Geçtiğimiz yıl Amerika’yı kasıp kavurduktan sonra Avrupa’yı da saran Steven Spielberg’in “E.T.” (Extra-terrestrial)’inden sonra bütün zamanların en çok para getiren filmi olan “Star Wars - Yıldız Savaşları” Lucasfilm’i ve 20th Century Fox’u ihya edince devamının gelmesi kaçınılmazdı. “Efsane”yi sürdürmeye kararı George Lucas’ın dur-durak ve mantık tanımayan fantezilerinin emrine koşulan “her şeye kaadir” Amerikan sinema teknolojisi ve hiçbir giderden kaçınmayan, soluk kesici rakamlarla (ya da harcamalarla) tanımlanan dev bir sermayeyle kotarılan “Yıldız Savaşları 2” ya da “The Empire Strikes Back - İmparator” yeni yılla birlikte işte karşımızda. Dekor, makyaj, sahne donatımı ve göz kamaştırıcı sinema hileleri açısından tam bir görsel şölen düzeyine erişen “İmparator”, Amerikanvari çizgi roman esprisini daha bir geliştiren çağdaş bir uzay masal olmaktan öteye gitmiyor sonuçta. Feodal dönem Avrupa’sının aslan yürekli şovalyelerinden uzakdoğu kültürünün engin deneyimli, “ermiş” bilgelerine değin zengin bir çeşitliliğin ürünü, “uzak kovboyu” kahramanlarıyla bir anlamda klasik bilim-kurgu türünü aşan bir film “İmparator”. Ve görünüş olarak, büyük olasılıkla “E.T”nin sevimli kahramanını esinlendiren garip yaratıklardan, uzayın sonsuz derinliklerinde kıyasıya savaşa tutuşan, televizyon dizileri sayesinde iyice benimsediğimiz “teknoloji harikası” uzay gemilerine, mitolojiyi ve “İlyada”nın tahta atını çağrıştıran, değişik hayvan biçimlerindeki dev, mekanik araçlardan insancıl özellikler taşıyan, belirgin bir mizah duygusuna sahip robot ve bilgisayarlara varana değin çok şeyden dem vuran bu bilim kurgu “derlemecesi”, George Lucas’ın “Yıldız Savaşları”nın bıraktığı yerden “efsane”yi sürdürüyor. “İmparator”da “kötü”nün ve karanlıkların yenilmez temsilcisi Dart Vader’in, birinci filmden tanıdığımız ‘iyi’ kahramanlarımızla yeni olaylara (ve yeni filmlere) gebe savaşımında Prenses Leia (Carrie Fisher), Han Solo (Harrison Ford) ve canlı cansız diğerlerinin yanısıra Luke Skywalker (Mark Hamill) daha bir ön plana çıkarılarak işleniyor. Ne yana çekilirse o yana uzayabilecek bir “kuvvet” (Tanrı?) kavramı ardındaki Luke “kötülüğe” karşı duran gücüyle “Karanlıklar Pederi”nin eline geçen arkadaşlarını kurtarıyor bu serüvenin sonunda; gerisi episod bilmemkaç dizinin (ya da serinin) üçüncü filminde.
Amerikan sinemasının çok gelişmiş cambazlıklarını sergileyen “İmparator”da Lucas stüdyolarının ve yapımevinin memur yönetmeni kimliğindeki irvin Kershner kalabalık teknik ekibinin de yardımıyla, seyircinin film boyunca diken üstünde tutulduğu çocuksu bir gerilimi sağlıyor. Sinemanın “bestseller”lerinden olmaya aday “İmparator”, gözalıcı bir teknoloji egemenliğinin çekici görüntülere dönüştüğü, fazla ciddiye alınmasa da görsel zenginliği ağır basan beceri ve ustalıkla tezgahlanmış, tipik bir Amerikan “eğlenceliği”.
Sungu Çapan | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 64 - 15 Ocak 1983
________________________________________________________________________________________________
Yavuzer Çetinkaya | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 138 - 15 Şubat 1986
_______________________________________________________________________________________
Los Angeles’in en civcivli merkezlerinden birinde, insan becerisiyle oluşturulmuş bir New York sokağının birinci katındaki 20th Century Fox’un duvarları yıldız fotoğraflarıyla süslü küçük bir bürosunda, bir adam öfkeyle bağırıyordu: “Bunu yapmaya hakları yok. Mantığa, iş ahlakına aykırı. Ama yanlarına kalmayacak, onları büyük bir yıkıma götürecek.”
Jean-Louis Rubin, 47 yaşında ve 20th Century Fox’un uluslararası departmanının Fransız yöneticilerinden biri. Birkaç gün önce “Crocodile Dundee II” adlı filmin, dünyaya Paramount şirketi tarafından dağıtılacağını öğrenmiş. Tepkisinin, öfkesinin nedeni, bu. Paul Hogan ve John Cornell, 1986 yılında Avustralyalı orman adamı öyküsüyle, Rubin’e gitmişler, Rubin de “okey, alıyorum” demişti. Avans olarak para ödememişti, ama video kaseti ve televizyon haklarını kendilerine bırakmıştı. ABD dışındaki ülkelere dağıtımından ise sadece yüzde 20’sini alıkoymuştu. Bu küçük filme inanmıştı. Haksız da değildi. “Crocodile Dundee” geçtiği her ülkede etkisini gösterdi. Dünya “hit” listelerinde “Top Gun”dan sonra ikinci sıraya yerleşti. Rubin öfkesini kusmaya devam ediyordu: “Düşünebiliyor musunuz, bu tiplere 35 milyon dolar kazandırdım. Ve bana teşekkür etmek için, ‘Dundee II’yi Paramount’a veriyorlar. Buna inanamam, görülmemiş bir olay.”
Eğer Amerikan sinemasından söz açıyorsak, milyon dolarlardan söz etmeye alışmamız gerekiyor. Kıyaslamak için örnekleyelim: Bir milyon dolara, ABD’de, bir düzine Rolls Royce alabilirsiniz, iki milyon dolara ise Beverly Hills’de Walt Disney’in çizgi filmlerinden çıkma bir villa. Hollywood’da mütevazı bir filmin maliyeti ise, ortalama 16 milyon dolar. (Doların 1000 liraya ulaştığı şu günlerde, bu rakamları Türk lirasina çevirmek artık güç değil.)
“Crocodile Dundee II”, 75. yaş gününü kutlayan Paramount için iyi bir iş oldu. Bir iyi iş daha var: Son yılların en çok para getiren yıldızı Eddie Murphy’nin başrolde oynadığı “Beverly Hills Cop II” şimdiden 190 milyon dolarlık bir gelir sağladı. Bu film, ABD’de beklenen 230 milyon, öteki ülkelerdeki 120 milyon dolarlık girdisiyle Amerikan sinema tarihinin en büyük geliri getiren güldürüsü olacak. Paramount, Eddie Murphy ile beş yeni film için daha, gözü kapalı kontratlara imzayı bastı. Bunun tartışılacak bir yanı yok, çünkü bu oyuncunun daha önceki beş filmi 600 milyonluk bir gelir yaptı. Ama merak edilen bir yanı var: O da Eddie’nin kontratındaki sıfırların sayısı.
Bu yıl, pastada yaş günü mumu üfleyen yalnız Paramount değil. Hollywood 100 yaşında. Her şey, 1887 yılında Arkansaslı birinin, tepeler üzerindeki bu mekânı satın almasıyla başladı. Ancak son yıllarda, tüm sinemacılar biliyorlar ki, devler Sunset Bulvarı’na inince, Hollywood etkisini yitirdi. Peter Falk, Bel Air’deki villasında, Columbovari bir yaklaşımla şöyle diyor: “Bir zamanlar, box-office’in zirvesinde Gary Cooper, Spencer Tracy ya da James Cagney olurdu. Şimdi Stallone var. Bu, bir düşüşün simgesi sayılmaz mı, diye soruyorum kendi kendime.” Sinemacıların çoğu, Peter Falk ile aynı görüşü paylaşıyorlar, hemen hemen genel kanı şu: Hollywood eskiden sanat üretirdi, şimdi ise şeytan.
YEDİ BÜYÜKLER
Sinema endüstrisi, Hollywood’daki yedi büyük stüdyonun çevresinde dönüyor:
20th Century Fox,
Paramount,
Warner Bross,
Columbia,
Universal,
MGM ve
United Artists.
Bunlara, bir de diğerlerinden oldukça bağımsız görünen Walt Disney’i ekleyebiliriz.
Bu 7 büyükler, eskiden sadece büyük filmler yaparlardı, şimdi bunlara bir de televizyon dizileri eklendi.
Ancak Hollywood’un gerçek yöneticileri, New York’ta yaşıyor. John Huston, 1950’lerde bu gerçeği dile getirmiş ve şöyle demişti: “Burası yırtıcı ve güçlü hayvanların kıyasıya kapıştığı bir orman. Louis B. Mayer, bu ormanın krallarından biri. Ama gerçek krallar New York’ta. Loew’s Inc.’in başkanı Nick Schenck ise kralların kralı. Olayları hep uzaktan izler ve sadece gülümsemekle yetinir.”
John Huston’un sözünü ettiği B. Mayer, MGM’nin kurucularından biri. 1956 yılında Loew’s grubunun ortadan çekilmesiyle, bu stüdyo bir gıda endüstrisi kuruluşuyla Time Yayınları’na geçmişti MGM, Sırasıyla Kirk Kerkorian ve Ted Turner gibi kişilerce yönetildi. Bu stüdyonun kasalarını dolduran ise yakından tanıdığımız bir televizyon dizisi oldu: “Dallas”.
Columbia’nın patronu Coca-Cola firmasının da sahibi olan Roberto C. Goizueta, 1982 yılında 700 milyon dolar ödeyerek satın almış bu şirketi. 1000 kişinin çalıştığı Columbia’nın iki yöneticisi var. Bunlardan biri David Picker, öteki ise İngiliz yapımcı David Puttnam.
ABD’deki bu “yedi büyük” şirketin, 1950’lerde tröstlere karşı çıkabilmiş bir yasayla sinema salonları işletme hakları yoktu. Yani sadece yapım ve dağıtımı üstleniyorlardı. Ancak bu yasa, Reagan’ın da zorlamasıyla değiştirildi, şimdi bazı salonların kullanım hakları da bu şirketlerin eline geçti. Ama son yıllardaki en önemli gelir kaynakları video kasetleri. ABD’de 22 bin sinema salonuna karşılık, 27 bin video butiği var. Çeşitli lokallerdeki videoları da sayınca, geniş kitlelere video ile (kimi zaman büyük ekranda) film izleme olanağı sunan 35 bin ekran var. 1986 yılında 67 milyon kasetin satışından 5 milyar dolarlık bir gelir elde edilmiş, ki bu rakam sinema salonlarının getirdiği gelirin hemen hemen iki katını oluşturuyor. Bu arada sanat düzeyi yüksek filmlerin salon gelirleriyle video gelirlerinin çoğu zaman eşit olduğu, bazı küçük bütçeli filmlerinse sembolik bir salon gösteriminin ardından videodan para kazanmayı seçtiği de, bu pazarda saptanan genellemeler arasında sayılabilir.
Bu arada sinema salonunda gösterilen filmlerin video için yapılan kopyalarında yapımcının istekleri doğrultusunda birtakım değişiklikler özellikle kesintiler yapıldığı da çokça rastlanan bir olay, Hollywood’da. Michael Cimino’nun başrolde Christophe Lambert’in oynadığı son filmi “Sicilyalı”nın yapımcısı Begelman, video için hazırlanan kopyayı filmin aslından yarım saat kısa tuttuklarını belirtiyor. Tabii, bu arada yapımcı ile yönetmen arasında büyük kavgalar da kopuyor. Hollywood’un genç yapımcılarından Mara Manus şöyle diyor: “Kendilerini ‘yaratıcı’ olarak niteleyen bazı yönetmenler, video pazarı olmaksızın, buradaki stüdyoların çalışamayacağını anlamak istemiyorlar.”
HER ŞEY DEĞİŞİYOR
Rüyalar aleminde çok şeylerin değiştiği açıkça görülüyor. Filmler eskisinden daha pahalıya mal oluyor, sınırlar daha kesin çiziliyor, yönetmenler daha geniş bir alanda dans etmek zorunda kalıyorlar. David Picker, “10 yıl önce bir film 4 milyon dolara mal olurdu. Şimdi 16 milyon doları geçiyor. Ve biz, yüzde 80’inin maliyeti kurtarmayacağını bile bile, her yıl 10-12 film çıkarmak zorundayız” diyor.
İyi gelir getirecek bir film nasıl yapılır?
- David Picker’e göre, bunun belirli bir reçetesi yok: “Herhangi biri bu dünyaya gelir, büyük yıldızlara düşünülmesi güç paralar öder, teknik olanakları zorlar ve mali götürür. Ya da tam tersi olur, batar.”
- United Artists’den Tony Thomopoulos’a göre, “Her şey iyi bir senaryo ile başlar.”
- Jean-Louis Rubin’e göre ise, “Bir filmin iyi olması gelecek için hiçbir şey söylemez. Önemli olan sinemanın güzelliğidir.”
İyi gelir getirecek filmin reçetesi yok, ama örnekleri var. Albert Broccoli ve United Artists, şu sıralarda James Bond’un 25. yılını kutluyorlar. Yani 25 yıl para kazanmayı sürdüren bir film serisi, örneği. Şu sıralarda gösterime giren on beşinci 007 filmi. Son zamanlarda, James Bond filmlerinin başarısını zorlamaya aday bir başka film serisi var: “Polis Akademisi”. Timothy Dalton’a göre, James Bond’ların başarısı iyi oyuncular, iyi öykülerle çekilmiş iyi filmler olmalarından kaynaklanıyor. Fransız sinema eleştirmeni Olivier Péretié’ye göre ise, “Amerikan toplumu iyi bir çocuktur.”
Universal’in başkan yardımcısı olan ve bu şirkete gönderilen tüm senaryoları okuyan Mara Manus şöyle diyor: “Bir senaryoyu okurken, bu türdeki filmlerin rahatlıkla iş yapacağını bilsem de, eğer bende bir heyecan uyandırmıyorsa, almıyorum.” Bu da, önemli bir meslek sorunu. Bazen farklı sonuçlara varılabiliyor. Örneğin bu yaz Walt Disney şirketi adına John Badham’ın yönettiği, başrolde Richard Dreyfuss’un oynadığı “Stakeout” adlı film, Los Angeles’ta Eylül ayında box-office’in tepesinde yer ahyordu. iki serseri, hümor, aşk, korku, şiddet... Daha önce, en az on beş kez görülmüş bir film. Mara ekliyor: “İnsanlar sinemaya ya gülmek, ya da ağlamak için gidiyorlar. İşi ayakta tutan, heyecan.”
BÜYÜK YANILGI
Stanley Kubrick’in Warner Bross şirketi için çektiği ve Vietnam Savaşı’nı konu alan “Full Metal Jacket”in başarısında da, bu unsurun rolü var: Yani, heyecan. Filmlerin iş yapma tahminleri konusunda da, stüdyoların çokça yanıldıklarını görüyoruz. Başarılar genellikle beklenmedik anlarda geliyor. Ama şimdiye değin, sinema tarihinin bu konudaki en büyük yanılgısı Spielberg-Lucas ikilisi oldu. Lucas, ikinci filmi “American Graffiti”den sonra, Universal ile kontrat imzalamıştı. “Star Wars”ın (Yıldız Savaşları) senaryosunu Universal yöneticilerine okuduğunda, bu bilim kurgu öykü onlara pek de ilginç gelmemişti. Bunun üzerine, geçtiğimiz Mayıs ayında 10. yılını kutlayan “Star Wars” 20th Century Fox’a kısmet oldu. Tabii, filmin devamları olan “İmparator” ve “Jedi’nin Dönüşü” de. Bu üçleme, sinema tarihinin en büyük gelirini yaptı. 9 milyon dolara mal olan “Star Wars”ın sinema ve video gösterimlerinin yanı sıra, oyun kasetleri ve aksesuarlarıyla 4 milyar dolar kazandığını belirtelim.
Daha bitmedi!
Yine 1977’de yapımcı Lucas - yönetmen Spielberg’in “Üçüncü Tiple Karşılaşma” adlı filmlerinin ardından Columbia’ya önerdikleri “E.T.”, bütçesi nedeniyle geri çevrilince, talih kuşu bu kez Universal’in başına kondu. “E.T.”den parsayı onlar aldılar. Ama tüm bu filmlerden en çok kazananların başında George Lucas geliyor. Öyle ki, Lucas kazandığı parayla Lucasfilm’i kurarak, büyüklerle daha güçlü savaşmaya karar verdi. Üç yıllık aradan sonra, çekimleri İngiltere’de yapılan ve İsa’dan Önce 4500 yılında geçen bir öyküyü anlatan “Willow” ile yeniden sinemaya dönen Lucas, aynı zamanda Coppola’nın yönettiği “Tucker” adlı filmin de yapımcılığını üstleniyor. Lucafilm’in dağıtım sorumlusu Tom Kobayashi, Lucas’ı şöyle tanımlıyor: “Bu adam gerçek bir deha. Geleceğin içinde yaşıyor.” Lucas ise, “Ben bir star değil, iş adamıyım” diyor. Zaten Hollywood da, büyük ticari kaygıların sanatsal kaygılarla kıyasıya çarptığı bir arena değil mi?
Derleyen: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 179 - 1 Kasım 1987













