Bu Yazılar... Bu Yaşamlar...

Rosa Luxemburg, Svevo, Kazancakis,
Anais Nin, Dostoyevski, Durelli,
Lawrence, Camus ve ötekiler...

Esinini yitirmiş şair gibi, kaygılı, karamsar ortalıkta kalakaldığım günlerden birinde, bir düşler kitabı çıkageldi, acıma iyi geldi!
Yaşamlar ve yazılar arasında yeniden dolaşma düşünü estirdi bana.
Sonunda, hep aynı kitabın sayfaları arasında dolaştığım duygusuna kapıldım.

O yiğit kadını, Rosa Luxemburg'u düşündüm önce.

Ilık, yumuşak, eşsiz günleri” özleyen, “buğday tarlaları arasında dolaşmayı” düşleyen, “küçücük bir kat, güzel eşyalar, arada bir opera, her yıl yaz tatili... ve küçük, küçücük bir bebek” isteyen, “yürek çarpıntısıyla mektup bekleyen”, “seni sevmek istiyorum” diye çağıran, “korku, acı, yalnızlık duyuyorum... sana öyle ihtiyacım var ki!” diye içini açan, “bana iyi davran ve beni sev” diye yalvaran “acı acı ağlayan”, “içi kan ağlayan”,  “her şeyi unutmak, kollarına atılmak, hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum” diye yakaran “zayıfım, kızamıyorum” diye itirafta bulunan “ben sıradan bir kedi yavrusuyum, okşanmaktan hoşlanan, mutluysa mırıldanan, mutsuzsa miyavlayan... diye kendini anlatan o eşsiz kadını düşündüm. “Hayatı en uç noktasına kadar yaşamak istiyorum!” diye haykırıyor. “Neyin eksik” diye soruyorsun. “Yaşam, eksik olan bu işte!” diye başkaldırıyor.

Mutlu bir yaşamımız olmasını öyle istiyorum ki?” (Sevgiliye Mektuplar).

Camus'yü düşündüm sonra, “Bağlılıkla seviyorum bu yaşamı ve ondan özgür olarak söz etmek istiyorum: O bana insan oluşumun gururunu armağan ediyor” diyor. “Mutlu olmaktan utanmamalı! Yaşamdan zevk almaktan korkan kişi bana göre aptaldır” diye vurguluyor. O aptallardan birinin de Luxemburg'un “sevmeyi bilmeyen”, “ta içinde hiçbir şey duymayan”, “seviyormuş gibi davranan” sevgilisi olduğu o denli belli ki! “Ne zaman anlamsız, amaçsız işler düşünmekten vazgeçip var olanı yaşamaya başlayacaksın?” diye öfkelendiği o soğuk, o coşkusuz, o mutsuz adam. Oysa nihayet bir insan olan Luxemburg, “diğer insanlar gibi” yaşamak istiyor, mutlu, duygulu, sıcak! “Jogiches için neredeyse günah değerinde bir boşa harcama anlamını taşıyan kişisel mutluluk, Luxemburg için uğrunda savaş verdiği 'herkesin hakkı olan mutluluk ve doyumun' doğal bir uzantısıdır.”  Jogiches yaşamıyor, sadece gözlemliyor, eleştiriyor, yargılıyordu.

Sonra Zeno'yu anımsadım.

Zeno da duygularının peşinde, ama sağlıklı mı değil mi diye düşünüp çözümlemeye çalışmaktan, duymaya, duyarak yaşamaya olanak bulamıyor.

Düşünce yaşantıyı boğuyor, söz eylemi tutsak ediyor:

Ne güçlü şeydir sözler! Zamanı aşar, geçmiş olaylara bağlanır. Başlı başına bir olaydır sözler (...) Masallarım o anda bana pek parlak geldi. Beynimizin ürünlerini, özellikle doğar doğmaz incelersek, bulunmaz birer Hint kumaşıdırlar (...) Bildiğim şeylerden ben konuşmak için yararlanıyordum, o bir şeyler yapmak için istemeden ağzımızdan kaçan hayvanca laflar yüreğimizde tutkumuzun bizi sürüklediği en kötü hareketlerden daha ağır pişmanlıklar uyandırır (...) Kafamızı bizce çok önemli olan bir konuyu evirip çevirmekten alıkoymak güçtür. İnsan bunu yapabilse daha talihli bir hayvan olurdu.”  (Zeno'nun Bilinci)

Kafasını yaşamaktan çok yaşadığını çözümlemeye takan Zeno hasta mıydı gerçekten?

Kendisi yanıtlıyor bunu: “Sağlık kendi kendisini çözümlemeye kalkışmaz, aynaya bile bakmaz. Yalnız biz hastalar kendimizi biliriz.”

Ama yaşamın belirtilerini hastalık saymaya da karşıdır Zeno.

Gerçi, “Yaşam biraz hastalığa benziyor benzemesine” der, ama “Acı ve aşk, yani yaşam, acı veriyor diye hastalık yerine konulamaz.

Hasta olan yaşam değil, yaşamı sürekli didikleyip yaşanılmaz kılan kafadır Zeno'da.

Kitabın Fransızca çevirisinin basında yayıncının şu notu var:

Zeno bir hastadır, iradeden yoksun, hareket etme gücü olmayan bir varlıktır. İşte ilk bakışta düşünülen bu, nedensiz de değil elbet! Fakat daha uzağa gitmek, daha yakından bakmak gerekir ve böylece belki Zeno'nun öyküsünün bir dizi başarısızlığın öyküsü olmaktan çok, bir zaferin öyküsü olup olmadığı sorulabilir. Organizmasının en küçük tepkilerini incelemedeki aşırılığı Zeno'yu her türlü hareketten alıkoymaktadır. Ama ne önemi var! Zihni doyum bulmaktadır...”

Bu zihinsel doyum ve zafer Zeno'yu hasta sayılmaktan kurtaramıyor gene de.

Çünkü bu, çağın hastalığıdır.
Zeno'nun bireysel yaşantısında genelleşen çözümleme, soyutlama, yabancılaşma hastalığı!

Bu yazıyı hep edebiyat örnekleriyle oluşturmayı tasarlamıştım, hiçbir açıklama koymayacaktım;
ama tam bu noktada Fromm'un şu sözlerini aktarmadan geçemeyeceğim:

Bilim, iş yaşamı ve siyaset, insancıl açıdan anlamlı olan tüm temelleri ve oranları yitirmiştir. Rakamlar ve soyutlamalar içinde yaşıyoruz; hiçbir şey somut olmadığından, hiçbir şey gerçek değildir (...) Bu çılgın girdap içinde insan, somut yaşamdan gittikçe daha çok uzaklaşarak düşünmeye itilir, soyutlamaların içinde bocalar durur (...) Kendini ancak şöyle algılayabilir insan: Sevgi, korku, inanç ve kuşku duyabilen bir birey olarak değil de, toplumsal düzen içinde belli bir işlevi yerine getiren, gerçek yaradılışından yabancılaşmış bir soyutlama olarak.”  (Sağlıklı Toplum)


KAFA VE YÜREK

Sözün burasında belleğimin sahnesine bir yığın yazar doluşuyor.

İşte, “mürekkep yalamış kâğıt faresi” Nikos Kazancakis:

Sanatın, güzellik aşkının, saflığın ve kederin ne olduğunu bu işçi bana en geniş insanca sözlerle anlattı (...) Ayışığında zorba'ya bakıyordum. Korkusuzca ve safça kendini dünyaya nasıl uydurduğunu, bedeninin ve ruhunun nasıl birleştiğini, kadının, erkeğin, beynin, uykunun ve her şeyin kendi kendine, neşe ve uyum içinde, onun teniyle bütünleşip, nasıl Zorba'yı oluşturduğunu görüyordum. İnsanla dünyanın bu derece dostça bağdaştığını asla görmemiştim (...) İnsan bu demektir diye düşünüyordum. Acı duyduğu zaman gerçek iri gözyaşları döken, sevinirken de sevincini ince metafizik eleklerden geçirerek boşa harcamayan, sıcakkanlı ve sağlam kemikli insan! (...) Onun sözleri ta belkemiğinden, içinden geliyor, üzerlerinde hâlâ insan sıcaklığını taşıyorlardı. Benim sözlerim, kâğıttandı, yalnız bir damlacık kana bulaşmış halde kafadan geliyorlardı (...) Hayatım yanlış yola sapmıştı, insanlarla olan ilişkilerimi bir iç konuşması haline sokmuştum (...) elimde olsa da, Zorba'nın okuluna girip büyük ve gerçek alfabeye başlasam! Ruhumu tenle, tenimi de ruhla doldururdum; kısacası, içimde barıştırırdım bu yüzyıllık iki düşmanı (...) Sözcüklerle değil, insanlarla ilgilenmeye çalışıyordum... Bundan böyle insanlarla dolaysız ve sıkı ilişkiler kurmalıydım (...) Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup, bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir yüreğe sahip olması gerekiyordu.”  (Zorba)

İşte, insanlık idealinin ve barışın sözcüsü Romain Rolland:

En büyük kölelik, insanin kendi düşüncesinin kölesi olması ve ona her şeyi feda etmesidir (...) Bir insan için, beyninin yararına yüreğini körletmek hazin bir şeydir, hele beyin de büyük değilse! (...) Hakikat beynin salgıladığı katı bir dogma değildir, bir mağaranın duvarlarındaki sarkıtlar gibi. Hakikat hayattır. Onu kafanızda aramamalısınız. Öteki insanların yüreklerindedir o. Onlarla birleşiniz (...) Hayat tümüyle bir gün işidir. İnsanların şu geçip giden anı kucaklayacak yerde mutlaklık içinde yer almaya kalkışması için insanin şu soyutlayıcı sersemlerden olması gerekir  (...) her çeşit hazzı peşinen önleyen, her türlü eylem arzusunu kiran düşünce gücü, sonsuz çözümleme gücü... (...) Başkaları üzerinde sözle hiçbir etki yapılamaz. İnsan kendi kişiliğiyle yapabilir bunu... Başkaları için mutluluk istiyorsan, önce kendin mutlu ol... Başkalarına güneşin sıcaklığını sunabilmek için, bu sıcaklığın insanın kendisinde olması gerekir (...) Christople hayale dalmıştı. Mutluluğu kaçırdığını hissediyordu. Ama yakınmayı düşünmüyordu: Biliyordu mutluluğun var olduğunu. Güneş, seni sevmem için görmem gerekmez! (...) Geçmişi yargılamanın bir şeye yararı yoktur. Gerektiğinde geçmişe yeniden başlamayı engellemez bu, ama yaşamayı engeller. Güçlü adam, kendisine yapılan kötülüğü unutmasını bilen adamdır - ve heyhat! kendi yaptığı kötülüğü de... Bunu tamir etmesine imkan kalmadığını anladığı an.”  (Jean-Christophe).


YÜREĞİN İÇİ

“Çağdaş sevgiyi irdeleyen” Lawrence Durrel de iyi tanıyor her iki çatışmayı, özellikle yüreğin içindekini:

Cinsellik, toplum, din (beynin bol bol gevezelik etmesine izin veren bütün ana soyutlamalar) gibi şeylerle uğrasan adamın gerisinde, dünyadaki sevecenlik eksikliğinden akılalmaz derecede acı duyan bir adam vardır (...) Bu bizim hastalığımız, bir felsefe ya da ruh durumunun geniş çerçevesi içine her şeyi doldurmaya çalışmak (...) onu Freud'la açıklamaya kalkmak, onun bütün efsanesel özünü, onu o yapan şeyi yok etmek olur. O, bütün töredışı insanlar gibi, tanrıçalık sınırında dolaşan birisi (...) 'Aşk' sözcüğünde, benim sevgilimde eksik olan bir bütünsellik anlamı vardır. (...) Açlığını duyduğu aşka kendini veremiyordu, çünkü onun doyumları artık yaşamadığı bir hayatın alacakaranlık köşelerinde gizliydi (...) Gövdesini bir erkeğe sunarken gerçek benliğini -nerede olduğunu bilmediği için- veremeyen bir kadını sevmekten daha büyük bir felaket olamaz (...) İnsanları eski benliklerinden çıkarırdı. Bunun acı vermemesi olanaksız, pekçokları bu acının niteliğini yanlış anladılar (...) Âşıklar arasında asla denklik olmuyor. Biri daima ötekini gölgeleyip büyümesini engelliyor, gölgelenen daima kaçıp kurtulma, büyüme özgürlüğünü kazanma isteğiyle kıvranmak zorunda. Kuşkusuz aşkın tek trajik yönü de bu (...) Aşk öğrencisi olan biri için her ayrılık bir okuldur, acı ama insanin büyüyebilmesi için gerekli.”  (Justine)

İşte, “Paris doğumlu”, Anais Nin:

Sevginin düşmanı dışımızda değildir hiç, hiçbir zaman bir kadın ya da bir erkek değildir, tersine içimizdeki eksik, doyumsuz kalan şeydir (...) Büyük aşklar hiçbir zaman, hele doğal bir ölümle son bulmamışlarsa, tümüyle yitmiyor, yerlerine titreşimleri kalıyordu (...) Biri tutsun beni, ne olur tutsun, bir sevgiden ötekine sürüklenmeyi bırakabilmem için ne olur biri beni tutsun... Birleştirsin... (...) Kendini ancak sen özgür yapabilirsin. Bu da, sevgiyle olur... Beni kurtaracak olan buysa, öyle çok sevdim ki... Henüz hiç sevmedin, sevmeyi denedin yalnızca, sevmeye başladın (...) Ah, Sabina, sürekli kazanabilmek uğruna öylesine aldattın ki gerçeği... Oysa kazanmak isteyen biri henüz hiç sevmemiş demektir (...) Şimdiyse kaçıyorsun, parçalanmış sevginin, sevgisizliğin suçundan (...) Başına gelen bir şey seni yıkmış ve sonunda tek bir sevgiye karşı olan güvenini yitirmişsin. Kendini korumak uğruna, sevgiyi parçalamışsın.”  (Aşk Yuvasında Bir Casus)

İşte “kadın-erkek çiftinin peygamberi” diye anılan D.H. Lawrence:

Herhangi bir duyguyu öldürmenin yolu, onda diretmek, onu sürekli kurcalamak, abartmaktır... Herhangi bir duyguyu zorlamanın sonu, o duygunun ölümü, onun yerine karşıt bir şeyin konmasıdır... Yapılacak tek şey, içinizde gerçekten taşıdığınız duygulara sahip çıkmak, hiçbirini değişikliğe zorlamamaktır. Öteki kişiyi özgür bırakmanın tek yolu budur (...) Yaratma sevinci içinde ruhun ruha, gövdenin gövdeye koşmasıdır sevgi. Ama her şey bir sevgi bağında birleştirilirse, sevgi diye bir şey kalmaz artık (...) Sevginin sonsuzluğu bir çıkmazdan, bir dipsiz kuyudan başka nedir ki?.. Ama sevgi hep bir birleşmedir. Yalnız erkekle kadının birleşmesinde sevgi, bir anlam ikiliğini sürdürmektedir. Kutsal sevgi ile bayağı sevgi, karşıt olmakla birlikte, aynı şeydir. Kadın-erkek arasındaki sevgi, evrenin görüp göreceği en büyük, en yetkin tutkudur, çünkü ikilidir, iki karşıt tür arasındadır.”  (Anka)

İşte, Berdyaev'in açıklamasıyla Dostoyevski'nin görüşü:

Aşk Dostoyevski'nin yapıtında çok büyük bir yer kaplar. Ancak bu yer öbür yerlerden bağımsız bir yer değildir (...) varlığının nedeni, insana trajik bir yolda olduğunu göstermek, insan özgürlüğüne karşıt güç oluşturmaktır. Dostoyevski aşkın sonuçsuz kalan trajedisini, insanların birbirlerini sevmelerinin olanaksızlığını, yaşamın önceden çizilmiş yollarında aşk gerçekleştirmenin güçlüğünü söyler. Bize, tam bir kaynaşmaya, sarsılmaz bir birliğe götüren aşkı göstermez (...) Dostoyevski'de aşk bölünmüştür. Aşkta birlik ve mükemmellik söz konusu olamaz (...) Aşk hiçbir zaman insanı bölünmüşlüğünü aşmaya götüremeyecek, tam tersine, bölünmüşlüğü daha da derinleştirecektir (...) Kadın ve erkekler bütün bütüne ayrılmışlardır birbirlerinden ve karşılıklı işkence çektirirler birbirlerine.”  (Dostoyevski)

Bütün bu açıklamaların hep iki eksen üzerinde toplandığı açıkça görülüyor:

Düşünceyle duygu arasındaki çatışmalar ve duygu alanının kendi içindeki çatışmalar...

Bu alıntılar “edebiyat” sayılır kaygısıyla, psikolojiden, özellikle varoluşçu ve hümanist psikolojilerden kanıtlar getirilebilirdi,
ama yukardakilerin büyük ölçüde yinelenmesi olacaktı bu. Vazgeçtim.

Böylece, en somut yaşam ayrıntılarından en soyut yazı örneklerine, gezip dolaşıp elimdeki kitaba döndüm yeniden.

Yaşam! Duyguyla düşünce, eyleme söz, yürekle beyin, hazla acı, erkekle kadın, düşle gerçek arasındaki o amansız bütünleşme çabasının savaş alanı... Bir yazar bu savaş alanına dalıp, sevinci ve acıyı, inancı ve kuşkuyu, kafayı ve yüreği, korkuyu, utancı, öfkeyi, coşkuyu, sevgiyi anlatmaya koyulmuşsa, gerçeklerdeki düşü, düşlerdeki gerçeği soruşturmuş, yaşamış, yazmışsa, karşıt sözcükleri bin kez yan yana getirmiş, karşıt yaşantıları ısrarla bütünleştirmeye çalışmışsa, ben de yukardaki her şeyi düşünmeden edemezdim.

Gelecek yazıda düşler var! Yaşanmış, yazılmış, yazılmış...
____________________________________________________________
P.S. Alıntılardaki kimi sözcüklerin altını çizen benim.
Peki o son kitap sözcüğünün altını çizen oyunbozan kim? İçimdeki ben mi?



Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 117 - 1 Nisan 1985

Esma Ocak

“Güneydoğu gerçeğini yazmazsam suçlu sayılırım”


Güneydoğu Anadolu'yu kapsayacak bir inceleme gezisine çıkmadan önce bu yörenin insanlarını tanımak amacıyla Esma Ocak'ın kitaplarını okumak kaçınılmazdı. Diyarbakır, ve Diyarbakır'ın bir köyü olan Kazancı'da (eski adı Kürt Hacılar Köyü) yasayan Esma Ocak, bugüne dek yayınlanan üç kitabında (“Berdel”, “Kırklardağı'nın Düzü” ve “Kervan-Servan”) bu yörenin insanlarını, onlardan biri olarak dile getiriyor.

Berdel” (İnsan takası demek. Kız almak için başlık parasını çıkıştıramadı mı bir aile, gelin alacağı kıza karşılık kendi kızını verir, gelinin ailesine.) ve “Kırklardağı'nın Düzü”, Güneydoğu insanını, özellikle kadının ah vah etmeden aydınlık bir bakış açısıyla yalnız sergileyen değil, aynı zamanda derinlemesine irdeleyen öykülerden oluşuyordu. Bu kitapları izleyen, Esma Ocak'ın ilk romanı “Kervan-Servan” ise, Meryem'in yaşam öyküsü aracılığıyla suya susamış insanların destanımsı, arayışını dile getiriyordu. Belgesel nitelikli bu öyküler ve romanın yazarı Esma Ocak, edebiyat yapmaktan uzak durmaya çalışan, yaşadıklarını, paylaştıklarını, tanıklık ettiklerini, kavradıklarını, başkalarına iletmenin sorumluluğunu üstlenmiş, bu sorumluluğun bilincinde bir yazar.



Esma Ocak'ı Diyarbakır'ın Kazancı köyünde buldum.

  • Bozova,
  • Samsat,
  • Urfa,
  • Harran,
  • Kızıltepe,
  • Mardin,
  • Midyat,
  • Cizre,
  • Silopi ve
  • Habur kapısı arasında geçen 15 günde sanki onun öykülerinden çıkmış gelmiş insanlarla yaşadım, konuştum.

Şaşmam gerektiği halde, pek çok şeye şaşmamama onun kitapları neden oldu.
Yolculuğun sonunda köyde, evinde konuk etti beni.

Kazancı köyünde gözlerimi açtığımda sabahın beşbuçuğuydu, Esma Hanım her sabah yaptığı gibi köyü bir uçtan öteki uca dolaşıp, köy sakinleriyle konuşmak için beni bekliyordu. 2 bin nüfuslu köy çoktan uyanmıştı bile. Artık beyaza dönmüş buğday hâlâ sarı arpa, ya da yeşilimsi mercimek tarlalarının arasında; küçük kız çocuklarının tezek yaptığı, kadınların koyun sağdığı köy sokaklarında, büyük küçük herkesin su topladığı çeşme ya da kuyu başlarında Esma Hanım herkesle bildiğim ya da bilmediğim dillerde konuşuyor, tartışıyor, bir gün öncesinden yarım kalmış sohbetleri sürdürüyor ya da sorunları çözümlemeye gayret ediyor. Herkese adıyla sanıyla seslenip, “senin oğlanın okul işi ne oldu?” dan “düğün hazırlıkları tamamlandı mı?” ya, köydeki tüm çocuklardan hangisinin sınıfını geçtiğinden, hangisinin kaldığına dek... Evinde onunla birlikte yaşayan “Fatma Bacı”dan (ki yerel diliyle ve yanık sesiyle türkü söylemede üstüne yoktur) köy muhtarına, Kazancı'da herkes “Esma Hoca”nın can dostu. Okur yazar olmak, üstüne üstüne üç kitap sahibi olmak, onu “hoca” kılmıştır.) Günün sonunda anladım ki, Esma Ocak'ın yaşadığıyla yazdığı birdir.



İşte Esma Ocak'la konuştuklarımızdan derlediklerim:

Mardin'de doğdum, ortaokulu orada bitirdim. Dünyada tanıdığım en hassas insan, Ziraat Bakanlığı'nda görevli bir babanın, dinine aşırı düşkün babamdan oldukça uzak görüşlü bir annenin kızıydım. Sonra Diyarbakır'a geldik. Lise 2'de okuldan ayrıldım. Annemin dayıoğluyla evlendiğimde 16 yaşındaydım.

Şu birkaç cümlecikle geçiştiriverilen çocukluk öyküsünün gerisinde neler vardı neler. Daha 4 yaşındayken annesinin baskısıyla yerleştirildiği hocanın, din derslerinin etkisiyle yaşadığı sayısız karabasan vardı: Her duayı okuyamadığı için, cehennem ateşleriyle nasıl yanacağını, zebanilerin ellerindeki tokmaklarla başına nasıl vurup onu yerin yedi kat dibine iteceklerini hep ezbere bilirdi. Bilmediği, hocanın falakasının mı yoksa Sırat Köprüsü'nden geçemeyeceği için karşılaşacağı işkencelerin mi daha korkunç olduğuydu... Bu korkular içinde yanıp tutuşurken tek sığınağı babasıydı. Yaş ilerledikçe tutunacak başka bir şey bulacaktı: Kitaplar, okuduğu romanlar. Kitaplarda yaşam farklıydı, zebaniler, hocalar, cehennem ateşleri yoktu. Kendine düşlerle dolu toz pembe bir dünya kurdu. Bu dünyada okumak kadar yazmaya da yer vardı. İlk şiirlerini ve roman taslaklarını yazdığında 14 yaşındaydı.

Evlendiğim zaman hiç ama hiçbir şey bilmiyordum. Annemle babamın aynı yatakta yattıklarını bile görmemiştim.”

Cehennem korkusuna, bir de evlilik korkusu eklendi. Evlendiğinde bir ay içinde 9 kilo verdi.
Kendi 16, evlendiği dayıoğlu Baha Bey 34 yaşındaydı.

Benim için baba gibi, ağbi gibiydi. Aynı evlerde yaşamış, onun omuzunda büyümüştüm. Eşim bana karşı haddinden fazla sabir gösterdi. Ben kendimi bu dünyanın insanı görmüyor, edebiyatla beslenen bir başka dünyada yaşıyordum... Hayır eşimin ne şiire, ne edebiyata, ne de kafamdan geçen bu hayal dünyama karşı pek ilgisi yoktu... İlk çocuğumu 17 yaşında doğurdum. Evliliğimin ilk yedi yılı çok mutsuzdum. Sonra yavaş yavaş kendi yanlışlarımı da görmeye başladım. ve değişmeye başladım. Ayaklarım yere basar oldu. Kendi kusurlarımı düzeltmeye çalıştım. Ve ondan sonraki on yıl, dünyanın en mutlu evliliğini sürdürdük Baha Bey'le... Sonra kanser oldu. İki yıl çok kötü günler geçirdik.

Baha Bey öldüğünde, üç çocukla dul kaldığında 33 yaşındaydı Esma Ocak.

Kışları Diyarbakır'da yaşardık ama köyde de tarlalarımız vardı, ondan sık sık gelirdik, tüm araziyle Baha Bey ilgilenirdi.
Onu kaybedince ben ilgilenmeye başladım. Cahildim ne tarlayı tanır ne ekini bilirdim. Yavaş yavaş hepsini öğrendim ve köye yerleştim.”

Bu arada, yazmaktan geri kalmıyordu. Öyküler ve şiirler.
Yazdıklarını kimseye göstermezdi.

Utanırdım, alay ederler diye korkardım.”

Kimselere göstermek ya da yayınlatmak falan aklının ucundan geçmezdi.
Çünkü onun için “yazar” demek insanüstü bir yaratık demekti. Hiç o, herhangi bir insandan farksız olan o, yazar olabilir miydi ki...

Bir gün ağabeyim -çok kültürlü bir insandı- öykülerimden birini okudu. Çok beğendi. Başka yok mu dedi.
İşte öyle bir şeyler yazıp duruyorum dedim. Beni ikna etti, bir iki kişiye okuyalım dedik.


Bir kopya:

Diyarbakırlı ozan Ahmet Arif'e, bir kopya da Diyarbakır da yaşayan eleştirmen Veysel Öngören'e yolladılar. İkisi de çok beğendi, desteklediler. (Bir parantez açmadan edemeyeceğim. Yazılarından tanıdığım Veysel Öngören'e Diyarbakır'da uğradığım ilk kitapçı dükkânında rastladım. Ayak üstü konuştuk. Konuşmamızın büyük bir bölümü onun kardeşi, benim arkadaşım Vasıf Öngören'le ilgiliydi. İki hafta sonra, Güneydoğu Anadolu'yu dolaştıktan sonra, yeniden Diyarbakır'a uğrayacağımı söyledim. Görüşmek üzere ayrıldık... Sonra, Harran'dan Kızıltepe'ye yol aldığım bir günde, bir gazete sayfasından Vasıf Öngören'in yüzü yüreği, emeği, insanlarına sevgisi, tiyatromuza katkısıydı bana bakan... Dönüşte, Diyarbakır'da Veysel Öngören'i göremedim. İstanbul'daydı. Cenazede.)

Esma Ocak'ı dinliyorum:

Ben bunları öykü diye görmüyorum. Yaşamımın bir parçası olarak görüyorum... Buralarda yaşamasaydım, bütün bu yaşadıklarımı, tanıklık ettiklerimi yaşamasaydım, yine de yazar miydim, bilmiyorum. Belki de yazardım. Bütün çocukluk ve gençlik yıllarımda edebiyat öğretmeni olmaktan başka bir şey olabileceğimi düşünemiyordum…

İnsan, bir şey yazacaksa, kendi toplumunu, içinde yaşadığı gerçeği yazmalı. Başka bir şeyi değil. Ben köyde yaşıyorum, köylülerle yaşıyorum, onların çektiği çileyi, onlarla birlikte çekiyorum, çilemizi, sorunlarımızı, türkülerimizi, bana anlattıkları başlarından geçen öyküleri yazıyorum. Ancak bunu yazıyorum. Ve bunu yazmayı da bir görev biliyorum.

İnsanları tanıma tutkusu yetmezdi bu görevi yerine getirmeye.

Bir de bu insanlarla kurduğu olağanüstü ilişkisi var Esma Ocak'ın:

Yabancı dil bilmem -Arapça, Kürtçe biliyor, Acemceye de aşinalığı var- çok yararlı oldu... Onlara dışardan biri gibi, ne tepeden, ne uzaktan bakıyorum. Beni içlerinden biri gibi kabul ederler. Yazdıklarımı onlara okurum. Kimi, 'a bu tam böyle olmamıştı, ya da ben bunu böyle anlatmamıştım ama senin yazdığın daha doğru olmuş' der... Kimi, 'biz içinde yaşıyoruz ama, kitaptan okuyunca daha çok etkileniyoruz' der..

Bir de şu var: Köy gerçeğine dışardan bakan yazarlarımız, sorunları, dertleri sergiliyorlar, buradaki 'zavallı'lara acıyıp duruyorlar. Oysa bu yaşamın, bu gerçeğin içinde müthiş bir yaşama sevinci, bir heyecan, sayısız tutkular da var. Sonra, korkunç bir hayal güçleri, yaratıcı güçleri var. Türkülerini dinleseniz, anlasanız, siz de görürdünüz... Karşı olduğum şey, kimi aydınların, kırsal alan insanını yalnız öykü aracı olarak görmesi, onların ruh hali, psikolojisiyle ilgilenmemesi. Oysa ceviz kabuğu nedir ki? Önemli olan cevizin içi, özüdür.

Günlerini, tarlasıyla köy sokakları arasında, yazı masasıyla elişleri ya da kilim dokuma arasında, kitaplarla türküler arasında, bahçesine çiçek ekmekle, torunları arasında, gidip gelmek arasında geçiren Esma Ocak, haftanın iki gününü, çevreden özellikle Diyarbakır'dan yollanan gençlerin yazdığı yazıları okumakla geçiriyor. “Yazma tutkusuyla yanıp tutuşan öyle çok insan var ki” diyor. Onlara yol yordamı gösteriyor, eleştiriler yapıyor.

Halen, türkülerden hareket ederek yazmış olduğu on öyküsü yayınlanmaya hazır.
Yazmayı hep sürdüreceğine inanıyor.

Çünkü...

Çünkü kendimi sorumlu hissediyorum. Burada olup biteni biliyorsam, yazmam söylemem gerek söylemezsem, susarsam, suçlu sayılırım.”

Esma Ocak'la geçirdiğim süre içinde, Ahmet Arif'in şu dizeleri çıkmıyordu kafamdan:
Dayan kitap ile,
 Dayan iş ile
 Tırnak ile, diş ile,
 Umut ile, sevda ile, düş ile.



Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bir öneri


Kültür ve Turizm bakanlıkları neden birleştirildi (kültürümüz mü turistleşecek, yoksa turizmimiz mi kültürel bir çizgiye getirilecek?) sorusuna nicedir bir yanıt arıyordum kafamda. Arayıp dururken, çıktığım 15 günlük Güneydoğu Anadolu gezisi, sorulan öylesine çoğalttı ki, artık hangisine yanıt arayacağımı şaşırır oldum.

Diyarbakır'dayım. Bu kente ilk kez gelen biri olarak, Diyarbakır Müzesi'ni görmek istedim. Müzenin bulunduğu daracık sokakta kümelenmiş turist gruplarını geçtim. Müze, Diyarbakır'ın eski taş yapılarından biri. Kapısını ittim. Daracık bir avludayım. Birkaç turist şaşkın şaşkın aralarında tartışılıyor. Çeşitli dillerde “olamaz”, Onca yolu boşuna geldik”, “Ayıptır” vb. gibi sözcükler kulağıma çarpıyor. Turistlerin en yoğun olduğu yere yaklaşıyorum. İçimden, dertleri neyse ben şimdi hallederim diyerek. O anda o kâğıdı gördüm. Defterden koparılmış bir sayfa. Üzerine tükenmez kalemle kargacık burgacık, zar zor okunan bir yazıyla önce Türkçe, sonra yanlış bir İngilizceyle “taşınma nedeniyle 1985 başına dek kapalıyız” yazılı. (Kentte bir tek Allahın kulu müzenin kapalı olduğunu bilmiyordu. Oteller, lokantalar, sokakta rastladığınız insanlar, herkes, her yabancıyı, nah müze şurada diye müzeye yolluyordu.)

Önce turistlere kâğıtta bulunmayan açıklamaları verdim, “1985 başında yine bekleriz” dedim. (Bunu yapacak başka kimse yoktu.)
Sonra bir yetkili aramaya başladım. Avluya açılan bir odada üç hanım sohbetteydi.

Çaylar, kahveler, sigaralar ve sohbet arasında ağızlarından güçlükle aldığım lâflar şöyle:

Nereye taşınacak bilmiyoruz. Ne zaman açılır bilmiyoruz.”

Umudu kesmiş, tam ayrılırken, aklıma geldi: “Peki, ne zamandır kapalı?” (Şimdi sıkı durun)

Yanıt: “1980'den beri!

Urfa'dayım:
Urfa Müzesi'ni göreyim dedim. Gittim.
(Sözü uzatmaya gerek yok.) Anladınız elbet: Urfa Müzesi kapalı.
Bahçedeki bekçi bilgi verdi: Bir yıldır, nakil nedeniyle kapalı.

Mardin'deyim:
Demeyecektim ama, inat işte dedim: Mardin Müzesi'ni göreyim, dedim.
Elbet ki kapalı. “Nakil nedeniyle.”

Şimdi merak ediyorum:
Ben, rastlantı eseri üç ile uğrayabildim.
Ya öteki illerdeki müzeler? Onlar da mı nakilde?
Nakli mekânda hayır vardır” düşüncesine bunca bağlı kalındığına göre,
Kültür ve Turizm Bakanlığı acaba Ulaştırma Bakanlığı'yla birleştirilemez mi?



Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 98 - 15 Haziran 1984