Marc Chagall

Çağdaş resim tarihinde bir büyük sayfa kapandı

Chagall, 98 yaşına basması nedeniyle, geçen yılın Temmuz ayında kendisini Saint-Paul-de-Vence’deki büyük ve ışıklı atölyesinde ziyaret eden “Figaro Magazine”in sanat yazarına, inanılmaz bir içtenlik ve dürüstlükle şunları söylüyordu:

Binlerce kuşkuyla doluyum. Bir tablonun ne zaman iyi olabileceğini, ne zaman bitmiş sayılacağını bilemiyorum. Birinin, bu konularda beni uyarması gerekiyor. Yapıtlarımı sergilemekten korkuyorum. Sanırım ölünceye kadar yapıtlarımdan kuşku duyacağım. Onların önemli olduğu, benden sonra yaşıyacakları konusunda hiçbir güvenceye sahip değilim.

Sonra da kollarını iki yana açarak ekliyordu: “Zavallı Chagall, yalnızca namuslu olduğunu biliyor, o kadar...”

İlerlemiş yaşına karşın, her gün sabahları ve öğlenden sonralar geldiği, dar bir koridorla ayrılan yüksek tavanlı, kuzeyin metalik ışığıyla aydınlanan bu atölyesinin bir köşesinde, yüzünden eksik olmayan ironik gülüşüyle, kapının karşısındaki büyük bir masada çalışmaktadır Chagall. Orada hem resim yapmakta, hem de bu resimlerine benzeyen şiirler yazmaktadır. Hemen hemen boş olan duvarlarda, bir Renoir, bir Braque, bir de papa tarafından kendisine armağan edilmiş küçücük bir ikon, şöminenin yanıbaşında da Miro’nun bir heykeli bulunmaktadır. Bu arada, çok sevdiği iki yapıtı elbet: “Kırmızı Çatılar” ve “Eiffel Kulesi Evlileri”.

Ve karısı Valentina ile giysilerini seçen, ressamın pek sevdiği çiçeklerini yerleştiren, onu cesaretlendiren ve resimlerini esinlendiren sekreteri Vava...

Garip bir önseziyle, mavi bulutlar üzerinde yüzen soytarıları konu aldığı son tablolarından birini işaret ederek şunu söylemeyi de unutmamıştı:

Sizin ilk kez görmekte olduğunuz bu resim, belki de benim son tablom olacaktır


PİCASSO VE MİRO’NUN ARDINDAN...

Chagall’ın sözünü ettiği tablo, gerçekten son tablosu mu oldu, bunu bilmiyoruz elbet. Ama yalnız bizim değil, tüm sanat çevrelerinin, sanata adanmış koca bir yaşamın sona ermesi nedeniyle, birleştiği bir gerçek var ki o da şu: Picasso ve Miro’nun arkasından, en az onlar kadar önemli bir başka sanatçı daha dünyamızdan ayrılmıştır. Picasso ve Miro gibi o da bir başka ülkeden kopup gelmişti Paris’e. Getto yaşam içinde doğup büyüdüğü, Yahudi kökenli bir gelenek içinde yetiştiği uzak bir Rus kasabasından kalkmış, yeni sanat akımlarının kaynaştığı koca bir merkeze ayak basmıştı. Desen çizmeye karşı yeteneği vardı. Çocukluğunda bir ansiklopediden kopya ettiği figürleri, kendine özgü biçimde yan yana getiriyordu. Ailesi onu pek anlamıyordu ama o, içini dolduran bu resim sevgisinin giderek bir aşka dönüştüğünü biliyordu. Sonradan şöyle diyecektir: “Bir aşk gibiydi bu. İçinizi böyle bir aşk doldurunca, öteki kadınları gözünüz görmüyor artık”. 1907’de gittiği Saint-Petersburg Akademisi’nin giriş sınavlarını kazanamayınca, çağdaş Fransız resmiyle ilk kez karşı karşıya geleceği Léon Bakst’in atölyesine girecek ve Winaver adlı bir avukatın desteğiyle 1910’da Paris’e gidecektir. Oraya uyum sağlamakta gecikmeyecektir.

Delaunay’ı tanıyacak, “Montjoie” dergisinde;
                 La Fresnaye,
                 Gleizes,
                   Metzinger,
                   Marcousis,
                   Lhote ve
                                                                       Le Fauconnier gibi kübistlerle dostluk kuracaktır.

Ama onu, bu çevrede resim yapmaya, sergilemeye yönelten iki isim önemlidir: Cendrars ve Apollinaire.

Baba” ve “Atölye” gibi resimleri, Birinci Dünya Savaşı’nın başlarına kadar süren bu dönemin yapıtlarıdır. Şiirsel folklor, onun başlıca ilgi alanını oluşturmaktadır. 1913’te gittiği Berlin’de, ilk Alman sanatçılar Salonunda ve ertesi yıl “Der Sturm”da resimlerini ilk kez sergileyecektir. Özellikle kübistler ve Fauve’lar onun sanatını derin biçimde etkileyecektir. Kendi deyimiyle gözleri yıkanmıştır. “Ben ve Köyüm", “Yedi Parmaklı Otoportre” gibi büyük boyutlu resimlerin yer aldığı bu dönem, Chagall’ın yoğun bir çalışma dönemi olur aynı zamanda. Yahudi folklorunun fantastik perspektiflere karıştığı bu dönemi, bazı kaynaklar Chagall’ın en verimli dönemi sayarlar. “Der Sturm” Galerisi’nde açtığı ilk kişisel sergisi oldukça büyük bir yankı uyandırmıştı bu sıralarda.


Birinci Dünya Savaşı’nın’nin patlamasıyla, doğduğu kasabaya, Vitebsk’e döner Chagall. Gizlice yer değiştirmekte ve daha çok da Petersburg’da kalmaktadır. Şimdi Bale Müzesi’ndeki “Siyah Eldivenli Portre”yi kendisine esinleyen ilk karısı Bella ile evlenir. Artık sanatı, daha içe dönük ve trajik bir içerik kazanacaktır.

Moskova’da Tretiakov’da bulunan “Kent Üzerinde Âşıklar” adlı fantastik tablosu 1917 tarihini taşır ve bu dönemin tipik yapıtları arasında yer alır. Devrim sırasında, Vitebsk bölgesi güzel sanatlar komiseridir. Orada yöresel bir müze kurar ve gene kendi çabasıyla oluşturulan akademiye Malevitch, Pougny ve Lissitzki gibi avangard ressamlar hoca olarak çağırır. Daha önce Paris’te tanıdığı halk komiseri Lunacarski’nin desteğini kazanmıştır. Yahudi tiyatrosunun duvar resimlerini, dekor ve kostümlerini yapar. Yönetimle çatıştığı için Rusya’yi terketmek zorunda kalır. Bu arada Malevitch’le de bozuşmuştur. 1922’de kısa bir süre kaldığı Berlin’de Grosz, Hofer, Meudner, Archipenko gibi yeni dostlar edinir. “Yaşamım” adını taşıyan otobiyografisine, yayımcı Paul Cassirer için gravürler yapar. İlk ofort’ları Berlin’de basılır. Artık yoğun biçimde gravür çalışmalarına vermiştir kendini. Paris’e yerleşir. Breton, ülkesinin folkloruna içtenlikle bağlı bu Rus Yahudisinin kişiliğinde, çağdaş sanatın bir öncüsünü görmektedir. Gettoları, merkepleri, âşıkları, kemancıları ile tam bir “Chagall-land”dır onun dünyası. 1923’te ünlü tablo taciri Vollard’dan yeni gravür siparişleri alır: Gogol’ün “Ölü Canlar”ı için 118, La Fontaine’in fabl’leri için 100 ofort yapar. Bunları, Kutsal Kitap için oluşturduğu gravürler izler. Bu süre içinde Chagall, Fransa’nın güneyini, bitkilerin ve çiçeklerin güzelliğini keşfetmiştir. Esnek ve gevşek anlatımlı çok şiirsel natürmort ve peyzajlar, bu dönemin ürünleri arasındadır. Tel Aviv Müzesi’nin açılışı nedeniyle Filistin’e gider. Eski ve Yeni Ahid’den esinlenerek oluşturduğu resimleri, bu yörenin izlenimleriyle süslüdür.



FRANSIZ YURTTAŞI

Chagall, 1937’de artık Fransız yurttaşıdır. 1939’da Carnegie ödülünü kazanır ve yedi yıl kalacağı Birleşik Amerika’ya gider. Orada karısı Bella’nın ölümü, Chagall’ı derinden etkileyecektir. Stravinski’nin “Ateş Kuşu” balesinin dekorlarını yapar. Bütün büyük sanat merkezlerinde ve bu arada 1947’de Paris Modern Sanat Müzesi’nde düzenlenen sergileri, ona büyük bir ün getirir. 1948’deki Venedik bienalinde gravür büyük ödülünü kazanır. Dalgalı ve taze renklerin yer aldığı resimleri, artık iyiden iyiye ışıklanmıştır. Allegorik figürlerin kaynaştığı fantastik yorumlu Paris peyzajları, 1953 tarihi taşır. Metz ve Assy kiliseleri için yaptığı seramik ve vitray çalışmalarını, Kudüs’teki Hadassah sinagogunda da sürdürür. Dönemin kültür bakani André Malraux’nun isteği üzerine Paris Operası’nın tavanını resimleriyle süsler. 1968’de Nice Üniversitesi’ne mozaik panolar ve Reims Katedrali’ne vitraylar yapar. Siyah-beyaz ve renkli lito’ları da bu döneme rastlar.

Chagall’ın Nice yakınında Cimiez’de kendi adını taşıyan ve 1973’te açılan müze;
  • ressamın Biblik mesajlarını,
  • 17 özgün tablosunu,
  • 1954-1967 arası eskizlerini,
  • Kutsal Kitabın esinlediği 39 guaşını,
  • basılmak üzere hazırlanan gravürlerinin özgün plakalarını ve
  • 75 taşbaskısını kapsamaktadır.

Yahudi ve Slav ruhunun motifleri, bu yapıtlarda bir araya gelmiştir. Müzenin açılışına, zamanın Kültür Bakanı Maurice Druon’un yanı sıra Begün Ağa Han’dan David Niven’e kadar birçok ünlü isim katılmıştı.

Marc Chagall’ın sanatı, bütün akım ve eğilimlerin dışında kalmıştır. 1941’de André Breton, Chagall’ın resimlerinde, gerçeküstücü akımla yakın ilişkiler bulmuştu. Öte yandan kübizm ve fovizm’le de zaman zaman yakınlık sezenler olmuştu. Fakat bütün bu etkiler, onun kişisel anlatımı içinde erimiş ve resminin yapısı içindeki yerini almıştır. Derin bir insancıllık, nostaljik bir duyarlık, şiirsellik ve çok özel düşsel bir incelik, Chagall’ın sanatına benzersiz bir boyut katmıştır.

Yazımızı gene onun, sanatına ilişkin görüşleriyle noktalayalım.

Geçen yılın ortalarında, 98 yaşına bastığı 7 Temmuz 1984’te şunları söylüyordu:

"1910’da Fransa’ya geldiğimde, bu olağanüstü sanat devrimine katılarak, fakat tüm sanat akımlarına sırtımı dönerek yaşadım. Sürekli olarak benim canlı kaynaklarımın yer aldığı ülkemdeki oluşumlara ve geleneklere döndüm, bunu resimlerimde yaşatmaya çalıştım.


Kaya Özsezgin | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 118 - 15 Nisan 1985
________________________________________________________________________________________________



Marc Chagall’ın sanatı üstüne

Çağdaş resmin en önemli ustalarından biri olan Marc Chagall, 28 Mart Perşembe günü, 1950’de yerleştiği Nice yakınlarındaki Saint-Paul de Vence kasabasındaki küçük çiftlik evinde doksan yedi yaşında öldü.

  • Pablo Picasso (1881-1973),
  • Oscar Kokaschka (1886-1980),
  • Joan Miro (1893-1983),
  • Salvador Dali (d. 1904) gibi çağdaş resmin önde gelen adlarından biri olan Chagall da sanat uğraşını yüzyıla yaklaşan bir süreye ulaştırmıştı.

Sovyetler’in onur konuğu olarak doğduğu ülkeye seksen beş yaşındayken bir gezi yapan ünlü sanatçı, uzun yaşamının sırrını şu sözlerle açıklamıştı:

"Bunun bilinmeyen bir yanı yok. Yalnızca namuslu ve sevgi dolu olmanız yeterli. Sevgi dolu bir kişiyseniz, tüm öteki yetenekler ardından gelir.



CHAGALL’IN SANATI

Marc Chagall, 1908-1912 yıllarını kapsayan ilk dönem resimlerinde kübizm, fovculuk ve gerçeküstücülük gibi öncü akımların etkilerini Vitebsk anıları, düş ve hayal gücünün görüntülerini şiirsel ve yalın bir motif bütünlüğüyle bireşime götürdü.


  • Siyah Eldivenli Nişanlım” (1909),
  • Cumartesi” (1910),
  • Evlilik” (1910),
  • Kadınıma Adanmış” (1911),
  • Ben ve Köyüm” (1911),
  • Yedi Parmaklı Sanatçı” (1911/12),
  • İçen Asker” (1912) adlı tabloları bu dönemin ünlü resimleri arasındadır.

1923’te Paris’e yerleştikten sonra yağlıboyaları yanı sıra desenlere, gravürlere, kitap resimlerine de önem vermeye başladı. Bu dönemde sanatı pek ilgi çekmeyen fantastik ve halkçı özellikler gösteriyordu. Chagall’ı Fransa’da ilk keşfeden basımcı ve koleksiyoncu Vollard, ondan Gogol’ün “Ölü Canlar"ı ve “Kutsal Kitap” için gravürlerle La Fontaine’in “Masallar"ı için yüz kadar guvaş yapmasını istedi. Bu kitap resimleri üzerinde uzun süre çalışan sanatçı, 96 gravürün yer aldığı “Ölü Canlar”ı 1927’de tamamladı. Chagall’ın kitap resimleri, onun ne denli güçlü bir çizgi ustası olduğunu kanıtlar. Başıboş, sürekli bir devinim içinde sanki sayfalardan fırlayacakmış gibi telaşlı çizgilerle gerçeği düşlerle birlikte yakalayabilme kaygısı. Sanki bir giz, bir büyü gizleyen Chagall’ın gravürleri belli bir gülmece anlayışına da yabancı değildir. Saçmanın gülünçlüğünü ortaya çıkaran, dünyayı alaya alan kişinin ressamın kendisi mi, yoksa kağıttan başını uzatmış bakan o insan biçimleri mi olduğu pek anlaşılmaz.

Paris’e yerleştikten sonra ve geziler dönemindeki;
  • Sirk” (1926),
  • Eiffel Kulesinde Evlenenler” (1928),
  • Gelinin İskemlesi” (1934),
  • Yeşil Kemancı” (1939) bu dönemin ünlü resimleri arasındadır.


Özellikle sirk temasını sık sık işleyen Chagall,
Bisikletçiler” adlı tablosunda akrobatların devingen dünyasını hareketli figür istifleri ve duyarlı renklerle yansıtmıştır.

Yeşil Kemancı” ise sanatçının imgesinde yeniden var olmuş Rusya yaşamının tipik bir insanıdır.


Chagall’ın hangi döneminde olursa olsun bütün yapıtları bir mutluluk tadı iletir. En ağırbaşlı konulara bile işgüdüsünden gelen bir yumuşaklık, sonsuz bir duygusallıkla yaklaşır. Düş gücüne sınırsız bir özgürlük tanımıştır, ama düşlerin sonu gözyaşı getirecekse vazgeçip yeni baştan mutlu bir düş kurar. Yaklaşan İkinci Dünya Savaşı’nın etkisiyle 1935’ten sonraki resimlerinde acıklı sahneler ve Rusya’daki çocukluk yıllarının özlemi görüldü. Savaşın yazgısı ve dramından esinlenen “Kentin Ruhu” (1945) adlı tablosunda, sanatçı iki yüzünden biriyle acının simgesi olan kutsal haça, ötekisiyle de saflığın ve umudun simgesi olan Bella’nın yarı yitik görüntüsüne bakar.

Yapıtlarının bütünüyle Chagall, yaratıcı gerçekçiliğin bir başka türünü ortaya çıkardı. İlk dönem resimlerinden “Ben ve Köyüm", Delaunay’ın yuvarlak biçimlerden oluşan resimlerindeki düzenlemeyi anımsatan bir anılar demetidir. Bilinen ölçek ve yerleştirme kuralları burada yerini bir başka gerçeğe bırakmış gibidir. İnsanın gözünü ineğin gözüyle birleştiren noktalı çizgi, görünmeyeni de görünür kılabilmeye öncelik verir. O dönemde Apollinaire’in Chagall’ın atölyesine gidişinde önce şaşırdığı, sonra da “Doğaüstü” diye mırıldandığı söylenir.

André Breton ise daha sonraları onun için şunları söylemiştir:
"Onun tam anlamıyla lirik bir biçimde patlaması 1911’de başlar.
Eğretilemenin (métaphore) modern resme başarıyla girişi, yalnız onun yapıtlarında görülebilir.

Resimlerindeki düş gücü, anılar ve bilinçaltı temalarıyla doğadaki yaratıklar, ağaçlar, çiçekler, yapraklar, hayvanlar hep birbirini arar, birbirini kucaklar, bir yerlerde buluşurlar. Bütün bu buluşmaların Chagall’ın renklerle var ettiği boşluklarda, uzam ya da alanlarda yer alması ve düşlerin ’yaşanmış gibi’liği, ayrıntıların yinelenmesi sanatçıyı bilinmeyen dünyaların ya da çok uzakların masalsı ortamına ulaştırır. Rusya’da geçen ilk döneminde bu masal ortamı daha somut biçimde görülür. Sanki çocukluğunda yaşadığı bir öyküyü yeniden renk ve çizgilerle dile getirmiştir. Paris’e yerleştikten sonra bunlar somutluğunu yitirerek düş gücüne, içgüdüye, bilinçaltına herhangi bir sınır tanımamıştır. Bu özellikleriyle Chagall, gerçeküstücülüğün öncülerinden biri sayıldı. Ama Rus ve Yahudi folkloruyla çocukluk anılarından beslenen ve şiirsel bir hayal gücüne, renk fantezisine, özgün bir sezgi gücüne dayanan sanat gerçeküstücülüğe çok yakınlık göstermekle birlikte aslında hiçbir akıma bağlanamaz.

Ölümünden kısa süre önce bir Amerikan gazetecisinin kendisiyle yaptığı söyleşide Chagall, sanat anlayışını şöyle özetlemişti:

Gerçekle fantezinin ve peri masalının dört boyutlu bir görünümde iç içe girmesinin bir sakıncası mı var?
Bir psikolojik şok, ama insanın içini karartmadan, dehşete düşürmeden yaratılmış bir psikolojik şok kötü mü?"

New York Modern Sanatlar Müzesi yöneticilerinden William Rubin ise onun ölümüyle çağdaş resmin uğradığı kaybı şu sözlerle belirtiyor:

Çağın devini yitirdik. Ne yazık ki, günümüzde resmin bu türünde onun yerini tutabilecek bir sanatçı daha yok.”



Ahmet Köksal | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 118 - 15 Nisan 1985

Woody Allen

Görmek istediğim filmleri çekiyorum

Woody Allen, Amerikan sinemasının yetiştirdiği en önemli oyuncu ve yönetmenlerden biri. Geçtiğimiz yıl “Zelig” ve “Broadway Danny Rose” adlı filmleriyle yine dikkatleri üzerinde toplayan Allen, şu sıralarda “The Purple Rose of Cairo” (Kahire’nin Mor Gülü) adlı yeni bir filmi tamamladı. Woody Allen ile, Le Nouvel Observateur dergisince sanatı ve özel yaşamı üzerine yapılan bir söyleşiyi yayınlıyoruz.

En büyük üzüntünüzün, bir başka kişinin yerinde olamamak olduğunu söylemiştiniz. Örneğin kim?
Evet, bu olağanüstü bir şey! Yıllardan beri, bu düşünce durmadan kafamda. Hiç terketmiyor beni. Gerçekte bu bir şakaydı. Bir kitabimi yayınlamak isteyen yayıncıya, kolaylık olsun diye, yazdığım özyaşam öykümün notları arasındaydı. Yaşamöyküleri, beylik sözlerle doludur: Şunu yaptı, şunu yapıyor gibi... Ben, bu tümceyi ekledim ve o günden beri bana yapışık gibi, herkes bunun gerçek olduğuna inanıyor. Ancak, yaşamım da öyle anlar oluyor ki, tümüyle kişisel nedenlerle, bir başkasının yerine geçmeyi çok istiyorum. Örneğin Marlon Brando’nun.Ya da Sidney Bechet, Arthur Rubinstein, Charlie Parker gibi büyük bir müzisyen olmak da beni rahatsız etmezdi. Bir beyzbol oyuncusu da olabilirdim. Şimdi bir yeteneğim var, ama başka yeteneklerim de olsun isterdim. Hiçbir şeyden hoşnut olamıyorum, bu benim en büyük hatam, her şeyden yakınıyorum, filmlerimi kötü buluyorum, havayı sevmiyorum; güneş oluyor, yağmur ve sis istiyorum.

Bunu filmlerinizi izledikten sonra, daha çok duyumsuyoruz. Morali yükseltecek şeylerden söz ediyorsunuz. Örneğin, şu yaklaşımınızda olduğu gibi: ölümde de iyi bir yan var, yatakta yapılabilen ender şeylerden biridir, en azından...

Gülmenin yerini hiçbir şey tutmaz ve ben bunu engellemiyorum. Ama beni asıl ilgilendiren, başka bir şey. Örneğin “Bisiklet Hırsızları”nı ya da “Büyük Yanılsama”yı izlediğimde, içimde ve kafamda oluşan heyecanlar, düşünceler. Benim için, bunlar hiç bitmeyecek denli önemli.

“Annie Hall” gösterime girdiğinde, filmlerinizde güldürüye, artık daha az yer vereceğinizi söylemiştiniz. “Broadway Danny Rose”da ise, güldürü, trajedinin ayrılmaz bir parçası...

"Interiors” ile, bu yönde daha ileri derecede bir serüven yaşamıştım. Kimileri bana bozulmuştu, çünkü eğer bir kişi karşısındakini güldürme şansına sahipse ve bundan yararlanmıyorsa, bu bir delilikti onlar için. Ama yapılan işde, derinleşmek gerekir, yoksa kendi kendini yinelemek kaçınılmaz olur. Örneğin Marx Kardeşler -ki, tapıyorum onlara- hep aynı filmi yaptılar, bir filmlerini gördünüz mü, tümünü görmüş gibi olursunuz. Yirmi yıl sonra çevirecekleri filmi kestirebilirsiniz, önceden. Chaplin ise, ayrı bir şeydi. Hep yeni şeyler yapmanın arayışındaydı, özellikle yaşamının sonunda...

Ya Buster Keaton?

Amerikan aydın çevrelerinde, Keaton’un Chaplin’e yeğlenmesi iyi kurgulanmıştır. Keaton’un bir dahi olduğu ve filmlerinin teknik özellikleri açısından Chaplin’inkilere oranla daha üst düzeyde olduğu gerçektir. Ama Chaplin, daha komik, daha insancıldır. Her zaman da, daha çağdaş kalacaktır. Keaton’un “Kentin Işıkları” adlı filmi için ise, tüm filmlerini verebilirim. Bu film, beni etkileyen, hümor ve heyecanın bir karışımı.

Bu karışımı, filmlerinizde, giderek daha çok kullanıyorsunuz.

Başlangıçta, salt güldürmek amacıyla filmler yapıyordum. Daha sonra, “Annie Hall”de olduğu gibi, birçok boyutu olan filmler yapmaya başladım. Bu da, artık daha az güldürmek zorunda olduğum gerçeğini ortaya koyuyordu. Eğer gerçeğe, doğa kurallarına fazla bağımlı kalmıyorsanız, komik olmak hiç de güç değil biliyorsunuz. Ama gerçek, yaşamın içine girdikten sonra, her zaman gülünç olmayan, gerçek insanları göstermek zorunda kalıyorsunuz.

En çok hangi filminizi seviyorsunuz?

Hiçbir filmimi sevmiyorum, benim için hepsi geç kalmiş filmler. Her zaman düşlediğimle ortaya çıkan film arasında büyük çelişkiler var. Hep düşkırıklığı. Madem soruldu, söylemek gerek: En sevdiğim Marie-Christine Barrault ve Charlotte Rampling ile birlikte çevirdiğim “Stardust Memories” (Samanyolu Anıları). Aşk ve ölüm üzerine bir film. Her konuda en iyisi... Dolayısıyla, en az iş yapanı da, tabii.


Ya sonuncusu: “Broadway Danny Rose”?

Bu film sonuncusu değil. Ocak ayında ABD’de yeni bir filmim gösterime girecek: “The Purple Rose of Cairo” (Kahire’nin Mor Gülü). Ve şu sıralarda, bir üçüncüyü hazırlıyorum. “Danny Rose” çok iyi tanıdığım bir dünyaya, iş dünyasının karanlık ilişkilerine nostaljik ve sevecen bir bakıştı. Bu filmde, yaşamdaki gerçek kişiliklerini oynayan birçok insan var: Vantriloglar, bardaklarla, konserve kutularıyla, bisiklet pompalarıyla müzik yapan insanlar. Bunların hepsi gerçek birer profesyonel.

Sanatçı, yani..

Onların, kendilerini bir sanatçı gibi kabul edip etmediklerini bilmiyorum. Ama bunu duyumsadıklarını sanıyorum. Yıldızlarla  aynı sevinci duyuyorlar, aynı seyircinin önüne çıkıyorlar. Ramp ışıkları altında smokinle dolaşıyorlar. Alkışlanıyorlar, esprilerine gülünüyor. Gecenin ortasında, hepsi bir restoranda buluşup konuşuyorlar.

İyi para kazanıyor musunuz?

Biliyorsunuz, filmlerim iyi iş yapıyor.

Ama, bir Spielberg filmleri kadar çok değil...

Yoo, hayır! Hiçbir ilgisi yok! Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de kendime seyirci bulabilmem benim için büyük bir şans. Bunlar olmadan, filmlerim kendi bütçelerini bile karşılayamayacaklar. Ama benim filmlerim, küçük bütçeli filmler. Bir bakıma günlük bir savaşım.

Bu nedenle mi, “Broadway Danny Rose”da olduğu gibi, sık sık siyah-beyaz çekiyorsunuz, filmlerinizi?

Hayır, bu salt kişisel bir zevke dayanıyor. Bazı konular içinse, çok güzel buluyorum bu tekniği. Yapımcılarım isyan ediyor. Siyah-beyaz bir film, nereden bakarsanız bir milyon dolarlık bir kayıp demek. Siyah-beyaz filme gitmeyen birçok insan var. Bu tür filmlerin karanlık bir yanının olduğunu sanıyorlar. “Kahire’nin Mor Gülü” renkli bir film, göreceksiniz, görüntüler de çok güzel. Korkunç gerçekçilikle, düşselliğin tatlı dünyası arasındaki farklılıkları gösteren bir güldürü. Mia Farrow ve Jeff Daniels oynuyorlar. Film, 1930’lardaki büyük kriz döneminde New Jersey’in küçük bir kasabasında geçiyor. Senaryonun özünde fantastik bir yaklaşım var. Ama fazlasını söyleyemem, bu da filmin sürprizi.

Bir önceki sorunuzu yanıtlamak için, şöyle diyebilirim: Bir öğretmenden, bir avukattan daha çok kazanıyorum. Ancak, benimle aynı mesleği yapan kişilerle, örneğin Barbra Streisand, Robert Redford, Clint Eastwood’la karşılaştırıldığında, hiçbir şey kazanmıyorum, neredeyse. Eğer milyarder olsaydım, paramı nasıl kullanacağımı bilemezdim. Ne yata, ne kırda bir villaya özlemim var. Güzel güzel arabalara, çeşit çeşit giysilerle dolu bir gardroba da gereksinimim yok. Bana istediklerimi yapabilecek kadar, para verdikleri için şanslı sayılırım.

Çocukluğunuzda para sıkıntısı çektiniz mi?

İşin ilginç yönü, yoksulduk ama bunun farkında değildik. Hayır, hiç parasızlık çekmedim, hiç aç kalmadım. Annem çiçekçiydi, babam her mesleği yapıyordu. Şoför, bilardo oyuncusu, barmen... 16-17 yaşlarında, televizyon için senaryolar yazmaya ve böylece babamın tüm yaşamında kazandığı parayı bir haftada kazanmaya başladım. İleride ne yapacağımı hiç sormamıştım o güne değin, kendime. Özel bir yeteneğim vardı ve insanlar bunun için bana para vermeye hazırdı.

Önümüzdeki yıl 50 yaşına giriyorsunuz...

Evet. 85’in Aralık’ında.

Bu inanılmaz görünüyor. Çünkü sizi genç olarak görmeye alışmıştık.

Biliyorum, belki mesleğimden ötürü yaşlanamıyorum. Sanatçılar biraz çocuk sudur, genellikle. Belki de kalıtsal bir olay, ailemde herkes benim gibidir. Babam 84 yaşında, hâlâ dinç, New York sokaklarını arşınlar her gün ve gözlük kullanmaz. Yaşından en az yirmi aşağı görünür. Annemse 80 yaşında olmasına karşın, hâlâ formunda.

Çocuğunuz yok mu?

Hayır. Ama dört buçuk yıldır birlikte yaşadığım Mia Farrow’un yedi tane var. Dördünü Vietnamlı ve Korelilerden evlat edindi. Birlikte yaşamıyoruz ama her gün görüşüyoruz. Elimden geldiğince yardım ediyorum onlara. O, daha daha evlat edinmek istiyor. Mia olağanüstü bir kadın, onları bataklıktan çıkardı. Doktorlar, normale dönmeleri olanaksız diyordu. Ama şimdi, en iyi okullara gidiyorlar. Bazen “Fiziksel özürlü bir çocuk istiyorum” diyor ve ilk önüne geleni alıyor.

Bu iki yaşamı zirvede götürebilmeyi nasıl başarıyor?

Birlikte olduğumuzdan beri, ben sık sık New York dışına film çekmeye gitmeye tutkulu olduğum için, yaşamı kolaylaşıyor. Ama önceleri, her yere götürüyordu onları, Mısır’a, Bora Bora’ya... Her türlü olanağı var, onları bir uçağa bindirip istediği yere götürebilir, bir eve yerleştirebilir, onlara öğretmenler, dadılar tutabilir. Ama hepsini kendi yapıyor. İnanılmaz biridir. Sabah altıda kalkıyor, herkese kahvaltı hazırlıyor, sonra tüm gün çekime gidiyor, akşam döndüğünde yemeklerini hazırlıyor ve neler yaptıklarını dinliyor. Bundan hoşlanıyor, bu onun için artı bir çaba değil. Ama, benim gibi 45 yılını bekâr yaşamış bir adama, yedi çocuk, iki kedi, bir köpek, yüzlerce balık, bir tavşan, bir papağan ile birlikte yaşamak pek kolay değil. Çocuklarla yürüyor da, asıl sorunum hayvanlarla...

“Broadway Danny Rose”da, yüzünü hiç göstermeyen, hep gözlük kullanan esrarengiz bir kadını canlandırıyor...

Bu rolü çok istiyordu. Ancak biraz endişeliydik: Bir oyuncu gözlerini kullanmaksızın, bakışlarından yararlanmaksızın, heyecanını nasıl katabilirdi, böyle bir filme? Ama gördük ki, sonuç hiç de olumsuz değil.


Gençliğinizde çok gider miydiniz, sinemaya?

Tüm yaşamım orada geçerdi, diyebilirim. Annem, babam açıkhavaya çıkmamı, plaja gitmemi isterlerdi. Hemen hemen her filmi görürdüm. 12 yaşındayken, salt yabancı film gösteren bir sinema açılmıştı yakınlarda. En iyi filmleri orada gördüm: “Cennet Çocukları”, “Oyunun Kuralı”. Rossellini’nin filmleri. Çok mutluydum, çünkü Amerikan filmlerinin dışında -onlar arasında Orson Welles’e hayrandım- bir sinema tanımıyordum. Westernleri sevmiyordum. Fred Astaire’i de fazla tutmuyordum. Bu gangster ve kovboy filmleri, benim için çok yüzeyseldi, gerçek yaşamla hiç ilgisi yoktu. Hitchcock filmlerini alın, örneğin! Bu filmlere tapıyorum, öykü çok iyi işliyor, neredeyse ağlayacak denli olayın içine giriyorsunuz. Ama, garlardan satın alınan resimli romanlardan çok farklı değil, hiçbir derinliği yok. Hitchcock da, aynı görüşte olacaktı, sanırım. Amerikan filmleri, insanların sıkıntıdan kurtulmak, yaşamın saldırısından kaçmak için sığındıkları bir yerdir. Orada iyi giyinmiş, iyi yerlerde yaşayan insanlar; delice, inanılmaz şeyler yapan kahramanlar görürler. Öyle sanıyorum ki, biz hayran olduğumuz yaşamın filmini çekiyoruz. Steven Spielberg, çocukluğunda görmek istediği filmleri çektiğini söylemişti, bunu gayet iyi yapıyor. Ben de onun gibiyim, görmek istediğim filmleri çekiyorum.



Türkçesi: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 110 - 15 Aralık 1984
___________________________________________________________________________________________




Nostaljinin büyüğü küçüğü olur mu bilinmez ama, kuşkusuz en büyüğü “Radyo Günleri”nde.

Yer, yine New York. Yıl, bu yıllar. Woody Allen’in 50’sini geçtiği, bol bol başarı ve üne ulaştığı yıllar.
Kendini dünyaya kanıtlamış bir sanatçının, çok uzun zamandır arayıp, bulmaya çalıştığı (hatta sorguladığı) huzuru, dinginliği en sonunda elde edebileceği yıllar.

Tam başarmışken... Hadi Woody otur şöyle, at bacak bacak üstüne, yudumla kahveni, kendine özgü bir sinema dili bulmuş, filmlerini izlettirmeyi öğrenmişsin nasılsa... At bir tek, tasalanma, mutlu mutlu yaşa küçük adamın ’’yaşlılık’’ günlerini. (55’ine merdiven dayadın, şimdi dinlenme zamanıdır.)

Ama Woody, "muzır’’ işte, huzur batıyor bizimkine. İlla bir yaramazlık yapacak. (Öyle bir yaramazlık ki, önce kendisi rahatsız olacak bundan). Hannah ve Kızkardeşleri’nde yakın çevresini ve aile kurumunu (bu arada yaşadığı kenti de) sorgulayan küçük adam, Radyo Günleri’nde küçük adamın kendisini, sanatçı kişiliğini ve onu küçük adam yapan her şeyi sorguluyor.

Başrolünü özlemin oynadığı bu sorgulamada, Woody Allen kendisini “şey yapan şeyleri” özlüyor, onları tekrar bulmak, tekrar duyumsamak istiyor adeta. Seslerini yitiren anılarının sesini arıyor, eski günleri, radyolu günleri anımsayarak. Çocukluğundan ilk gençliğine, sinema aşkını yeni yeni duyumsadığı yıllarından bu günlerine doğru yaptığı yolculukta, radyoya ihanet ettiğine inanıyor neredeyse.


Birlikte çıkılan bir yolculuk sırasında yitirilen bir ses radyo ve radyo günleri. Kısılan, kıstırılan, susan, susturulan, eski sinema yıldızlarının sönüklüğüne karışan, karıştırılan, yaşanan, yaşanamayan, yaşattırılmayan, aşkları perçinleyen, ama artık bulunmayan, bulunamayan, bulundurtturulmayan günler.

Eskinin yerine bir şey gelmedi, sevişmenin bile eski tadı yok, hele seslerine aşık olunan kadınlar birer birer yitti, gitti sanki. New York sesini yitiriyor, çatılarında kaçamak yapılan kenti özlemek tek çare. Radyonun başında kavga edilen ve aslında hiçbir zaman sevilmeyen o kocaman aile toplantılarını anımsamak, buruk bir gülümsemeden başka bir şey değil... Eski yıldızlar, seslerini hiç unutmayacağımızı sandığım o çook ünlü sanatçılardan söz eden yok artık.”

“Radyo Günleri”ne tema olan bu özlemin üstüne yaramaz çocuğun imrendirici bir dürüstlük ve açıklıkla yaptığı itiraflar da binince, sıcacık bir filmin içinde buluyorsunuz kendinizi. Woody Allen’in kendisi ve bir bağlamda sinema sanatı ile ilgili korkuları, şüpheleri ya bir gün biz de eskir, eskittiklerimiz gibi olursak, ya sinema da radyonun trajedisini yaşarsa? türü tasaları (ufak tefek, gizli saklı da olsa, bu tasalar tüm film boyunca belli ediyorlar kendilerini), çok zengin bir sinema dili ve Woody’ce bir anlatım tekniğiyle yansıyor perdeye.

“Radyo Günleri” Woody’nin yaramazlığının, kimlik sorgulamalarının, özlemlerinin Woody’ce anlatıldığı keyifli bir sinema örneği.
Özgün, yalın, iddiasız, akıllı ve yaramaz! Göz boyama, duygu sömürüsü yok.

55 yaşına merdiven dayamış dünyaca ünlü bir sanatçının Tutturduk dikişi bir kez, öyle gidiyoruz işte demeden, her şeyi yeniden sorgulayarak kotardığı bir filme, ancak böylesi bir dürüstlük yaraşır zaten.



Nedim Saban | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 185 - 1 Şubat 1988