Türküleri yapanlar yasaları yapanlardan güçlüdür


Şiir türkü söyleyen dildir.

Bu yüzden Aragon: Canımı alabilirler ama türkümü susturamazlar der. Öyle ya, hangi güç susturabilir şiiri? İnsanoğlu yüzyıllardan beri tüm güçlüklere, baskılara karşın, yaşamını türkülüyor, sazıyla sözüyle varlığını sürdürüyor. Ölüsünün başında ağıt yakıyor, zalimin karşısında başkaldırı, bebesinin başında sevgi, umut türküleri söylüyor. Özlemlerini, direncini, canini koyuyor türkülerine...

Hele Anadolu insanı...

Anadolu insanını anlamak, tanımak türkülerini anlamakla, tanımakla olur" (Eyüboğlu).

Dilden dile, telden tele geçen o türkülerde dile getirilenler, yazılmamış tarihimizdir, gerçek tarihimizdir bizim. Türkülerle ağlamış gülmüş, türkülerle ulaştırmışız geleceğe en güzel sözü. Baskı, sömürü arttıkça, yasa koyucular insana dünyayı zindan etmeye kalkıştıkça, bilinen bilinmeyen ozanlarımızla şiirlerimiz, türkülerimizle Ferman padişahin dağlar bizimdir demişiz, Bolu beylerine meydan okumuşuz.

Anadolu'da dirlik savaşı haksızlığa sömürüye karşı savaş, kendi boyutlarında her sürmüş kısa çöpün uzun çöpten hakkını alması hakça, insanca yaşama, iç barışı gerçekleştirme savaşı durur mu hiç?

Bu savaşımı halkın yaratılarıyla sergileyen, belgeleyen yaman bir araştırma ürünü var elimizde, on iki yıl süren bir çalışmanın ürünü: “Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri” (İnceleme/Antoloji - Mehmet Bayrak, Yorum Yayınları: 4 Ankara, büyük boy, 386 sayfa)

Değerli araştırmacımızın bu yapıtı, Çağdaş Gazeteciler Derneği'nin 1980 inceleme araştırma ödülünü kazanmış.

“Yurtta barış, dünyada barış” diyoruz.
Barış, özgürce düşünmenin yeteneklerimizi geliştirip insanca yaşamanın ön koşulu, demokrasi de yurtta barışın ön koşulu.

Çünkü Reha İsvan'ın bir konuşmasında vurguladığı gibi:

Sindirilmiş, özgün kişiliği köreltilip, egemen zihniyetin tek tip birimine dönüştürülmüş insanlar önce kendilerine, kendi onurlarına saygıyı yitirir. Bu hale gelmiş insan hemcinslerine, dünyaya, doğaya, topluma, hatta yaşama yabancılaşır. Moral gücünü yitirmiş insan, depolitize olmuş insandır. Depolitize insanın artık doğa üstünde etkinliği, toplum yaşamına katkısı, ülkesini, dünyayı yönlendirmede bir iddiası kalmamıştır? (Dönemeç, Eylül 1986, Dikili Barış Paneli konuşması)

Mehmet Bayrak'ın hazırladığı yapıt, Anadolu insanının haksızlıklara, baskıya dayanamadığını,
döneminin koşullarına göre toplum yaşamında etkili olmaya çalıştığını, eşkıya türküleriyle sergiliyor.

Elbet eşkıyalık bir çıkar yol değil, ama gene de ezgiyle bir başkaldırı...

Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok, biçende yok
Yiyende ortak Osmanlı düzenine karşı bir savaşım.

Önsöz''de şöyle deniyor:

Çalışmamızın omurgasını oluşturan ‘eşkıyalık’ ya da daha doğrusu bir söyleyişle ‘başkaldırı’ doğası gereği isyan, kan, gözyaşı, türkü ve ağıtla içiçedir. Nitelik ve nicelikçe büyük hareketler olmadıkları için kısa vadede başarı kazansalar da, uzun vadede örgütlü güçler karşısında yenik düşmeye mahkûmdurlar. Ancak örgütlü kitle hareketlerine kazanıldıkları zaman kalıcı ve etkili olabilirler.

Yapıt,
  • “Halk şiirinde Toplumsal Olaylar ve Başkaldırmalar” (inceleme),
  • “Başkaldırı ve Eşkıya Türküleri” (Antoloji) olmak üzere iki ana bölümden oluşuyor.

İnceleme bölümünde, Osmanlı döneminde ortaya çıkan başkal diri olaylarının maddi ve kültürel temelleri açıklanmakta, olayların halk edebiyatına yansıması verilmektedir. Bu amaçla askerlikten vergiye üretim ilişkilerine dek çeşitli toplumsal olgulara; en basit bireysel eşkıyalıktan toplumsal halk hareketlerine ve protestolara; demokratik halk türkülerinden işçi şarkılarına dek çeşitli şiir, türkü, ağıt ve destanlara yer verilmiştir.

“Antoloji” bölümünde çeşitli yörelerin yaklaşık 300 başkaldırı eşkıya türküsü, ağıdı, öyküleriyle veriliyor.
Bunların pek çoğunun ilk kez yayımlandığını öğreniyoruz.

Ayrıca inceleme bölümünü izleyen
  • “Toplumcu Yazar ve Sanatçılarda Eşkıyalık” ile,
  • “Toplumcu Ozanlarda Eşkıya” ve
  • “Eşkıya Türküleri” bölümleri, konuya değişik boyutlarda aydınlık getirmektedir.

Düzcesi “Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri” büyük bir emek ürünü, halkımızı, halk şiirimizdeki ve türkülerimizdeki demokratik ve toplumcu özü daha iyi tanımak isteyenlerin güvenle başvurabilecekleri övgüye değer bir yapıt.

Türkü denir de, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun “Türküler Dolusu” adlı şiiri düşmez mi akla?

Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana südü gibi candan
Ana südü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz
Ah bu türküler köy türküleri
Dilimizin tuzu biberi
Memleket ahvalini onlardan sor
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemeni...

Eh, dünya barış yılında biz de türkülerden soralım halkımızın savaşlardan neler çektiğini, gencimizin kocamızın barış özlemlerini...

Yazdığı, çevirdiği, derleyip basıma hazırladığı kitapların sayısı altmışı geçen eleştirmenimiz Asım Bezirci "Halkımızın Diliyle Barış Şiirleri"nde bir güzel ortaya koymuş halkımızın “ahvalini”. Yapıt, “inceleme” ve “Derleme” bölümlerinden oluşuyor. Bezirci önce “savaş”ın ve ''barış''ın ne olduğu konusunda gözümüzü açıcı bilgiler veriyor.

İnsanlar yüzyıllardan beri savaşıyor, dünyayı kana boyuyor. Temel neden ekonomik. Dünya ağaları yaşamın balını, kaymağını yemek için yakıyor, yıkıyor, öldürüyor. Sömürüye karşı çıkan, bağımsızlığını kazanmaya çalışanlar da var, onlarınki kurtuluş savaşları, haklı savaşlar. Atom bombasından sonra savaşlar, tüm insanlık için ölüm kalım sorunu. Dendiğine göre nükleer savaş 8 dakika sürecek, depolanmış 20.000 nükleer füzeden yalnızca 200'ü dünyayı yok edebilecektir.

Savaşlar belli kesimleri semirtiyor zenginlik, şan, rütbe getiriyor onlara, halklara da ölüm, yoksulluk acı...

“Barış, bireysel ve toplumsal düzeyde şiddetin tüm görünüm ve boyutlarıyla ortadan kalktığı bir ortam olarak belirtilmektedir. Tüm insanlık böyle bir ortamın özlemi içindedir. Hele başından savaş belası eksik olmayan Yemen'i, 93 Savaşı'nı, Balkan bozgununu, seferberliği, Çanakkale Savaşı'nı yaşayan halkımız sızlayan dizelere, kanayan ağıtlara yüklemiş acılarını. Doğrudan doğruya savaşa karşı çıkamasa da türlü yönleriyle savaşın sonuçlarını dile getirerek tepkilerini özlemlerini dışa vurmuştur.

Yapıtın ilk bölümünde Bezirci, ayrıca Osmanlı İmparatorluğu ile Cumhuriyet döneminde barışın tarihçesi, ürünlere yansıması üzerinde durarak sözünü şöyle bağlıyor:

Osmanlı döneminde barışçılık, daha çok savaşın doğurduğu acıları yansıtma biçiminde ortaya konurdu. Şimdiyse, savaşın kötülükleri yanında, barışın gerekliliği ve yararlılığı ile insan hak ve özgürlüklerine bağlılığı da ortaya konuyor. Ayrıca, savaşın kime yarar ve kime zarar sağladığı da açığa vuruluyor. Böylece, barışçılık gitgide düşünsel bir temel ve siyasal bir boyut kazanıyor.

Halkımızın diliyle barış şiirleri, “Derleme” bölümünde:
Kanuni Sultan Süleyman döneminden günümüze değin söylenmiş ağıtlar, türküler, destanlar bunlar...

87 türkü ve destan...
Ayrıca yedi âşığın 15 şiiri de eklenmiş sona.

Gayri bunlar olmamalı diyor kitabı bitiren,
analar ağlamamalı, gelinler yollara bakmamalı, çocuklar öksüz yetim kalmamalı...
Savaşların kökü kazınması için herkes elinden geleni yapmalı.

Ellerine sağlık, Asım Bezirci'nin.

Yurtta barış, dünyada barış demişiz Atatürk'le. Halkımız da sesini yükseltmiş türkülerle...
Ya sanatçıların dedikleri? Ürünleri, eylemleriyle onlar da barıştan yana.

Bu konuda Dönemeç dergisinin “Sanat ve Barış Özel Sayısı” ayrıca ilgi çekiciydi (Eylül 1986 Sayı: 72).
Bir de soruşturma açılmıştı sanatın “barış”a katkıları konusunda.

Aşağıdaki düşünceler o soruşturma yanıtlarından seçildi:

Genellikle bütün sanatların, ama en belirgin anlatı sanatı olduğu için özellikle yazın'ın savaşa karşı olması, kendi özünden, doğasından gelir. Çünkü yazın, bize bizi tanıtır ve tanıtarak sevdirir. İnsanı insana, toplumu topluma, halkı halka, ulusu ulusa sevdiren sanat böylece kendiliğinden savaşa karşı çıkmış olur. Sanat yapıtını yaratan sanatçı da, çok doğal olarak barışa hizmet etmiş olur.
(Aziz Nesin)

Sanat insandan yanadır. Barış da öyle... Dünya yazınında, sanatlarında sanatçı; her zaman, her çağda sorumluluğunu ortaya koymuştur. Ne yazık ki savaşlar karşısında etkili olamamıştır.
(Samim Kocagöz)

Savaşçılar daha çok sanat yapıtlarından uzak kalmış kişilerdir. Onlar hem insanı, hem insanın en insan yanı olan sanatı sevememişlerdir. Kolaylıkla yaralayabilir, öldürebilirler. Barışçı bir dünya isteniyorsa, sanatsal etkinlikleri insanların yaşamına daha büyük oranlarla sokmak gerekiyor.
(Talip Apaydın)

Sanatçı eserlerinde bu acı gerçekleri yansıtarak -savaşa karşı- insanların bilinçlenmesine katkıda bulunabilir. Bir yandan savaşın kimlerin işine yaradığını ve kimlere zarar verdiğini açıklarken, öbür yandan barışın gerekliliğini ve güzelliğini anlatabilir. Saldırganlığa, Irkçılığa, emperyalizme, militarizme, şovenizme karşı insanlar arasında sevgi kardeşlik ve dayanışma düşüncesinin yerleşip yayılmasına yardim edebilir.
(Asım Bezirci)

Sanatçı, duyarlı bir sorumlulukla savaşa karşı olmalı ve görüşünü yarattığı sanat yapıtında herkese açıklamalıdır. Ama, etkili olacağı ve savaşları önleyeceği söz konusu edilemez.
(Muzaffer Uyguner)

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm” yok edilince varacağız barışa... Bunun gereğini anlatacak elbet sanatçı. Ama asıl zafer bunu öteki insanların da duyması... Sanatçı bu arada marş yazmasın yeter.
(Sennur Sezer)



Mehmet Başaran | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 156 - 15 Kasım 1986

ABD'de Türk Müziği Merkezi / Donald S. Hoffman


Türk çağdaş bestelerini ve icra sanatçılarını tanıtmaya uğraşan bir Amerikalı var: Donald S. Hoffman.

Ohio eyaletindeki Youngstown Üniversitesi’nin radyosunda, haftanın beş günü, sabahın altısından on birine kadar klasik müzik plakları çalan müzikolog Hoffman, fırsat ve malzeme buldukça, Türk eserlerine yer veriyor:

Hikmet Şimşek yönetiminde Budapeşte Filarmoni Orkestrası’nın çaldığı dört eser:
              • Ulvi Cemal Erkin’in Köçekçesi,
              • Necil Kâzım Akses’in Scherzo’su,
              • Ferit Tüzün’ün “Esintiler”i ile
              • A. Adnan Saygun’un (Ayhan Baran tarafından icra edilen) Beş Halk Türküsü...

İdil Biret’in kayıtları..
Cemal Reşit Rey’in Bir İstanbul Türküsü Üzerine Çeşitlemeler”i...
Elif ve Bedii Aran’ın Almanya’da çıkmış olan plağı...
Ve A. Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu”nun Leopold Stokowski yönetiminde Birleşmiş Milletler konserindeki icrası...
Yine Saygun’dan İnci’nin Kitabı”...

Türkiye’yi iyi tanıyan ve Türk müziğini gerçek ilgiyle izleyen Hoffman, radyo programlarında eserlerimize ve sanatçılarımıza daha fazla yer vermek istiyor ama, yeterince yayın malzemesi bulamadığından yakınıyor. Elindeki kayıtların çoğu, benim kendisine gönderdiğim plaklar ve bantlar... Ses kalitesi iyi kayıtlar buldukça radyosunda yayınlayacak.


TÜRK MÜZİĞİNE HAYRAN

Hoffman diyor ki: Türkiye’de o kadar görkemli bir müzik yeteneği var ki... Devlet Konservatuvarı, üstün başarı kazanan müzisyenler tarafından yönetilmektedir. Gel gör ki, Amerika’da bir Ayla Erduran’ı, bir Ayhan Baran’ı, bir Yıldız Dağdelen’i ve daha nice Türk sanatçısını duymuş olan kaç kişi var? Bu arada, evlilik dolayısıyla Türk olan olağanüstü yetenekli Judith Uluğ için de aynı şey söylenebilir.

Hoffman’a göre, “Yunus Emre Oratoryosu, yüzyılımızın büyük koro eserlerinden biridir. Bu övgüyü bir özel konuşmada gelişigüzel yapmış değil... 1965 yılında “The Consort” adlı müzik dergisinin 22. sayısında yayınlanan “An Introduction to Music in Modern Turkey” (Çağdaş Türkiye’nin Müziğine Genel Bakış) başlıklı bilimsel makalesinde yazmıştır.

1957’de Arnavutköy’deki Amerikan Kız Koleji’nde müzik öğretmeni olarak çalışmaya başlayan Hoffman, arada üç yıl Oxford Üniversitesi’nde müzik çalışmaları yaptıktan sonra, 1978 yılına kadar Robert Kolej’de yardımcı profesör olarak ders vermiştir... ABD’nin ünlü kolejlerinden Dartmouth’tan mezun... Sonra Harvard Üniversitesi’nin müzik bölümünden master derecesi almış...

Ama, kendisi diyor ki:Asıl müzik bilgimi Türkiye’de elde ettim

Resim ve Heykel Müzesi Müdürü Halil Dikmen’den ney, Ekrem Zeki Ün’den viyola dersleri almış.
Ayrıca, İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda, Ferdivon Statzer ve Yıldız Dağdelen ile şan çalışmış.

Kız Koleji’nde ve Robert Kolej’de öğretmenliğin yanı sıra,
Modern Türk Müziği Klübü’nü kurup yönetmiş,
İstanbul Pro Musica Antiqua’nın başkanlığını yapmış,
İstanbul Oda Orkestrası’yla Konservatuvar Orkestrası’nda çeşitli enstrümanlar çalmış.

Hoffman’ın kurduğu Oda Opera Orkestrası,
başta Mozart’ın Bastien ile Bastienne’i olmak üzere, birçok operanın Türkiye’deki ilk temsillerini vermiştir.
Bunlar arasında, Hindemith’ten, Arne’den, Gluck’ten eserler vardır.


TÜRK ÖĞRENCİLERİNE HAYRANLIĞI

Hoffman diyor ki: Sanırım, Türkiyede birçok şeyler öğretmek firsatini buldum. Ama, sonradan başarılara ulaşan öğrencilerim, elbette bunu kendi yetenekleriyle sağladılar. Türkiye’nin ilk Eurovision şarkısını besteleyen Kemal Ebcioğlu, öğrencimdi. Ebcioğlu, Milliyet’in popüler müzik yarışmasını da kazandı. Öğrencilerimden biri de, Tomris Uyar’dı. Görüp göreceğim en iyi öğrenciler, Türklerdi. Eğitim, bu gençler için bir ölüm kalım sorunu gibiydi. Öğrenmek açlığıyla çalışıyorlardı. İngilizce bakımından, çoğu Amerikalı yaşıtlarından üstündüler, hâlâ da öyle... Amerika’daki öğrencilerime bunu söylediğimde, bana inanmıyorlar, inanamıyorlar.

Türkiye’yi ve Türk kültürünü gerçek duygularla seven Donald Hoffman, 1967 yılında Müslüman olmuş.

Diyor ki: “Bununla ilgili hoş bir anım var: Eskiden İstanbul’daki Hollanda Kilisesi’nin korosunda solist ve korobaşıydım.
Müslüman olduğumu öğrenince bir daha çağırmadılar beni...

Hayran olduğu Türkler arasında Hüseyin Sadettin Arel ile Lãika Karabey var.

“The Consort” dergisindeki incelemesinde, Arel’in ve İleri Türk Musikisi Konservatuvarı’nın çalışmalarını överek Arel’in “Bir modern Türk Müziği ekolü yaratamadığını, ama onun çalışmaları sayesinde Türk Klasik Musikisi’nde, özellikle İstanbul’da önemli bir canlanma olduğunu vurguluyor.

Kadri Cenani’yi de tanımış olan Hoffman,Tam eski tarz Türklerdendi diyor.

Eşsiz bir nezaketi vardı. Bu kadar gerçek bir musiki âşıkı bulmak zordur. Bir akşam, Rejans’ta oturmuş sohbet ediyorduk.
Schubert’in liedleri konusunda büyük bir yetkiyle konuştu, bir yandan da sofrada liedlerden örnekler okudu bana


ÇAĞDAŞ TÜRK MÜZİĞİ VE HOFFMAN

Hoffman’ın çağdaş Türk Müziği ile ilişkisini tanınmış besteci ve yazar İlhan Mimaroğlu, 1960’lardaki bir radyo konuşmasında şöyle anlatmıştı:

Türkiye’de musikişinasların ve musiki eğitimcilerinin çoğu, hele bestecilerin hepsi çok iyi bilirler onu... Çalışmalarına iyi niyet, bilgi, girişkenlik, muhayyile, musiki sevgisi ve her şeyden önce Türk musikisine ve musiki hayatına büyük bir sevgi ve yararlı olma isteği hâkimdi. Modern Türk musikisine hizmetleri iki dalda özetlenebilir: Türk eserlerinden imkânlar nispetinde büyük bir koleksiyon sağlamak ve ikincisi de Türk eserlerinin icra edilebilmesi imkânlarını yaratmak... Türkiye’deki ilk altı yılında Hoffman, büyük bir koleksiyon hazırladı. Bu kadar geniş ve çeşitli bir koleksiyon, Ankara’da Devlet Konservatuvarı’nda ya vardır ya yoktur.

Mimaroğlu’nun “bir canlı Türk musikisi kitaplığı ve çağdaş Türk musikisinin yetkili bir sözcüsü diye anlattığı Donald Hoffman ile o zamanki eşi piyanist Jane Hoffman, birkaç yıl, ABD’nin küçük nüfuslu ama kültür bakımından çok uyanık şehirlerinden biri olan Concord’da müzik festivalleri düzenleyerek birçok programlarda çağdaş Türk eserlerinin icra edilmesini sağladılar. Bazı Türk eserleri ABD’de ilk defa bu festival sayesinde çalınmış oldu.

Hoffman’i dinliyoruz:Modern Türk bestecileri, dinleyicilere hoş gelecek besteler yapıyorlar genellikle. Amerikalı bestecilere kıyasla, kendi musiki miraslarından esinlenip kökleniyorlar. Bir Amerikalı besteci, halk müziğinden yararlanmaya kalkınca tenezzül edermiş gibi davranışta olduğunu seziyorum. Türk bestecilerinde böyle bir tavır yok.

Bartok” diyor Hoffman “bir Saygun ile Erkin’in Türk Halk Müziği üzerinde yaptıkları çalışmaları kendine maletti.
Erkin bana dedi ki, Bartok, ikisinin de hakkını yemiş, isimlerini bile anmamış.


HOFFMAN’IN TÜRK MÜZİĞİ KONULU YAZILARI

Müzikolog Hoffman’ın:
      • Shakespeare Müziği”,
      • “Kromatik Müzik” gibi araştırmalarının yanı sıra,

Türk Müziği konusunda Amerika’da, İngiltere’de ve Türkiye’de (İngilizce olarak) yayınlanmış incelemeleri var:
Bunların en önemlisi, “Çağdaş Türkiye’de Müzik” konusundaki geniş kapsamlı araştırması...
İlginç çalışmalarından biri, Şehzade Abdülmecid Efendi’nin besteciliğini anlatan kısa bir yazıdır.

“İlhan Mimaroğlu’nun Müziği”,
“Stanley Mayes ve Padişah İçin Org”,
“İstanbul’un Zilcileri” gibi yazıları da var.

1958 yılında Hoffman Wisconsin’de bir çocuk kitabı yayınlamış: Başlığı “A Tree to Climb” (Tırmanılacak Ağaç)... Öyküsü baştan sona Türkiye’de geçen bu küçük kitabın amacı, İngilizce öğrenenlere yardımcı olmak. 1971’de, Redhouse Yayınevi, bu eğlenceli ve cana yakın kitabı, yine Türkiye’de geçen iki başka öykü ile genişleterek, tekrar yayınlamış. Dilimize çevrilmesi ilginç olacaktır diye düşünülebilecek bir yayın bu...


HOFFMAN’IN BESTELERİ VE “ATATÜRK AĞITI”

Yıllar boyunca birçok Beste yapmış olan Hoffman’ın Türk Müziği’nden ve temalarından esinlenerek yaptığı besteler de var.

  • Bunların birincisi, 1960’ta bestelediği “Atatürk Ağıtı”dır.
  • 1967’de “Ay Karanlık Gece” başlığıyla “Atatürk’ün Ölümüne Ağıt” düzenlemesi yapmış.
  • İlginç eserleri arasında “Bir Türk Türküsü Üzerine 10 Çeşitleme” ile “Dört Türk Sazı için Fugetta” var.
  • Ayrıca, Ulvi Cemal Erkin’in halk türkülerinden yaptığı besteleri İngilizceye uygulayarak notalarını ingiltere’de yayınlatmış.

  • Trio”su 1961’de İstanbul radyosunda sunulan Hoffman,
1961’de İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun “Atinalı Timon” ve
1962’de “Macbeth” temsilleri için fon müziği yazmış.

Gerçek bir Türk dostu olan Hoffman diyor ki:

Türkiye’de bulunduğum sürede kazandığım dostlarım her zaman dost kaldı ve kalacak.
Birçok kimselerle teması yitirdim ama, hiçbirini unutmadım. Hepsini özlüyorum. Onları tanımış olmaktan onur duyuyorum.



Talât Halman | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 90 - 15 Şubat 1984
________________________________________________________________________________________________




Ünlü İspanyol gitarcısı Paco de Lucia, İstanbul Festivali’ndeki konserlerinden önce,
17 Haziran 1988 günü, kendisiyle yapılan radyo söyleşisini ilginç bir öneri ile bitirdi:

Türkiye’de, özellikle gençlerden gördüğüm ilgi ve destek beni çok sevindiriyor.
Onlara bir tavsiyede bulunmak isterim: Batı müziğine kendinizi kaptırmayın.
Batı’nın kopyası olmaktan kaçının, öz musikinizin hakkını vererek kendi ezgilerinizi geliştiriniz.

Türk sanat musikisi ile Batı müziği, halk müziğiyle pop ve rock, “tek sesli” ile “çok sesli” tartışmalarının alabildiğine ve bazen kıyasıya sürüp gittiği ülkemizde, bu sözü bizden bir gelenekçi söylese şaşmazdık. Ama, Batılı bir virtüöz böyle bir uyarıda bulununca can kulağıyla dinliyoruz, dinlemek zorundayız. Özellikle, halk müziği ile çağdaş Batı müziğini olağanüstü bir başarı ile birleştirmiş olan İspanya’nın, güçlü bir sanatçısının bunları söylemesi, Türk müziği için önemlidir.

Birçok çevrelerde geleneksel musikimizin değerinin bilinmesi, yabancıların ilgisi ve övgüsüyle gerçekleşeceğe benzer. Çeşitli alanlarda olduğu gibi, müzikte de meydanı Avrupalı ve Amerikalı uzmanlara bırakmaya başlıyoruz. Dün ihmal ettiğimiz birçok kültür konularımızda bugün Batılıların çömeziyiz. Bugün küçümsediğimiz ulusal sanatlarımızda yarın yabancılar bizim hocamız olacaklar.

Türk geleneksel müziğinin incelenip geliştirilmesine hizmet eden önemli bir kuruluş, ABD’nin Maryland Üniversitesi’nde, 1986 yılında kurulan “Center For Turkish Music” (Türk Müziği Merkezi)’dir. Kurucusu ve Genel Sekreteri Dr. Karl Signell. Tanınmış bir etnomüzikolog neyzen ve “Makam” adlı bilimsel bir eserin yazarıdır. (“Makam”ın bu konuda herhangi bir dilde yazılmış en metodik ve en geniş kapsamlı çalışma olduğuna inanıyorum.) Direktör, müzik profesörü Jozef Pacholczyk’tir.


Merkezin temel amacı, “dünyanın başlıca müzik kültürlerinden biri olan Türk müziğini inceleyip araştırarak ve icra ederek tanıtmak”tır.

1983 Eylül’ünden beri merkez Türk musikisi alanında icra dersleri vermektedir.
Bu derslere kolej ve üniversite düzeyindeki öğrencilerle öğrenci olmayan meraklılar katılabilmektedir.

Aralarında üç Vietnamlı, iki İranlı, bir Sırp, bir Endonezyalı, bir Çinli, bir İngiliz ve birçok Amerikalı var.
Üç Türk profesyonel müzisyen de çalışmalara katkıda bulunmaktadır.
Bunlardan biri, ses öğretmeni, hanende ve kemancı Dr. Yalçın Türkkan’dır.

Bu topluluk, ilk konserini 20 Nisan 1988’de Maryland Üniversitesi’nde verdi.

Sundukları programda, Emin Efendi’nin “Peşrev”i,
Dede Efendi’nin Yürük Aksak Semaii (“Karşıdan Yar”),
Tamburi Cemil’den “Çeçen Kızı” ile ’’Sirto",
Tab’i Mustafa’dan Yürük Semai “Gül Yüzlülerin” ve başka eserler yer alıyordu.

Merkezin ilk önemli profesyonel konseri, 12 Şubat 1988 akşamı Tamburi Necdet Yaşar ile kemençeci İhsan Özgen tarafından sunuldu.
Kendilerine Türkolog Dr. Walter Feldman, bendir/kudüm ile eşlik etti.

Üçüncü Selim’den,
Abdülkadir Meragi’den,
büyük ve küçük Osman’dan,
Mustafa Dede Efendi’den,
Tamburi İsak’tan,
Osman Dede’den ve başkalarından eserler sundular.

“Türk Müziği Merkezi”nin en değerli etkinliklerinden biri, yeni çıkmaya başlayan “Türk Müziği Dergisi”dir. Prof. Signell’in editörlüğünü yaptığı bu dergide, klasik Türk musikisi ile halk müziği konusundaki bilimsel yazılar ağırlık taşıyacaktır.

Merkez, Eylül 1988’de başlayan yeni ders yılında, Türkiye’den birkaç klasik müzik sanatçısını üçer ay süreyle ders, konser ve konferans vermek üzere davet etmeyi, bir dizi konser düzenlemeyi, kitap ve plak/teyp/kaset yayınlamayı düşünmektedir. İlk fırsatta bir “uluslararası Türk musikisi kongresi” de yapılacaktır. Türkiye’ye -araştırma amacıyla- öğretim üyeleri ve öğrenciler de gönderilmektedir. Böylelikle Türk klasik musikisi ve halk müziği alanında, gerek teori ve tarih, gerek icra bakımından ehliyetli yeni uzmanlar yetiştirilecektir.

Bu ABD merkezinin gelişip güçlenmesi, yeterli fon sağlanmasına bağlıdır. Prof. Signell, Amerikan kuruluşlarından, ABD’deki Türklerden ve derneklerden, Türkiye’deki vakıflardan destek almaya çalışmaktadır. Merkezin maddi ihtiyaçları karşılanırsa öğretim, araştırma, icra, konser ve yayın bakımından enerjik ve başarılı çabalarla ülkemiz müziğinin Amerika’da gelişip yayılması hedefine hızla yaklaşacağız.

Maryland Üniversitesi Türk Müziği Merkezi, bizim için örnek bir enstitü olmaya adaydır. Türk musikisinin Batılıların gözünde saygınlık kazanması, böyle merkezlerin başarısıyla gerçekleşecek. Belki günün birinde öz musikimizi “Amerikan malı” gibi ithal edeceğiz. Bunu yarı şaka söylüyorum. Musikimiz, yurdumuzda sağlam yaşamaktadır. Ama, geleneksel müziğimize ilişkin bilimsel çalışmalar yabancı bilginlerin egemenliği altına girerse şaşmamak gerekir. Biz, birçok başka alanlarda olduğu gibi, müzik incelemelerinde de geri kaldık. Kendi musikimizi benimseyip sevmek zorundayız. Bu, Batı müziğinden vazgeçmek demek değildir. Bir türü sevmek için başkasına sırt çevirmek gerekmez. Paco de Lucia’nın sözlerini can evimizde yaşatmalıyız.



Talât Halman | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 205 - 1 Aralık 1988