Hollywood'da yaş günü partileri


Geçtiğimiz yıl Amerika’yı kasıp kavurduktan sonra Avrupa’yı da saran Steven Spielberg’in “E.T.” (Extra-terrestrial)’inden sonra bütün zamanların en çok para getiren filmi olan “Star Wars - Yıldız Savaşları Lucasfilm’i ve 20th Century Fox’u ihya edince devamının gelmesi kaçınılmazdı. “Efsane”yi sürdürmeye kararı George Lucas’ın dur-durak ve mantık tanımayan fantezilerinin emrine koşulan “her şeye kaadir Amerikan sinema teknolojisi ve hiçbir giderden kaçınmayan, soluk kesici rakamlarla (ya da harcamalarla) tanımlanan dev bir sermayeyle kotarılan “Yıldız Savaşları 2 ya da “The Empire Strikes Back - İmparatoryeni yılla birlikte işte karşımızda. Dekor, makyaj, sahne donatımı ve göz kamaştırıcı sinema hileleri açısından tam bir görsel şölen düzeyine erişen “İmparator”, Amerikanvari çizgi roman esprisini daha bir geliştiren çağdaş bir uzay masal olmaktan öteye gitmiyor sonuçta. Feodal dönem Avrupa’sının aslan yürekli şovalyelerinden uzakdoğu kültürünün engin deneyimli, “ermiş” bilgelerine değin zengin bir çeşitliliğin ürünü, uzak kovboyu kahramanlarıyla bir anlamda klasik bilim-kurgu türünü aşan bir film “İmparator”. Ve görünüş olarak, büyük olasılıkla “E.T”nin sevimli kahramanını esinlendiren garip yaratıklardan, uzayın sonsuz derinliklerinde kıyasıya savaşa tutuşan, televizyon dizileri sayesinde iyice benimsediğimiz “teknoloji harikası” uzay gemilerine, mitolojiyi ve İlyada”nın tahta atını çağrıştıran, değişik hayvan biçimlerindeki dev, mekanik araçlardan insancıl özellikler taşıyan, belirgin bir mizah duygusuna sahip robot ve bilgisayarlara varana değin çok şeyden dem vuran bu bilim kurgu “derlemecesi”, George Lucas’ın “Yıldız Savaşlarının bıraktığı yerden “efsane”yi sürdürüyor. “İmparator”da “kötü”nün ve karanlıkların yenilmez temsilcisi Dart Vader’in, birinci filmden tanıdığımız ‘iyi’ kahramanlarımızla yeni olaylara (ve yeni filmlere) gebe savaşımında Prenses Leia (Carrie Fisher), Han Solo (Harrison Ford) ve canlı cansız diğerlerinin yanısıra Luke Skywalker (Mark Hamill) daha bir ön plana çıkarılarak işleniyor. Ne yana çekilirse o yana uzayabilecek bir “kuvvet (Tanrı?) kavramı ardındaki Lukekötülüğe” karşı duran gücüyle “Karanlıklar Pederinin eline geçen arkadaşlarını kurtarıyor bu serüvenin sonunda; gerisi episod bilmemkaç dizinin (ya da serinin) üçüncü filminde.


Amerikan sinemasının çok gelişmiş cambazlıklarını sergileyen “İmparator”da Lucas stüdyolarının ve yapımevinin memur yönetmeni kimliğindeki irvin Kershner kalabalık teknik ekibinin de yardımıyla, seyircinin film boyunca diken üstünde tutulduğu çocuksu bir gerilimi sağlıyor. Sinemanın “bestseller”lerinden olmaya aday “İmparator”, gözalıcı bir teknoloji egemenliğinin çekici görüntülere dönüştüğü, fazla ciddiye alınmasa da görsel zenginliği ağır basan beceri ve ustalıkla tezgahlanmış, tipik bir Amerikan “eğlenceliği.



Sungu Çapan | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 64 - 15 Ocak 1983

________________________________________________________________________________________________





Yavuzer Çetinkaya | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 138 - 15 Şubat 1986
_______________________________________________________________________________________




Los Angeles’in en civcivli merkezlerinden birinde, insan becerisiyle oluşturulmuş bir New York sokağının birinci katındaki 20th Century Fox’un duvarları yıldız fotoğraflarıyla süslü küçük bir bürosunda, bir adam öfkeyle bağırıyordu: Bunu yapmaya hakları yok. Mantığa, iş ahlakına aykırı. Ama yanlarına kalmayacak, onları büyük bir yıkıma götürecek.


Jean-Louis Rubin, 47 yaşında ve 20th Century Fox’un uluslararası departmanının Fransız yöneticilerinden biri. Birkaç gün önce “Crocodile Dundee II” adlı filmin, dünyaya Paramount şirketi tarafından dağıtılacağını öğrenmiş. Tepkisinin, öfkesinin nedeni, bu. Paul Hogan ve John Cornell, 1986 yılında Avustralyalı orman adamı öyküsüyle, Rubin’e gitmişler, Rubin de okey, alıyorum demişti. Avans olarak para ödememişti, ama video kaseti ve televizyon haklarını kendilerine bırakmıştı. ABD dışındaki ülkelere dağıtımından ise sadece yüzde 20’sini alıkoymuştu. Bu küçük filme inanmıştı. Haksız da değildi. “Crocodile Dundee” geçtiği her ülkede etkisini gösterdi. Dünya “hit” listelerinde “Top Gun”dan sonra ikinci sıraya yerleşti. Rubin öfkesini kusmaya devam ediyordu: Düşünebiliyor musunuz, bu tiplere 35 milyon dolar kazandırdım. Ve bana teşekkür etmek için, ‘Dundee II’yi Paramount’a veriyorlar. Buna inanamam, görülmemiş bir olay.

Eğer Amerikan sinemasından söz açıyorsak, milyon dolarlardan söz etmeye alışmamız gerekiyor. Kıyaslamak için örnekleyelim: Bir milyon dolara, ABD’de, bir düzine Rolls Royce alabilirsiniz, iki milyon dolara ise Beverly Hills’de Walt Disney’in çizgi filmlerinden çıkma bir villa. Hollywood’da mütevazı bir filmin maliyeti ise, ortalama 16 milyon dolar. (Doların 1000 liraya ulaştığı şu günlerde, bu rakamları Türk lirasina çevirmek artık güç değil.)

“Crocodile Dundee II”, 75. yaş gününü kutlayan Paramount için iyi bir iş oldu. Bir iyi iş daha var: Son yılların en çok para getiren yıldızı Eddie Murphy’nin başrolde oynadığı “Beverly Hills Cop II” şimdiden 190 milyon dolarlık bir gelir sağladı. Bu film, ABD’de beklenen 230 milyon, öteki ülkelerdeki 120 milyon dolarlık girdisiyle Amerikan sinema tarihinin en büyük geliri getiren güldürüsü olacak. Paramount, Eddie Murphy ile beş yeni film için daha, gözü kapalı kontratlara imzayı bastı. Bunun tartışılacak bir yanı yok, çünkü bu oyuncunun daha önceki beş filmi 600 milyonluk bir gelir yaptı. Ama merak edilen bir yanı var: O da Eddie’nin kontratındaki sıfırların sayısı.

Bu yıl, pastada yaş günü mumu üfleyen yalnız Paramount değil. Hollywood 100 yaşında. Her şey, 1887 yılında Arkansaslı birinin, tepeler üzerindeki bu mekânı satın almasıyla başladı. Ancak son yıllarda, tüm sinemacılar biliyorlar ki, devler Sunset Bulvarı’na inince, Hollywood etkisini yitirdi. Peter Falk, Bel Air’deki villasında, Columbovari bir yaklaşımla şöyle diyor: Bir zamanlar, box-office’in zirvesinde Gary Cooper, Spencer Tracy ya da James Cagney olurdu. Şimdi Stallone var. Bu, bir düşüşün simgesi sayılmaz mı, diye soruyorum kendi kendime. Sinemacıların çoğu, Peter Falk ile aynı görüşü paylaşıyorlar, hemen hemen genel kanı şu: Hollywood eskiden sanat üretirdi, şimdi ise şeytan.


YEDİ BÜYÜKLER

Sinema endüstrisi, Hollywood’daki yedi büyük stüdyonun çevresinde dönüyor:

20th Century Fox,
Paramount,
Warner Bross,
Columbia,
Universal,
MGM ve
United Artists.

Bunlara, bir de diğerlerinden oldukça bağımsız görünen Walt Disney’i ekleyebiliriz.

Bu 7 büyükler, eskiden sadece büyük filmler yaparlardı, şimdi bunlara bir de televizyon dizileri eklendi.

Ancak Hollywood’un gerçek yöneticileri, New York’ta yaşıyor. John Huston, 1950’lerde bu gerçeği dile getirmiş ve şöyle demişti: Burası yırtıcı ve güçlü hayvanların kıyasıya kapıştığı bir orman. Louis B. Mayer, bu ormanın krallarından biri. Ama gerçek krallar New York’ta. Loew’s Inc.’in başkanı Nick Schenck ise kralların kralı. Olayları hep uzaktan izler ve sadece gülümsemekle yetinir.

John Huston’un sözünü ettiği B. Mayer, MGM’nin kurucularından biri. 1956 yılında Loew’s grubunun ortadan çekilmesiyle, bu stüdyo bir gıda endüstrisi kuruluşuyla Time Yayınları’na geçmişti MGM, Sırasıyla Kirk Kerkorian ve Ted Turner gibi kişilerce yönetildi. Bu stüdyonun kasalarını dolduran ise yakından tanıdığımız bir televizyon dizisi oldu: “Dallas”.

Columbia’nın patronu Coca-Cola firmasının da sahibi olan Roberto C. Goizueta, 1982 yılında 700 milyon dolar ödeyerek satın almış bu şirketi. 1000 kişinin çalıştığı Columbia’nın iki yöneticisi var. Bunlardan biri David Picker, öteki ise İngiliz yapımcı David Puttnam.

ABD’deki bu “yedi büyük” şirketin, 1950’lerde tröstlere karşı çıkabilmiş bir yasayla sinema salonları işletme hakları yoktu. Yani sadece yapım ve dağıtımı üstleniyorlardı. Ancak bu yasa, Reagan’ın da zorlamasıyla değiştirildi, şimdi bazı salonların kullanım hakları da bu şirketlerin eline geçti. Ama son yıllardaki en önemli gelir kaynakları video kasetleri. ABD’de 22 bin sinema salonuna karşılık, 27 bin video butiği var. Çeşitli lokallerdeki videoları da sayınca, geniş kitlelere video ile (kimi zaman büyük ekranda) film izleme olanağı sunan 35 bin ekran var. 1986 yılında 67 milyon kasetin satışından 5 milyar dolarlık bir gelir elde edilmiş, ki bu rakam sinema salonlarının getirdiği gelirin hemen hemen iki katını oluşturuyor. Bu arada sanat düzeyi yüksek filmlerin salon gelirleriyle video gelirlerinin çoğu zaman eşit olduğu, bazı küçük bütçeli filmlerinse sembolik bir salon gösteriminin ardından videodan para kazanmayı seçtiği de, bu pazarda saptanan genellemeler arasında sayılabilir.

Bu arada sinema salonunda gösterilen filmlerin video için yapılan kopyalarında yapımcının istekleri doğrultusunda birtakım değişiklikler özellikle kesintiler yapıldığı da çokça rastlanan bir olay, Hollywood’da. Michael Cimino’nun başrolde Christophe Lambert’in oynadığı son filmi “Sicilyalı”nın yapımcısı Begelman, video için hazırlanan kopyayı filmin aslından yarım saat kısa tuttuklarını belirtiyor. Tabii, bu arada yapımcı ile yönetmen arasında büyük kavgalar da kopuyor. Hollywood’un genç yapımcılarından Mara Manus şöyle diyor:Kendilerini ‘yaratıcı’ olarak niteleyen bazı yönetmenler, video pazarı olmaksızın, buradaki stüdyoların çalışamayacağını anlamak istemiyorlar.


HER ŞEY DEĞİŞİYOR

Rüyalar aleminde çok şeylerin değiştiği açıkça görülüyor. Filmler eskisinden daha pahalıya mal oluyor, sınırlar daha kesin çiziliyor, yönetmenler daha geniş bir alanda dans etmek zorunda kalıyorlar. David Picker, 10 yıl önce bir film 4 milyon dolara mal olurdu. Şimdi 16 milyon doları geçiyor. Ve biz, yüzde 80’inin maliyeti kurtarmayacağını bile bile, her yıl 10-12 film çıkarmak zorundayız diyor.

İyi gelir getirecek bir film nasıl yapılır?

  • David Picker’e göre, bunun belirli bir reçetesi yok: Herhangi biri bu dünyaya gelir, büyük yıldızlara düşünülmesi güç paralar öder, teknik olanakları zorlar ve mali götürür. Ya da tam tersi olur, batar.

  • United Artists’den Tony Thomopoulos’a göre, Her şey iyi bir senaryo ile başlar.

  • Jean-Louis Rubin’e göre ise, Bir filmin iyi olması gelecek için hiçbir şey söylemez. Önemli olan sinemanın güzelliğidir.

İyi gelir getirecek filmin reçetesi yok, ama örnekleri var. Albert Broccoli ve United Artists, şu sıralarda James Bond’un 25. yılını kutluyorlar. Yani 25 yıl para kazanmayı sürdüren bir film serisi, örneği. Şu sıralarda gösterime giren on beşinci 007 filmi. Son zamanlarda, James Bond filmlerinin başarısını zorlamaya aday bir başka film serisi var: “Polis Akademisi”. Timothy Dalton’a göre, James Bond’ların başarısı iyi oyuncular, iyi öykülerle çekilmiş iyi filmler olmalarından kaynaklanıyor. Fransız sinema eleştirmeni Olivier Péretié’ye göre ise, Amerikan toplumu iyi bir çocuktur.


Universal’in başkan yardımcısı olan ve bu şirkete gönderilen tüm senaryoları okuyan Mara Manus şöyle diyor: Bir senaryoyu okurken, bu türdeki filmlerin rahatlıkla iş yapacağını bilsem de, eğer bende bir heyecan uyandırmıyorsa, almıyorum. Bu da, önemli bir meslek sorunu. Bazen farklı sonuçlara varılabiliyor. Örneğin bu yaz Walt Disney şirketi adına John Badham’ın yönettiği, başrolde Richard Dreyfuss’un oynadığı “Stakeout” adlı film, Los Angeles’ta Eylül ayında box-office’in tepesinde yer ahyordu. iki serseri, hümor, aşk, korku, şiddet... Daha önce, en az on beş kez görülmüş bir film. Mara ekliyor: İnsanlar sinemaya ya gülmek, ya da ağlamak için gidiyorlar. İşi ayakta tutan, heyecan.


BÜYÜK YANILGI

Stanley Kubrick’in Warner Bross şirketi için çektiği ve Vietnam Savaşı’nı konu alan “Full Metal Jacket”in başarısında da, bu unsurun rolü var: Yani, heyecan. Filmlerin iş yapma tahminleri konusunda da, stüdyoların çokça yanıldıklarını görüyoruz. Başarılar genellikle beklenmedik anlarda geliyor. Ama şimdiye değin, sinema tarihinin bu konudaki en büyük yanılgısı Spielberg-Lucas ikilisi oldu. Lucas, ikinci filmi “American Graffiti”den sonra, Universal ile kontrat imzalamıştı. “Star Wars”ın (Yıldız Savaşları) senaryosunu Universal yöneticilerine okuduğunda, bu bilim kurgu öykü onlara pek de ilginç gelmemişti. Bunun üzerine, geçtiğimiz Mayıs ayında 10. yılını kutlayan “Star Wars” 20th Century Fox’a kısmet oldu. Tabii, filmin devamları olan “İmparator” ve “Jedi’nin Dönüşü” de. Bu üçleme, sinema tarihinin en büyük gelirini yaptı. 9 milyon dolara mal olan “Star Wars”ın sinema ve video gösterimlerinin yanı sıra, oyun kasetleri ve aksesuarlarıyla 4 milyar dolar kazandığını belirtelim.


Daha bitmedi!

Yine 1977’de yapımcı Lucas - yönetmen Spielberg’in “Üçüncü Tiple Karşılaşma” adlı filmlerinin ardından Columbia’ya önerdikleri “E.T.”, bütçesi nedeniyle geri çevrilince, talih kuşu bu kez Universal’in başına kondu. “E.T.”den parsayı onlar aldılar. Ama tüm bu filmlerden en çok kazananların başında George Lucas geliyor. Öyle ki, Lucas kazandığı parayla Lucasfilm’i kurarak, büyüklerle daha güçlü savaşmaya karar verdi. Üç yıllık aradan sonra, çekimleri İngiltere’de yapılan ve İsa’dan Önce 4500 yılında geçen bir öyküyü anlatan “Willow” ile yeniden sinemaya dönen Lucas, aynı zamanda Coppola’nın yönettiği “Tucker” adlı filmin de yapımcılığını üstleniyor. Lucafilm’in dağıtım sorumlusu Tom Kobayashi, Lucas’ı şöyle tanımlıyor: “Bu adam gerçek bir deha. Geleceğin içinde yaşıyor. Lucas ise, Ben bir star değil, iş adamıyım diyor. Zaten Hollywood da, büyük ticari kaygıların sanatsal kaygılarla kıyasıya çarptığı bir arena değil mi?





Derleyen: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 179 - 1 Kasım 1987

Tanıtma ve Reklam



Alışılmışın dışında, ilginç, özgün tebrik kartlarınız ulaştığı çevrelerde ilgi uyandırmakta. Bunun öznel ve nesnel açıdan tanıtım olayı içindeki yeri nedir sizce?

Gerçekten ilginç bir olay oldu bizim tebrik kartları. Bugün ülkemizde kendi türünde bu denli aranılan, beğenilen, ilgi gören bir başka tebrik kartı yok denilebilir. Bu girişimimizin çıkış yolu, alışılanın dışına çıkma isteği olmuştur. Çok iyi anımsıyorum, başlangıçta bu denli ilgi toplayacağına, sürekli olarak canlılığını koruyacağına biz de inanmıyorduk. Gün geldi, bu alışılmışın dışına çıkma girişimimizi yadırgayanlar olayı benimsemeye başladılar. Bunun yanı sıra salt biçim ve form olarak değil, içerik olarak da, duyurmaya çalıştığı bildirileriyle de yaşamdan kaynaklanıyordu tebrik kartlarımız. Yaşamı dile getirmeye çalışıyoruz tebriklerde. Sözü ile, görüntüsü ile, tüm olarak toplumumuzun dileklerini yansıtıyor bunlar. Kabul etmek gerekir ki, böyle olduğu için, bu çok beğenilen, övülen, hatta çok kişilerce saklanır olan tebrikler bu denli sözü edilir oldular. On yıldır süren kartlarımızı toplumun çeşitli kesimlerinden 1500 ile 5000 kişiye gönderiyoruz. Kanımca tebriklerimizin beğenilişi, tutuluşu, hatta daha da ileri giderek söylüyorum taklit edilir oluşu, temel olarak toplum yaşamımızda var olan bir kaynaktan filizlenişinden geliyor.

Nedir bu toplumsal kaynak?

Bu kaynak, bir yanıyla halk deyişlerinde, halk türkülerinde varolan bir geleneğe dayanmış olmamız. Köklerini orada bulabilmemiz. İçinde bulunulan durumu bir simge ile, bir resimle, bir sözle, damıtılmış bir yoğunlukta aktarabilmemiz. Bu konuda biz alışılmışı bir yerinden kırdık, değiştirdik. Yazarımızdan, çizerimizden destek ve öneri bekliyoruz. Yozlaşmayı elbirliğiyle söküp atmalıyız. Nice güzelliklerin yaratıcısı ve sahibi halka ters düşmemeli, ya da en azından gölge edilmemesini sağlamalıyız.


Tanıtma olayı içinde yer alan bireyler -kuruluşların yöneticisine, yaratıcı sanatçılarına, çizerine, uygulayıcısına kadar birçok kişi-, karşı olduklarını söyleye söyleye bu işi sürdürmekteler. Bu çelişki nereden kaynaklanıyor?

Tanıtma olayı ile tanıtımın yaratıcıları, uygulayıcıları arasında kesin bir çelişki gözlemlenebiliyor. Yazarından çizerine, oynayanından görüntü yönetmenine değin, kısacası ürünün yaratılmasına katkısı olanların büyük çoğunluğu, belirttiğiniz gibi, istemeye istemeye, karşı olduklarını söyleye söyleye bu işi sürdürüyorlar. Bu da olayın yapısından doğmaktadır. Düşünün bir kez, tanıtım, yığınlara, tüketiciye inandırıcı, güven verici bir sesleniş olayıdır. Kitleyi etkileyebilmek için, çok iyi tanımak zorundasınız. Belirli ürün ya da hizmete sayısız örnekler arasından ilgiyi çekmek, üstelik olumlu bir izlenim yaratarak, belli bir beğeni düzeyinde seslenerek alıcı ile bağlantı kurmak bir yetenek, bir uzmanlık işi. Güzeli karşınızdakini tedirgin etmeden, ona yabancılaşmadan bulmak, yaratmak rasgele, sıradan kişilerin yapacağı bir iş değildir. Reklam sürekli yeniliği, sürekli arayışı gerektiren bir iştir. Olağandan farklıyı bulacaksın, reklam yaparken. Kötülemeden, dürüstlük ilkesini zedelemeden, varolan nitelikleri değiştirmeden bilgi dağarcığına bir şeyler ekleyerek yaratıcılık işinin üstesinden gelmek ise, kesinlikle üstün yetenek, üstün beceri ister. Bu da “sanatçı”nın işidir. Kimdir bu sanatçı? Alışılmışın dışında düşünen, yaratan, gelişmeye öncülük eden kişidir. Bu kişi ise, toplumun olağan gördüğünü reddeden, düşünceye sınır tanımayan insandır. Burada toplum dışı üstün insan tanımı yapmadığımı, özellikle belirteyim. Ama değişik bir kişi olmalıdır reklamın yaratıcısı kişiler.

İşte dile getirdiğiniz çelişki buradan başlıyor. Ne eğitimini ilerde reklamcı olacağım, sanatımı tecimsel yaratıcılıkta kullanacağım diye yapıyor, ne de yapısından doğan becerisini kazanca dönüştüreceğim diye yola koyuluyor. Ama, yaşam gerçekleri getiriyor onu, bu çelişki ile başbaşa bırakıyor. Ve de gündüz başka, gece bambaşka düşünen, yaşayan bir insan yapıyor onu.

Kısacası bu olgu, ekonomik yapının zorlamasından başka bir şey değildir. Bunu da ayrıntılar ile burada tartışmak hiç olmazsa bu konuşma içinde konumuz dışıdır. Ama mutlaka çözüme kavuşacak. Herkes kendi çizgisinde yerini bulacak. Yani, bir halk deyişiyle, “su aka aka yolunu bulacak.


Evimizdeki çağrısız konuk olan televizyonda reklamlarla yüzyüze geliyoruz. Elimizdeki gazetelerin birçok bölümü, haberi ikinci plana itecek şekilde, reklamlarla kaplanmış durumda. Bunu değiştirmenin olanağı var mı? Televizyonda ikinci kanal tartışmalar yapılırken bu konunun yeniden tartışılıp irdelenmesi gerekmez mi?

Televizyon çok yeni bir olay bizim için. Açlığımızı, doyumsuzluğumuzu simgeliyor izlediğimiz yayın programı ile. Ayrıca, kültür düzeyimizi de. Halkı bu denli hiçe sayan bir yayın organı, sanırım arkasında devlet gücü olmasa, ya da rakip bulunsa, çok büyük sorunlarla başbaşa kalır. Kendisine saygısı olmayan televizyona, reklamcıların neden saygısı olsun. Ama televizyon işlevini yerine getirmiyor diye televizyondan halka seslenme olanağını bulanlar, örneğin reklamcılar vurdumduymaz olmamalı. Tersine, reklamcılar, seyredilmez, çoğu kez de katlanılmaz olan yayınlardan yararlanıp, biraz derli toplu film üretme olanağını bulsalardı, bu, yayınların katlanılabilirliği açısından da, reklamcılığın sanata katkısı açısından da büyük yararlar sağlayabilirdi. Bu fırsat henüz kaçırılmış sayılmaz. Ancak, burada bir noktayı altını çizerek belirtmekte yarar var: Bu bir olanak işidir, kesinlikle. Gerek maddi, gerekse manevi yönden... Peki, televizyonda reklam olmalı mı? Olmamalıydı. Başka kaynaklar bulunmalıydı. Ama olmadı. Kaçınılmaz bir durum artık, olacak. Üstelik tüketim ekonomisinin körüklenmesi çabasını bu çirkinliklere, bu acımasız saldırıya katlanarak durduramayız. İkinci kanal ne tür bir çözüm getirir bu soruna, şimdiden bu kestirilemez. Ne olur bilir misiniz? Birincisi yetmiyor diye, ikincisine de reklam alınırsa şaşmayın. Daha önce belirttiğim gibi bu, “para” sorunu. Sorun çözülmedikçe, bu yoksulluğun bedeline katlanıp gideceğiz.


Reklamcılar, geçen yıl “At Gözlüğü” adlı filme gösterdikleri tepkide de görüldüğü gibi, kendilerine yöneltilen eleştirilere karşı çok sert davranmaktalar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tanıtma olayı, çağımızın olayı. Günlük yaşama egemen bir olgu. Geniş yığınlar açısından, çok renkli ve çekici bir olay, reklam. Her türlü olanaktan yararlanarak, yoğun bir yığınlara ulaşma çabası var bu alanda. Yüzeyselliğe, yanıltıcılığa, yozlaşmaya, ters yönlendirmeye, koşullandırmaya aldırmaksızın, daha çok satmak, ne pahasına olursa olsun satmak, belli bir görüşe inandırmak için, deyimi bağışlayın, her yol meşru sayılıyor. Reklam olayında “insan adına” diye diye insan harcanıyor. Yozlaştırılıyor. Sanayi ülkeleri daha önce yaşadılar bunu. Konu, artık ayrıntılı bir biçimde tartışılıyor böyle ülkelerde. Hatta buna gerek görülüyor, amaçlananı elde edebilmek için. Yanlışa tahammülü yok sistemin. Yoksulun başında berberlik öğrenirmiş acemi berber. Bu bizim türümüzdeki toplumlarda geçerli bir uygulama. Zaten, pazar ekonomisinin doğal bir sonucu olan ilan reklamı öğrendiğimizde bu tür yanlışlıklara biz de izin vermeyeceğiz. Bizde böyle bir ortam oluşmadı henüz, ama oluşacak. Kaçınılmaz bu. Ne var ki, iş işten geçtikten sonra oluşması toplumumuza çok pahalıya mal olacak. Reklamın olumsuz etkilerinden kurtulmanın, daha doğrusu reklamın olumsuz etkilerini aza indirmenin maliyeti çok büyük olacak. Artık somut bir olgu var, acı bir gerçek yaşanıyor ülkemizde. “Reklam kültürü” ile yetiniyor insanlarımız. Üzülerek söyleyeyim, derece derece her kesimde insanımız reklam kültürünün etki alanı içinde artık. Bu, toplum açısından çok acı bir olay. Ama, toplum için acı olan bu yozlaşma, belki tanıtım ve tanıtımcılar açısından başarılı bir sonuç sayılabilir. Siyasal ve ekonomik yönleri gibi, bunların uzantısı olan tanıtım olayı da ithal malı. Yabancı bize. Yeni yeni öğreniyoruz. İletişim araçlarının çok hızlı sayılabilecek gelişimine ayak uyduramayışımız ve bu teknolojinin yabancısı oluşumuz, kısacası hazırlıksız ve deneyimsiz yakalanışımız, çok pahalı bir deneme ile karşı karşıya bıraktı reklamcıları. Bir kez düşünün, pazar ekonomisine sarılışımızdan bu yana daha otuz yıl geçti. Haberleşme araçlarının çeşitlenmesi, renklenmesi, yaygınlaşması ise 10-15 yıllık bir geçmişe sahip. Ancak bu. kadar olabilirdi. Üstelik, bu kısa sürede az yol da alınmadı değil. Bir gelişme, bir olgunlaşma yeterli olmasa bile var. Her iş gibi, bu da bir para pul işi. Pazar gitgide eski yoksunlukları yeniyor. Tanıtım piyasası gereksinim duyduğu, kaçınılmaz olan yetişmiş insan gücünü eskiye oranla daha rahat buluyor. Her alanda okulu var. Araç gereç sağlama kolaylığı var. Tanıtım araçları zenginleşiyor. Meslek okullarından üniversitelerine kadar uzanan bir çizgide ilgili öğretim kurumlarında reklamcılık dersi var. Çünkü, bu olayın artık, istesek de istemesek de, yaşamımızda yeri var. Günlük yaşamımızı etkiliyor.

Reklama övgü yok”, ama reklam da var, var olmayı da sürdürecek. Ekonomik sistemin bir ürünü çünkü. Gerekli midir, değil midir?” tartışmasını bir yana bırakalım... “Gereklidir”, peki ama gereken yapılıyor mu? Tanıtım işlevini şu ya da bu nedenle yüklenenler sorumluluklarını, kendi çıkar açılarından yerine getiriyorlar mı acaba? Yükümlülüklerinin gereğini yapıyorlar mı? Eğer yapıyorlarsa, bu denli çirkinlikler, bu denli yanlışlıklar nasıl yaratılıyor ve doğru, güzel diye halka sunuluyor? Üzerinde özenle durulmaya değer ve mutlaka tartışılıp çözümlenmesi gereken bir sorun bu, reklamcılar için. Halkla bu denli canlı bir ilişki içinde bulunan reklamcılar in herkesten çok tartışmaya açık olmaları gerekmez mi? Hatta böyle bir davranış salt olgunluk gereği değil, çıkarları gereğidir de reklamcıların. At Gözlüğü”, reklamcıların özlük haklarına bir saldırı olarak değil, bir uyarı olarak kabul edilmeliydi. Ben olaya bu açıdan yaklaşıyorum.

Teşekkür ederim.



Osman S. Arolat | sanat olayı - Sayı: 3 - Mart 1981