1987 Genel Seçimleri









Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 182 - 15 Aralık 1987
_________________________________________________________________________________________________________________________




Çok güncel düşünme alışkanlığınız varsa, “1987 seçimleri ne getirdi?” sorusuna verilebilecek tek bir yanıt vardır: Zam!

Biraz daha uzun dönemli düşünme alışkanlığındaysanız “1987 seçimleri seçim sistemi tartışması getirdi” diyebilirsiniz. Çünkü Türkiye’nin sık değişen yapısı bile, henüz yüzde 36 oy ile yüzde 65 sandalye çoğunluğu sistemine geri dönmeyi hazmedememiştir. Zaten bunu hazmetmek kolay da değildir. Çünkü böyle bir oransızlık üzerine dayalı bir rejim, geçmişte askeri bir darbe ile son bulmuştur.

Bellekleri tazelemek için hatırlatalım: Demokrat Parti,
  • 1950 seçimlerinde oyların yüzde 52.6’sini, sandalyelerin ise yüzde 86.3’ünü,
  • 1954 seçimlerinde oyların yüzde 57.6’sini, sandalyelerin ise yüzde 93.2’sini almıştır.
  • 1957 seçimlerinde ise oyların yüzde 47.9’unu, sandalyelerin yüzde 69.5’ini kazanmıştır.

Bir başka deyişle, Demokrat Parti, 1954 yılında, seçmenlerin yüzde 42 oranında muhalefetine rağmen, parlamentonun yüzde 93’üne egemen olmuştur. İktidarın, yani Demokrat Parti’nin davranışı, yüzde 50 oya sahip değil de, yüzde 90 desteğe sahip bir hükümet gibi olduğundan, sonunda bunalım, kaçınılmaz olarak kapımızı çalmıştı. 1960 askeri müdahalesinin tüm iyi ve güzel sonuçları bir yana, siyasal yaşama asker müdahalesi geleneğini getirmiş olmasının ve üç siyasal liderin asılmış bulunmasının yaraları, bugünümüzü bile ipotek altında tutan, kötü sonuçlar arasındadır. O müdahalenin pek çok nedenleri vardı. Bunların en önemlilerinden biri, hiç kuşkusuz seçim sistemindeki bu “oransızlık” idi.

Fakat bu oransızlık, DP hükümetlerinin “basiretsizlikleri” ile desteklenmeseydi, gerçekten askeri darbe olur muydu?

Kanımca hayır.

Bir başka deyişle söylemek gerekirse, 1960 askeri müdahalesinin temelinde yatan neden, seçim sisteminin, oy oranı ile sandalye dağılımı arasında, iktidarın gücünü çok artıran bir nispetsizliğe sahip olması değil, Demokrat Parti iktidarının, demokrasinin ana koşulu olan “muhalefet hakkı”nı ve tüm “demokratik hak ve özgürlükler”i kısıtlamak istemesidir.

Özal’ın, bu hatayı tekrarlayacağını sanmıyorum.

SOL VE SAĞ OYLARIN DAĞILIMI

1987 seçimlerinin ne getirdiği sorusuna verilecek en uzun dönemli yahut Türkiye’deki genel ve temel oy dağlımı açısından, çok tutucu bir biçimde de olsa, sol oyların sağ oylara göre daha hızlı bir artış içinde olduklarıdır.

  • 1983 seçimlerinde seçmen sayısı 19 milyon 767 bin 336 idi. Bunun 17 milyon 351 bin 510 kişisi geçerli oy kullanmıştı. 1987 seçimlerinde kayıtlı seçmen sayısı 26 milyon 337 bin 353 kişi idi. Gayri resmi sonuçlara göre bunun 23 milyon 901 bin 168 kişisi geçerli oy kullanmıştı.

  • 1987 seçimlerinde kullanılan oylar 1983 seçimlerine göre yaklaşık 6.5 milyon daha fazla idi. Artış, yüzde 38’i buluyordu. Hiç kuşkusuz, bunda, seçmen yaşının yirmiye indirilmesinin ve dört yıl içinde seçmen yaşına giren yeni seçmenlerin sayılarının artışı, önemli bir rol oynamıştı.

  • 1983 seçimlerinde solun tek temsilcisi olan Halkçı Parti 5 milyon 285 bin 804 oy almıştı. 1987 seçimlerinde ise SHP ile DSP’nin oylarının toplamı, geçici rakamlara göre 7 milyon 960 bin 518’dir. Sonuç olarak sol oylar, 1983’ten 1987’ye, kendi içinde yüzde 50 oranında artmıştır.

  • 1983 seçimlerinde sol oyların dışında kalan ANAP ve MDP oylarının toplamı 12 milyon 65 bin 706’dir. Aynı rakam, yani DSP ile SHP’nin oyları dışında kalan tüm oyların toplamı, 1987 seçimleri için 15 milyon 940 bin 650’dir. Sonuç olarak sağ oylar 1983’ten beri kendi içlerinde yüzde 33 oranında artmıştır.

Bu rakamlar ancak birkaç bin oymayabilir.
Sonuç olarak, verdiğimiz yüzdeler, kesin seçim sonuçları ilan edilince de fazla değişmez.

1987 seçimlerinin getirdiği en önemli sonuçlardan biri, sol oyların, sağ oylardan daha hızlı bir biçimde artmakta olduğudur.

ANAP’IN DURUMU

Oy çözümlemelerini tek bir parti açısından, ANAP açısından da ele aldığımızda ilginç sonuçlar görmekteyiz.

ANAP 1983 seçimlerinde 7 milyon 833 bin 148 oy almış. 1987 seçimlerinde ise gayri resmi sonuçlara göre 8 milyon 661 bin 313 kişi ANAP için oy kullanmış. Aradaki fark 830 bin kadar. Bu hesaba göre ANAP’ı tutan seçmenlerin sayısı, kendi içinde yüzde 11 kadar artmış. Özet olarak, toplam kullanılan oy sayısı yüzde 38, toplam sol oylar yüzde 50, toplam sağ oylar yüzde 33 artarken, ANAP’ın oyları yüzde 11 artmış.

Mutlak rakam olarak ise toplam 6.5 milyon yeni seçmen varken, ANAP ancak 830 bin kadar yeni oy almış.
(Belki yeni seçmenden daha çok oy almış, ama kaybettikleri ile birlikte ancak 830 bin artış sağlamış).

ANAP’taki küçülmenin birinci nedeni hiç kuşkusuz, kurulmasına izin verilen öteki sağ partilerin, ödünç” oylarının bir bölümünü geri almış olmaları. Refah Partisi gibi, Milli Selamet Partisi’nin ve MÇP gibi MHP’nin ve Doğru Yol gibi nin devamı olan partiler, bir ölçüde eski oylarının bir bölümünü geri aldılar. Bunların içinden yalnız Refah Partisi, eski oylarının 1 milyon 2 yüz bin dolaylarındaki miktarını yarım milyon artırarak, 1 milyon 7 yüz bin yaptı. Öteki sağ partiler ise hep eski oylarını ANAP’a, belli oranlarda kaybetmiş bulunuyorlar.

Bu arada, Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin yok olması, 1983 seçimlerinde bu partiye giden 4 milyon kadar oyun, bir bölümünün de ANAP’a verilmesine yol açtı. Seçim öncesi KAMAR A.Ş. olarak yaptığım araştırmada, eski MDP oylarının ANAP ile DYP arasında yüzde 30-35 oranlarında eşit olarak bölündüğünü gözlemlemiştim. Geri kalan üçte bir de öteki partilere gitti.


SONUÇ

1987 seçimlerinin sonuçlarını madde madde özetlemek gerekirse, şöyle denebilir:

  1. 12 Eylül müdahalesinin kurduğu Anavatan Partisi, maya tutmuştur. Bir başka deyişle, eski yasaklılara izin verilen ilk seçimde çözülüp gitmemiştir.

  1. Buna karşılık, ANAP bir parti olarak yıpranmıştır. Bütün, “yenilik”, mühendis ideolojisi “çağ atlatan parti” sloganlarına rağmen, iktidar partisi olarak girdiği seçimlerden, eski seçimlere göre dokuz puan oy kaybederek çıkmıştır.

  1. 12 Eylül müdahalesi, Türk siyasal tarihinde ilk kez solu da etkin bir biçimde bölmüştür. Böylece, sol partiler seçime iktidar alternatifi olma şanslarını yitirmiş olarak girmişlerdir.

  1. Seçim sisteminin, seçmenin oyunu, adil ölçüler içinde Meclis’e yansıtmakta yetersiz kaldığı ortaya çıkmıştır. Oyların yaklaşık yüzde 19’u “baraja” takılmış ve milli iradenin yüzde 19’u Meclis’te temsil edilme şansına sahip olamamıştır.

  1. Seçmenin kullandığı oy ile partilerin kazandıkları sandalyeler arasında büyük oransızlıklar ortaya çıkmıştır. İktidar partisi yüzde 36 oy ile sandalyelerin yüzde 65’ini kazanmıştır.

  1. Sol oylar önemli ilerlemeler kaydetmiştir. İlerleme bu hızla gittiği ve bölünme olmadığı takdirde, gelecek seçimlerde sol, iktidar olabilir.




Emre Kongar | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 182 - 15 Aralık 1987
_________________________________________________________________________________________________________________________






Sonu baştan belli bir oyun.En yetkili çevreleri de arkasına alan ANAP her türlü olanağı kullandı. Sanat ve kültür açısından gelecek günler umutsuz. Her yanıyla eski bir filmi bir kez daha seyreder gibiyim. Kurşun mu döktürürler ne yaparlar bilemiyorum, onlar daha iyi bilirler ama biraz toparlansalar iyi olacak. İşin en üzücü yanı, “Öcü gelir seni sonra ham yapar” masalının yıllar sonra bile hâlâ geçerli olması ve Sayın Cumhurbaşkanımızın da bu doğrultuda görünmesi. Belirli seviyede çok az siyaset adamına sahip olmamız nedeniyle Sayın Ecevit’in politikayı bırakma kararı da üzücü. Bence bu seçimlerden en kazançlı çıkan İnönü olmuştur. Bu kadar ipin ucu kaçmışken ya bir de iktidar olsaydı...

⚫⚫⚫


29 Kasım seçimlerinin benim açımdan, seçim öncesi birkaç ayı ve 12 Eylül 1980 sonrasını da bağlayan bazı somut sonuçları var:

  1. Türkiye’de, demokratik solun sözcüsü bir anlayış, SHP’nin çatısı altında bozguna uğradı: Aldığı sonuçlar bir yana, zihniyet ve program olarak bütünüyle çürüğe ayrılması gerektiği kanısındayım. Orta ve ortanın altı gelirli seçmenin önemli bir kısmı mevcut iktidara “devam” dediyse, bunun açık nedeni yakin geleceğe ilişkin olarak kendinden emin tek duruş ANAP’tan geldiği içindir.

  1. Genel çizgilerinde, 29 Kasım seçimleri, bir kez daha SHP’nin ve Cumhuriyet gazetesi yazarlarının demokrasiyi sağlıklı biçimde tanımlamadıklarını ortaya koydu. Kanımca, DSP demokratik solun oylarını bölmüş değildi, çünkü SHP’den çok farklı bir felsefeye dayanan siyasal yaklaşımıyla bir oluşumdu. Daha da can alıcı olan: Tıpkı ANAP gibi SHP de “bölünmeye karşı” olurken, temelde çoğulcu parlamenter demokrasiye inanç duymadığını kanıtlamıştır. Bana kalırsa, seçim sistemi nedeniyle barajı aşamayıp Meclis’e giremeyen partiler olmadan rejim sağlığına kavuşamaz. Aynı şeyi TBKP için de geçerli sayıyorum şüphesiz.

  1. Kişisel olarak, 29 Kasım seçimlerinin en önemli iki sonucundan ilki ANAP’ın icraatının ciddi bir yüzdeyle onaylanmasıysa, ikincisi de Bülent Ecevit’in yana çekilişidir. Bu iki sonucu yan yana koyunca, ben şunu düşünüyorum: Türk halkı, Amerikan icazetini göre göre Özal’ı seçti. Ecevit, siyasal hayatimizin en düzeyli ve nitelikli lideri olmasına, bağımsızlığı her şeyin üzerinde tutmasına karşın alternatif, ikna edici, kısacası seçilebilir bir perspektif getiremedi. Türkiye devlet mi, şirket mi olduğuna karar veremedi bir türlü. Devletçi zihniyet kendini tazeleyemedi. Buna karşılık muhafazakâr kesim daha modern yaklaşımlar buldu.

Bizim burada değerler epeydir sarsılıyordu. Birkaç zaman içinde iyiden iyiye alt üst olacaktır.
Belli dönemeçlerden başka türlü dönülemiyor galiba.

⚫⚫⚫


Bu seçim de, daha önceki seçimler gibi, özün bir yana itildiği, biçimsel yanının ön plana çıkarıldığı bir seçim oldu. Seçmen nasıl seçtiği avuntusu içinde, kimi ve niçin seçtiği avuntusu içinde, kimi ve niçin seçtiğini düşünmeden oy kullandı.

Takıldığım en önemli noksanlık da şu: Yazarı, çizeri ile bütün fikir ve sanat adamlarının düşünceleri, hiç yansımadı. Sadece, bazıları, partilerce reklam aracı olarak kullanıldı. Partilerin aday listelerinde, fikir ve sanat adamları nerede? Partilerin onlara gereksinim duymamaları bir Demokrasi ayıbıdır. Fikir ve sanat adamlarının, bu konudaki suskunluğu da, kendilerinin ayıbıdır. Fikir ve sanat üreticileri, bu seçimde seyirci, bunların tüketicileri de oyuncu. Oysa, sanatın amacında, yalnız ve yalnız vardır. İnsan sevgisi, insanın mutluluğu, özgürlüğü, onuru, insanca yaşama tutkusu. “Ülkeye ve yurttaşlara hizmet aşkıyla yola çıktık.” diyen partiler milletvekilliği listelerinde fikir ve sanat adamlarına hiç yer verilmeyecek, onlardan sadece kendilerine hizmet etmeleri istenecek, öyle mi? Bunun adı sömürüdür.

Sonuç: Bu seçimde de sanat ve edebiyat yaya bırakıldı. Hiçbir parti lideri, seçim kampanyası boyunca, sanattan, sanat adamından, onların toplumdaki yerinden söz etmedi. Ne acı! Elde edilen sonuçların yorumuna gelince: Kısa, ama, çok kolay bir yorum yapılabilir. Ülkenin koşulları, yurttaşların düzeyi bu! Aydın kesim, böyle bir yorumla sorumluluktan kurtulabilir mi? Tek parti döneminin seçkinler demokrasisinden çok partili döneminin çoğulcu demokrasisini aşağılamak yerine ilerde de ne yapılacaksa, bu halkla yapılacağını düşünmek gerek.

Bir de partilerin “Bu seçim yasası ile demokrasi olmaz,” feryadı var. Böyle bir seçim yasası yapan meclis çoğunluğunu seçimlerde yalnız başına bırakmak fırsatını kullanamayan partilerin, şimdi, şikâyete ne hakları var? Yıldırım zamlar, ülke bünyesinde tehlikeli olabilecek değişiklik çalışmaları hep, o baştaki teslimiyetin sonucudur. Teslimiyet ve “başka seçenek yok ki” kaderciliği, partiler için de, seçmenler için de başka ne getirecekti ki...


⚫⚫⚫


Önce Seçim Yasası üzerinde durmak istiyorum. Çünkü sonuç için yapılan yorumlar onun üzerinde yoğunlaşıyor. Yasanın ve sonucun antidemokratik olduğu iddia ediliyor. Yüzde 36’nin yüzde 64’ü hiçlediği söyleniyor. Bu yüzde 64’ün elmalarla armutların, eksi eriklerin toplamı olduğu düşünülmüyor. Dahası, bu yorum, referandumda siyasi yasakları kaldıran binde birlik bir çoğunluğu demokrasinin zaferi diye alkışlayanlardan geliyor.

Ortada bir kurallar sistemi varsa, buna göre yarışmaya katılan taraflar için avantajlar da, dezavantajlar da eşit demektir. Sonuç peşin peşin kabul edilmiş demektir.

29 Kasım için benim yorumum şudur: Anavatan iktidar, devlet yönetiminde, hiç çekinmeden devrim diyebileceğim bir üslûp değiştirmesine girişmiş ve bunun riskini göze alabilmiştir. Böyle girişimler üç-beş yılda sonuçlanmaz ve sonuçlandırılamaz. İşte o yüzde 36 bunu kavramış ve gerekli gördüğü bu girişimi tamamlayabilmesi için partiye bir beş yıllık şans daha tanımıştır. Yaşadığımız ve daha da hızlanması seçim öncesinden bilinen zam furyalarına, piyasa anarşisine ve asıl önemlisi birtakım vaatlerin gerçekleştirilmemesine rağmen verilen bu oylar, saygıya fazlasıyla hak kazanmıştır, sanıyorum.

İlerisi için, tahminde bulunmayı fazla, hatta aşırı bir cesaret sayıyorum. Çünkü bu beş yılın iki zıt kutba da açık olduğuna inanıyorum: 29 Kasım seçimi, Anavatan Partisi’ne ya onurlandıracak, yüceltecek veya utançlar içinde toz edecek bir sorumluluk yüklemiştir.

⚫⚫⚫



Bu seçimlerin bence en ilginç yani, adında sol sözcüğü bulunan partilerin bile solcu görünmekten, öcü görmekten korkar gibi korkmaları olmuştur. Galiba, şu 1983 seçimlerini saymazsak, son çeyrek yüzyıl içinde hemen hemen bütün partilerin sol sözcüğünü hiç kullanmadıkları tek seçim budur. Ama öte yandan, halkımızın üçte birinin, bu partileri solcu sandıkları için oylarını, solcu ve devrimci bir partiye verdiklerine inanarak vermeleridir, aynı derecede ilginç olan diğer nokta da.

Lakin... Her şerde bir hayır vardır derler... Onca karşı çıktığımız, boykot edilmesini istediğimiz, gece yarısı çıkarılmış şu çarpık seçim sistemi, gene de çok yararlı oldu. Bizim yapamadığımızı yaptı. Adı solcuya çıkmış aslında sol düşmanı kimi politikacıları, kimi yapay partileri sildi attı, temizledi. Halkımızın üçte birini, böylece onlardan kurtardı. Sağolsun vallahi. Gerisi laf ü güzaf...


⚫⚫⚫


29 Kasım seçimleri sadece sonuçlarına, seçime katılan partilerin oy yüzdelerine göre değerlendirilirse, yanıltıcı yargılara varılır. Seçimlerin ilk karakteristiği 12 Eylül darbesinin uzantısı olmaktan kurtulamamasıdır. 12 Eylül’den sonra, halkla parlamento arasında bir kopukluk oluşturulmuş, siyasal seçenekler kısıtlanmış, kışla rejimi ya da kışla demokrasisi diyebileceğimiz siyasal bir ortam yaratılmıştır. Son seçim sonuçlarını belirleyen de kamuoyunun, bu ortam içinde koşullandırılmasıdır. Bu bakımdan seçimler, yedi yıldır devlet olanaklarıyla çıkarları şişirilerek iktidara bağlanan çevrelerin desteği, TV’nin tek yanlı kullanılması, açılış törenleri, iktidar temsilcilerinin görkemli yurt içi gezileri ile sürekli olarak işlenen bir propagandanın belirlediği gibi sonuçlandı. Bütün bu çabalara karşın, iktidarın yüzde 36’lik bir oyla oluşması, halkın yapılanları onaylamadığını gösterir.

Seçimlerin ikinci karakteristiği, çağdaş politik görüşlere göre kısıtlı bir çerçeve içinde geçmesidir.
Seçime katılan tüm partiler bunca yıldır yaratılmasına çaba harcanan burjuvazinin hizmetindedir. SHP’nin solda kalışı öbür partilere kıyasladır.

Üçüncü olay, halkın her zamanki şaşmaz sabırlı bilgeliğidir. Seçimlerdeki kararıyla, iktidara “Hele bir sözünü bitir, ben sözümü o zaman söyleyeceğim” diye mızıklanma kapılarını kapatan bir süre tanımıştır. Bence Türkiye, son Anayasa referandumu, onun ardından da, Anayasa Mahkemesi’nin önseçimi öngörmesiyle siyasal yaşama döndü. 12 Eylül’den sonra vetolarla yukarıdan kurulan partiler, şu son bir ay içinde tabanlarıyla birleşti.

Seçim Yasası’na yöneltilen eleştirilerin Türkiye’nin koşullarına göre yanlış olduğu kanısındayım. Ben SHP’li olsam, bu Seçim Yasası’na dört elle sarılır, en küçük bir değişiklik yapılmasına karşı çıkarım. Bu Meclis kanımca beş yılı dolduramaz. En geç 1991 yazında seçimlere gidilir. Yenilenecek seçimleri de, halkta özellikle ekonomik koşulların yaratacağı bilinçlenme sonucu, hızla artacak oy yüzdesiyle, bu Seçim Yasası’na göre, SHP kazanır.

⚫⚫⚫

Ne söyleyeyim, nasıl bir değerlendirme yapayım? Olan olmuş!
Günlerce tüm gazetelerde yorumlar yapılıyor; yüzde 36 ile iktidar olan hükümet, ona bu olanağı sağlayan Seçim Yasası - şok zamlar...
Gene zamlar...
Ve her gün yeni zamlar...

Vatandaş olarak kendimi, boynumdan aşağıya, bana bir numara küçük gelen bir çelik korsenin içinde gibi hissediyorum.
Peki, gece uyuyunca çıkıyor mu, bu korse?
Hayır, o zaman da bilinçaltımı kavrıyor...
Sıkıyor... Sıkıyor...

Sabah uyanıyorum, gene korse üstümde.
En aşağı elli milyon insanın da bugünlerde böyle korseler içinde olduğunu biliyorum.
Kiminin korsesi daha dar, kimininki daha geniş.

Sanki milletçe beş yıl giyeceğimiz pabucun numarasını yanlış seçmişiz. Sıkıysa yalınayak dolaş!

Yazar olarak, sonsuz bir oyunun içinde gibisin.
işin kötüsü bu oyun da tutukluluğun adı özgürlük, korsenin markası demokrasi.

⚫⚫⚫


Bir azınlık iktidarına çoğunluk üzerinde sınırsız egemenlik kurma olanağı sağlayan yeni seçim sistemiyle tanışmış olduk.
DSP’nin bölücülük işlevi, sayılarla kanıtlanmış oldu. SHP’nin başarısı yeterli değil.
Altta kalanın canı çıksın” dönemi başlıyor. Hayırlı olsun.

⚫⚫⚫


Geçenlerde bir kitap okuyordum. 1957 seçimlerinde CHP’nin oyların yüzde 40.6’sini aldığını, DP’nin ise oyların yüzde 47’sini aldığını gördüm. CHP bu oy oranıyla 173 milletvekili çıkarmış, DP ise 419. Bu adaletsiz dağılım sisteminin sonucunu 27 Mayıs 1960 yılında hep beraber görmüştük. Ben bu defaki seçim sistemini de adaletsiz buluyorum.

Seçimlerin sonucu konusundaki düşünceme gelince, bu sorudan herhalde zamları kastediyorsunuz:
Cam kırıldı cam geldi
Seçim bitti zam geldi
Keşke gelmez olaydı.
Houston’dan amcam geldi.

⚫⚫⚫


Zahir-i Semerkandî (12. yy)’nin “Yedi Vezirin Öyküsü” adlı yapıtında şöyle bir masal var:

Tilki yolda giderken bir balık görür. “Allah allah,” der, “yolun ortasında bir balık. Bu işin içinde bir iş var.
Biraz açıktan dolaşarak yürümesini sürdürür.

Bir maymunla karşılaşır az sonra.
Maymun kardeş, ben de seni arıyordum. Müjdem var!

Hayrola,” der maymun, “nedir müjden?

Bugün ormanda toplantı vardı. Hemen hemen bütün hayvan milleti oradaydık. Kıralımız aslan hazretleri biraz hoşbeşten sonra tacından feragat edeceğini açıkladı. “Kocamış bir aslanım ben” dedi. “Sizi eskisi gibi yönetemiyorum. Ardıl olarak maymun kardeşinizi seçtim kendime. Odur bence en akıllınız, en görmüş geçirmişiniz. Siz kardeşlerimin canını, malını korumaya, sizi dirlik düzenlik içinde yaşatmaya en yetenekliniz odur. Bana bak tilki. Sen ayağına çabuksundur. Git ara onu. Tez bulup yanıma getir. Tacımı kendi elceğizimle giydireceğim başına.”

Ya, işte böyle maymun kardeş, kutlarım seni. Aman çabucak dönelim ormana. Kıral hazretlerini çok bekletmeyelim. Sağda solda seni ararken bir dilek diledim. Tanrım, dedim, kıralımızın bu seçimi yerindeyse bir mucize göster bana. Göster ki benim gönlüm de yatsın bu işe, maymun kardeşimin gönlü de.

Az ilerleyince yolda yatan balığı görürler.
Hey Allahım, diye bağırır tilki, “nelere kadir değilsin ki!
Görüyorsun ya maymun kardeş. Mucize dediğin böyle olur işte. Seçim nasıl da yerindeymiş, değil mi? Git de alsana şu balığı.

Maymun elini uzatır uzatmaz tepeüstü düşüverir tuzağa, üstü çalı çırpıyla kaplı bir çukurun içine.

Bağırmaya başlar oradan: “Tilki kardeş, tilki kardeş! Bittim ben. Ne biçim bir mucizeymiş bu?

Tilki artık tehlikesi kalmayan balığı yemeye başlarken seslenir aşağıya:
Ne biçim mucize mi? Hiç sorma. Denizin kıyısında elime geçmeyen kısmet kuru yolda karşıma çıkıverdi. Şu işe bak! Mucize değil de nedir bu?


⚫⚫⚫

Her ulus lâyık olduğu yönetime kavuşur, düşüncesine politikacılar karşı çıkıp şöyle diyorlar:
Bu halk, böyle bir yönetimi hak etmedi!
Allah Allah!
Öyleyse bu yönetim gökten mi indi de başımıza bindi?

Türk geleneğinde Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı vb. vardır.

Amerikan yöntemine girdikten sonra bu geleneğimiz daha da pekişti.
Amerika’da başkanlar eşleriyle birlikte değerlendirilir. Bizde de (başbakanlar) öyle oldu.

Bakınız, demokrasi döneminde nerden nereye geldik:
İsmet ile Mevhibe...
Rahşan ile Bülent...
Nazmiye ile Sülüman...
Gele gele geldik: Semra ile Turgut...

Ya gelecek için?
Edi ile Büdü!

Allah beterinden saklasın!


⚫⚫⚫


29 Kasım seçimlerinin bence en dikkat çekici yanlarından biri, seçmenlerin üçte ikisinin ANAP’a karşı olmasıdır.
12 Eylül rejiminin sivil mirasçısı olan yağmacı bir partiye böylesi bir karşı çıkış, halkın bilinç düzeyini gösterir ve pek de önemlidir.

Oyların üçte birini alan, yani yurt düzeyinde azınlıkta olan bir partinin, parlamentonun üçte ikisine sahip olup iktidarı elde edebilmesi ise, nasil antidemokratik bir Seçim Kanunu’nun yürürlüğe sokulduğunun işaretidir. Yurt çapında azınlıkta olan bir partinin parlamentodaki çoğunluğuna dayanıp, ülkede istikrar sağlayabilmesi ise, su götürür. İstikrarın, ANAP iktidarında değil, gerçekleri yansıtan bir demokraside olduğu çok geçmeden ortaya çıkacaktır.

29 Kasım seçimlerinin bir başka öğrettiği, sosyal demokrat partilerin seçimlerde birlikte hareket etmeyişlerinin ne denli kayıplara yol açtığıdır. Bu kaybı, sadece SHP’nin 60’a yakın sandalye yitirmesinde görmüyorum; sosyal demokratlar, belki de bir iktidar kaybetmişlerdir. Onların iktidarıyla, her şeye karşın, 12 Eylül’le tezgâhlanmış pis bir oyun bozulacaktı; bu, bir başka “fasl-ı bahar”a kalmıştır yazık ki!

Son olarak şu önemli noktaya değineyim: Sonuç şudur ya da budur; 29 Kasım seçimleri, Türkiye’de egemen sınıfların kendi partilerinin arasındaki bir yarışma idi; işçi sınıfının partisi ise ortada yoktu; olmaması bir yana, komünist partiyi yasal olarak kurmak üzere ülkeye gelmiş olan iki yetkili, gözaltında ve sorgudaydılar. Her zaman söyledim, tekrar edeyim: Komünist partinin bulunmadığı bir düzende demokrasi olmaz. Ülkemizin en büyük eksikliklerinden, daha doğrusu ayıplarından biri budur, bu ayıbı ne kadar çabuk silersek, o kadar kazanacağız.


⚫⚫⚫


Seçimler, sonuçları üzerine söylenmedik kalmadı gibi. iktidarın, ayakları pek sağlam olmayan bir koltuğa kalabalıkça oturduğu görülüyor. içten distan öyle çok, öyle ters rüzgârlar eser ki Türkiye’de, geleceğe yönelik tahmin yürütmek zordur. Ancak bu çürük koltuğun bu ağırliğa uzun süre dayanması beklenemez. Tekeller, sağ sol rezervleri yönetimi ellerinde tutuyorlar. Bu durum, bu tutum, -evet, yapısindan kaynaklanıyor ama- kim ne derse desin, Türkiye’nin tarihten gelen doğasına uymuyor. Onun için de, bu yolun yolcuları ülkenin sorunlarının altından kolay kolay kalkamazlar. iktidarca atilan her adım, bağımlılığımızı artıracak, ülkemize, halkımıza yani acılar getirecektir. Bunun da, bir “deniz bitti!”si vardır. Yeni bir seçim gösterisi mi çıkar altından, yoksa başka oyunlar mı kim bilebilir? Ben gene de, ülkemizin halkimizin demokratik birikimine inanıyorum. Türkiye’nin yazgısını hep kara oyuncular belirleyecek diye bir kural yok. Biz yazarlara düşen de, demokratik birikime gücümüz yettiğince katkıda bulunmaktır. Hem de, her şeyin yitirilebileceği nükleer çağda, hem de topun ağzındaki bir ülkede yaşadığımızı hiç unutmadan.

⚫⚫⚫





Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 182 - 15 Aralık 1987