duyması; gövdesini yastıklarla şişirmiş, başına üç katlı peruklar takmış oyuncuların hareketlerini izlemesi, elbette özdeşleşmeyi getirmeyecektir. Bu görünüş karşısında seyirci dinleyecek ve “düşünecektir.” Görülüyor ki, “estetik uzaklık”, az önce değindiğimiz “naivite”nin ayrılmaz bir parçasıdır.


KARAKTER

Antik Yunan tiyatrosunda binlerce kişiye yöneliş, ancak bu naiv yaklaşımla ve bu naiv yaklaşımı anlamlandıran estetik uzaklıkla başarlı olabiliyordu. Sonra ne oldu? Antik Yunan kültürünü örnek alan Rönesans, bu anlayışı kendi dünya görüşüne göre değiştirdi: İnsanı, yaşamın merkezinde gören ve bireyi her şeyden öne alan yaşam felsefesi (ki, bu başka yönlerden insanlık tarihi için önemli bir aşama olmuştur), tragedya karakterini de acı çeken bir “birey” olarak sunmaya başladı. Binlerce, her sınıftan kişiyi kapsayan dev açık hava tiyatro anlayışı, çeşitli nedenlerle değişti; tiyatro küçüldü, doğaya kapandı, oyuncular seyirciden ayrılarak çerçeve sahneye sokuldu. Rönesansın ön plana getirdiği kentsoylu, tiyatrosunu, maskesiz oyuncularla ve yanılsamayı (ilüzyonu) getirecek biçimde kurdu ve geliştirdi. İşte seyircinin tragedya kahramanıyla özdeşleşmesi bu evrede başladı. Yakışıklı bir aktörün ve güzel bir aktrisin, maske kullanmadan gövdesinin oranlarını bozmadan gözalıcı giysilerle, etkili bir ışıklama altında oynadığı Oidipus, seyircinin özdeşleştiği, seyircinin kendini kahramanın yerine koyduğu bir kişi oldu. Şimdi soralım: Sofokles’in Oidipus’u acaba bu özdeşleşmeyi sağlayabilecek, tamamlanmış bir karakter midir? Bu sorunun yanıtı, antik yazarları bir Shakespeare ya da Molière ile karşılaştırdığımiz zaman daha iyi ortaya çıkar. Örneğin, Kral Oidipus, içinde bulunduğu olayların dışına çikarildığında, kişiliği belli olmayan bir temsilciden başka bir şey değildir; yani Hamlet’te, Othello’da, Macbeth’te gördüğümüz, kendine özgü, karmaşık bir karakter yapısı yoktur Oidipus’un. Shakespeare’in karakterleri, kendi özelliklerine uygun olarak aksiyon yaratan, itici gücü olan oyun kişileridirler. Oysa Oidipus’u belirleyen aksiyondur. Nitekim, Aristoteles de “Nikomakos Etiki”nin birinci ve ikinci bölümlerinde, karakterin doğuştan iyi ya da kötü olmadığını belirtir. Ona göre, görme ya da duyma gibi fiziksel yetenekler daha doğuştan hazır olmasına karşın, iyi ya da kötü olmak nitelikleri, ancak davranışlarla gelişir. Tıpkı bir mimarın bina yaptıkça bina yapmada ustalık edinmesi gibi. Böylece, Aristoteles’e göre, karakter niteliği geçmişteki davranışların bir kalıtıdır. Bunun için de, düşünür “Poetika”nın altıncı bölüm, sekizinci paragrafında karaktere dayanmayan tragedya olabildiği halde, bir olgusu ve aksiyonu olmayan tragedya olanak dışıdır diye yazmıştır. Aristoteles’in “Poetika”sında karakter kavramı oldukça çapraşıktır: Karakter, dramatik bir kişilik olabileceği kadar, davranışlarla elde edilen etik bir durumdur. Aristoteles’in “ethos” sözcüğünü kullandığını dikkate alarak, karaktere dayanmayan tragedya olabildiği halde tümcesini karakteri olmayan tragedya olarak değil, “dramatik kişiliği olmayan tragedya” anlamında düşünmemiz gerekir.

Oidipus, Kreon, Antigone ve benzeri antik oyun kişileri, ancak olayların akışı içinde anlamlıdır. Oidipus’u olaylardan soyutlayıp “nasıl bir karakterdir? diye soracak olsak, buna yanıt veremeyiz. Antik tiyatroda oyuncu tanrıların sesleri olan, düşünceleri, duyguları dile getiren araçlardı, daha doğrusu temsilcilerdi. Antik yazarların karakter anlayışındaki tutumları da seyirci-oyun kişisi özdeşleşmesini ortadan kaldırmıştır. Antik komedyadan söz etmiyorum, çünkü bunlar zaten temelde özdeşliği ortadan kaldıran, türü gereği seyircinin yargısına yönelik oyunlardır.


SONUÇ

Yukarda kısaca söz edilen gerçekler bir araya getirildiğinde, antik oyunların çağdaş yorumla nasıl sahnelenmesi gerektiği aydınlığa çıkmaktadır. Her şeyden önce antik oyunların yeri çerçeve sahne değildir. Bunlar elimizde çok sayıda olan antik açıkhava tiyatrolarında çalışmak ve sahneye çıkartmak gerekir. Rönesans’tan bu yana geliştirilmiş olan çerçeve sahnede bu oyunları maskesiz, belli bir tiyatralliğe gitmeden sahneye çıkardığımız anda, bu oyunlardaki düşünceler ve duygular bugünün seyircisini doyurmamaktadır; çünkü seyirci tragedya kahramanlarıyla özdeşleşmekte, oyunlardaki “naivite”nin yerini basitlik almaktadır. Düşünceler ve olaylar çağdaş seyirci için yüzeyde gelmektedir; çağdaş seyirciyi etkileyecek olan tiyatrallikle çarpıcı bir duruma getirilecek “naivite”dir. Bu naivitede tiyatralliği getirecek estetik uzaklıkla etkili olabilir.

Antik oyunları, tiyatronun bugünkü olanaklarından da yararlanarak ve bir stilizasyona giderek, sahneye çıkarmanın doğruluğunu görmezlikten gelemeyiz. Böylece. seyircinin aktif bir duruma getirilmesindeki estetik uzaklık sağlanmış olacaktır. Antik oyunların, çerçeve sahneli tiyatrolarda, seyirciyi yanılsamaya (illüzyona) götürecek bir biçimde sahnelenmesinin seyirci açısından doyurucu olmayacağı kanısındayım. Bugün, sahne üzerine çıkarılan antik oyunları birer tiyatral deney olarak ele alanların çağdaş seyirciyi ne denli etkiledikleri de somut bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Antik tragedya karakterlerini yapay bir psikolojik düzeye itmeye kalkışmak ise, bu karakterlerin tadını yok etmekten başka bir işe yaramaz.



Özdemir Nutku | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 64 - 15 Ocak 1983

Yabancı Dil


Beyazıt Meydanı'nda, İstanbul Üniversitesi'nin eteğinin dibinde, özenli bir elyazısıyla yazılıp beton sete yapıştırılmış alçakgönüllü bir ilan:

Eğer liseyi bitirmiş iseniz yabancı öğretmeniniz size yüz saat sonunda güzel ingilizce konuşmayı garanti ediyor.

Altında, Fındıkzade'de bir otel adresi.

Lise eğitimimize hayli güveni olduğu anlaşılan yabancı “meslektaş”ımız başka bir koşul koymayı gerekli görmemiş, önemli olan 99 değil 100 dersin tamamlanması, ne de olsa yuvarlak sayı, kerameti vardır. Kapısını çalan bir lise mezunu çıkmış mıdır bilinmez ama, böyle bir ilanla şansını denemeyi düşünebilmek için kendisi yabancı dil furyamızın bilinçsizlik ölçüsünü, özellikle toplumda tutunamama paniği içindeki gençlerimizin nelere umut bağlayabildiklerini iyi değerlendirmiş olmalı.

Ortaöğretim kuruluşlarında yabancı dil eğitiminin iflas ettiğinin sonunda anlaşılmasıyla sorun gündeme geldi.
Durumun gözardı edilebilir yanı kalmadığına göre, bu tür incelemelerin giderek hepimizi çok uğraştıracağına kuşku yok.



DİLBİLİM: NEREDEYSE “SAKINCALI”

Batı dünyasının ortasında yer alan, genel eğitim düzeyleri ve kültürel özelliklerinden ötürü bizim gibi içine kapanık olmayan, dilleri uluslararası platformlarda ağırlık taşıyan, özetle dil sorunu bizimki kadar yaşamsal sayılmayacak, üstelik gençleri bizimkilerde bulunmayan nice eğitim ve kültür olanağına sahip Avrupa ülkeleri dilbilim çalışmalarını onlarca yıldır her yönde geliştiriyor, elde ettikleri bulguları gerek anadil, gerekse yabancı dil eğitimine günü gününe uyguluyor, yeni yeni öğretim araç ve gereçlerinin oluşturulmasıyla her düzeyde optimal verime ulaşmaya çabalıyorlar. Ülkemizde ise, dil durumundan en doğrudan sorumlu çevreler böyle bir bilim dalının varlığını unutma ve unutturma çabasındalar. Neredeyse “sakıncalı” bilim dalı durumuna düşen dilbilim, terimlerinden başlanarak tartışma konusu oldukça akıntıya kürek çektiğini fark edip gölgeye çekilmek zorunda kalıyor, fırtına geçince ürkek ürkek toparlanmaya çalışıyor. Konu, bütünüyle, yabancı kaynakları yerinde tanıyıp inceledikten sonra Türkiye'de tanıtan uyarlayan, uygulayan birkaç uzmanın kişisel çaba ve sorumluluğuna bırakılıyor. Yönlendirilmekten uzak kalan yabancı dil öğretimine de yetersiz, hatta anlamsız bir okul eğitiminin dışında, denetimsiz piyasa koşulları egemen oluyor.

İki bin yılına on üç kala ülkemizde belli bir yabancı dilin anlamı ve yeri nedir,
öğretimi hangi koşullar içinde gerçekleşmektedir,
aslında bu koşullar nasıl olmalıydı, nasıl olabilir, neden?

Bu temel sorunların yanıtı yok.

Genel görüntümüze bir göz atalım: Bir ucundan yakaladığımız Avrupa ile bütünleşme sevdasına düşmüş, ama ayrı yüzyılları birarada yaşayan, nüfusunun büyük çoğunluğu genç, giderek daha da gençleşen, çarpık kentleştiği gibi Batı'ya da çarpık yönelen, okullaşma oranı ile birlikte işsizlik oranı da yükselen bir ülkeyiz.

Geçen her beş yılık -belki daha bile kısa süre eğitim sorunlarımızı katlamakta, ağırlaştırmakta, daha dün yeterli olanı bugün yetersiz bırakmakta. Bu arada her gün biraz daha sıkışan, küçülen bir dünyaya açılmak, daha doğrusu dört bir yandan kapılarımızı çalan dünyanın beklentilerine birtakım karşılıklar vermek durumundayız. İlişkilerimizi başkalarınca hemen hiç bilinmeyen kendi dilimizde yürütemeyeceğimize göre, bu açıdan örneğin bir Japonya'nın durumunda bulunuyoruz; hızla yabancı dili iyi kullanan kuşaklar yetiştirmek zorundayız.


“BİR LİSAN - BİR İNSAN” İNANIŞI

Koşullar böyleyken, toplumumuzu saran yabancı dil furyasını ilke olarak olumsuz değerlendiremeyiz. Bireyler, aileler, özel kuruluşlar, eğitim makamları yabancı dil bilgisini toplumda seçilmenin, işinde ilerlemenin, dışa açılmanın, hatta aydın olmanın yolu sayıyorlarsa bunda şaşılacak ya da eleştirilecek yan yok. Ama bu “tılsımlı değnek” ne oranda gerçek, ne oranda düş ürünü acaba? Ya da, hangi durumlarda işlerliğe kavuşur?

Yabancı dil öğrenimi olayına ne bireysel yöneliş ne de eğitim politikası düzleminde akılcı, bilinçli bir yaklaşımdan söz edemeyiz. Bireysel düzlemde ailelerin “bir lisan-bir insan” inanışı gençlerin herhangi bir yabancı dil öğretiminin şöyle ya da böyle söz konusu olduğu her kapıya yığılmalarına, eğitim politikası düzleminde “Ne öğrenseler kârdır” inanışı her eğitim kuruluşuna belli sayıda “yabancı dil saati” yüklemeye iletiyor. Ama öğrencide hangi yetiler (konuşma, anlama, okuma yazma, çeviri, vb.) ağırlıklı olarak geliştirilmek isteniyor, uygulamada önceden saptanmış aşamalara ulaştıracak belli düzeylerde dil öğretimi hangi yaşta ve eğitim düzeyinde bulunan kimselere kaç toplam saatlik öğretimle, hangi araçlardan yararlanarak sağlanabilir; başka bir deyişle, yabancı dil öğretiminin zaman, parasal harcama ve bireysel çaba olarak alt ve üst sınırları nelerdir; hatta ülkemizde yabancı dil öğrenimine her yıl harcanan enerji ve ekonomik olanakların tutarı nedir, bu hesap dar uzmanlık çevrelerinin ve özel ticaret kuruluşlarının dışında hiç yapılmıyor. Yapılmadığı için de verim büyük çoğunlukla yararlı sınırların altında kalıyor. Sonuç, bu alanda da, çok gereksinimli azgelişmiş ülkelere özgü kaynak ve enerji savurganlığı.

Oysa uygulamalı dilbilim incelemeleri sonunda elde edilebilecek akılcı bir düzenleme bugünkü ya da hiç değilse sanıldığından daha dar olanaklarla bile bugünkünden daha doyurucu sonuçlar alınmasına iletebilir. Kuşkusuz bu tür incelemeleri gerçekleştirmek için gerekecek zaman ve çaba tutarı, bugünkü dil öğretimi aldatmacasını ciddi ciddi sürdürmek, ön hazırlıklarını, derslerini, sınavlarını (ve kaçınılmaz ek sınavlarını) göğüslemek için gerekenin çok altında kalır.


İYİ NİYETLİ HEVESKÂRLIK

Her şeyden önce, ortaöğretimde yabancı dili, “bilinmesi gerekli görülen” her şeyi içeren eğitim çorbamızın zorunlu malzemesi ya da edinilip bir yana konulursa “zor günde işe yarayacak” bir depolanabilir mal saymaktan vazgeçmeliyiz. Akılcı eğitim, yabancı dil bilgisinin, söz konusu dilin nerede, nasıl kullanılacağı saptanarak, yani dili belli bir iletişim amacına yönelik bir araç gibi görerek edinilmesini gerektirir. Oysa dil öğretimi yapan yabancı kültür merkezlerinin ya da üniversitede haftada birkaç kredi-saatlik seçmeli ders veren yabancı dil birimlerinin kapılarını zorlayan ısrarlı kalabalıklar bunun farkında değiller.

Aslında gençlerimizin çoğu yeterli bir anadil bilgisinden, dolayısıyla dil bilincinden de yoksun olduklarından yabancı dil karşısında belli bir tutumları yoktur. Yabancı dili ne oranda bildiklerini ve nereye varmak istediklerini tam olarak belirleyemedikleri gibi, yeni dili yerleştirmek için gerekli temelin eksik olduğunu da kavrayamamaktadırlar. Kolay tarafından “çok sayıda” dil edinme peşindedirler:İngilizceyi, Fransızcayı zaten biliyorum, bari bir de italyanca öğreneyim türünden açıklamalarla karşılaşmaya alışkınız.

Öğrenci çoğu zaman gözünü “pek yükseğe dikmiş” de değildir, “meramını anlatabilmeyi”, okuduğunu -dergi, en fazlası gazete düzeyinde- yeterli sayar; çünkü aslında kendi dilinde de daha fazlasını yaptığı yoktur.

Bu iyi niyet dolu heveskârlığı suçlamak yerine, onu yaratan etmenleri gözönüne almamız gerekir. Bunlar, öğrenciyi bilinçli, düzenli, zorlu kişisel çabalardansa sıkıcı ama kolay ezbere iten, sonunda da diplomaları ille dağıtabilmek için, zaten yararsız olduğu bilinen o ezberin de yardan fazlasından vazgeçen eğitim anlayışımız ile, yabancı dili “zahmetsizce, kolay kazanılır” gibi göstererek pazarlayan ticari amaçlı özel kuruluşlardır.

Nitekim gözlemlerimiz, yabancı dil henüz tümüyle “yabancı” iken gösterilen tutkunun tanışıklık arttıkça azaldığı, hangi yöntemle olursa olsun, dil öğreniminin getirdiği kaçınılmaz güçlükler ortaya çıktıkça yerini düşkırıklığına, sıkıntıya bıraktığı yolunda. Çünkü öğrenci, yaklaşırken, kendini neyin beklediğini bilmiyor ve genelde eğitimi çabayla kazanmaya istekli ve idmanlı değil, öğrenim konusu ne olursa olsun, salt “puan tutturmaya” idmanlı.


YABANCI DİLLER - YABANCI KÜLTÜRLER

Ayrıca, Batı uygarlığına yönelmeyi seçtiğimizden, Batılılaşma yolunda ilk adımları attığımızdan beri, o uygarlığın aracı olan dilleri iyi kullanabilmenin, yöneldiğimiz laik, özgür ve eleştirisel düşüncenin kaynaklarına ulaşma açısından gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, Batı dillerini aracı oldukları kültür ortamından soyutlayarak salt teknik bir beceri olarak sunmakla yetinemeyiz.

Sonuçta Avrupa'yı ve onunla bağlantılı olarak kendi ülkemizi nesnellikle değerlendirebilecek bir eleştirisel bilinçle donatılmış kuşaklar yetiştirmek istiyorsak -ki dış dünyaya ayak uydurabilmek için bunu istemek zorundayız- yabancı dili, tarihte ve coğrafyada belli konumları olan toplumların ürünleri olarak öğretmeliyiz. Avrupalı ile, onun dilini etkinlikle kullanarak, onun ve bizim sorunlarımızı tartışarak hesaplaşabilecek çok sayıda gençlerimiz yetiştiğinde, Topluluk karşısındaki yalnızlığımızdan da kurtulmayı umabiliriz.

Bu ise ancak gerçekçi hesapların ürünü olan etkin çalışmalarla gerçekleştirilebilir. “Uluslararası rekabet açısından AT'in son üyelerinden daha güçlü olduğumuzu öğrenmek (1) gerçi ferahlatıcı ama, örneğin bu ülkeler arasında yer alan İspanya'da dilbilim çalışmalarının doğrudan doğruya Kültür Bakanlığı'nın desteğinde, birkaç dilbilim derneği tarafından büyük bir ciddiyet ve etkinlikle sürdürüldüğünü (İspanyol Uygulamalı Dilbilim Derneği'nin geçtiğimiz 27-30 Nisan günleri Navarra Üniversitesi'nde yapılan kongresinin özellikle İspanya'nın AT'a girmesinden sonra dil alanında doğan yeni sorunları karşılamaya yönelik oluşu örneklerden yalnızca biridir), dolayısıyla bugün için bu ülkeyle aramızda bu alan hiçbir karşılaştırma yapılamayacağını aynı gerçekçilik adına belirtmek zorundayız.
____________________________
(1) Gazetelerden, 1 Mayıs 1987.



Gül Işık | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 168 - 15 Mayıs 1987
__________________________________________________________________________________________




Yazılmayı hayli zamandır bekleyen bu yazının başlığı ilkin “Gelişen Türkiye'nin dilsel göstergeleri” olacaktı. Herhalde iyi de olacaktı: Öyle ya, bir insan topluluğunun belli koşullar altında, belli durumlarda ürettiği bir saymaca göstergeler dizgesi olarak dil, kuşkusuz, toplumun aynası sayılır. Eğer Türkiye'miz gelişiyorsa bu gelişimin hangi nitelikleri taşıdığını, hangi yöne yöneldiğini, hangi görünümleri aldığını belirlemenin, gelişime kültür düzleminde tanı koymanın en etkin yolu dilsel göstergeleri incelemek, yorumlamak olmalı.

Avrupa'da Aydınlanma Çağı'ndan Cumhuriyet dönemimize değin toplumsal kültürel değişimler sırasında en çetin tartışmaların dil sorunu üzerinde odaklanmış olması boşuna değil;Dili yönlendiren kültürü de yönlendirebilir”, “Yeni bir toplum için yeni bir kültür, yeni bir kültür için yeni bir dil anlayışına toplumdilbilimciler “Toplumda ne varsa dilde kendini belli eder yargısını eklemişler.

Hızla değişen ülkemizin giderek artan hızla birbirini izleyen kuşakları da dil kavgalarının açmazında yetişirler. Bugün her şeyi söyleyebiliriz ama, toplumumuz gibi dilimizin de genç ve atılgan olmadığını, kültür tarihimizin özümseyicilik geleneğine uygun düşmediğini söyleyemeyiz. Dilsel davranışlarımız toplumsal davranışlarımızı yansıtıyor: Kural koyuşumuzla da, kuralları hiçe sayışımızla da, özensizliğimizle de, düzensizliğimizle de, yabancı olana tutkumuzla.

Türkçemiz “yaşıyor”sa, en iyisi nasıl yaşadığına bakmak diye düşündüm, “gelişen Türkiye”nin göstergelerini halkın nabzını en iyi tutan, okurun neyi çekici bulduğunu en iyi bilen gazetelerde aradım:

“Şebnem form tutuyor”
“Füsun moral depoluyor
“Ekiciler şok oldu”
Trafik can aldı”
“Beşiktaş Halim'e talim
“Bankalar sübvanse etmek istemiyor”
“Papandreu baypaslık
“Zakkumcuya protokol
“Cenevre zirvesi formalite
“THY rötarsız”
Tüp bebek fiyasko
“Babalara beraat

(Bir zamanlar Ada vapurlarında yasemin demetlerinin yanında “bebelere balon” satarlardı, meğer ne akıllı-uslu dünyaymış!).

Bir yanda naftalinden çıkarılmış Osmanlıcanın dinamik kullanımı, öte yanda çarpıcılık ve slogan tutkusu ile ithal malı furyasından nasibini alan Türkçemiz kendi “hayatını yaşamaya” dalmış gözüküyordu.

Doğrusu ilk tasarladığım TDK damgalı “dilsel gösterge”li başlık pek sönük kalmıştı; daha etkin, daha etkileyici, örneğin “Ormanlarımız cayır cayır” başlığıyla anlamsal açıdan uyak yapabilecek bir başlık zorunlu olmuştu artık. Ve dilsel göstergeler, her zamanki gibi, bağlamdaki zorunluğu uysallıkla yansıttılar: “Dilimiz Amerikan salatası - Kültürümüz bayır aşağı”


TÜRKÇENİN LİBERAL KANADI

Boğaz kıyısında bir tesiste pek üst düzeyde bir düğünün hazırlıkları yapılmadaydı. Önemli konukların nerelere, kimler tarafından buyur edileceği, meşaleleri kimlerin tutacağı, kırmızı halılar, ışıklar, çiçekler, müzik, ve düzenlemeler uzun uzadıya tartışıldıktan sonra karara bağlandı.

Planlamayı canla başla üstlenmiş olan dinamik bayan sonunda ferahlamıştı, şöyle noktaladı:

Şimdi durum okey. Artık büyük bir skandal çıkmaz sanırım. Ama prosedür değişebilir, değil mi? Ben an’aneleri bilmiyorum da... Neyse, benim süypurvayzurlığım tamam.”

Sözler döndü dolaştı, “Görmüş ve geçirmiş denizin koynuna sindi.

O ana değin seçeneksizlikten ötürü kulak misafiri olmak zorunda kaldığım söyleşinin bu noktasında, bir dilci olarak ilgiyle yerimde doğruldum, güncel toplumsal ortamın ana-çizgilerinin dilsel anlatıma yansıyışını hayranlıkla izledim: “süypırvayzır” hanım Amerikanca, Fransızca, Arapça sözcükleri ustaca bir alışkanlıkla sıralayarak, ABD'nin dümen suyundaki Avrupa Topluluğu'nun kapılarında bekleyen islam ülkesinin durumunu nasıl da özetleyivermişti farkına varmadan!

Bir ülke ki çelişkiler diyarı: Gelişme yolunda kendisi mi önde gidiyor, çelişkileri mi, belli değil.

İşte dilsel göstergelerine yakın çevremizde her gün rastlanan türden örnekler:
Hamam sokakta “Flower Garden”;
Ayşe Çavuş'ta “Sports Academic Center”;
Berkol çıkmazında “Troy Antiques”;
mahallede “Böcekli Cami” diye bilenen Tüccarbaşı Camii'nin orada “Leder Shop.”

Ve bakıyorsunuz bir yurttaş, almış sazını eline, düşmüş yollara, savrula savrula giden kamyonların tozunda, “Manolya Postanesi”nin önünden “Fatih Sultan Mehmet Han Köprüsü”ne ilerliyor.

Özbeöz yerli ve geleneksel içeriğini, tanıdık çağrışımlarını olduğu gibi koruyan yer adları arasında sırıtıveren yalan-yanlış Amerikancalar. Aslında ne süreç ne gözlem yeni değil, hem yakın tarihimizin, hem “gelişme yolundaki” ülkelerin ortak noktaları, yine de yeni olan bir şey var: Bu davranışın (toplumsal, kültürel, dilsel davranışın) yadırganmak yerine, gelişmenin gereğiymiş gibi algılanarak benimsenmesi, sonuçta yerinde ve uygun görülmesi.


TDK TÜRKÇESİNİN YERİNE TRT TÜRKÇESİ

Evet, çelişkiler diyarı.

Onyıllar boyu yabancı dil öğretimine fazlasıyla önem verdik, bir Batı dilini söktürmek toplum içinde seçilmenin yolu, kimi yerde parlak bir diplomadan daha parlak bir başarı sayıldı, “Yabancı dil bilir olmak için yabancı dil bilmek” toplumda bir özleme, çocuklarına yabancı dil öğretmek aielelerde bir tutkuya dönüştürüldü. Yabancı dil geleneksel anlayışla “altın bilezik” gibi depolanabilir bir güvence, tüketim toplumunun yeni anlayışınca ünlü markalar gibi bir statü belirtisi sayıldı. Dilin yalnızca bir bildirişim aracı olduğu, yararının da kullanımının da ancak bildirişim durumlarına ve koşullarına bağlı olduğu pek düşünülmedi. Belli bir amaca yönelik, planlı ve kendi çerçevesi içinde etkin ve yetenekli bir dil öğrenimi sağlanamadığı sonunda ortaya çıktı. Yabancı dil gitti, geriye şurada burada uç veren hevesi kaldı. Bugün üniversitelerimizin Yabancı Dil bölümlerinde okuyan öğrenciler arasında yapılan anketler bu konudaki bilinçsizliği ve rastlantısallığı gözler önüne sermektedir.

Yine onyıllar boyu Türkçenin nasıl olması, nasıl öğretilmesi gerektiğini tartıştık. Aslında anadilimizi doğru ve etkin biçimde kullanmak toplum için de bir yabancı dili kırık dökük olsun kullanmak gibi üstünlük sağlamıyordu ama, Türkçeyi özgünlüğü içinde geliştirmek, Batı'nın belli başlı kültür dilleriyle boy ölçüşebilecek duruma getirmek ve iyi öğretebilmek Atatürk ideolojisinin temel hedefi oldu. Gelgelelim günün birinde baktık ki yalnızca “doğru seçeneği bulmaya” talimli gençlerimiz üniversiteye vardıklarında anadillerini yerli yerince kullanmaktan uzaklar. Sonuçta, koleje yabancı dil öğrenmeye göndermek için çabaladığımız çocuklar evdeki anadilden olmuşlardı.

Aslında anadil ve yabancı dil eğitimini birbirinden bu denli ayrı tutmak da doğru değil.
Özetle diyebiliriz ki, ülkemizde dile önem veriliyor ama öğretimi yapılamıyor.
Yapılamıyor, çünkü bilimi yeterince önemsenmiyor ve yapılmıyor.

Ve bu çelişkiler ülkesinde kültür düzeyi kalabalıklarla ters orantılı:
Onlar genişledikçe o geriliyor. Ne evde ne okulda eğitilemeyen yığınlar TV'ye emanet edilmiş durumda.

Böylelikle TDK Türkçesinin yerini TRT Türkçesi almada: Yeni kuşaklar yazını yerli belgesellerin ucuz edebiyatından, anadili yabancı dizilerin çevirisinden öğreniyorlar. Gerçi çeviriler belli kalemlerin dışında hiçbir zaman iyi bir dil örneği değildiler ama, toplumumuzda okuma alışkanlığının, yaygın olmayışı bir yana, kitaplar TV gibi davranış modelleri sunmadığından, etkileri de yararları gibi sınırlı kalıyordu.

Taze dimağların günlük besininden örnekler sunalım:
“- Demek onu sevmiyorsun?
“- Kesinlikle evet”;
ya da azıcık kuşkuyla:
- Sayılır

Şöylesi de var:
“- Nasıl hissediyorsun?
“- iyi hissetmiyorum, sorumlu hissediyorum.

Dilsel anlatımı ekrandan böyle belleyen gençlerin sıra kendilerine geldiğinde kimin ne duyduğunu tam olarak anlatmaya yarayacak etkin bir yöntemi bulmalarını nasıl bekleyebiliriz?

En iyisi durumu TRT Türkçesiyle yorumlamak: “Haa-ri-ka!
ya da daha içtenlikle: “Vvaoovv

Bu daha binbir denetimin süzgecinden geçen Devlet TV'si; bu arada içeriğine hiçbir elin erişemeyeceği uydu antenleri gökdelenleri taçlandırmada, özel TV istasyonları sorunu da kuşkusuz çok geçmeden gündeme gelecek. Onlar da elbette altı arabesk - üstü disko yığınların suyuna akma, kendilerini izletebilmek için herkese duymak istediğini söyleme yolunu tutacaklar.



GELECEĞİN DİLİ: BOL ARGOLU, ÇOKULUSLU

At'nun kapısında demirlemiş, 2000 yılını bekleyerek yaşıyoruz, genç ve umutlu bir toplum olarak gözlerimiz gelecekte.
Ancak, ülkemizde hiçbir dili doğru dürüst öğrenemediğimize göre, gelecekte derdimizi nasıl anlatacağız acaba?

O denli karamsar olmayalım, bir türlü anlatırız elbette.

Dil toplumun aynasıdır dedik, öyleyse yine toplumca tutkularımızı, düşlerimizi, heveslerimizi yansıtacaktır.

Dil bir değişmez veriler bütünü değil, esnek, üretken bir dizge, bir bildirişim aracı, dolayısıyla kimin, neyi, nasıl bildirmek istediğine göre, bildirişim olaylarının gereklerine uyarak değişecek elbette. Titiz irdelemelerin, derin kuramsal tasarımların, düşünce tartışmalarının, bireysel iç hesaplaşmalarının yetkin anlatım aracı olma çabasını unutacak, hatta bunları içeren metinlerin çevirilerini sunmaktan da vazgeçecek; günümüzün sersemletici çelişkilerle dolu toplumunda, atılımlı boğuşmalı gündelik yaşantımızın anlatım gereklerine uyacak, çarpıcı, özetleyici, kesin yargılar içeren sloganlara elverişli, bol argolu, çok uluslu, özümseme ve uyarlama gücü yüksek bir araç olacak. Edirnekapı minibüsleri gibi herkese açık, fren tutmayan, kural tanımayan, renkli-hareketli, etkin bir araç.

Şu şudur türünden kısa, ama esinleyici tümcelerle konuşacağız herhalde: Aslında sözcükleri yerlisiyle, yabancısıyla pul gibi yan yana sıralasak da olur, örneklerde gördüğümüz gibi. Öyle ya, dört bir yanından çözülen bir kültürde bağ-eyleme ne gerek var? “Şu şu!”: İşte o kadar.

Öğrenmeyi başaramasak da dilediğimiz yabancı dillerin zihnimizde sürüp giden varlığı ile birlikte Türkçemizin önüne de nurlu ufuklar açılıyor: Gönül koyduğumuz dilin eylem mastarına -ya da bir başka kalıbına- etmek ya da kılmak ekledik mi olur biter. Tarihte yapmıştık, şimdi de başarırız. TDK'nin zahmetli, eleştirilere açık yolunda gidip, dilimizin öz kaynaklarını zorlayarak yabancı sözcüklere karşılık bulmak yerine, hazır yabancı sözcükleri bağlamıyla birlikte benimseyip “Türkçeleştirmek, çaba ve bilgi gerektiren yaratıcılığın cenderesinde dört dönmek yerine, esnek, hoşgörülü bir uyarlamacılığa sapıvermek çok daha rahat. Dili başıboş bırakırsanız rahatlıktan yana akar.

Buna göre, çok uzak olmayan bir gelecekte, “Yabancı dilde yazarken bir tanımlığı koymayı unutmuşsunuz dediğimizde mahcup olan öğrencilerimiz “Anadilinizde bir tek anlaşılır tümce yazamıyorsunuz uyarısını haince bir haksızlık olarak görecekler, tepkilerini şöyle dile getirecekler:

Neden Türkçe spiyk edelim ki?
Tüm kompüterler İngilizce programlanıyor!

Buna “gelişme” de diyebilirsiniz elbette:
Nitelikli düşünsel tartışmalara ve temel değerlerin irdelenmesine fırsat vermeyen kültür ortamımızda kavram karışıklığı doğaldır.



Gül Işık | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 200 - 15 Eylül 1988