John Boynton Priestley

Pembe renk soldu!

Kraliçe Elizabeth'in elinden “Üstün Hizmet Nişanı”nı alırken, ünlü İngiliz yazar J.B. Priestley,
Bana bunu vermeniz çok iyi de, bana sorarsanız, geç bile kaldınız” diyor ve şöyle ekliyordu:

Biraz daha gecikseydiniz, belki hiç veremeyecektiniz. Çünkü yakında yolcuyum.”

Priestley yanılmıştı. Nişanı aldıktan sonra yedi yıl daha yaşadı.
Ve 14 Ağustos'ta, doksanıncı yaşını kutlamaya bir ay kala öldü.

Öykü ve roman yazarı, oyun yazarı, tiyatro eleştirmeni, edebiyat incelemecisi, tiyatro yazarı, radyo programcısı John Boynton Priestley yüzü aşkın oyunu ve kitabıyla yalnız ülkesi İngiltere'de değil, dünya tiyatrosunda da yeri olan bir yazardı. Tiyatro dünyasındaki yeri belki de bir nesil öncesinin yeri, günümüz için “modası geçmiş-demode” sayılabilirdi (En verimli olduğu dönemde henüz İngiltere'nin “gençleri” J.Osborn, H. Pinter, A. Wesker “çıkış” yapmamışlardı.) ama sonsuz enerjisi, sürekli üretkenliği ve oyunlarından hiç eksilmeyen mizah ve eleştiri gücüyle hep ayakta durmayı başardı.

J.B. Priestley, oyun yazarlığıyla olduğu kadar kamuoyunu ilgilendiren her konu üzerine açtığı tartışmalarla, çeşitli yorumlarıyla ve özellikle ikinci Dünya Savaş sıralarında BBC radyosundan kendi sesiyle sunduğu programlarıyla, “best-seller” listelerinden düşmeyen, çeşitli dillere çevrilen “The Good Companions- İyi Dostlar” kitabıyla ün yapmıştı.


1894'te Bradford'da doğdu Priestley. Bir ilkokul müdürünün oğluydu. Yirmi yaşındayken patlak veren I. Dünya Savaşı eğitimini engelleyecek, savaşa katılacak, çok kez öldürücü yaralar alacak, her seferinde kurtularak, soluğu Fransa'da alacaktı. Savaş sonrasında Cambrige Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı'ndan mezun oldu.

Çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan ilk denemelerini, 1922'de basılan bir kitapta “Brief Diversions” (Kısa Çeşitlemeler) de topladı. İlk iki romanı, hiç ses getirmeyen iki çalışma olarak raflarda kaldı. 1929'da “The Good Companions” (İyi Dostlar), adını bir anda ülkesinde duyuracak ve yıllar boyu en çok satan kitaplardan biri olacak, tiyatroya, sinemaya yansıyacaktı. Ünlenmenin rahatlığına sığınmayıp sürekli yazan, sürekli kendini yenileme çabasında olan, ya da hep söylediklerini yeni biçimlerde söylemeye çalışan sanatçı, “İyi Dostlar”ının başarısını, popülaritesini tekrarlamadı. Her yıl bir ya da birkaç romanı yayınlanan Priestley yıllarca sürdürdüğü tiyatro eleştirmenliğini 1938'de oyun yazmaya başlayınca bıraktı.

(Romanlarının en ünlüleri:
  • Angel Pavement - Melek Kaldırımı”,
  • The Doomsday Men - Kıyamet Günü İnsanları
  • Jenny Villiers”,
  • The Magicians - Sihirbazlar”,
  • The Thirty first of June - 31 Haziran”.)

Türkiye'deki tiyatro seyircisi J.B. Priestley'i,
  • iki yıl önce İstanbul Şehir Tiyatroları'nda en kaba çizgilerle sahneye konan “Haftabaşı” (Mr. Kettle and Mrs. Moon),
  • çeşitli özel tiyatrolarda oynanan “Bir Komiser Geldi(An Inspector Calls) ve
  • Ihlamur Ağacı” (The Linden Tree) adlı oyunlarından anımsayabilir.

Bizde daha çok bulvar komedileri gibi ele alınan Priestley'in oyunlarındaki ince mizahı, sonsuz satiri, eleştiri gücünü Londra'da National Theatre'da (Ulusal Tiyatro'da) “When We Are Married” (Evli Olduğumuzda) oyununu izleyince kavrayabildim.

Priestley, 1932'de sahnelenen ilk oyunu “Dangerous Corner” (Tehlikeli Köşe)'den başlayarak her oyununda, yirminci yüzyıl başındaki İngiliz soylu ve kentsoylu toplumlarının yozlaşmış değerlerini, sahte, yapmacık, ikiyüzlü tutumlarını gözler önüne serdi. Bireysel çıkarların, toplum çıkarlarının önüne geçtiğinde, toplumun görebileceği zararlara işaret etti. Ancak bunu yaparken belli bir dünya görüşünden ya da felsefi düşünceden değil güncel yaşam olgularından hareket etti.

Oyunlarında “zaman', “geçen zaman” temalarıyla ilgilendiği de oldu.

  • I've Been Here Before” (Daha Önce Buradaydım),
  • Music and Night” (Müzik ve Gece),
  • Ever Since Paradise” (Cennetten Beri) adlı denemelerinde olduğu gibi.

Yaşlandıkça, yüzüm daha çok kaşları çıkmış bir patatese benziyor” diyen,
yakın arkadaşları,
  • Bernard Shaw'u, “O, müziksiz opera yazan bir sanatçıdır”,
  • H.G. Wells'i “En azından benim kadar sevilen bir insan” diye tanımlayan Priestley,
kişiliğindeki “tuhaflıklar“la da ilgiyi çekti.

  • İkinci Dünya Savaşı sırasındaki radyo programlarında Nazilere karşı en acımasız ve İngiliz halkının moralini en çok yükselten konuşmalarını yapıp, bunlarla büyük üne kavuştuktan sonra, “Yok canım bunlar önemsiz şeyler o konuşmaları niye öyle yücelttiler bir türlü anlamadım” diyebilmiştir.

  • İşçi haklarını her fırsatta savunurken, İşçi Partisi'ne hiçbir zaman girmemiş,
  • Harold Wilson'un tüm ödüllerini geri çevirmiştir...

  • Geri çevirdiği onca ödüle karşın, Liverpool Demiryolları Fahri Kahramanı unvanını kabul etmiş,
  • adının en eski trenlerden birine verilmesini sevinçle karşılamıştır.

  • Yılın pipo içicisi seçildiğinde, kendisine armağan edilen dev bir pipoyu, yaşamında aldığı en büyük ödül diye nitelemiştir.

Priestley, yaşamının sonuna dek insan haklarını savunan bir “humanist”ti.

Son yıllarında nükleer silahlara karşı takındığı tavır, bu konudaki tüm gösteri yürüyüşlerine, kampanyalara katılması, bu yoldaki örneklerden biriydi.

Hiçbir zaman hiçbir partiye üye olmayan yazar, politik görüşlerini şöyle özetliyordu:

Bir sosyalistten daha sosyalist düşünceli olabilirim. Ama asla kırmızı değilim.
Benim rengim pembe. Pembe güzel bir renktir, insanı, insancıllığı savunan insanın rengidir.”



Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 104 - 15 Eylül 1984

Gürer Aykal

Orkestra yönetmek isteği nasıl oluştu?
Bu konuda yönlenmenize etkenler neydi?
İlk yönettiğiniz yapıtı anımsıyor musunuz?

Ankara Devlet Konservatuvarı Keman Bölümü'nde okurken, küçük çalgı grupları için besteler yapma tutkum vardı. Sonra bu yazdıklarımı çaldırmak gerek diye düşündüm. Ve ilk kez kendi çalışmalarımı öğrencilerden oluşan bir orkestraya çaldırdım. Son sınıflara doğru orkestra şefi olmayı iyice aklıma koymuştum. Yalnız keman öğrenciliği bu iş için yeterli olmayacağından, kompozisyon bölümüne de devam etmeye başladım ve Adnan Saygun'un öğrencisi oldum. Konservatuvarı bitirdikten sonra orkestra şefliği eğitimi için İngiltere'ye gittim.

Profesyonel olarak yönettiğim ilk konser İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nın bir konseridir. Mozart'ın 34. Senfonisi'ni çaldırmıştım.

Çalışma yönteminizi anlatır mısınız.
Yöneteceğiniz bir yapıtı nasıl incelemeye başlarsınız, nelere önem ve öncelik verirsiniz?
Aynı yapıtın değişik yorumlarını dinler misiniz?


Elime aldığım yapıt, tanıdığım bir bestecinin hiç çaldırmadığım bir yapıtı da olsa bana yabancı değildir. Beethoven, Brahms ya da Mozart'ın daha önce hiç çalışmadığım bir yapıtı önce çalıştıklarımla çok büyük farklılıklar taşımaz. Brahms'ın bir eseri başka, öteki başka değildir. Bir kez ben Brahms'da bir bütüne varmış olmalıyım. Yapacağım icra Brahms olmalı. Bundan sonra partisyonu elime alıp en ince ayrıntısına kadar çalışırım. Öyle ki bazı ara partileri bile ezberlemiş olurum. Partisyonu alıp bir koltuğa oturduğum zaman, notaları okurken, seslerin bir kısmını duymaya başlarım. Soldan kemanlar gelir, sağdan viyolonseller.

Plak çok dinlerim. Yalnız yöneteceği eserin plağını dinlemek insani büyük yanlışlara götürebilir. Bunu asla yapmam.

Bestecisiyle de ilk kez tanıştığınız bir yapıtı nasıl çalışırsınız?

Hiç bilmediğim bir besteci, diyorsunuz. Örneğin, Finlandiya'ya gittim. O ülkenin bir bestecisi sunuldu bana. Önce partisyonu okurum. Üstüste, ardarda okurum. Kendi kendime bir bütüne varmaya çalışırım. Bir Saygun, Akses ya da Rey değildir yöneteceğim. Bilmediğim, duymadığım bir müziktir. Hiçbir zaman duygularımla bir yönetime geçmem. Bestecinin yazısında anlatmak istediği ve onun yazısından benim anladığım, bende bütünleşen şekli önemlidir.

Çağdaş yapıtlarda, özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana yapılan çalışmalarda, yorumcunun besteye katkısının arttığı ileri sürülüyor.
Sizce bir orkestra şefine düşen görev gittikçe artıyor mu?

Bu düşünceye katılıyorum. Ancak, bir orkestra şefi Mozart çaldırmak için ne denli uğraşıyorsa, çağımızın ikinci yarısında bestelenen yapıtlara da aynı özeni göstermektedir. Yalnız, Mozart'la orkestra şefinin uyumu, çağın ikinci yarısındaki bir besteciyle olan uyumundan farklı olabilir. Mozart'a kendini daha yakın hisseder, onu daha iyi anlamıştır, oysa yeni bir besteciyle ters düşebilir. Çünkü orkestra şefleri besteciler kadar belli bir dönemin, belli bir kesitin içinde değillerdir. Her çağdan, her dönemden eser çaldırmak zorundadırlar.

Size son bir aylık çizelgemi aktarayım:

  • Önce Sibelius çaldırdım. Kuzeyden bir besteci. Tonal gibi görünen, modalden tonale kaymış bir ülkenin çıkardığı insan.
  • Sonraki hafta Çaykovski ve Prokofief çaldık. Çaykovski'nin İtalyan Kapriçyosu: İtalyan öyküsü - Rus bestecisi ve Türk şef…
  • Ardından İngiltere'den Elgar'ın Enigma Çeşitlemeleri,
  • sonra yine Çaykovski Manfred Senfonisi...

Öte yandan bir ay içinde bir besteciyi ele alalım. Tek bir bestesi ile uğraşıyor. Tek bir düşünce biçiminin, aynı tip renklerin içinde... Onun beyni mutlak icracının beyninden daha önce bir yerde gidiyor. Bir bestecinin anlaşılır duruma getirilmesi, orkestra şefinin onu çok iyi bilmesiyle gerçekleşir. Sanmıyorum ki, bugün orkestra şefleri bestecilerin düzeyinde müziğe hâkim olsunlar... Orkestra şefleri dünyadaki müziğin nereye gittiğini çok iyi izlemek, bilmek zorundadırlar. Bir eseri, dün bile yazılmış olsa bunun kanına, benliğine geçirebilmedirler. Ancak böylece yoruma doğru katkıda bulunmuş olurlar.

Yirminci yüzyıl müziğini yönetirken teknik açıdan ortaya çıkan değişiklikler nelerdir sizce?

Yaratıcı, toplumun önünde giden kişidir. Toplumun önünde giden bir adamın eserini, o ara toplumun içinden olan seksen kişiye çaldırdığınız zaman, onları da bir elli yıllık öteye itmek zorundasınız. Şef ise, bir yüz yıl öteye gidebilmedir ki, orkestrasını elli yıl çıkarabilsin. Teknik açıdan, çağdaş eserlerde yeni tini arayışları olduğundan, değişiklikler var. Orkestra şefinin elindeki baget nasıl değişik şekiller alıyorsa, kemancının elindeki keman da, öteki çalgılar da değişik tınılar elde edebilmek için değişik çalma şekilleri ortaya koyuyorlar.

Yirminci yüzyıl bestelerindeki farklılığı şöyle özetlemek isterim:

Günümüzde orkestra şefine düşen görev zordur. Ancak iki yüzyıl öncesi de zordu.
Çünkü her besteciyi kendi devrinde çalmak, yorum getirmek o devir için günceldir, o gün için yeniliktir. Mozart'ı kendi devri içinde çalmak da zordu.

Gerek tekniği, gerekse duyumsama biçimi açısından örnek aldığınız şef/şefler olmuş mudur?

Duyumsama ve anlatım biçiminden etkilenişimi anlatayım:

Bir Mozart'ın nasıl yorumlanacağını herhalde bir Japon'dan öğrenmezsiniz. Munich'de, Salzburg'da, Hamburg'da çalınan Mozart'ları dinleyip, kendinize en yakın olanı seçebilirsiniz. Bu arada, sizin açınızdan duyumsama ve anlatımı en iyi yapan şefler de ortaya çıkmış olur. Bunlar orkestrasıyla beraber ortaya çıkarlar yalnız. Bu ülkelerde Mozart kültürü uzun zamandır yaşatılmaktadır. Mozart'ı bugüne kadar damıtarak taşıyanlar, Furtwangler'den sonra Karajan, sonra bir başkası, zincir gibi aynı kültürün için de birbirine bağlanır.

Öte yanda Verdi'nin bir İtalyan operası Covent Garden'de de çok güzel yorumlanabilir. Üstelik şef de İtalyan'dır yine…
Ama eğer Verdi ile uğraşmak istiyorsanız, İtalya'daki bir ayakkabı ustasının fikirlerine de başvurabilirsiniz.
Duyumsama ve anlatım biçimi o ülkenin içindeki gelişimiyle belirir.

Teknik ise, bence o kadar önemli değildir. Genel olarak orkestra şefliği okullarında verilir teknik.
Sonraları, zamanla insanın pozuna geçer, müziğine aktarılır.

Bir orkestra şefinde aranması gereken nitelikler nedir?

Her şeyden önce iyi bir müzik kulağına sahip olmalı. Çalınan eserler nota halinde kulağına gelmeli. Orkestra şefi diplomalı da olur, diplomasız da bence. Köklü bir müzik eğitimi gerekir. Orkestra çalgılarından bazılarını çalması, orkestra içinde çalmış olması yararlıdır. Bu koca makineyi onun içinden çalarak öğrenir insan. Sonra eli ayağı düzgün olmalıdır şefin. Bir de disiplin sorunu var. Ben disiplinden bağırıp çağırmayı kasdetmiyorum. Benim anladığım eser disiplinidir. Yöneteceği eser bir şefin üstünde yeterince disiplin doğurduysa, bunu orkestraya aktarabilir. Esere saygı, o eser, o besteci içindir.

Orkestralar arasında bir seçim yapmanız gerekse, senfoni mi, bale mi, opera mı, ya da oda orkestrası mı desek, hangisini seçersiniz?

Tabii ki senfoni. Çünkü senfoni orkestrasında sizin dışınızda pek fazla etmen yoktur. Balede müziğe karşın hareketlere uymak zorundasınız. Operada koro, solistler gibi müziği aksatacak başka etkenler var. Oda orkestrası ise çok çalışıp az üreten bir orkestradır, her üyeyi, her partiyi tek tek denetlemek zorundasınız. Senfoni kadar parlak olamaz.

Müzik tarihinin belli bir dönemine, belli bestecilere tutkunuz var mıdır?

Dağarcığıma Mozart'in bütün yapıtlarını almak isterim. Aslında her dönemin ayrı bir lezzeti vardır. Bir şef belli bir dönem diye kendini bir köşeye sıkıştırmamalıdır. Ama Mozart, Haydn gibi klasik dönemin ustalarina tutkum var. Şef değişmek zorundadır. Haftaya hangi eseri yöneteceksem, bu süre içinde tutkum o dönem olmalıdır.

Bir gün mutlaka yönetmek istediğiniz eser nedir?

Mozart Requiem, Mass'lar, Haendel Mass'lar, Bach Mass'lar...
Koro ile orkestranın karıştığı bu eserler dünya kaldıkça kalacaktır. Bunları yönetmek isterim.

Müzik dışında ilgilendiğiniz bir sanat dalı var mıdır?

Sevdiğim ama ilgilenemediğim sanat dalı "vitray''dır.
Benim içim bambaşka bir boyut. Camilerde, kiliselerde, Safranbolu evlerinde vitraya hayranım.

Genç şeflere, bu mesleğe yeni başlayanlara önerileriniz neler?

Şeflikte yaşlılık çok geç başlar. Doğrular üzerinde çalışmak gerekir.

Şefliği yıkan tek şey vardır bence: Orkestra önüne çıkıp "flash'' adam rolü oynamak.

Şefin görevi, hareketlerine özen göstererek,
besteciye duyduğu saygıyı orkestraya aktarmak, müziği vurmak, müziği çizmek, müziğin paletini ortaya çıkarmaktır.

Müzik eleştirisi üstüne neler düşünürsünüz?

Eleştirmensiz ülke olmaz, bestecisiz olmayacağı gibi. Eleştirmen müziğin içinden olmalı. Müziğin içinden çıkmalı. Mutlaka bir okul bitirmesi gerekmez. Ama kültürlü olmak zorundadır. Doktor olan bir eleştirmen de çok iyi bildiği ölçüde müzik eleştirisi yapabilir. Halka açıktır yazacakları nasılsa. Eleştiri doğru olmak zorundadır, duygusal olamaz. Örneğin, Saygun'un bir eseri ilk kez seslendiriliyor. Eleştirmenin elinde hiçbir dip not yok. Bu konuda hiçbir kitap da yazılmamış. Hangi etkenler altında, nasıl bir hava içinde yazdığını bilmiyoruz. Müziği ve Saygun'u çok iyi tanımalısınız ki, yazı tekniğindeki değişiklik, eser boyunca ortaya koyduğu unsurlardan almak istediği sonuçları, en ince ayrıntısına kadar bir-iki dinleyişte kavramalısınız eleştirmen olarak. Ülkemizde resim-tiyatro-edebiyat dallarında daha sık eleştiri var. Oysa müzik eleştirmenleri bir elin beş parmağı kadar yok... Aynı gazetede iki ayrı eleştirmen aynı konseri eleştirmeli ki, dinleyici ikisini de okuyup bir karara varsın. Bu lüksümüz yok.

Sizce ülkemizde dinleyici niçin konsere gider?
Solist ve şef gibi yorumcular için mi yoksa programın içeriği için mi?

Birinci sırayı solist alır. Sonra program. Üçüncü olarak şef.

Bir orkestranın belli başlı bir şefi mi yoksa sürekli değişen şefleri mi olması yararlıdır?

Ben orkestraların bir ya da iki sürekli şefleri olmasını mutlaka isterim. Orkestranın sahibi olan şef, onunla sık sık çalıştığı için gelişmesini, çalgılardaki aksaklıkları, denge bozukluğunu izleyebilir. Konuk yönetmen işin içine girmez, gereken değişikliği yapmaz. Ama yabancı ve iyi şeflerle çalışması da gereklidir.

Yurdumuzdaki üç senfoni orkestrasının durumunu yakından tanıyorsunuz.
Başlıca sorunlar nedir orkestralarımızda?

Ankara'daki CSO, ülkemizin en eski orkestrasıdır. Bir oturmuşluğu vardır. Çünkü hiçbir yerde sığıntı değildir. Kendi çalışma odası, salonu, dolapları vardır. İstanbul ve İzmir'de durum böyle değil. Tezelden onların da kendi binalarına kavuşması gerekir. İkinci sorun, kütüphanelerden kaynaklanıyor. Orkestraların kütüphaneleri yetersiz. Bu arada her orkestra kendi arasında kuartet, kentet gibi topluluklar oluşturmalıdır. Bir orkestranın içinden üçer tane nefesli çalgılar kenteti kurulabilse, iki yıl sonra plaktan çıkan ses gibi olur nefesli çalgılarımız. İstanbul'dan en az sekiz kuartet, beş kentet çıkabilir.

Türk bestecilerinin yapıtları niçin daha sık çalınmıyor?

Bir ülkenin adını yarına götürecek, evrensel yapabilecek tek unsur yaratıcılarıdır. Türk bestecilerinin çalınmaması beni de üzüyor. Ancak ne oldu bizim bestecilerimize? Bilmem nedense Türk gibi yazmak endişesi var çoğunda. Besteci beyni tamamen özgür bir olaydır. Kompozisyon kuralları insanı hiçbir yöreye bağlamaz.

Zaten eser ortaya Türk olarak çıkacaktır; ama herhangi bir benzer sistem içinde olmak gerekmez.
Ben her konserde bir Türk eseri olsun diye Türk eseri yönetmem. Ağırlığı Türk eseri olan konserler yaparım. Çalınacaksa değeriyle çalınmalıdır.



Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 98 - 15 Haziran 1984

"Kömüre Karşılık Sanat" şenlikleri

Sanatın emekle benzersiz kucaklaşması

Hamburg'daki sendika merkezinin önünde, kentin genel görünümünden farklılığı ilk bakışta belli olan bir anıt duruyor, 1984 Haziran'ından beri.

Bu anıt, Ruhr Havzası kentlerinden Recklinghausen'de,
1965 yılında kapatılmış olan “König Ludwig 4/5” maden ocağından vaktiyle kömür çıkaran dev asansörün büyük tekerleğinin yarısı.

Anlamlı bir şekilde paylaşılmış olan o koskoca tekerleğin öbür yarısı ise, kapatılmış maden ocağının önüne yerleştirilmiş.

Yarısı Hamburg'da, yarısı Ruhr Havzası'nın Recklinghausen'indeki kömür asansörü tekerleğinin öyküsü ise epeyce gerilerde.
Bugün, hayalperest birinin uydurduğu hoş bir öykü gibi geliyor insana.

Ama eskilerin “aynıyla vâki” dedikleri, gerçekten olmuş bir öykü bu:

1946 yılının kış aylarıydı.
Hamburg Tiyatrosu'nun sahne teknik personeli, o günlerin en zorlu koşullarından biri olan yanıt kısıtlamasıyla başetmeye çalışıyorlardı.

Savaş sonrasının zorlu kış aylarında, tiyatronun ısıtılması için gerekli kömürleri de, yasal yoldan yakıt bulma olanakları da yoktu.

Ne var ki, prova yapmak isteyen sanatçılar soğuktan donuyorlardı.
Tiyatronun hidrolik tesisleri soğukların etkisiyle patlama tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Kömür bulmak için resmi dairelerle kurulan tüm ilişkiler, uğraşlar sonuç vermemişti.
Kömür yalnızca hastanelere, çocuk yuvalarına, okullara, resmi dairelere verilmekte idi.

Tüm bu umutsuz aranışlardan sonra, tiyatronun idari yönetmeni Otto Burmeister'in aklına bir fikir geldi:

Acaba kendileri Ruhr Havzası'na gidip kömür sorsalar nasıl olurdu?

Hamburglu sanatçılar bir kamyona atladıkları gibi kömürün çıkarıldığı Ruhr Havzası'nın yolunu tuttular.

Yolda karşılaştıkları ilk dev kömür ocağı kulesini görünce, yoldan sapıp bu maden ocağına doğru yöneldiler.
Bu maden ocağı, az önce adını andığımız König Ludwig 4/5 maden ocağıydı.

Sanatçılar burada cesaretli, anlayışlı madencilerle karşılaştılar.
Çünkü istenen kömürün, İngiliz askeri birliklerinin denetimindeki kapılardan gizlice dışarıya çıkarılması söz konusuydu.
Tüm güçlüklere karşın kömür kaçırılmış, sanatçılar Hamburg'a elleri dolu dönmüş ve tiyatro perdelerini açabilmişti.

Sanatçılar oturup düşündüler: Acaba bu çok değerli hizmete, bu duygulandırıcı değerbilirliğe nasıl karşılık verilmeliydi?

Karşılığında para gönderilemezdi, çünkü tüm olay yasalar dışında yapılmıştı, yani illegaldi.

Geriye tek bir olanak kalıyordu: Karşılık olarak, madencilere sanatçıların ortaya çıkardığı ürünü sunmak.

Bu, bir tiyatro oyunu, bir müzik dinletisi, sözün kısası sanat olabilirdi.
Kısa bir süre sonra Hamburglu sanatçılar tekrar Ruhr Havzası'na geldiler ve birkaç sanat gösterisiyle teşekkürlerini sundular.
Böylelikle, “Kömüre Karşılık Sanat” adı altında ileride yaygınlaşıp kalıcılaşacak olan ilk değiş tokuş tamamlanmış oluyordu.

Çok sayıda sendikacı, sanatçıların madencilerle böylesi bir şekilde yüz yüze gelmelerinden son derece duygulanmıştı.
Bu karşılaşmanın bir gelenek haline getirilmesi, ileriki yıllarda da sürdürülmesi arzulanmaktaydı.
Sanatçılar ve madenciler birbirlerini daha iyi tanımalı, bu tanışmanın olumlu sonuçlarını birlikte tatmalıydılar.

Sonuçta, gönüllerdeki istekler, niyetler 1949 yılında gerçekleşiyordu.
Recklinghausen Belediyesi, Alman Sendikalar Birliği'yle birlikte bir “birlik” kurdu.
Birliğin görevi her yıl “Ruhr Şenlikleri”ni düzenlemek, yani çalışma yaşamını, emeği sanatla buluşturmaktı.

Konuk sanatçıların etkileyici katılımları, Recklinghausen'de sanat etkinliklerinin göze çarpacak ölçüde canlanmasına yol açtı,
böylece Recklinghausen'i yörede bir sanat odağı haline getirdi.

Buna zamanla,
  • sanat sergileri,
  • Avrupa çapında sempozyumlar,
  • uluslararası paneller,
  • bilim haftaları,
  • konserler ve
  • tümüyle gençliğe ayrılmış forumlar eklendi.

Ruhr Şenlikleri” her yıl gitgide daha popüler olmaya başlamış,
Recklinghausen'de sahnelenen oyunlar, gerçekleştirilen diğer sanat etkinlikleri televizyon kanallarından yayınlanmaya başlamıştı.


Kapsam gittikçe büyüyen şenliklere yaraşır bir tesis gerekliliği de kendini hissettirmişti.
Ruhr Şenlikleri Tesisi'nin ilk temel taşını 1961'de, zamanın F. Almanya Cumhurbaşkanı koymuştu.
Ve Ruhr Havzası'nın, vergi ve bağışlardan oluşan fonlarla inşa edilen en büyük tiyatrosu 1965'te hizmete açıldı.

Şenliklerin yapıldığı bu tesis, tiyatro binası olmasının dışında da hizmet veriyor.

Ziyaretçiler bu tesiste, birbirleriyle buluşmak, sohbet etmek, çeşitli sanat etkinliklerini izlemek ve birlikte eğlenmek gibi olanaklara sahipler.

Çok sayıda işyeri işçi temsilcilerinin, yıllık toplantılarını şenlik tesislerinde yapması da gelenek oldu.

Ruhr Şenlikleri'nin yönetimi, Alman Sendikalar Birliği (DGB) ve Recklinghausen Belediyesi tarafından eşit sorumlulukla, ortaklaşa üstlenilip yürütülmektedir
ki bu özelliğiyle Ruhr Şenlikleri, Federal Almanya'da bu tür kültür hizmeti veren tek kurum durumundadır.

  • Alman Sendikalar Birliği ve
  • Recklinghausen Belediyesi dışında,
  • Kuzey Ren Vestfalya eyaleti,
  • Federal Hükümet,
  • tek tek sendikalar bağış ve parasal destek sağlamakta;
ayrıca Ruhr Şenlikleri Dostluk Derneği ve kültür hizmetinin çeşitli giderlerini karşılamak için çaba göstermektedir.

Kültür alanındaki çalışmaların sonuçları, yeni görev alanlarını, yeni fikirleri de ister istemez beraberinde getirdi.
Çalışma yaşamıyla ilgili sorunlar ön plana çıktı. Sanat somutlaştı.

Ve şenliklerin başlangıcı bir tatil gününe, emeği simgeleyen 1 Mayıs'a denk getirildi.
Böylece bir halk kültür şenliğine dönüşen şenliklerin Mayıs'taki ilk gününe her yıl yaklaşık 60 bin kişi katılır oldu.


Şenlik tesisi salonlarında, dışarıya kurulan çadırlarda, sahnelerde;
  • Rock müziği konserleri,
  • dans programları,
  • kabare,
  • folklor,
  • tiyatro,
  • çocuk şenliği,
  • korolar,
  • sirk,
  • şarkı ve müzik dinletileri, gösterileri düzenlenmekte.

Ruhr Şenlikleri'nin, yaklaşık iki ay boyunca sunduğu çeşitli kültürel etkinliklere 130 bin konuk katılıyor günümüzde.
Giriş biletleri ise tek bir fiyata ve öncelikle sendikalılara satılıyor.
Bunun dışında, öğrenciler için özel programlar düzenleniyor.

1 Mayıs'tan 27 Haziran'a kadar süren Ruhr Şenlikleri bu yıl 41. yılını kutladı.
Pırıl pırıl düzenlenmiş jübile programı, işçilere ve ailelerine, kültürün günümüzde ne denli çeşitlilik kazanmış olduğunu somut olarak gösterdi.


Kömüre Karşılık Sanat'' geleneğinin bu son, görkemli gösterisinde,
emek dünyasının ve sanat dünyasının birbirine yakınlaşmasının estirdiği coşkuyu,
emekçiler, konuk sanatçılar ve tüm yöre halkı hep birlikte, benzersiz bir keyifle tattılar.



Ali Gürcan | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 168 - 15 Mayıs 1987