Richard Wagner


Annesi de (bir fırıncının kızı Johanna), babası da (Leipzig kentinde polis görevlisi Karl Friedrich Wagner) öyle sanatla, müzikle ilgili insanlar sayılmazdı onun. Buna karşın aile dostu Ludwig Geyer hem oyuncu, hem yazar hem portre ressamıydı, Johanna’ya karşı da özel bir ilgisi vardı. Richard 1813 yılının 22 Mayıs günü doğmuş, babası altı ay sonra ölünce bakımlarını Geyer üstlenmiş, ertesi yıl da evlenmişti kadınla. Richard’ın kızkardeşi Caecilie ise bu evlenmeden altı ay sonra doğu vermişti. Bu gerçeklerin uyandırdığı kuşkular günümüze dek süregelen araştırı ve tartışmaların kaynağını oluşturmuş, Richard’ın yıllar sonra Caecilie’ye yazdiği bir mektupta, Geyer’den “babamız” diye bahsetmesi kuşkulara tuz biber ekmiştir. Kültür evreni Richard’ın aslı konusunda neden böyle aşırı duyarlılık göstermiş, türlü savlar neden birbirini kovalamıştır? Yanıtı açıktır: Ludwig Geyer’in Yahudi oluşu. Ünlü “Wagner araştırıcısı” Robert Gutman tarihin en tutucu Yahudi düşmanları arasında sayılan Richard’ı böyle bir inanca götüren baş neden olarak onun bu gerçeği bilmesini gösterir, bu düşmanlığın onun tüm verimini sülükler benzeri sardığını belirtirken yalnız bir metre elli iki santimlik boyuna kıyasla çok büyük görünen kafası ve öne çıkık alnından doğan garip görünüşünü Geyer’in kanına bağlandığını savunur.

Bir başka müzik yazarı ve düşünürü Theodor W. Adorno ise şöyle der bu konuda: Fiziksel görüntüsünden ötürü daima aşağılık duygusuna kapılmış, bu durumunu ünüyle örtmeye çalışmıştı.


SANAT DELİSİ BİR KÜÇÜK YETENEK

İster asıl, ister üvey babası olsun Geyer çocuk üzerinde derin etkiler bırakmıştı. Richard sekiz yaşındayken ölmüştü Geyer, ardında sanat delisi bir küçük yetenek bırakarak... Öyle bir yetenek ki Homer’i ve Shakespeare’i özdillerinden okuyabilmek için Grekçe ve İngilizce öğreniyor, “Leubald” adlı bir trajedi yazıyor, oyunun kırk kadar kişisi dört perde boyunca ölüyor, beşincide ruhları geliyordu sahneye. Müzik yaşamına daha sonraları on yaşındayken girecektir çocuğun. Onu bu alana özendiren Carl Maria von Weber’in “Der Freischütz” operasıyla Ludwig van Beethoven’in “Fidelio” operası ve senfonileridir. Okulda ve evdeki ders dışı zamanını daha sonraları Robert Schumann’ın kayınbabası olacak ünlü müzik eğitmeni Friedrich Wieck’in yöntem kitaplarına ayırmakta, Thomas Kilisesi müzik okulunda Theodor Weinlig’den yararlanmaya çalışmakta, beri yanda öğrencilerin baş uğraşıları sayılan kumarı, içkiyi, düelloyu ve kadın ilişkilerini tanımaktadır.

1830 yılı Noel günü düzenlenen konserde yer alan bir uvertürü alkış yerine kahkahalarla karşılanır. Richard bu arada kendi yazdığı metinler üzerine bestelemeye koyulduğu üç operadan “Düğün”ü yarım bırakmış, “Periler”i tamamlamış, konusunu Shakespeare’in bir oyunundan (”Measure for Measue’) aldığı “Aşk Yasağı” kendince en başarılı çalışması olmuştur. Beethoven hayranlığına kanıt sayılan “Do majör Senfonisi”ni 1833 yılında önce Prag Konservatuvarı Orkestrası’na, sonra Leipzig Müzik Derneği Orkestrası’na çaldırmayı başarmış, adı yayılmaya koyulmuştur. Aynı yıl Würzburg’da koro yöneticiliği görevine getirilmiş, ertesi yıl Magdeburg Tiyatro Derneği tarafından opera müzik müdürlüğüne atanmış, bu görevlerle birlikte karakterindeki zayıf yönlerde yüzeye çıkmaya başlamıştır. Richard’ın. Kumara, giyim ve kuşama, rahat yaşama eğilimi giderek büyüyen borçlar oluştururken, 1836’da Minna Planer adlı bir oyuncuyla evlenmiş, bu arada özene bezene sahnelettiği “Aşk Yasağı”nı tatsız gösteriler nedeniyle ikinci kez yineletememiş, yapıt konusunda bir tenkitçi şöyle yazmıştı: Utanmazca bir taklit. Beethoven, Herold, Auber, Rossini, Bellini, Marschner ve Meyerbeer’den çalınmış hırsızlıklar sentezi.


KAÇIŞ

Richard, Minna’nın beraberinde getirdiği ve “kızkardeşim” diye tanıttığı Natalie adlı on yaşlarındaki kızın aslında Saksonyalı teğmen Ernst von Einsiedel’in çocuğu olduğunu anlayınca pek kızmamış ama kadının basit davranışları ve kentsoylu yaşam düzeninden sıkılmaya koyulmuş, karı-koca arasında yıllarca sürecek kavgalar başlamıştır. Biriken borçlardan kurtulmanın tek çaresi başka bir “mevki” edinmektir. Königsberg Operası uzatır can simidini. Hemen toparlanıp yola çıkılır ama kente varıldığında operanın kapısı parasızlık nedeniyle kapalı bulunur. Bir ara ikinci fırsat doğar; o zamanlar Rusya’nın egemenliğinde bulunan Letonya başkenti Riga’dan bir çağrı gelir. Richard bu kentte iki yıl kalacak, alacaklıların giderek artan tehdidi ve yakınışları üzerine işine son verilip pasaportuna el konacak, eşi Minna’yı ve New Foundland türü köpeği Robber’i alarak kaçakçıların kullandığı gizli yoldan Pillau limanına ulaşıp kapağı “Thetis adlı küçük bir tekneye atacaktır. Bavulunda tamamlamak üzere olduğu “Rienzi” operasının partisyonu, yüreğinde büyük umutlarla çıkar yola sanatçı. Thomas Mann’in yorumuna göre,Güçlü, başarılı bir dünya insanı olma yolundadır artık. Thetis’in korkunç Kuzey Denizi fırtınaları nedeniyle sığındığı küçük bir Norveç balıkçı limanında Heinrich Heine’nin “Uçan Hollandalı” adlı manzum öyküsünü anımsamış, böylece ilk önemli operasının tohumu atılmıştır.

Londra üzerinden Paris’e ulaşır ve burada düş kırıklıkları birbirini izler... Yahudi besteci Giacomo Meyerbeer’in yardımları pek yarar sağlamaz. Richard her yerde nezaketle karşılanır, gene nezaketle atlatılır, sözler tutulmaz, vaadler yerine getirilmez. “Aşk Yasağı”nı sahnelemeyi kabul eden Theatre de la Renaissance iflas eder, sanatçının yeni tamamladığı “Uçan Hollandalı” metni Paris Operasına satılır, bir Fransız bestecisi tarafından zevksiz bir müziğe sarılır. Üç yıl sürecek yoksulluk Richard’da birtakım tutucu düşünlere yol açacak, bir mektubunda “Bizim Alman kalplerimize yabancı kalan şu büyük canavardan, Paris’ten nefret ediyorum tümcesiyle açıkladığı inancını hiç yitirmeyecektir. “Rienzi” Paris’te tamamlanmış, önce “Çıkrık” ve “Gemici” korolarıyla başlayan “Uçan Hollandalı” çalışmaları yarılanmış, Ulusal Kitaplıkta geçen günler, gelecekte doğacak yüce yapıtların tasarılarını geliştirmeye başlamıştır.

Gutman’ın yorumuyla: .. bir yeteneğin mistik değişimi sürekli aşamalara dönük bir dehanın doğumunu sağlamıştır.

Sonuçta kader gülmeye başlamış, Saksonya başkenti Dresden’in operası “Rienzi”yi sahnelemeyi kabul etmiştir. Yapıtın 1842 yılı 20 Ekim günü ilk temsili az görülen bir başarı sağlamış, ertesi yıl sahnelenen “Uçan Hollandalı” önce soğuk karşılanmışsa da kısa süre sonra derlediği ilgiyle Almanya’ya yayılmış, sanatçı 1843 yılı Şubat ayında Dresden Operası genel müzik müdürlüğüne atanmıştır. Wagner kendisine her iki yapıtı için de “estetik” ve “metodik” incelikleri gösteren Meyerbeer’i eleştirmekten çekinmeyecek ve böylece minnet ve şükran” kavramlarına ne denli uzak olduğunu gösterecektir.

Artık Richard Wagner adlı bir besteci-ozan doğmuştur batı kültür yaşamına; aşırı duyarlı, aşırı geveze, aşırı müsrif, aşırı yetenekli ve bilgili, aşırı hoşgörüsüz.. Ve melankolik, uykusuz, ürkek... Sanatçı Dresden’de Paris’teki yoksulluk yıllarının acısını çıkarmak istercesine lüks bir yaşama yönelmiş, hesapsız harcadığı paralar alacaklıların gene çığ gibi büyümesine yetmiştir. “Müzik benim için yeterli sayabileceğim bir yaşam biçimini de noktaladı. Bu nokta yok olduğu anda sesimi yitirebilirim. Ben, saman yatakta yatacak, küçük kırıntılarla yetinecek insanlardan değilim. Bana binler gerekliyken yüzler neye yarar?.. diyor ve Yahudiler ve Fransızlardaki altın düşkünlüğünü ahlaksızlık sayan Wagner ekliyordu şunları da: Nakit param eridikçe benliğimi gerçek bir ölüm korkusu kapsıyorsa ben ne yapayım?


DEVRİMCİ WAGNER

Olağanüstü niteliklerle örülmüş mistik dram “Tannhaeuser” 1845 yılındaki ilk sahnelenişinde iyi karşılanmamıştı. Yapıtın Elisabeth rolündeki ünlü ses sanatçısı Wilhelmine Schröder - Devrient (“Uçan Hollandalı”nın ilk temsilinde Senta) provalarda şöyle dedi Wagner’e: Sen bir dahisin, anladık. Ama müziğin öylesine güç ki seslendirmek olanaksız... Bu sava karşın yapıt yavaş yavaş anlaşılmaya ve tanınmaya başlamış, eleştiricilere alkış ve övgü düşmüştü. Bir başka mistik romantik yapıt, bir başka lirik anıt “Lohengrin” 1848’de tamamlanmış, ancak aynı yıl Avrupa’yı saran devrim psikozu bambaşka bir Wagner yaratmıştı. İpekler ve kadifeler içinde yaşayan bir zevk adamı, monarşiye ve kapitalist kesime karşı cephe almıştı birden. Wagner, Saksonya’daki devrim odaklarıyla işbirliğine başlamış, devrim yanlısı yazıları birbirini izlemiş, siyasal konuşmalara girişmiş, 1849’da devrimin Dresden’e sıçramasıyla önce barikatlarda gizlenen sanatçı sonuçta çareyi kaçmakta bulmuştu. Yazılarında Güçlülerin baskısını tüm yasaları ve varlıklarıyla yok etmek istiyorum... Kendi iradesi insanın efendisi, kendi düzeni yasası olmalıdır... diyen sanatçının bu girişime geçiş nedenini Gutman şöyle yorumlar:Onun sosyalizmle flörtü doğrudan doğruya alacaklılarından kurtulma amacına dönüktü.

Önce Minna ile Weimar’a gelen Wagner burada saygın bir sanat adamı olarak prenslik müzik müdürlüğü yapan Franz Liszt’e uğradı, tamamlamış olduğu “Lohengrin”in partisyonunu bıraktı, Liszt’in sağladığı pasaportlar ve parayla Paris’e gitti, orada Bordeaux’lu bir şarap tüccarının yirmi yaşlarındaki eşi İngiliz asıllı Jessie Laussot ile uzunca süren aşk ilişkisi [I] sona erince Zürich’e gelerek orada kaldı. Liszt, “Lohengrin”i incelerken o zamana dek yazılmış Alman operalarının en güzeli, en etkini olduğunu sezmiş, 1850 yılı Ağustos ayında sahneletmişti. Bu yapıt da yavaş yavaş tüm Almanya’ya yayılmaya başlamış, Wagner kendini kesinlikle kabul ettirmişti. Liszt ‘e yazdığı bir mektupta şu tümce vardı: Lohengrin’i seyretmeyen tek Alman ben kaldım galiba.


İNCELEMELERİ

Wagner’in sürgün dönemi on üç yıl sürecekti. Zürich’in kültür yaşamında önemli bir yer edinmişti sanatçı. Sanat ve estetik konusundaki görüşlerini içeren “Sanat ve Devrim”, “Geleceğin Sanat Yapıtı”, “Sanat ve İklim”, “Opera ve Drama” adlı incelemeleri yayınlarken kendi tasarılarını biçimlendiriyor, “opera”yı tüm sanatların bileşimi yapma yolundaki yöntemlerini kesinleştiriyor, kuzey efsanelerinden anıtsal bir müzikli destan yaratmaya dönük hazırlıklarını sürdürüyordu.

  • Thomas Mann’a göre:Devrimden doğan düş kırıklığı onu iyimserlikten sonra Schopenhauer’in kötümserliği ile bağdaşan bir iç evrene itmişti.

  • Gutman’a göre de, “Ruhunda beliren değişim Goethe’de varolan yaşam düğümünü onda ölüm düğümüne dönüştürmüştü.

  • Friedrich Nietzsche ise “tepyekûn sanat” konusunda şöyle diyordu: “Aslında yaşamı boyu şunu anlatmak istedi Wagner; müziği sadece müzik değildi, çok ama çok daha fazlasıydı bunun. İnsanları çeken yönü de müziği değildi, ‘düşün’dü... Sanatı bilmecelerle doluydu. Yüzlerce simge ideallerinin çok yönlülüğü idi yandaşlarını etkileyip çeken.

  • Wagner araştırıcısı Hans Mayer’in düşünü de şuydu: “Yapıtlarında kullanmayı amaçladığı ‘Leitmotiv - Anımsatıcı motif’ler eski opera sanatında da denenmişti. Ve bunlar ruhsal kıvrmlar, derinlikler ve ilintiler yolunda etkin gereçlerdi. Wagner bu gerçeği kestirmiş, kullanmıştı.

Zürich’li kumaş taciri Otte Wesendonck kent yaşamına ağırlığını koymuş bir büyük sanat adamına, Wagner’e kapılarını açmış, bununla da yetinmemiş, villasının bahçesindeki büyük pavyonu eşiyle oturması için önermişti. Sanatçı burada kaldığı sürece en büyük aşklarından birini tüccarın eşi güzel Mathilde Wesendonck’la yaşadı. [II] “Müzik de kadındır diyen Wagner ekliyordu: “Sanatım kadın kalpleriyle daima daha verimli olmuştur. Nemli ve ışıltılı bir çift kadın gözü kadar bana hiçbir şey yeni umutlar vermemiştir.

Gutman’a göre Wesendonck’larda mutlu günler geçirdi Wagner: Minna’nın ihtimam ve bakımı, Mathilde’nin niteliklerinden doğan esin sanata en yüce aşk destanlarından birini “Tristan ve Isolde”yi kazandıracaktı. Bu yapıtla getirilen yenilikler, anlatım yolu yöntemi müzikle şiirin esrarlı özdeşleşmesi, çarpıcılığı “opera sanatı”nı bir kavşağa getirmişti ve etkisi günümüze dek sürecekti.

Kuzey destanları düşününü bırakmamıştı Wagner. Bunu önce “Siegfried’in Ölümü” adını verdiği tek bir operada toparlamayı tasarlamış, Paris’teki yoksulluk yıllarında ve daha sonraları yaptığı hazırlıklar geliştikçe destanı bir değil, ancak dört operada verebileceğini anlayarak çalışmalarını “Nibelungen Yüzüğü” dörtlüsü üzerinde yoğunlaştırmıştı. Yaratıları giderek daha büyük boyutlar kazanıyor, bu durum sahneleme yönünden olağanüstü güçlükler de getiriyordu. “Tristan ve Isolde”nin 1861 yılında Viyana’da temsili yolundaki girişim elliyi aşkın provadan sonra.bırakılmış, onu izleyen tek güldürüsü “Nürnberg’li Usta Şarkıcılar”ın partisyonu her eline alanı ürkütmüştü. 15. yüzyıl Alman törelerinden yola çıkarak hazırladığı “Nürnberg’li Usta Şarkıcılar” metni tarihsel folklor işçiliğinin beki en ince örneğiydi ve yapıtı “Nibelungen Yüzüğü”nün ilk iki bölümü “Ren Altını” ve “Valküreler”i tamamladıktan sonra bir tür soluklanma döneminde yazmıştı Wagner.


VATANA DÖNÜŞ

1861 yılında İmparator Üçüncü Napoleon’un çevresindeki bazı Wagner hayranları onun bir yapıtının Paris’te sahnelenmesi yolunda istekte bulunmuşlar, bu isteğin kabulü üzerine besteciye “Tann haeuser”i önermişlerdi. Wagner yapıtının birinci perdesindeki “Venüs sahnesi” için Fransız zevkine uyarlı bir “Şehvet Ayini” balesi eklemiş, düzeltmeler yapmıştı. Ancak bale kızlarıyla ilişkisi olan bazı “Jockey Klübü” üyeleri balenin son perdeye alınmasında diretmişler, konu gereği istekleri kabul edilmeyince yapıtın iki temsilini de çirkin sesler ve gürültülerle “sabote” etmişlerdi. Paris, Wagner için tümüyle yitmişti ama ertesi yıl sürgün cezası bağışlanmış, vatanına dönebileceği bildirilmişti. Dönüş gerçekleşmiş, ancak Minna ortak yaşama son vermiş, Wagner yalnızlık ve parasızlıktan bunalmıştı yurdunda.

Liszt’e yazdığı bir mektupta Ahırda ana sütü bekleyen bir buzağı gibi böğürüyorum... Merhametli bir kadın elinin hasretiyle...,
bir başka mektupta da “Canıma kıyacağım ama yapıtlarımı tamamlama isteği alıkoyuyor beni bu tasarıdan diyecekti.

1864 yılında gerçek bir mucize Frankfurt’ta eski bir otel odasında gerçekleşti. Sanatçıyı görmek isteyen resmi giysili biri Bavyera Kralı İkinci Ludwig tarafından gönderildiğini, kendisine derin saygısı olan kralın onu Münih’e çağırdığını bildirdi. O yıl on sekiz yaşında bulunan İkinci Ludwig ona her türlü yardımı yapmaya hazırdı. Sahnelenmesi olanaksız görülen başyapıtların en üstün olanaklarla sunuluşu Wagner’in yaşamında yeni bir dönem açmıştı. 1865’te “Tristan ve İsolde”, ertesi yıl “Nürnberg’li Usta Şarkıcılar”, 1869’da “Nibelungen Yüzüğü”nün ilki “Ren Altını”, ertesi yıl “Valküreler” sahnelendi. Başlarda kralla ilişkisi türlü söylentilere yol açıyor, bencil sanatçı her fırsatta saray kasasini kendininmiş gibi kullanıyordu. Wagner çok mutluydu. Kral ona Biriciğim!.. Yaşamımın efendisi! diye sesleniyor, İkinci Ludwig’de yapıtlarının kahramanlarını, Lohengrin’i, Siegfried’i, Parsifal’i gören sanatçı Benim sevgili, güzel harikam. Efendim, arkadaşım. Ne bir kadını, ne bir akrabamı, ne de yakınımı sizin kadar içten sevdim. diye yanıtlıyordu. Wagner gene aynı yıllar daha önceleri tanıdığı bir kadında, Liszt’in Kontes d’Agoult’dan olan üç kızının ortancası Cosima’da aradığını bulmuş, düşlerinde gördüğü ana-kızkardeş-eş sevgisine kavuşmuştu. Ne var ki Cosima çağın ünlü orkestra yöneticisi ve piyanisti Hans von Bülow’un eşiydi, iki kız çocuk sahibiydi. Wagner’e rastladıktan sonra kendini bir “deha”ya adamaya karar veren bu zerafet yoksunu, erkek görünüşlü kadın sevgilisiyle kocası arasında gidip gelmekte bir sakınca bulmamış, Wagner’den olan ilk yasa dışı kızına “İsolde” adını vermekten çekinmemişti. [III] Zavallı Bülow bir Wagner tutkunuydu, gerçekleri bilmesine karşın ona yazdığı mektupları Sadık benden ve uşağın diye bitiriyor, Gutman’a bakılırsa Wagner’den değil, aslında kendinden nefret ediyordu.



YAHUDİ DÜŞMANLIĞI

Bülow’un yeteneğinde yapıtları için ideal bir yönetici bulan Wagner onun saray müzik müdürlüğüne atanmasını sağlamış, Münih’te Cosima ile yaşadığı görkemli villa’nın bahçesindeki hizmetçiler pavyonunda ona da iki oda ayırtmıştı. Üçlü yaşam bütün Münih’in hatta Almanya’nın dilindeydi, geniş tepkiler getireceği de belliydi. Krala yakın olanların ve Bavyera Meclisi’nin baskılar artmış, İkinci Ludwig sanatçıyı İsviçre’ye göndermek zorunda kalmıştı. Wagner artık Cosima ve çocuklarla birlikte Luzern kenti yöresinde göl kıyısındaki Triebchen adlı lüks villa’ya yerleşmişti.

“Nibelungen Yüzüğü” dizisinin son iki operası, “Siegfried” ve “Tanrıların Grubu” çalışmaları biterken Cosima 1869 yılı Haziran ayında sanatçıdan üçüncü çocuğunu doğurdu, iki kızdan sonra gelen erkek bebeğe “Siegfried” adı verildi. Minna 1866’da ölmüş, Cosima sonuçta Bülow’dan ayrılmıştı. İki sevgili, 1870 yılı Haziran ayında evlenmişlerdi. Ancak kıtanın o yıllar en ünlü müzik adamı sayılan kişisi, yaşam düzeni ve karakteriyle çevresinden pek çok yakınını yitirmiş, Liszt’le ilişkileri soğumuştu.

Thomas Mann’a bakılırsa: “Wagner deki her zaman tek konuşan kişi olma düşkünlüğü, kimseye yanıt hakkı tanımayışı Hitler’de de görülen niteliklerdi ve kuşkusuz Wagner’de Hitler’den çok şeyler vardı.

Benzerlik sanatçıda giderek artan Yahudi düşmanlığında daha çok belirleniyor, “Müzik’te Yahudilik” adlı incelemesiyle bu konuda düştüğü koyu tutuculuğu belirtiyor, ayrıca düşünürlerin aydın katında bir Yahudi düşmanlığı anıtı saydıkları “Parsifal” operasının çalışmalarına başlıyordu Wagner.

Onda yalnız kendi operalarının sahnelenebileceği bir tiyatro binasına sahip olma düşünü bu yılların ürünüdür. Wagner bu amacına ulaşmak için çalışmalara koyulmuş, bir vakıf kurulmuş, sanatçı gelir sağlamak için inanılmaz bir enerjiyle girişimlere geçmiştir. Böyle bir yapıya uygun arsa Bayreuth kenti belediyesi tarafından armağan edilince temel atılmış, gene en büyük yardımlar İkinci Ludwig’den gelmişti. Tiyatro binasıyla birlikte sanatçının kent içinde Wahnfried” adını verdiği villa da tamamlanmış ve kültür tarihinin ilk düzenli sanat festivali 1876 yılı 13 Ağustos günü Beethoven’in Wagner tarafından yönetilen “Dokuzuncu Senfoni”si ile açılmışti. Batı kültür yaşamında derin yankılar yapan olaya Prusya Kralı, soylular, ünlü devlet ve sanat adamları tanık olmuş, Wagner sanatını sevenler de yerenler de övmek ya da hiç değilse susmak zorunda kalmışlardı.


Sanatçı yorulmuştu...

“Parsifal” çalışmaları boyunca kalbinden yakınmalarına karşın kadın ilişkilerini bırakmamış, Fransız yazar ve ozanı Théophile Gautier’nin kızı Judith Mendes Gautier son sevgilisi olmuş, durumu bilen Cosima gözlerini ister istemez yummuştu. Judith yaşlı sanatçıya en kaliteli ipek kumaşlar, Türk terlikleri, değişik parfümler, banyosu için türlü sabunlar gönderiyordu. Wagner’in hayvan sevgisi giderek artmış, et yemeklerini tümüyle bırakmış, hayvanların deneylerde kullanılmasına karşı etkin bir kampanya açmıştı. “Parsifal” üzerinde çalışmaları ölümle bir tür yarışa dönüşmüştü. Sık sık Venedik’e iniyor, Vendramin - Calergi sarayında kalıyor, San Marco alanında yürüyüşler, Büyük Kanal’da gondol gezintileri yapıyordu. “Parsifal” 1882 yılının 26 Temmuz günü ilk kez oynanacak, aynı yılın Noel’inde Cosima’nın yaş günü nedeniyle düzenlettiği özel konserde gençlik yapıtı “Do Majör Senfoni”nin ilk iki bölümünü yönetebilecek, 1883 yılı 13 Şubat günü saat 16.30’da Venedik’teki yatağında uyuyormuş gibi kapatacaktı yaşama gözlerini.

Wagner bir sanatçı için düşünülemeyecek kadar görkemli bir cenaze töreniyle Wahnfried villasının ardında Cosima ve kendisine özel olarak yaptırdığı mezara bırakıldı. Mezarı Cosima’yı daha kırk yedi yıl bekledi. Kadın 1930 yılına dek yaşadı, kocasının bıraktığı dev yapıtların dünyanın büyük opera kurumlarındaki sahnelenişlerini gözetti, Bayreuth festivallerini yönetti.


Wagner’in ölümü haberlendiğinde yıllardır yarı bilinçsiz yatan Nietzsche gözlerini aralayıp mırıldandı:Onu çok sevmiştim...

Thomas Mann ise yıllar sonra şöyle noktalayacaktı yargılarını:Büyüklükle inceliğin, derin duyarlıkla kesin katılığın, tanınmışlıkla şeytansı bir sanatın böyle bir kaynaşımı nerede görülmüştür acaba?.. O, dünyayı sarabilen bir sanat görüşünün tipik örneğini vermiş, Avrupa onun yeteneği karşısında tıpkı Bismarck’ın devlet yönetişine karşı gösterdiği hayranlığı duymuştur. Wagner’in sanatı aslında Alman varlığının öz verimi ve öz eleştirisi üzerinde düşünmeyi sağlar. Daha da ötesi bu sanatla ilgilenen her yabancıya Almanlığı ilginç kılar.

Kişiliği ve sanatı çevresinde belki en çok konuşulan, verimi en çok övülen, en çok da yerilip eleştirilen Wagner hiç kuşkusuz “opera sanatı”nın kaderini değiştirdi, bu sanata kendi estetik yasalarını getirdi, kendi yapı yönetimini yarattı, kendi üslubunu koydu, tüm anlayış ve sezgisiyle soyluya ve büyüklüğe yaklaşımı sağladı. Müzik, edebiyat, tiyatro, resim, mimarlık, kısaca tüm sanatların bileşimi “tepyekûn sanat”a ulaşmaktı amacı. Bu noktalara hangi tarihsel kaynaklardan kalkarak yaklaştı, hangi aşamalarla katıldı, neler yapabildi, bunlar nasıl karşılandı, nasıl ve kimler tarafından eleştirildi?.. Bu soruların kısa yanıtları içinde bulunduğumuz “Wagner Yılı”nın bir başka incelemesini oluşturacak.
_______________________________________________________
Kaynaklar:
Robert Gutman “Richard Wagner - Kişiliği, Yapıtları, Çağı”;
Theodor W. Adorno, “Wagner Üzerine Deneme”;
Julius Kapp, “Richard Wagner, Bir Yaşamın Öyküsü”;
Thomas Mann, “Richard Wagner ve Çağımız”;
Ludwig Marcuse, “Richard Wagner’in Düşündürücü Yaşamı”;
Friedrich Nietzsche, “Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu”;
Otto Strobel, “Richard Wagner, Yaşamı ve Yapıtı”;
Cosima Wagner, “Güncelerim”.



Faruk Yener | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 67 - 1 Mart 1983