Max Beckmann

Ölümünden sonra adı sanat ansiklopedilerinin sayfalarında, yapıtları müzelerin duvarlarında unutulmuş bir sanatçının sergisi açıldı geçen ay Los Angeles’ta. İki Dünya Savaşı arasına rastlayan yıllarda modern resmin Picasso’yla birlikte en önemli iki temsilcisinden biri sayılan Max Beckmann’ın dışavurumculuk, fütürizm, gerçeküstücülük gibi o dönemin geçerli olan akımlarını dışlayarak özgün bir biçem geliştirmesi kendisini 20. yüzyıl resminin sınıflandırılamayan sanatçıları arasına sokmuştu. Bauhaus’un mekanik niteliklerini taşımıyordu. Die Brücke (Köprü), Der Blaue Reiter (Mavi Binici) gibi dışavurumcuların oluşturdukları gruplarla sergi açmasına, yapıtları arasında teknik açıdan benzerlikler olmasına karşın Beckmann’ı bir dışavurumcudan çok toplumsal yergiye ağırlık veren Neue Sachlichkeit (Yeni Yansızlık) sanatçılarıyla karşılaştırabiliriz.

Delacroix ve Géricault’un destansı romantizminden, Picasso’nun kübist parçalamalarından, Cezanne ve Van Gogh’un izlenimcilik sonrası eğilimlerinden etkilenerek avant-garde Alman sanatçılarının izlediği akımların dışında bir yol aradı. Schopenhauer ve Nietzche’nin düşünceleri yanı sıra eski düşünsel ve teolojik kaynaklardan yararlanarak geliştirdiği sanat kuramını kişisel mitleri de kullanarak görselleştirdi. Sanat yaşamının ilk yıllarında boyadığı peyzaj ve portreler, dinsel ve mitolojik konular yerlerini yavaş yavaş yaşamın düzensizliğini, insanın yalnızlığını ve aşağılanmasını, umutsuzluğu ve üzüntüyü anlatan görüntülere bıraktı.

Max Beckmann 1914 yılına kadar “Titaniğin Batışı”, “Messina Depremi”, “Sel” gibi yapıtlarında toplu ölümlere neden olan karayıkımları görüntülemekle birlikte, “Bireyin, yaşadığı düzensiz dünyada anlamını bir türlü çözemediği ve engelleyemediği dış etkenler tarafından yok oluşu”nu soyut bir kavram olarak ele alıyordu. Bu soyut yokoluş Birinci Dünya Savaşı’nda nesnel olarak büyük boyutlarda gerçekleşince Max Beckmann’ın sanatında yeni bir dönem başladı.


SAVAŞ VE SANATÇILAR

Alman sanatçılar savaşı, zayıflamış kültürü yenileyecek, toplumun duygularını yüceltecek eşi bulunmaz bir olay olarak gördüler.

  • Max Liebermann,
  • Lovis Corinth,
  • Ernst Barlach,
  • Oskar Kokoscha,
  • Franz Marc,
  • Augst Macke,
  • George Grosa,
  • Otto Dix’le birlikte Max Beckmann da gönüllü olarak askere yazıldı.

Kunst und Künstler dergisinin editörü Karl Scheffler 1914 Ağustos’unda yayınladığı yazıda sanatçıların görüşlerini şöyle özetliyordu:

...Savaş yetenekli sanatçılar için bir okul olmalıdır... Çatışmalarla yıkılmış doğanın resimsel zenginliği ve savaşın korkutucu güzelliği savaşan sanatçıları büyüleyecektir... Savaşın sanatımıza önemli bir katkıda bulunacağı kesindir.

Max Beckmann’ın orduya katılmasının bir başka nedeni daha vardı; çoğunlukla gazete haberlerine dayanarak yaptığı, karayıkımları konu alan yapıtları, örneğin 1913 yılında sergilenen “Titaniğin Batışı” bu denli büyük bir kazanın dehşetini yeterince yansıtamadığı gerekçesiyle olumsuz eleştiriler alınca, savaşa katılarak kazanacağı deneyimlerin ölümün korkunçluğunu daha etkili bir biçimde anlatmaya yararı olacağını düşündü.


Sağlık görevlisi olarak gittiği Batı Prusya’dan karısı Minna’ya yazdığı ilk mektuptaki izlenimlerine bakılırsa savaş Beckmann’ın beklentilerini karşılıksız bırakmamıştır:

Dışarıda savaşın olağanüstü heybetli gürültüsü var. Cepheden dönmüş yorgun ve yaralı askerlerin arasında yürürken garip, soylu bir müzik duydum. Sanki burada top sesleri yankılanırken sonsuzluğun kapıları parçalanarak açılmış gibi... Bu sesi boyamak isterdim.

Ne var ki, 1914 Aralık’ında Belçika cephesine gönderildikten  sonra yazdığı mektuplarda, gözlemlerini daha gerçekçi, daha karamsar olarak anlatmaya başladı:

Dün el bombalarıyla tahrip edilmiş eski bir mezarlığa rastladık. Mezarlar açılmış, tabutlar çevreye dağılmışlardı... Kemikler,saçlar, parçalanmış tabutlardan dışarı çıkmışlardı.

1915 Mayıs’ında, belki yirminci kez dünyanın sonuyla ilgili karabasanlar gördüğünden söz ediyordu.
Gitgide büyüyen huzursuzluğu bir sinir kriziyle sonlandı.

Bu arada;
  • Franz Marc Verdün çatışmasında,
  • August Macke Fransa’da öldü,
  • George Grosz emirlere karşı geldiği için askeri mahkemede yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldı, karar daha sonra iptal edildi.

Beckmann, mektuplarının kitap olarak yayınlandığı ay terhis edildi ve Frankfurt’a gelerek Weimar Sanat Akademisi’nde tanıdığı ressam Ugi Battenberg’in evine yerleşti. Yazar Stephan Lackner sanatçının Frankfurt’taki ilk yedi yılını “Max Beckmann’ın yaşamında yedi ürünsüz yıl” olarak görür. Bu süre için de Max Beckmann savaş öncesinde kullandığı izlenimci biçemi bir yana bıraktı, sert çizgiler, geniş renk lekeleri ve güçlü fırça vuruşları gibi Dışavurumcu sanatçıların kullandıklarıyla benzeşen bir teknikle az sayıda yağlıboya tablo tamamladı. Çalışmaları daha çok tahta ve çinko baskılar üzerinde yoğunlaştı. Sayısı iki yüzü aşan bu siyah/beyaz grafik çalışmalarının konusunu savaşın bitiminden sonra ortaya çıkan ekonomik bunalım ve politik olaylar oluşturdu.

1917 Kasım’ında sergilediği bu yapıtlarla Max Beckmann sanat dünyasında yeniden tartışma konusu oldu. Wilhelm Fraenger sanatçıyı “Zamanımızın Hogart’ı” olarak tanımladı. William Hogart, kent yaşamının yalnızlığını ve bozukluğunu resimleyen ilk Avrupalı sanatçıydı. Beckmann gibi, insanların gerçek kişiliklerini eylemleriyle ortaya çıkardığına inanıyor, sosyal açıdan güçsüz insanın ezilişini resimliyordu. Her iki sanatçının aynı konuları işlemesine karşın Hogart’ın sosyal eleştirileri daha çok bir taşlama, iyimser bir yergi olarak kalırken Beckmann saldırgan bir tavırla yapıyordu eleştirilerini.



SANATININ EN YÜKSEK NOKTASI

1923 yılı sonunda Almanya ekonomik bunalımı atlatırken Beckmann da geleneksel mitolojik konuları yeniden keşfederek yağlıboya çalışmalarına ağırlık. verdi. 1925’de ikinci kez evlendi, aynı yıl Srüdel Sanat Akademisi’ne profesör olarak atandı. Yapıtları müzelerin koleksiyonlarına alındı, Berlin, Basel, Brüksel, Paris ve New York’ta retrospektif sergiler düzenlendi. Rembrandt’tan sonra en çok kendi portresini yapan sanatçı olan Max Beckmann 1927 yılın da tamamladığı “Smokinli Otoportre"de kendini savaştan sonra ilk kez sorunların altında ezilmeyen, güvenli, güçlü bir insan olarak görür. 1925-1932 yılları arasında yaptığı çalışmalar “Smokinli Otoportre”de olduğu gibi normal, başarılı bir yaşamın ölçülü görüntülerinden oluşur.  


Max Beckmann’ın sanatı en yüksek noktasına 1932’de başlayıp 1935’de tamamladığı “Ayrılış” la ulaştı. Yapıt mitolojik özellikler taşımakla birlikte savaşın korkunçluğunu bir kez daha vurguluyor, çarpık kent yaşamının ortaya çıkardığı cinsel sorunları konu ediniyordu. Orta kanatta yer alan beş balıkçı figür böylesine çarpık bir kültürün oluşturduğu toplumda yaşamak yerine sonsuz maviliğe doğru yelken açmayı seçmişlerdi. Sonra ki yıllarda mitolojiden esinlenerek yaptığı typtich’lerinden (Üç kanatlı resim) ilki olan bu yapıt Nazilerin yarattığı politik karışıklığa karşı yapılmış korkusuz bir eleştiri olarak kabul edildi ve o dönemin üzerinde en çok konuşulan sanat eseri oldu.


10 Ocak 1933’de Hitler’in yönetimi devralmasından sonra Max Beckmann’ın yaşamında yeni bir huzursuz dönem başladı. Städel Akademisi’nde görevine son verildi, karısı Quappi’yle birlikte Frankfurt’tan ayrılarak hiç sevmediği Berlin’e yerleşmek zorunda kaldı. Yeni çalışmalarının sergilenmesine izin verilmediği gibi müzelerin koleksiyonlarında bulunan yapıtları da toplatıldı. Tarih boyunca sanatçılar hiçbir zaman Hitler rejiminde olduğu kadar aşağılanmamıştı. Düşünceleri ideolojileriyle ters düşen sanatçıların çalışmalarını engellemek için akıl almadık yollara başvurdular.

1937 yılında Alman Sanatı Müzesi’nin açılış töreninde bir konuşma yapan Hitler normal gözün algılayamayacağı renklerin kullanılmasını yasakladı. Bu yasaya karşı çıkanlar ya dolandırıcılık suçuyla yargılanacak ya da kısırlaştırılarak çocuk yapması engellenecek böylece yeni yetişen kuşağın saflığı korunacaktı. Max Beckmann’ın da araların da bulunduğu 112 sanatçının 17.000’den fazla eseri “Yozlaşmış Sanat" sergisinde halka gösterildi, sergi kapandıktan sonra eserler açık artırmaya çıkarıldı, satılmayanların tümü yakıldı. “Yozlaşmış Sanat” sergisinin açılışından bir gün önce Max Beckmann karısı Quappi’yle birlikte Hollanda’ya kaçtı, bir daha da Almanya’ya dönmedi.



MUTLU YILLAR AMA...

Beckmann, Hollanda’yı özgür yaşamın ilk evresi olarak düşünüyordu. Buradan Fransa’ya geçerek, sanat dünyasının başkenti Paris’te kendini tanıtmak amacındaydı. Ama Fransa Hükümeti son yıllarda ülkelerine gelen yabancı uyrukluların ulusal kültürlerini bozdukları gerekçesiyle Beckmann’a vize vermeyince sanatçı Hollanda’da kaldı. Bu arada, Londra’da açılan “20. Yüzyılda Alman Sanatı” sergisine katıldı.

İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Almanya’nın Hollanda’yı işgaliyle sıkıntılar geri geldi. Amerika’ya gitmek için gerekli vizeyi de alamayınca olabildiğince sessiz bir yaşam sürmeye çalışarak 1947 yılına kadar Amsterdam’da yaşadı. Yine de burada geçirdiği 10 yıl sanatçının en üretken dönemlerinden biri oldu; beş triptych, 280 yağlı boya tablo tamamlandı.

Beckmann’ın Amerika’ya göç etme isteği 1947 yılının Ağustos ayında gerçekleşti. Washington Üniversitesi, Philip Guston’ un Guegenheim Bursu’nu almasıyla boşalan yeri doldurması için sanatçıyı St. Louis’e davet etti. Max Beckmann’ın Amerika’da geçirdiği üç yıl, günlüklerinden anlaşıldığı kadarıyla yaşamının en mutlu yıllarını oluşturur. Burada ummadığı bir ilgi gördü, retrospektif sergiler, ödüller bir birini izledi. Amerika’ya göç sanatçının 1932 yılından bu yana özlediği saygınlığını geri getirmekle birlikte sanatı özgünlüğünü yitirdi. 1950’lerin New York gökdelenlerini resimlemek, 1920’ lerin savaşlarım görüntülemekten daha zor geldi Beckmann’a. Sık sık eski konularını işleyerek yaratıcılığını yeniden kazanmaya çalıştı ama bunlar başarısız uyarlamalar olarak kaldılar.


Max Beckmann’ın sanat yaşamı hayal kırıklığıyla sonlanmasına karşın, doğumunun 100. yılında Münich Haus der Kun’un düzenlediği, Berlin Ulusal Galerisi ve St. Louis Sanat Müzesi’nden sonra Los Angeles Sanat Müzesi’nde açılan sergide yer alan 85 yağlıboya tablo, 55 desen ve 124 grafik çalışma, konularını bulduğu zaman sanatçının ne denli güçlü eserler yarattığını gösteriyor.

1980’lerin başında önem kazanan Yeni Alman Dışavurumcuları’nın Max Beckmann’ı etkilendikleri sanatçılar arasına katarak sık sık söz konusu etmeleri ve 1984 yılında ardı ardına açılan bu sergilerle 30 yıl aradan sonra yeniden hatırlanan sanatçıya geç verilmiş bir sel oldu bu yazı. Sanat dünyasına (yeniden) hoş geldin Max!



Faruk Ulay | Milliyet Sanat - Yeni Dizi: 113 - 1 Şubat 1985

Lale Devri'nden bir coşku: Ebu Bekir Ağa

Avrupa’da Barok Müziğin en görkemli yapıtlarını ürettiği dönem (1600-1750),
bizim tarihimizde de Lale Devri’nin yaşandığı yıllara rastlar. (1718-1730).
Bu dönemin en önemli Türk Müziği bestecisi ise Ebu Bekir Ağa’dır.

Ne rastlantı ki, bu yıl üç yüzüncü [330.] doğum yılı olarak anılmakta olan;
  • Johann Sebastian Bach (1685-1750),
  • Georg Frederic Haendel (1685-1759) ve
  • Domenico Scarlatti (1685-1757) ile aynı yılda doğduğu sanılmaktadır Ebu Bekir Ağa’nın.

Lale Devri’nin coşkusunu, Nedim’in “şuh edası”nı, neşeli ve nükteli bir anlatımla müziğine yansıtan Ebu Bekir Ağa, özellikle din dışı eserler yazmasıyla tanınmıştır. Böylece müziğinde hiçbir acıklı konuya, gizemsel ya da kötümser havaya rastlanmaz. Lale Devri’nin kendine özgü “hayattan kâm alan”, sevgiliye övgüler yağdıran konularıyla, parlak ve renkli seslerdir onun duyurduğu.

İstanbul’da Eyüp Sultan’da doğan Ebu Bekir Ağa, “Eyyubi”, “Hacı”, “Seyyid” ve “Çavuş” olarak da anılmıştır. Genç yaşında Enderun’a alınmış. kiler ağaları arasında “çavuş” olarak unvan kazanmış: besteciliği ve hanendeliği kadar fasıl yönetmesiyle ve Enderun’daki öğretmenliği ile de ün yapmıştır. Yaşamı boyunca Osmanlı tahtında sekiz padişah değişmiş, bunlardan en çok 1. Mahmud döneminden etkilenmiştir. Kendisi de besteler yazan 1. Mahmud, özellikle Lale Devri’nin en şen ve coşkulu günlerini simgeler.

Ebu Bekir Ağa’nın birçok şiiri olduğu gibi nice bestesindeki güftelerin de kendine ait olduğu anlaşılmaktadır. Müzik üstüne yazdığı “Edvar” başlıklı kuram kitabı yok olmuş, ancak “Mecmua” başlıklı güfteler derlemesi günümüze kadar korunmuştur. Kendi el yazması olan bu derleme İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ndedir.

Bestecinin yüzlerce eseri olduğu, ancak bunlardan bugün kırk iki tanesinin elde kaldığı bilinmektedir:

  • Bir Kâr,
  • on dört Beste,
  • on üç Ağır ve
  • on dört Yürük Semai... (*)

Ebu Bekir Ağa’nın müziği konusunda Sayın Sadun Aksüt’ün bilgisine başvurduk ve şöyle bir söyleşi yaptık:

- Ebu Bekir Ağa’nın müziğinde, kendinden önce yaşayan herhangi bir bestecinin etkisi görülür mü?

- Tarihe baktığımızda, Itri (1640?-1712) öldüğünde, Ebu Bekir Ağa, yirmi beş yaşlarındadır. Itri’deki motiflerin teknik olarak değişik şekillerini kullandığını söyleyebiliriz. Özellikle ünlü Mahur bestesinde (Bir âfet-i mehpeyker ile nüktelerim var) ve güftesi Sultan Cem’in olan “Canım yerine geldi ki cananımı gördüm” başlıklı eserinde Itri’nin izlerine rastlarız. Ancak hiçbir zaman din ile ilgili müzik yazmayan Ebu Bekir Ağa’nın, nükteli deyişi ve coşkun Lale Devri anlatımı kendine özgüdür.

- Ebu Bekir Ağa’nın kendi döneminde ya da daha sonraki dönemlerde etkilediği bestecilerden söz eder misiniz?

  • Enfi Burnaz “Hasan Ağa” (1670?-1729), Bekir Ağa’nın coşkusunu duyurduğu gibi, dinsel saz eserleri de yazmıştır. Bekir Ağa’nın etkisinde örnek verebileceğimiz bir eseri, Nişabürek Ağır Semai’dir. (Câmi-i sürh ile sanma lâ’l gün olmuş gelir).

  • Sonra Kara İsmail Ağa var. O da (1674?-1724) yıllarında, Lale Devri’ni duyurmuş bir besteci. Eserleri tıpkı Ebu Bekir Ağa gibi din dışı ve büyük formlar içinde yazılmış. Her ikisinin de aynı vezinle yazılan Hüseyni Yürük Semai’leri var.

  • Bir de Mustafa Tab’i Efendi’yi sayabiliriz. (1705-1770). Klasik üsluba bağlı, renkli motifleri ve coşkulu müziği ile Bekir Ağa’nın etkisindedir. Özellikle Hüseyni Nakış Yürük Semai’si: “Ben gibi sana âşık-i üftâde bulunmaz”...

Bekir Ağa Enderun’da öğretmenlik de yaptığı için kendi yolunu izleyen ve bugün adlarını bilmediğimiz nice öğrencisi olsa gerek.

- Yorum açısından, Ebu Bekir Ağa’nın eserlerini seslendirirken önem verilmesi gereken özellikler nelerdir?

- Özellikle bu müziğin içindeki raks sanatını düşünerek, canlı, coşkulu ve klasik üsluba bağlılığı unutmadan seslendirmek gerekir Ebu Bekir Ağa’yı. Kedere, acıya yer vermeyen bu sanatçıyı, zengin melodileri, sanatlı geçişleri ve sağlam tekniğinin hakkını vererek duyurmalıdır.

Birçok bestesinin güftesini kendi yazmış olan Bekir Ağa, Nedim’in şiirlerinden de pek çok şarkı bestelemiş, ancak bugüne ulaşamadan kaybolmuştur.

Bestecinin başyapıtı olarak bilinen “Mahur Beste“si, Darbeyn usulünde olup, Ahdi’nin bir güftesi üstüne yazılmıştır:

Bir Afet-i mehpeyker ile nüktelerim var.”

Bunun dışındaki ünlü eserleri arasında şunları sayabiliriz:

  • Hicaz Nakış Yürük Semai: “Aram edemem yâre nigâh eylemedikçe”,
  • Segah Yürük Semai: Etdi o güzel ahde vefa müjdeler olsun”.

Güftesinin kime ait olduğu belli olmayan bu dizeleri aktaralım:
 “Etdi o güzel ahde vefa müjdeler olsun
Ey âşık-ı şuride sana müjdeler olsun
Tiryel li yel li ye le li ah müjdeler olsun
Vâd eyledi bir gice nihân gelecekdir
Tiryel li yel li ye le li ah yar gelecekdir
Ben kuluna ey mah-lika müjdeler olsun
Tiryel li yel li ye le li ah müjdeler olsun.”

Batı toplumu, iki yüz yıldan daha uzun bir süredir, her yıl anar Bach’ı, Haendel’i, Scarlatti’yi...
Her yıl daha derinleşen araştırmalarla, daha yoğunlaşan konserlerle.

Acaba biz de Itri’yi, Ebu Bekir Ağa’yı, Dede Efendi’yi daha derin araştırmalarla sunup, soylu bir yeniliğe temel oluşturabilseydik,
bugünkü müzik yozlaşmasından böylesine yakınır mıydık?
_____________________________________________
(*) Kâr, Beste, Semai gibi başlıklar, Türk Müziği’nin din dışı biçimlerine verilen adlardır.

Kaynak:
  • Türk Musikisi Ansiklopedisi, Yılmaz Öztuna.
  • Türk Müziği’nde Güfteler, Sadun Aksüt.
  • Hemedan sabık şehdenberi Nail Bey’in özel notları (S. Aksüt’ün koleksiyonundan)



Evin İlyasoğlu | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 118 - 15 Nisan 1985

Alman İzlenimcileri

Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde resim alanında Fransa'da başlayan ve çağdaş resim sanatının en köklü akımlarından birine dönüşen izlenimcilik (empresyonizm) içerisinde Alman sanatçılarının konumu, özellik taşır. Çünkü izlenimciliğin etkisi altında kalan, küçümsenmeyecek sayıda ve önemde Alman ressamı, yapıtlarının düzeyine karşın önceleri salt birer öykünmeci olmakla suçlanmış ve ciddiye alınmamıştır. Oysa 1880-1910 yılları arasında yapıtlarıyla ortaya çıkan Alman izlenimcileri, bu akımın salt uygulayıcıları olmakla yetinmeyerek, izlenimciliğin getirdiği tekniklerle bir hesaplaşmaya girmişler, bu çabalarıyla Fransa'dan kaynaklanan bu akıma yeni boyutlar kazandırmışlardır. İzlenimcilikle birlikte çizgileri kesinleşen resim yapma biçiminin kökenleri, gerçekte geç antik çağa, daha sonra da Velázquez ve Hals'a değin uzanır.

19. yüzyılın ilk yarısında ise sonradan izlenimcilik akımını oluşturacak eğilimler, özellikle;
  • Goya,
  • Constable,
  • Turner,
  • Delacroix,
  • Menzel,
  • Blechen ve
  • Rayski gibi sanatçıların çalışmalarıyla iyice yoğunlaşır.


“GEÇİCİ ANI” YAKALAYABİLMEK

Salt izlenimci nitelikteki resim tekniği, bir anlamda akademilerin tutucu sanat kurallarına, yapay ışık altında gerçekleştirilen atölye çalışmalarına, bununla bağıntılı olarak da, paletteki koyu renklere ve içerik öğesine aşırı ağırlık tanıyan tutuma karşı bir tepki olarak ortaya çıkar.

Bu tepki doğrultusunda izlenimci ressamlar, kapalı mekânları değil, ama açık havayı çalışma yeri olarak yeğlerler. Onların aradığı, manzaradaki doğal renkler ve güneş ışığının yansıma biçimleridir. Doğanın sergilediği görünümler, çizgilerden, yüzeylerden ve kenar çizgileri belirlenmiş lokal renklerden oluşma bir yapı olarak değil, ama en ince ayrıntılarına değin yansıtılması öngörülen bir renk olayı niteliğiyle alınır. Buna, yeni bir tür doğalcılık demek de olasıdır. Nesne, yapısı doğrultusunda değil, ama ressamın çalıştığı anda nasıl görünüyorsa, öyle yansıtılır. Işık ve renk yansımaları egemen öğe olduğundan, belirgin kenar çizgilerine rastlanmaz. Serbest fırça vuruşları sonucu, tüm nesneler havada yüzer sınırlar birbirine karışır. Önemli olan, nesnenin gerçekliğinin yansıtılması değil, ama devingen yüzey yapılan aracılığıyla renkler arasında bağıntı kurulmasıdır.

İzlenimcilikte içerik artık büyük önem taşımaz. Günlük yaşamdan her türlü konu işlenebilir.
İzlenimci sanatçılar için. Önemli olan “geçici anı” ışığın yansımaları içersinde yakalayabilmektir.

Almanya'da izlenimcilik, 19. yüzyılın son on yılında belirginleşir. Alman izlenimci resim sanatı, Fransız izlenimciliğinin salt taklidi niteliğinde olmayıp, Almanya'nın özgün resim akımlarıyla da beslenen bir sanattır. Kimi Alman izlenimci ressamlarının, bu arada Corinth ve Slevogt gibi sanatçıların çalışmaları izlenimciliğin gravür ve litografi alanlarına da uygulanabileceğini ortaya koymuştur.


BAŞLICA TEMSİLCİLER

Alman izlenimciliğinin başlıca temsilcisi, Max Liebermann'dir (1847- 1935). Sanatçı kişiliği ilk kez Weimar Sanat Okulu'nun potasında yoğrulan sanatçı, Paris'te Josef Israels, Courbet ve Milet'e yakinlik duymuş, daha sonra Almanya'ya yerleştiğinde, ünlü ressam Wilhelm Leiblia tanışmıştır. Liebermann temelde gerçeğin nesnel yapısına, izlenimcilerin çeşitli deneylerinden daha çok yakınlık duymuştur.


Yine Alman izlenimciliğinin en önde gelen temsilcilerinden sayılan bir başka sanatçı da, Max Slevogt'dur (1868-1932). Grafik alanında da büyük ün sahibi olan Slevogt, sanat öğrenimini Münih Akademisi'nde yaptıktan sonra Paris'e gitmiş, Fransız izlenimcileriyle yakından ilgilenmek amacıyla Julian Akademisi'ne devam etmiştir. Bir süre İtalya'da kaldıktan sonra Münih'e yerleşen sanatçının resimlerinde en belirgin özelliklerden biri, kullandığı renklerin aydınlığıdır. 1900'den sonraki olgunluk döneminde bu aydınlık renklere, Güney Almanya atmosferine özgü bir üslup özelliği de eklenmiştir. Slevogt'un kapsamlı verimi içerisinde, kitap resimlemeleri de büyük yer tutar.


1873 doğumlu Julius Seyler, Münih'te artık izlenimciliğe doğru kaymaya başlayan, en azından açık renkleri yeğleyen Wilhelm V. Diez'in sınıfında okudu. Kendi yapıtlarında çeşitli tonlar arasında çok titiz ayrımlaşmaya önem veren bir çalışma yöntemi izledi. 1910 ve sonrasının resimlerinde konularını daha çok Britanyalı balıkçıların yaşamlarından aldı.

Franz Naager (1870-1942), ressamlığının yani sıra heykeltıraşlık, dokumacılık, dekorasyon, mimarlık, ahşap oymacılığı ve gravür alanlarında da çalıştı. Bir yazar olarak yapıtlar verdi. Resimlerinde 18. yüzyıl yaşamına ilişkin düşlerini yansıttı. Yaşamını Münih, Venedik ve Berlin'de geçiren Naager, Alman izlenimciliğinin en tipik sanatçılarından biridir.


Daha çok manzara resimleriyle tanınan Eduard Schleich (1812-1874), sanat öğrenimini Münih Akademisi'nde gördü. Manzara resimlerinde Goyen, Ruisdael ve Rottmann gibi Hollandalı ustaları örnek aldı. Bu sanatçıların havayı ve gökyüzünü işleyiş biçimlerini kendi manzara motiflerinde yakalamaya çalıştı. 1851'de Paris'e geldikten ve “Paysage intim” sanatının etkisinde kaldıktan sonra, tümüyle kendine özgü bir üslup geliştirdi. Münih çevresinin ve Yukarı Bavyera göllerinin ışık dolu renklerle işlenmesi, çalışmalarının ağırlık noktasını oluşturdu. Münih Akademisi'nde profesör olarak da çalışan Schleich, manzara resimlerine ilişkin görüş ve uygulamalarıyla Alman izlenimciliğinin hazırlayıcılarından biri oldu.

Ludwig von Hagn (1819-1898), erken yaşlarda geliştirdiği manzara resimleriyle, Alman izlenimciliğinin en önemli öncülerinden biri sayılmaktadır. 1853-55 yılları arasında Paris'te önemli Fransız izlenimcileriyle birlikte çalışan Hagn, resimlerinde ışık ve gölge aracılığıyla oluşturduğu biçimlerle, belli bir anın canlı anlatımını hedefler.


Charles Vetter (1858-1936) ise büyük kent yaşamını resimlerinde yansıtmayı bir tür görev edinmişti. Büyük kenti salt resim sanatının araçlarıyla yakalamaya çalışırken, örneklerini Sisley, Monet ve Pisarro'da aradı. Ormanlar içersindeki ıssız bir evde doğmuş olması, daha sonra karşıtlıkları algılama açısından duyarlılığını olumlu yönde etkiledi. 1889'da “Sezession”a giren Vetter, yalnızca doğadan seçtiği örneklerle çalışmaya başladı. Kentler arasında özellikle Münih üzerinde durdu. Caddeleri ve evleri, ancak titiz bir incelemenin ardından resimlerine aldı. Atölye çalışmalarından neredeyse nefret eden sanatçı, belli bir anın atmosferini yakalamayı görev bildi. Charles Vetter, Alman izlenimciliğinin değeri çok geç anlaşılabilmiş büyüklerinden biridir.

Bir başka renk ve ışık ustası da, özellikle manzara resimleriyle, Carl Hans Georg Schrader-Velgen'dir (1876-1945). Sanat öğrenimini Alman izlenimciliğinin pek çok temsilcisi gibi Münih Akademisi'nde yapan Schrader-Velgen, bu okulun yetiştirdiği en büyük ressamlardan biri olmasına karşın, ölümünden sonra bir süre unutuldu. Önemi, ancak resim sanatı alanındaki yeni çalışmalarla ortaya konabilmiştir.

Kara manzaralarının ve denizin ressamı sayılan August Olof Jernberg (1855-1935), ilk sanat eğitimini babası İsveçli ressam August Jernberg'den aldı. Dusseldorf Akademisi'ni de bitirdikten sonra, Paris'e giderek Fransız izlenimcilerinin açık havadaki çalışmalarını yakından izledi. Resimlerindeki genel anlayış bakımından, Fransız izlenimciliğinin büyük etkisi altında kaldı. Üslubu ise tümüyle kendine özgüydü, Düsseldorf'da, Sanat Akademisi'nde öğretim üyeliği de yapan Jernberg, Alman geç izlenimci döneminin Düsseldorf resim okulundan sayılır.

Ressam ve litograf Adolf von Menzel, 1833 yılından başlayarak bir süre Berlin Akademisi'ne devam etti. 19. yüzyıl Alman sanatının büyük ustalarından biri olan Menzel, özellikle Prusya tarihinin ressam olarak tanınır. 1835'den başlayarak yaptığı yağlıboya tablolarında Büyük Frederik'in yaşamını odak noktası alan sanatçı, tarihi resimler alanına da yeni boyutlar kazandırdı. Blechen we Constable'nin etkilerini yansıtan çalışmaları, özellikle 1850-60 yılları arasında yaptıkları, geniş ölçüde izlenimci eğilimleri yansıtır. Manzara resimlerinde çeşitli atmosferleri işleme biçimi, izlenimciliğe doğrudan uzanan bir yol sayılmıştır.


Manzara ve hayvan resimleriyle ünlenen Hans Peter Feddersen (1848-1941), Düsseldorf Resim Akademisi'nde öğrenim gördü. Manzara resimleri, köy evlerinin içini konu alan resimleri ve portreleri, son derece yoğun doğalcı-izlenimci bir üsluptadır. Çeşitli mevsimleri Işık ve gölge farklılaşmalarıyla yansıtan yapıtları, verimi içersinde özel bir önem taşır.

Yukarda verilen örnekler, Alman izlenimcileri arasından yalnızca birkaçını yansıtmaktadır. Münih'ten yetişme Alman izlenimci ressamlarının gerçek listesi ise hayli uzundur. Yukarda belirtilen özellikleriyle izlenimcilik akımı, aşağı yukarı 1885'lerden başlayarak yerini neo-empresyonizme bırakır. Başlıca temsilcilerini Seurat ve Signac'ın oluşturdukları bu dönemde renkler, hiç karıştırılmaksızın, noktalar ya da virgüller biçiminde yanyana konur ve her şey, görsel düzeydeki karışıma bırakılır. Yine Fransa'da başlayan bu gelişme, aşağı yukarı eşzamanlı olarak Alman izlenimci ressamlarını da etkilemiştir. Ancak, daha önce de belirtildiği gibi, Almanya'da bu gelişme, örneğin gravür alanında da kendini belli etmiştir.



Derleyen: Ahmet Cemal | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 15 Şubat 1985