Avrupa Aydınlanması


Kuşkusuz, şimdi çok ilerdeyiz. Zaman bakımından ilerde. Arada, belki mantar rengi-mavi bir sis var. Bir de, acı verici bir uzaklık.
Sözgelimi, Ansiklopedi’den neredeyse 250 yıl ilerde bir kuşak bizimki.
Öte yandan, Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’yle de aramıza tam iki yüz yılı aşan bir zaman dilimi girmiş.
Hem uzak ve ilerde, hem değiliz.


Avrupa’nın aydınlıklar çağına ve aydınlarına insanlığın duyduğu evrensel hayranlık, saygı ve borç, tartışmasız çok büyük.
Aslında o çağın -özellikle 1789’un- benzersiz dramatik serüveni, bir anlamda tüm zamanların ve kuşakların sessiz özverisinin toplam sayılır.
Gelecek zamanlara yönelik, sihirli atlama tahtası!

XVIII. yüzyıl, elbette “Filozoflar Çağı” adını boş yere almamıştı. Gerçi aydınlanma felsefesinin ilk vatanı İngiltere oldu, ama oradan Fransa’ya geçip 1789 Devrimi ile doruk noktasına Fransa’da ulaştı. Sonra da Almanya’ya atladı. Bu felsefenin kaynağı ya da gelişme yurdu neresi olursa olsun, gene de ufukta ilk kırmızı ışığın belirdiği Avrupa topraklarının ürünü! Yaşadıkları sınırlar değişik bile olsa, yaşam tarihleri yahut öncü etkileriyle, çok sayıda filozof ve düşünür, bu dönemi bir Aydınlıklar Yüzyılı’na dönüştürmüştü: İşte Locke (ö. 1704)! Sonra onu izleyen, ışığı yeryüzüne düşmüş zekanın büyük samanyolu Leibniz, Voltaire, Condillac, Hume, Rousseau, Diderot, Helvetius, Kant, Fichte, Hegel, Schelling, Schopenhaur ve Auguste Comte (d. 1798). Kuşku yok, bunların son üçte biri, yüzyılın ancak ikinci yarısında doğdu ve oradan geleceğe, çağımıza doğru sarktı.

Bu arada, XVIII. yüzyılı hazırlayan birkaç gecikmiş ismi daha burada anmak yerinde olur: Descartes, Hobbes ve Spinoza gibi. Ancak düşüncenin özverili ve coşkun atılımını, eski çağlar ile modern zamanlar arasındaki parlak ayırım çizgisi demek olan bir önceki yüzyılın kaymağına borçluyuz. Bilimin bu altın devrinde doğa yasaları aydınlığa kavuştu ve insan bilincine sindirildi. Bilginin laikleştirilmesi süreci başlamış oldu. Avrupa’nın dört büyüğü, Coppernicus, Kepler, Galileo ve Newton ile, yeryüzünün bilinen geometrik üstünlüğü son buldu. Modern gökbiliminin yolu, kesin olarak açıldı. Gezegenler kuramı tamamlandı. Beyaz ışığın renkli gizemi çözüldü. Düşüş yasası bulundu. Koordinatlar geometrisi, differansiyel ve entegral hesap, logaritma, kan dolaşımı, oksijenin solunum ve yanmadaki rolü, artık insan için bilinenler dağarını zenginleştiren, birer aşamaydı. Arakesit yüzyılı, aynı zamanda tekniğin de ilerlemesini özendirdi ve nice önemli aracın yaşama geçirilmesine tanık oldu.

Tuhaf raslantı: Galileo ölürken Newton doğmuş ve her şey sanki onun için hazırlanmış ya da olgunlaştırılmış gibiydi.

Sonunda bu buluşlar zinciri, XVII. yüzyıl biterken, Avrupa’da büyücülüğü kesin anlamda olanaksız kılmıştı.

Buna karşılık Türkiye’ye matbaa ancak 1726’da, Lale Devri’nde girebildi.
İmparatorluk sınırları içinde yaşayan Musevilerden (1493), Ermenilerden (1567) ve Rumlardan (1627) sonra.
En sonuncusundan tam yüz yıl sonra.

Yirmisekizzade Said Çelebi’nin çabası,
Macar asıllı Müteferrika’nın girişimi,
Şeyhülislâm Aziz Efendi’nin fetvası
ve sonunda Nevşehirli İbrahim Paşa’nın desteği,
Padişah III. Ahmed’in onayı ile.

Oysa aynı tarihlerde yaşayan Condorcet ünlü Taslak’ında, insan türünün geçirmek zorunda kaldığı aşamaları on döneme ayırmış, bunlardan sekizinciyi “matbaa"nın kullanımına ayırmıştı. Dokuzuncu basamak, bilimlerin ve felsefenin devlet baskısından kurtarılması; sonuncu ise Devrim(1789)’in insan aklına evrensellik tanıması, çeşitli halklar ve topluluklarda eşitlik düşüncesinin gelişmesiydi.

Aydınlıklar Çağı’nı belki ilk etkileyen İngiliz filozofu Locke oldu, denebilir. O, yalnız 1789’u değil. Amerikan Anayasası’na dek etkisini uzatmayı bilmişti. Dahası, yakın zamanlara dek İngiliz Anayasası da onun görüşlerine dayanmaktaydı. Bununla beraber 1688 İngiliz Devrimi’nin ürünü sayılacak bu “talihli filozof"un Hoşgörü Üstüne Mektuplar’ı ancak Hollanda’da basılabildi. Tıpkı, bir dönem öncenin Ütopia’sı gibi. Benzer biçimde, yurttaşı Hobbes’un tüm yapıtları da gene Amsterdam’da yayımlanabilmişti.

Çünkü o tarihlerin Hollanda’sı -yahut Birleşik Eyaletler Ticaret ve Deniz İmparatorluğu- kutsal bir sığınma ve hoşgörü toprağı olarak, tıpkı Rembrandt’ın görkemli Filozof tablosunu andırıyordu: Çevresi karanlıktı. Katolik engizisyonu, acımasız ve hoşgörüsüz ispanyol baskısı her yani kasıp kavuruyordu. Ama, Filozof’un kendisi, bulunduğu yer, -Protestan kuzey eyaletleri gibi- ışıklar içinde yüzmekteydi.

Bu yüzden Descartes, ömrünün son yirmi yılını o topraklarda geçirdi. Erasmus da Rotterdamlıydı. Spinoza ailesi de, uzak ve karanlık İberik ufuklarından kopup oraya yerleşmişti. O çağlar, bir bakıma, kati kilise düzenine karşı bir başkaldırı yüzyılıydı. Böyle bir seçim, insanın önüne ancak iki yol açmaktaydı: Ölüm ya da onurlu varoluş! Üçüncü bir seçenek yoktu. Ülkesinden, çağından ve sorumluluğundan kaçmayan Thomas More’un İngiltere’de başı kesilmişti. Öte yandan susuşu seçenler, bu trajik son karşısında, More’a kitabını armağan eden Deliliğe Övgü’nün yazarı Erasmus gibi, “keşke o tehlikeli işlere dostum hiç karışmasaydı....” demekle yetiniyorlardı.

Gerçi, o dönemin tüm aydınları için Avrupa ortak bir yurt, bir çeşit “baba ocağı” gibiydi. Salt monarşinin kuramcısı, demokrasinin karşısında yer almış İngiliz filozofu Hobbes bile, ülkesindeki siyasal gelişmeler üzerine Fransa’ya kaçmıştı. Ama, ülkesinde, krallığın bir kez daha geri gelmesiyle yıldızının yeniden parladığı zamanlarda dahi “tanrı-tanımaz” olarak suçlanan yazıları için özel bir Soruşturma Komisyonu kurulmasını kimseler önleyemedi.

Gerçekte, İngiltere’de, kral ile halk arasında sık sık kendini gösterip keskinleşen çelişkiler, kimi kez derin bunalımlara yol açıyordu. Bunların en dramatik boyuta ulaşan, kuşkusuz 1. Charles döneminde yaşandı. Locke ve Spinoza’nın doğumundan bir-iki yıl önce, krallığın başına buyruk yönetimine karşı, parlamento ile kral arasında giderek büyüyen bir anlaşmazlık belirdi. Halkın baskısı altındaki parlamento, toplumun isteklerini yansıtan yazılı bir dilekçeyi (Petition of Rights) Kral 1. Charles’a sunmaktan geri durmadı. Ne var ki, Haklar Dilekçesi geçici olarak kabul edilmiş olsa bile, bir yıl geçmeden geçersiz sayıldı ve Meclis’in dağıtılmasına dek uzanacak bir süreci, “Uzun Zorbalık” dönemini başlattı. Kralın bu kararı hesapsızca atılmış bir adımdı. Sonuçları ağır olan, yanlış ve bahtsız bir karardı. Anversli Van Dyck’ın elinden çıkma, beyaz at üstünde ve anıtsal bir görünüm içindeki tablosunda sanki her çizgi 1. Charles’ın ardında koştuğu ölçüsüz tutkuyu yansıtır. Göklere dönük bakışları, ufkun üstünde dimdik yükselen gövdesi, geniş alnı, sivri sakalı ve uzun kılıcıyla, kral, kendisinin yalnız Tanrı’ya karşı sorumlu olduğu inancındaydı. İncisi düşmüş istiridye kabuklarının boş kurumunu dile getiren bu siyasal tavır yüzünden daha sonra verilen Büyük Protesto belgesini ve onu izleyen 19 Öneri’yi de yetkilerine karşı birer saldırı saydı. Başlayan İngiliz İç Savaşı, kralın idamı ve Cumhuriyet’in ilânıyla sonuçlandı.

Oysa, neredeyse aynı yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleştirilen benzer bir girişim, Doğu’nun bilgece ve ağırbaşlı siyaseti sayesinde trajediye dönüşmedi. Musahip Koçi Bey, devrin hünkârı IV. Murad’a sunduğu dilekçesinde, rakamlar ve olgularla, imparatorluğun bilim ve düşünce alanında nasıl gerilediğini anlatıyor ve nedenleri ile çözümler üstünde duruyordu. Koçi Bey Layihası ilmiye sınıfına ilk kez idam cezası uygulayan bir padişah katında bile, soruşturma yahut ceza gibi sonuçlar doğurmadı. Tersine, yazarını saygınlığın doruklarına çıkardı. Koçi Bey musahipliğe atandı.

Aydınların alınyazısı bakımından Avrupa’da XVIII. yüzyılın tam ortasında başlayıp yirmi yıl süren Ansiklopedi serüveni de parlak sonuçlar verdi, denilemez. İnsan zekâsı adına yükselen bu eşsiz anıt, saray soylularının, Fransız Meclisi’nin, cizvitlerin ve din adamlarının sürekli engelleriyle karşılaşmıştı. Çağa ters düşen belirli bir siyasal sosyal blok, tıpkı genç nehirlerin sularında yaşayan akıntı ördeği gibi, hep tarihin akışına karşı bir siyaseti izlemekte kararlı göründü. Ta ki, 1789’a dek... Ama, o zaman, artık her şey için çok geç kalınmıştı.



Uğur Kökden | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 98 - 15 Haziran 1984

Osmanlı'dan günümüze ünlü konuk besteciler


Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı evreniyle kültür ilişkileri konusunda ilk belirtilere 18. yüzyıl ortalarına doğru rastlanır. Bu dönemde Avrupa ülkelerine giden elçiler kültür ve sanat çevresindeki gözlemlerini “Babıali”ye ayrıntılı olarak bildirmişler, özellikle opera, bale ve müzik türlerinin gördüğü ilgiyi raporlarında sözbirliği etmişçesine vurgulamışlardır. 19. yüzyıl ortalarına doğru imparatorluğun “Tanzimat Fermanı” ile Batı’ya bakış açısı değişir değişmez İstanbul ve İzmir’de gene Batı’ya özgü sanat etkinliklerinin ilk örnekleri belirmeye koyulmuş, ulaşım olanaklar gelişirken ilişkiler giderek yoğunluk kazanmıştır. Cumhuriyet’le birlikte başlayan Batılaşma hareketi kuşkusuz Batı sanat adamlarında her yönden merak konusu bir ülkeyi görme eğilimini uyandırmıştır. Bu arada yalnız müzik alanından bazı tanınmış besteci ve seslendiricinin öğretmen, danışman, ya da yalnızca ses ve çalgı sanatçısı olarak ülkemize geldikleri biliniyor. Bu derlememizde kaynakların titizce taranması sonucu saptadığımız kadarıyla İmparatorluk ve Cumhuriyet dönemlerinde yurdumuza gelen besteciler yer alıyor.


Bestecileri doğum yıllarını gözetip “kronolojik” olarak sıralamayı uygun gördüm.

  • Dimitri KANTEMİROĞLU - Cantemir de deniyor - (1673-1727): Ülkemize çocuk yaşta gönderilip uzun yıllar kalan müzik adamı. Aynı zamanda bilgin ve tarihçi olarak da bilinen Kantemiroğlu, Romanya’da doğdu, öğrenimini İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda yaptı, Sultan İkinci Ahmet’in yakınları arasına katıldı. Yurdumuzdan “Voyvoda” payesiyle ayrılırken “Türk Sanat Müziği” alanında otuzdan fazla çalgı müziği eserinin sahibiydi.

  • Félicien DAVİD (1810-1876): Müzik öğrenimini Paris’te yaptı, 1830 yılında “Saint Simonisme” mezhebine girdi, 1833’de İstanbul’a gelerek bu mezhebin o zamanlar Galata’da bulunan manastırında iki yıl kaldı. David yurduna döndükten sonra türlü biçimde eser besteledi, “Lalla Ruh” adlı operası özellikle başarı sağladı.

  • Franz LİSZT (1811-1880): İstanbul’a 1847 yılı Haziran ayında geldi, aynı yılın Kasım ayına kadar kaldı. Büyük piyanist ve besteci bu süre boyunca Beyoğlu’nda eski “Posta”, yeni “Nuriziya” sokağında günümüzdeki “Türk Mason Derneği” binasında konuk edildi. Liszt, eski Beşiktaş Sarayı’nda Sultan Abdülmecit’in huzurunda uzun bir program dinletti, Yeniköy’de eski Avrupa Oteli salonunda paralı iki konser verdi. Büyük müzik adamı, sarayda öğretmen olarak bulunan Giuseppe Donizetti Paşa’nın “Mecidiye Marşı” üzerine piyano için çeşitlemeler yazdı, “Dördüncü Rütbeden Mecidiye Nişanı” ve değerli taşlarla süslü bir enfiye kutusu ile ödüllendirildi.

  • Henri VIEUXTEMPS (1820-1881): İstanbul’a eşiyle birlikte 1848 yılında geldi. Ünlü kemancı ve besteci de Sultan Abdülmecit’in huzurunda çaldı, Sultan’ın onuruna bir marşı besteledi, ona da “Dördüncü Rütbeden Mecidiye Nişanı” veridi, ayrıca altınla ödüllendirildi.

  • Luigi ARDITI (1882-1903): İstanbul’a eşiyle geldi, Naum Tiyatrosu’nda 1856-1857 mevsimi boyunca bazı opera temsilleri yönetti. “İl Bacio Buse” valsiyle büyük ün yapan, ayrıca iki opera ve başka eserler bırakan İtalyan müzikçi, Sultan Abdülmecit için bir “kantat” besteledi, ona da aynı rütbeden bir “Mecidiye Nişanı” verildi.

  • Gustav HOLST (1874-1934): Alman aslından bu tanınmış İngiliz bestecisi öğrenimini Kraliyet Müzik Akademisi’nde yaptı, daha sonra Amerika’da Harvard Üniversitesi öğretim görevlisi oldu, bu arada mistik inançlara kapıldı, “astroloji” etkisindeki “Gezegenler” adlı orkestra süiti ile büyük ün yaptı. 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul’daki İngiliz işgal kuvvetleri bandolarında denetçi olarak görevlenen Holst daha sonra Doğu’dan esinli bazı eserler de yazdı.

  • Bela BARTOK (1881-1945): Yurdumuza Ankara Halkevi’nin davetlisi olarak geldi, besteci Adnan Saygun’la uzunca bir süre folklor derlemeleri yaptı, konferanslar verdi, bir konserinde “İkinci Piyano Konçertosu”na solist olarak katıldı. Bu büyük müzik adamı, çok değerli sanatçı Türkiye’de yaşamının sonuna dek kalmak istediyse de bazı ters etkiler sonucu bu istek kabul edilmedi.

  • Manolis KALOMİNİS (1883-1962): İzmir’de doğdu, ilk müzik öğrenimini bu kentte yaptı, bilgisini daha sonra Atina Konservatuvarı’nda geliştirdi. Besteci ulusal Grek ezgilerinden yararlanarak Wagner etkisinde operalar ve başka biçimlerde eserler bıraktı.

  • Paul HİNDEMİTH (1895-1963): 1935-1937 yılları arasında Maarif Vekaleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı) çağrısı üzerine sık sık yurdumuza geldi, Devlet Konservatuvarı’nın kuruluş yasasıyla yönetmeliğinin tasarılarını hazırladı, bu önemli okulun kuruluş ve gelişim aşamalarını denetledi.

  • Henry Dixon COWELL (1897-1965): Yeni müzik akımının önemli öncülerinden saylan, John Cage’in öğretmenliğini yapan sanatçı yurdumuza 1956’da geldi, Ankara’da Amerika’daki modern müzik ve kendi buluşu piyanoda “cluster-salkım” tekniği üzerinde bilgiler verdi.

  • Henry BARRAUD (1900): Değişik alanlardaki eserleriyle tanınan, 1948-1965 yılları arasında Fransız Radyo-Televizyonu Müzik Müdürlüğü’nü yapan besteci 1953’te İstanbul’a geldi, bazı oda müziği eserlerinin seslendirişinde hazır bulundu.

  • Aaron COPLAND (1900): Çağdaş Amerikan müziğinin çok tanınmış temsilcisidir. Sanatçı yurdumuza 1973’de geldi, programları eserlerinden düzenlenmiş orkestra konserlerini yönetti.

  • Joaquin RODRİGO (1901): Çağdaş İspanyol müziğinde özellikle gitar orkestra için “Aranjuez” adlı konçertosu ile ünlü “âmâ” besteci yurdumuza 1953’de eşiyle gelerek İstanbul’a bazı eserlerinin çalınışında hazır bulundu.

  • Ernesto HALFFTER (1905): Çağdaş İspanyol müziğinin bu başka ünlü bestecisi yurdumuza 1954’te geldi, İstanbul ve Ankara’da bazı eserlerini yönetti.

  • Dimitri ŞOSTAKOVİÇ (1906-1975): Bu büyük Sovyet bestecisi yurdumuza 1933 yılında “Cumhuriyet’in Onuncu Yılı” nedeniyle başka Sovyet kültür temsilcileriyle geldi. Sanatçının yanında Sovyet müzik yaşamının daha sonra uluslararası ünlü simalarından kemancı David Oystrah ve piyanist Lev Oborin bulunuyordu.

  • Karl HÖLLER (1902): Yüzyılımızın verimli Alman bestecilerinden tanınmış müzik adamı 1964’te Ankara’ya geldi, bazı eserlerinin Prof. G. Lessing yönetiminde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası tarafından çalınışında hazır bulundu.

  • Jean MARTİNON (1910-1976): Ünlü çağdaş Fransız bestecisi de 1975’te İstanbul’a “Üçüncü Uluslararası İstanbul Festivali” sırasında geldi, festivale katılan Paris Orkestrası’nın bir konserini yönetti.

  • Vitold LUTOSLAVSKİ (1913): Çağdaş müziğin Polonyalı ünlü yenileyicilerinden olan sanatçı 1976’da “Dördüncü Uluslararası İstanbul Festivali”ne gözlemci olarak geldi, konserleri izledi.

  • Benjamin BRİTTEN (1913): İngiliz müzik evreninin yüzyılımızda büyük temsilcisi kabul edilen bu büyük sanatçı arkadaşı tenor Peter Pears ile 1958’de yurdumuza gelerek İstanbul’da Şan Sineması’ndaki konserde ona kendi eseri “Michaelangelo Şarkılarında piyano ile eşlik etti.


  • Leonard BERNSTEİN (1918): Tanınmış Amerikalı orkestra yöneticisi, piyanisti ülkemize 1958’de New York Filarmoni Orkestrası ile gelerek Açıkhava Tiyatrosu’ndaki konserde orkestra yöneticisi ve piyanist olarak yer aldı.

  • Lukas FOSS (1922): Alman kökenli bu tanınmış Amerikalı besteci 1973’te ilk “Uluslararası İstanbul Festivali"nde görevlendi, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın bir konserini yönetti ve kendi bestesi “Üvertür” adlı orkestra parçasını ilk kez seslendirdi.

  • Thomas Christian DAVİD (1925): Ünlü Avusturyalı besteci Johann Nepomuk David’in tanınmış öğretmen ve besteci olan oğlu 1967-1974 yılları arasında Tahran’da görevli olarak bulundu, bu arada yurdumuza da sık sık geldi, geçti ve şarkıcı olan eşiyle konserler verdi.

  • Karlheinz STOCKHAUSEN (1928): Çağımız müzik evreninde en yürekli, en çok yönlü yenileyiciler arasında yer alan bu ilginç besteci, 1975 yılında İstanbul ve Ankara’da bazı eserlerini dinletti, açıklamalar yaptı.

  • Raul Mauricio KAGEL (1931): Çağdaş müziğin bu tanınmış temsilcisi yurdumuza 1976’da geldi, bir lise salonunda “elektroakustik” ve “audiovisuel” düzenlemelerinden örnekler dinletti.

  • Aribert REIMANN (1936): Çağdaş Alman müziğinin bu seçkin siması 1986 yılı başlarında yurdumuza geldi, İstanbul ve Ankara’da eserlerini dinletti, bazılarına piyanoda eşlik etti.

Derleme sonucu saptayabildiğim adları belirtmeye çalıştım. Bu adların sahipleri çağımızın en inanılır, en yetkili bilgi kaynaklarında “bestecilik” niteliğini kabul ettirmiş sanatçılardır. Yurdumuza gelen müzikçiler arasında piyanist Wilhelm Kempff (1895), piyanist Jose Iturbi (1895-1980), viyolonselci Gasparo Cassado (1897-1960) ve orkestra yöneticisi Antal Dorati (1906) gibi eser de vermiş olmalarına karşın daha çok seslendirici olarak bilinen sanatçılar bu listeye katılmadı. Koşullar elverdiğince dikkatli bir derlemeye karşın hata yapılmış olabilir. Bu konuda ek bilgi verebilecek meraklılar da çok küçük bir olasılıkla bulunabilir. Yapacakları haberlemenin kültür tarihimize kuşkusuz katkısı olacaktır.



Faruk Yener | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 145 - 1 Haziran 1986

I. Türk Müziği Sempozyumu



Ülkemizde “müzik” kadar değişik giysilere bürünmüş bir sanat dalı daha yoktur.

Türk Müziği” deyince,
  • Türk Sanat Müziği,
  • Çoksesli Türk Müziği,
  • Çağdaş Türk Müziği,
  • Divan Müziği,
  • Türk Halk Müziği,
  • Geleneksel Türk Müziği,
  • Türk Hafif Müziği gibi birçok alt başlık çıkar karşımıza.

Her birinin uzmanları birbirinden, eğitim, görüş açısı ve kişilik bakımından farklıdır.
Oysa ürettikleri müzik aynı toplumdan kaynaklanır, dinlettikleri kitle de aynı toplumun insanlarıdır.

Bir sanat dalında bilimsel temellere dayalı değişik görüşler çok boyutluluk getirebildiği gibi, bilimsel destek almayan farklı görüşler de o sanat dalının gelişme sürecini engelleyebilmektedir. Örneğin, Türk Müziği’nde bugün ortaya çıkan “ses sistemi” farklılıkları, Türk Sanat Müziği başlığı altındaki dalın ana sorunu haline gelmiştir. Batı’dan farklı ve kendine özgü bir ses sistemi olan Türk Sanat Müziği’nde ondokuzuncu yüzyıl sonlarından bu yana kuramsal çalışma yapılmamış, yirminci yüzyıl başlarında yapılan çalışmalar yanlış temeller üstüne oturtulmuş ve günümüz kuşağı bu yanlış alışkanlıklardan kurtulamaz hale gelmiştir. Teknik, teori ve uygulamada farklılıklar ve ses sisteminde aksaklıklar ortaya çıktığını gören uzmanlar, bunu konu alan bir sempozyum düzenlenmesine karar vermişler.

İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nın düzenlediği, “Türk Musikisi Ses Sistemi” başlıklı sempozyum, 21 Aralık’tan 23 Aralık tarihine kadar sürdü. Türk Sanat Müziği’nde besteci, yorumcu, uzman, öğretmen gibi geniş bir dinleyici kitlesi tarafından izlenen sempozyumda kırk kadar bildiri sunuldu. İlk iki gün sunulan bildiriler, “Türk Ses Sistemi” üstüne, son gün ise Türk Sanat Müziği’ndeki genel konular üstüne düzenlenmişti. Bugün konservatuvarlarda, TRT’de, klasik korolarda izlenmekte olan sistemin eksiklikleri üstünde duruldu ve yeni ses sistemleri için öneriler verilip, tartışmalar yapıldı.

Özetle, Türk Sanat Müziği’nde bugün için geçerliliğini koruyan Arel-Ezgi Uzdilek ses sistemlerinin, Batı Müziği’ndeki tampere sisteme benzer, (kendi içinde) bir tampere sistem oluşturduğu, belli bir kuramdan yola çıkan bu sistemin uygulamada çelişkiler doğurduğu ileri sürüldü.

“Ses Sistemi” üstüne verilen bildiriler ve yapılan tartışmalar, görüşlerin dört grupta toplandığını ortaya çıkardı: Bir grup, doğrudan matematiksel yoldan yürümeyi, önce kuram saptayıp bunu uygulamada izlemeyi önerdi. Bir başka grup, kulağın temel olduğunu, önce “icra”nın, yorumun ele alınmasını, sonradan kuramların yazılabileceğini savundu. Bugünkü uygulamanın olduğu gibi kalmasını savunan bir gruptan başka tarihsel incelemeler yapan bazı kişiler, hem kuramsallığın, hem de uygulamadan yola çıkışın önemini bir arada ele aldılar.

Türk Sanat Müziği üstüne yapılan ilk bilimsel yaklaşım, 1976 yılındaki Türkoloji Kongresi’nde gerçekleştirilmiş ve o tarihten bu yana üç yılda bir uluslararası düzeyde yapılan bu kongrelerde Türk Sanat Müziği üstüne çeşitli incelemeler içeren bildiriler verilmiştir. 1826’da Mehtername’nin dağıtılmasıyla bir yana bırakılan bilimsel müzik araştırmalarının 1976’ya kadar yapılmamış olduğunu ileri süren ilk konuşmacı Sabahattin Ergin bu sempozyumun tümüyle Türk Sanat Müziği’ndeki ses sistemini incelemesini tarihi bir olay olarak niteleyerek, böylesi bilimsel bir ortamın ilk kez yaratıldığını belirtti. Ses sistemindeki aksaklıkların bir an önce giderilmesi ve müziğimize bir an önce sahip çıkılması gereğini savundu.

Cinuçen Tanrıkorur da, bildirisinde, iki yüzyıldır Batı özentisi içinde “tek sesli” olarak nitelenen “tek porteli” müziğimizde yalın görünüme karşın,
yüzlerce mikrometrik ses parçacığı kullanıldığından “icrası yazılmasından, icrasından zor olan müzikler” ortaya çıkmakta olduğunu söyledi.

Cinuçen Tanrıkorur’un bu sempozyum için düşündükleri de şöyle:

Bugün Türk müzik ortamında hatalı davranışlar sonucu birtakım kamplaşmalar olmuştur. Bu ortamda, Türk Müziği’ni bilmeyen ve sevmeyen “mektepli” Batı Müziği sanatçılarıyla, Türk Müziği’ni en küçük bir eğitime tabi olmaksızın icra eden “alaylı” müzisyenler doğmuştur. Bu sempozyumun sağladığı faydaların başında işte bu kamplaşmayı kırmış olmak, normal durumda fikir ayrılıkları yüzünden bir araya hiçbir zaman getirilemeyecek olan değişik görüş sahibi müzisyeni toplamış olmasıdır. Özet olarak bu sempozyumun somut sonucu, bugün kullanılmakta olan Arel-Ezgi sisteminin yeniden gözden geçirilip, düzenlemeye muhtaç olduğunda görüş birliğine varılmasıdır.

Bu sempozyumun en can alıcı konuşmasını, kanımızca Yalçın Tura yaptı. Gerek Batı Müziği sistemi içinde, gerekse Türk müzik sistemleri içinde besteleri olan Yalçın Tura’nın konuşmasından sonra, birçok müzikçi onun önerdiği bilimselleşmenin bugünden yarına kalacak en sağlam yol olduğunu belirtti. Tura, bugün kullanılan sistemin aslında onuncu yüzyıldaki Farabi’den kalan yazılı metinlere ve onüçüncü yüzyıldan Safiyüddin’e dayalı olduğunu, ancak yanlış yorumlamalarla aslının saptırıldığını, geleneğe bağlı olan Halk Müziği’nde hâlâ yalın olarak aslının uygulandığını ve şu anda yapılacak tek şeyin Safiyuddin’in gerçek anlamını ortaya çıkarmak olduğunu ileri sürdü.

  • Sempozyumun diğer konulardaki bildirilerinde terimlerde yalınlaşma üstünde de duruldu. Kemal İlerici’nin önerdiği, besteci yerine “sesdizer”, müzik yerine “’sesdili” terimleri benimsenmediği halde, kullanılmakta olan perde isimleri ve diğer yabancı sözcüklerin mutlaka yalınlaşması gereği herkesin ortak görüşü oldu.

  • Örneğin, Dugâ, Gevest, Aşiran, Suri gibi makamların yeni kuşaklara daha kolay tanıtılması için, uluslararası ortak müzik terimlerinin benimsenmesi gereği savunuldu.

  • Tarih boyunca ses sistemlerinin gelişmesi, farklı frekans saptamalarından doğan farklı makam dizilerinde determinist bir sistem aranamayacağı,
    • Azerbaycan Halk Müziği’nin gelişim tarihi,
    • eski Türkler’in, Göktürkler’den bu yana müzik aletleri ve müzik terimleri,
    • Türk Müziği’nde prozodinin önemi gibi araştırma ve incelemelere dayanan çeşitli konular üçüncü günün bildirileri içindeydi.

Sonuç olarak bir sistemin eksikleri, boşlukları ve doğurduğu yanlış ortaya çıkarılmış oluyor, buna karşılık önerilen diğer sistemler tartışılıyor ve alt kurulların toplanması, incelemeler araştırmalar yapılarak, bilimsel yaklaşımlarla saptanacak yeni sistemin genç kuşaklara aktarılması dileği ile I. Türk Müziği Sempozyumu bitiyor. Nice dinleyicinin salondan ayrılırken yöneticilere, “ikinci sempozyum ne zaman” sorusunu sorduğunu duyuyoruz.

Dileğimiz, müziğimizin diğer dallarından uzmanların da katılacağı daha geniş kapsamlı oturumlar düzenlenmesi.



Evin İlyasoğlu | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 84 - 1 Ocak 1984