Böcek


Güneş, büyük caddelerdeki karları eritmiş. Her yer çamur. Bakanlıklardan, bankalardan, iş yerlerinden büyük bir telâş içinde sokağa fırlayan insanların kalabalığı, Kızılay Meydanı ile Sıhhiye arasındaki bulvarı doldurup taşıyor. Otomobillerin çevreye sıçrattığı zifoslardan kimse kendini kurtaramıyor. Küfürler, yüksek sesle konuşmalar, gülüşmeler birbirine karışıyor. Kebapçılar, sandviççiler tıklım tıklım. Gökdelen in asansörleri önünde uzun bir kuyruk oluşmuş. Bir sis gibi havayı saran iyi yakılmamış linyit kokusu genizleri yakıyor.

Tiksinerek, ama kimseye de göstermemeye çalışarak, kağıt peçetesine özenle siliyor bardağını Recai bey ve garsona uzatıyor. Bira köpürmüyor. Belki de bayattır. Tadı tuhaf. Tadı değil, kokusu. Yanık kıymalı dönerin yağ kokusu, kapalı şişedeki biraya bile sinmiş. Bardağını bırakıyor masaya. Yine özenle temizlediği çatalıyla tabağındaki kaşar peynirinden küçük bir parça koparıyor. Zar gibi ince bir dilim zaten. Tatsız.

Ne kadar kalabalık burası. Parkalı gençler, koca kıçlarını büsbütün ortaya vuran daracık “jins” pantolonları için de etli butlu kızlar, büyük bir iştahla yutuyorlar sandviçlerini. Kokmuş etler, artık domateslerle yapılmış, bozuk tadı biraz acı hardalla gizlenmiş sandviçlerini. Gürültüyle konuşuyorlar. Ağızlarından buğular saça saça. Kocaman ağızlarında kaybolan dönerlerin yağı, dudaklarının kenarından çenelerine doğru akıyor.

  • Sandalye boş mu?"

Yüzüne su değmemiş, gözleri çapak içinde, gelişigüzel uzamış sakalı tarak yüzü görmemiş, boynuna atıverdiği atkısında yağlı ellerinin izi belli olan bir genç adam. Öfkeli bir sesi var. onun, tek başına bir masayi sahiplenmesine kızdığı belli.

Gelecek biri var,” dese?

Adam, onun vereceği yanıtı beklemeden, yanlamasına oturuyor demir iskemleye. Elindeki tabakta tüyleri iyi yolunmamış bir tavuk parçası. Tırnakları uzamış (içleri kara kara kir dolu) kocaman parmaklarıyla tavuğun budunu kavradığı gibi dişlerinin arasına sokuyor. Dudaklarını şapırdatarak sömürüyor yağlı deriyi.

Şu adam, şu koca kıçlı kız, şu dazlak kafalı, kalın katmerli gözlük camları arkasında iyice küçülmüş gözleriyle, ufacık bir taburenin üstüne tünemiş yemek yiyen belediye tahsildarı kılıklı adam, şu saçlarını alaca bulaca boyatmış, bol allıklı, morumsu dudak boyalı, suratı çizik çizik kadın, hepsinin, hamam böceğinden farkı yok. Her yana bulaştırıyorlar pisliklerini. Yağlı ağızlarına sildikleri kâğıt peçeteleri şöylece buruşturup yere atıyorlar. Sigaralarını ayaklarının altında ezip bırakıyorlar. Ağızlarını aça aça öksürüp aksırıyorlar. Tükürüyorlar. Yüksek sesle konuşuyorlar, gülüyorlar, küfürler savuruyorlar. Kollarının altında bol renkli dergiler. Çıplak kadın resimleri, kadın gibi giyinmiş, ağdayla tüyü yolunmuş bacaklarını, ilaçla şişirilmiş göğüslerini gerine gerine sergileyen, sözümona erkek resimleri. Ve delikanlılılar. Salkım saçak sakalları, özellikle eskitilmiş, yamalanmış pantolonlarıyla, kıvrık pipoları, dizi filmlerinden kopya çekilmiş, “görüşürüz"leri, ''tamam”ları, ''cav"larıyla. Ve genç kızlar ve çocuklar.

Hoparlörden yırtılırcasına çıkan, cızırtılı, yayvan bir ses: “Sen gelmeden önce, her yer karanlık...

Karşısındaki adam, tavuğunu bitirmiş, yağlı ellerini ağzına sokup çıkararak temizliyor. Asansörün önünde yine aynı kalabalık.
Aynı gürültü, aynı itişip kakışmalar. Yerler öyle pis. Balgamlar, boş sigara paketleri, çamurlu ayak izleri, su şişesi kapakları.

Bir kocaman sabunlu sünger geçirdiğini düşündü Recai bey, bu masaların, pis döşemelerin, asansörlerin, evlerin, isli gökyüzünün ve insanların üstünden. Bol köpüklü kocaman bir sünger. Sonra dev bir itfaiyeci hortumuyla hepsini yıkadığını.

Yoo. Yetmezdi yıkamak. Bir gün sonra her şey eski haline dönerdi. Aynı pislik, aynı kokuşmuşluk, aynı bayağılık, göz açıp kapayıncaya kadar yine sarardı merdivenleri, masaları, evleri, gökyüzünü ve insanları. En iyisi yakmaktı. Cayır cayır. Alev alev. Neron gibi. Evet. Neron gibi. Kim demişti deli diye ona? Var mıydı başka çaresi? Yakmak gerekti, evet. Başka türlü temizlenmezdi bu pislik. Ne var ki, Recai bey, Neron gibi, bir tepeye çıkıp seyretmeyi düşünmüyordu çıkaracağı yangını. Aynı pisliğin kendi içinde de olduğunu biliyordu. İçinde ve dışında. Kafasında. Giysilerinde. İç çamaşırlarında. Düşlerinde. Özellikle düşlerinde. O iğrenç kadınla yattığından beri, hemen her gece gördüğü o aynı düşte. Kıvır kıvır ve yapışkan tüyler. Bacaklarına yapışan kan.

Midesi bulanıyor. Cebinden paketini çıkarıp bir sigara yakmak istiyor. Çakmağının gazı tükenmiş.
Oysa daha dün doldurtmuştu. Namussuzluk bu. Herkes herkesi kazıklıyor. Gücü yeten yetene.

Sonra, paltosunun cebindeki kibrit kutusu geliyor aklına. Kenarları eğilmiş. Üç çöp kalmış içinde. Sigarasını yakıyor. Dumanı içine çeker çekmez, o tuhaf, yapışkan yanık et kokusu dolduruyor genzini. Midesi kabarıyor. Güçlükle yaslanıyor sandalyesine. Karşısındaki adam ne zaman kalkmış yerinden? Tabağa iki buçuk lira bahşiş bırakmış. Merdivenlerin başında durmuş, bakıyor. Kaşla göz arasında tabağa bıraktığı bahşişi cebine indirir mi diye bakıyor olmalı.

  • Böcek!!..

Hayır. Başlangıçta onu yakmayı düşündüğünü kimse söyleyemez. Bunu çok iyi biliyor. Dairenin doktoruyla alay etmek geçmişti içinden. Karşılaştıklarında, “Hamam böceğini alkolle temizledim,” diyecekti. Doktor iri iri açacaktı gözlerini. “Seninki psikasteni kardeşim,” diyecekti. “Sen iyice oynatmışsın. Seni Bakırköy'e havale edelim!..

Psikasteni ha? Al sana psikasteni! Ama belki, şişeyi eline alırken, gizlice, alkolün onu öldürebileceğini ummuştur. Daha sonra, bu böceklerin çok dayanıklı olduklarını, bir nükleer savaş halinde, yeryüzünde yalnız onların sağ kalabileceklerini bir yerlerde okumuş olduğunu anımsamıştır.

  • Pis böcek!

Merdiven başında duran adam, koca kıçlı kız, belediye tahsildarı kılıklı adam, saçları alaca bulaca boyalı kadın, hepsi birer böcek.
Ne farkları var sanki hamam böceklerinden?

İki günden beri sular yine kesikti. Hizmetçi kadının doldurduğu kovalardaki sular da tükenmiş. Alafranga helanın kapağını açar açmaz iğrenç bir koku yükseliyordu burnuna. Yüzünü yıkamak için bile su yoktu. İçecek su bile kalmamıştı. O yüzden yine elektrikli makineyle traş olması gerekiyordu. Oysa, elektrikli makineyle traş olmaktan nefret ederdi. Aynada yüzüne bakmıştı. Gözleri çapaklanmış. Ağzı yapış yapış.

Makinenin fişini prize takmıştı. Makinenin döner biçakları tuhaf bir vızıltıyla çalışıyordu. Unufak ediyordu sakalının kıllarını. Sonra, makinenin kapağını açıp üflüyordu. Toz tanecikleri lavabonun içine dökülüyordu. Ama bugün bunu da yapamayacağını biliyordu. Çünkü su yoktu. Lavaboyu temizleyemezdi.

Kendisini öldürmeğe karar veren bir insan için buradan daha iyi bir yer düşünülemez” dediğini anımsıyor.
Şu banyonun içine, kesik bileğinden akan kanlar pıhtılaşmış çıplak bir ceset oturttun mu...

Oysa, insanın banyoda bileğini kesebilmesi için de su gerekti.


Tam o sırada görmüştü hamam böceğini. O sarı, uzun duyargalı, tiksindirici yaratığı. Başını başka yana çevirmek istemiş, çevirememişti. Makinenin bıçakları boşlukta dönüyordu. O büyülenmiş gibi kalakalmıştı. Böcek, sanki yüzünü ona çevirmiş, ön ayaklarını birbirine sürterek bekliyordu durduğu yerde. Çabuk davranabilirse, üstüne basıp ezebilirdi, ama bunu düşünürken bile tüyleri diken diken olmuştu. Görmemiş gibi davranmak için zorlamıştı kendisini. Başını tavana kaldırmış, tavandaki lambanın kararmış karpuzuna bakmıştı uzun uzun. “Kadına söyleyeyim de temizlesin” demişti içinden. Sonra, evde merdiven olmadığını anımsamıştı. O bücür kadının iskemleye çıkarak lambaya ulaşması olanaksız.

Kendi kendini kandırdığını bile bile “işte unuttum böceği, ne kolaymış” diyerek, traşını sürdürmek için yeniden aynaya yaklaştırmıştı yüzünü ve birden yan gözüyle böceği kolladığını ayrımsamıştı. Alay eder gibi, duyargalarını oynata oynata bakıyordu ona hamam böceği. Kımıldamıyordu.

Ez onu demişti içinden bir ses ve ağzının içine yapışkan bir tükrük dalgası dolmuştu. O iğrenç yaratığı bir anda yok edebilirdi. Ama bunu düşünür düşünmez ürpermişti. Elektrikli makineyi prizden çıkarmadan lavabonun camına bırakıvermişti. Makine kendi kendine dönüyordu camın üstünde. Böceğin arkasından onu kolladığını biliyordu. Küçümseyerek.

Acaba, yatak odasındaki sinek raketiyle vursa, öldürebilir miydi? Ayağıyla basıp ezmektense...
Belki öldürmesi bile gerekmezdi. Şöylece sersemletir, sonra, su deliğinden aşağı itiverirdi.

Yatak odasına gidip sinek raketini alıp döndüğünde, böcek kaybolmuştu ortalıktan. Geniş bir soluk almıştı.
Anladı namussuz” demişti gülerek. “Durumun ciddi olduğunu anladı...

Oysa, böcek kaçmamıştı. Yerdeki plastik hamam tasının içinde salınarak geziniyordu. Ayaklarından biri kopuk muydu? Hafifçe aksıyordu ve bu aksama yürüyüşüne ahenkli bir görünüm veriyordu. Tasın içinde kaldığı sürece, ne ayağının altında ezebilir. ne de raketle vurup sersemletebilirdi. Böcek bunu biliyormuş gibi, korkusuzca dolaşıyordu.

Yere eğilip yakından izlemişti böceği. İğrenç bir yaratıktı. İğrenç ve pis. Şimdi, o da durmuştu. Kımıldamıyordu. Duyargalarını bile oynatmadan, ölü gibi duruyordu tasın içinde. Bir şeyler sezmişti kuşkusuz. Kendisini nasıl savunacağını, nasıl kurtulacağını düşünüyor olmalıydı.


Bir böceğin düşünebileceğini tasarlaması birden öyle gülünç görünmüştü ki ona, gülmeğe başlamıştı. Çok kısa bir süre. Ne diye duruyordu böyle, tasın başına çömelmiş? Tası çevirebilir ve üzerine basabilirdi pekâlâ. Ona kaçıp kurtulması için hiç bir olanak tanımadan. Bu iş de burada biterdi.

Ama, hiç de kolay değildi bu iş. Ayağını üstüne bastığı zaman duyacağı çıtırtı aklına gelir gelmez gönlü bulanıvermişti. Yerinden doğrulmuş, yine onu unutmağa karar vererek traşını sürdürmeğe koyulmuştu. Az sonra da böceği gerçekten unutmuş olduğunu ayrımsayarak sevinmişti. Çocukluğundan beri ürker böceklerden. Her türlüsünden. Özellikle tüylülerinden. Yerde sürünenlerden. Ama, bunu düşünür düşünmez, gözü yine tasa çevrilmiş ve onu görmüştü. Hiç kımıldamamıştı yerinde. Ölü gibiydi. Gerçekten ölmüş olsaydı keşke. Ölmesi için bir neden olmadığını biliyordu. Bir böcek ne kadar yaşardı? Kimi kelebeklerin yirmi dört saat yaşadıklarını okumuştu bir yerlerde. Belki bu da...

Traş makinesini çalışır halde lavabonun içine bırakıp yeniden eğilmiş ve tası birden çevirivermişti. Onu havasız bırakırsa öldürebilir miydi? Gülünç olduğunu bile bile bir süre beklemişti öylece. Donmuş gibi. Neden sonra makinenin vızıltısıyla kendisine gelmişti. Makine, lavabonun içinde, motorun ivmesiyle kendi kendine hareket ediyordu. Ağzının içinde acı bir tat vardı. Sabah uyanır uyanmaz yaktığı sigarayı, tıkanacakmış gibi öksürmeğe başladığı için söndürmek zorunda kalmıştı. Bir sigara daha yaksa ağzının tadının düzeleceğini biliyordu ama bunun için yeniden odaya dönmesi gerekiyordu. Canı sıkılmıştı. Kımıldamak istemiyordu yerinden, Tası gözlüyordu. Böceğin tası kımıldatabileceğini bekliyor gibiydi. Ölmüş müydü acaba? Gülünçtü. Böcekler havasızlıktan ölmezlerdi. Ya neden ölürlerdi? Onları öldüren hastalıklar var mıydı? Yoksa, saatin kurgusu gibi, belli bir süre sonra, kendiliğinden biter miydi yaşamları? Yürekleri durmazdı ki bunların. Yürekleri yoktu çünkü. Beyinleri de yoktu. Peki, nasıl ölürlerdi kendiliklerinden?

İğrenerek kenarından tutup çevirmişti tası. Böcek, hızla tırmanmıştı tasın kenarına doğru ve elinden atmasa, parmaklarına tırmanması işten değildi. Tas sessizce düşmüştü yere ve böcek, tasın orta yerinde bir süre hareketsiz kalmıştı. Sonra yine duyargalarını oynatarak gezinmeğe başlamıştı.


Allah hiç bir mahluku sebepsiz halketmemiştir” derdi Recai beyin babası. Peki ya bu böcek? Bu böceğin işlevi neydi? Lâğım pisliklerini taşımaktan başka? Belki de... Kimbilir? Vardı belki de bir işlevi. Tabiat bilgisi derslerinde okuduklarını anımsamıştı. Havadaki azotun organik bileşimlere dönüşmesi, bakterilerin...

O sırada takılmıştı gözleri lavabonun yanındaki ilaç dolabında duran alkol şişesine. Her sabah, boynunu, kulaklarının içini siler alkolle. En iyi mikrop temizleyicisidir alkol. Dairenin doktoru istediği kadar onunla alay etsin. “Seninki bal gibi psikasteni kardeşim” desin. Asıl kendisi. Mikrop geçer korkusuyla doğru dürüst muayene bile etmez hastalarını. Zaten iki günde bir yarım saat şöylece uğruyor daireye. Kimini iki aspirin verip savıyor, kimini hastaneye yolluyor. Yüz yılı geçmiş emekli olalı. Pimpirik. Asalak. O böcek kadar bile işlevi yok. Psikasteni ha? Sensin asıl...

Düşünüyor. Acaba mı? Yo... Belki. Arasıra gelip gidiyor. Kapı tokmağını mendiliyle tutarken yakaladığı oluyor kendisini. Her zaman değil. Bir de kavunu karpuzu, kesmeden önce sabunlu suyla yıkar. Keserken bıçak, kabuktaki tozu, mikroplar içine aktarır diye. Bu bir tutsaklık değil, alışkanlık. Çünkü, sabahları, barsakları iyi çalışsın diye yediği elmayı yıkamak aklına gelmez. Ama hamam böcekleri...

Gözgöze geldiklerinden beri ilk kez, onun kötü bir şeyler yapacağından kuşkulanmış olmalıydı böcek. Duyargalarını kıpırdatmaktan vazgeçmiş, sessizce bekliyordu. Korktuğu belliydi. Gizlenebileceği bir yer yoktu. Açıkta yakalanmıştı. Karşı saldırıya geçmesi olanaksızdı. Düşmanını yumuşatamayacağını da kestirmişti herhalde.

Önce birkaç damla dökmüştü üstüne. Birden sersemlemisti böcek. Hiç beklemediği bir şeydi bu. Kıvrılmış, duyargaları büzülmüştü ama, inanılmaz bir çabukluk ve aldırışsızlıkla, ıslak kanatlarını toplayarak, hızlı hızlı yürümeğe başlamıştı yeniden, tasın içinde. Ayakları belli belirsiz bir iz bırakıyordu geçtiği yerde.

Bu kez, şeyi olduğu gibi boca etmişti tasa. Böcek yine kaskatı kesilmiş ve alkol havuzunda yüzmeğe başlamıştı, kendiliğinden. Boğulmuş gibi. Kımıldamadan. Bu da uzun sürmemişti. Sıvının dalgalanması durur durmaz, ayaklarını yeniden oynatmağa başlamış, tasın kenarına kadar gidip kaygan düzeyde tutunmağa çalışmıştı.

Onu hiç bir zaman öldüremeyeceğini sanmıştı o an. Ağzının içini kaplayan kıvamlı tükrük gitgide çoğalıyordu. Yutkunamıyordu bir türlü. Ne olursa olsun, kurtulmalıydı ondan. Umutsuzca çevresine bakınmıştı. Lavabonun yanındaki ters çevrilmiş kovanın üstünde bakır sigara tablasına oturttuğu mumu ve kibrit kutusunu görmüştü. Şişeyi yere bıraktığını anımsamıyordu bile. Avcunun içinde kibrit kutusunu öylesine öfkeyle kavramıştı ki, kutu ezilmişti. Kibriti çakmış ve uzatmıştı tasa. Alkol hemen alev almıştı. Mavimsi bir alev. Öyle güzel bir alev.

Böcek birden durdu. Önce duyargaları kavruldu. Kabuğu öylesine dirençliydi ki, hemen ölmediği belli oluyordu. Recai bey, öylece, tasın yanında yere çömelmiş, ağzının içinde dili şiş, boğazı yapışkan sıvıyla dolu, bekliyordu. Ne kadar sürmüştü bu bekleyiş? Birden soluk almağa başladığını ayrımsadığında, plastik tasın kenarları eğilmiş, yamru yumru olmuştu. Böcekten, kararmış, biçimsiz bir küçük topak kalmıştı geride.

  • Bir tatlı ister misiniz?

Güçlükle kalktı yerinden. Ortalık birden tenhalaşmış. Mesai saati başlamış bile. Cüzdanından her tarafı yapış yapış pis bir yüz liralık çıkararak uzatıyor garsona. Asansöre doğru yürüyor. Dengesizce. Midesi bulanıyor. Duvara yaslanıyor. Yüreği öyle bir çarpıyor, bayıldı bayılacak. Yanından tüylü paltolarını, ıslak parkalarını üstüne sürterek insanlar geçiyor ve kimse dönüp bakmıyor yüzüne. Daireye döndüğünde, Müdür, kaşlarını çatarak bakacaktır. Arkadaşları arkasından güleceklerdir.

  • Pis böcekler!...

Elini zor götürüyor ağzına. Derin derin soluk almağa çalışıyor ama, bastıramıyor midesinin kabarmasını. Ağzının içine bira köpüğüne bulaşmış peynir parçacıkları doluyor ve yerdeki kâğıt parçalarının, boş sigara paketlerinin, balgamların ve çamurlu ayak izlerinin ortasına kusuyor. O zaman görüyor, bir süredir, trabzanın kenarına büzülerek onu izleyen hamam böceğini. Böcek, duyargalarını oynata oynata hızla tırmanıyor taze kusmuğun üstüne.



Erhan Bener | sanat olayı - Sayı: 3 - Mart 1981

Hanefi Yeter


Çok uzun yoldan gelmişti, çok günler uykusuz
çerçevenin içinde işte bir resim
ne kadar varsa uyumsuz
oluşmuş onlardan yapanı belli değil
...
Bu hiç kendine benzemez resimde
güleç bir iyimserliği vardı
hem kendini hem bakanları aldatan
ve iş tulumu yağlıydı

Aras Ören, “Avrupa’yı Değiştiren Adam” şiirinde Hanefi Yeter’in resimlerinin çerçevesini böyle çiziyor.

Hanefi Yeter’in yeni resimleri, eskileri de öyle, uyumsuz ve “iş tulum"lu değil.
Ama “iş tulumu” giyenlerin dünyasını çerçevelerinde yansıtıyor.
Uyumsuzluk, yalnızca yaşanan ortamda, çelişkilerde, sorunların bir türlü çözülememesinde yatıyor.

Yeni sergisi “Düş ve Dans”ta Hanefi Yeter düşleri, gelecek korkularını, karamsar bekleyişleri, birbiriyle bütünleşmiş insanları, dansın estetik görünümü, coşkusu içinde ele alıyor. Sergideki resimler iki bölüme ayrılabilir. Bir, korkular -nükleer silahların yok ediciliğinin tedirginliği ve korkusu; çevre kirliliğinin sürekli insanı zehirlenmesinin korkusu gibi- iki, geleneksel göbek dansımızın görünümleri. Böylece hem düş ve hem de gerçeklik çağdaş, aynı zamanda güncel sorunlar resimlerde yansıtılıyor.


İNSANLIĞIN SORUNLARI

"Bir Kez Daha Ölüm Gelirse” adlı yapıtta şaşkın, kocaman kocaman açılmış gözleriyle tedirgin, huzursuz, korkan insanların çaresiz bekleyişleri resimleniyor. Ölümü beklerler. Edilgindirler. Karşı duracakları bir şeyleri yoktur. Birbirlerine sarılırlar. İçiçe geçerler. Tek yüz, tek vücut olurlar. Sorunlar, herkesin bildiği, bir insanın sorunu değil, tüm insanlığın sorunlarıdır. Benzer korku ve kuşkular Korkulu Yüzler, Sayın Baylar, Lütfen Hayır!, Çığlık resimlerinde de ele alınıyor.

Önceki resimlerinde yurt dışında yaşayan Türklerin içinde yaşadıkları toplumla olan çelişkilerini ve sorunlarını yansıtıyordu. Örneğin; arabalarının üstü tikış tıkış bavullarla, çantalarla dolu izinci “Alamancı”ları; piknik yapanları, yerde Türk ekmeği, kilim, radyo, yün ören bir kadın, yorgun yüzlü insanlarımız sevgiyle bütünleşmiş, tek bir benlik olmuş bir çifti; “Zurück” damgalı bir pasaport sayfasına düşmüş bir kadının acılı yüzü, yine bir başka pasaport sayfasında oturma izni damgasının ardındaki görünümleri resimliyordu.


GELECEK KORKUSU

Hanefi Yeter, son sergisi “Düş ve Dans”ta da Uzanan Çift ve Kahve İçenler adlı tablolarında, sürekli geriye dönüşü bekleyen insanların duygularını resimliyor. Gerek kendi istekleriyle, gerekse zorla geriye gönderilecek ve dönecek insanların ruhsal sıkıntıları, özlemleri minyatür kalıpları içinde, ama minyatür olmayan resimlerde işleniyor.


Serginin ikinci bölümü sayabileceğimiz Zurna;
Ud çalan;
Ney üfleyen;
Suzinak makamı;
Fasıl heyeti;
Raks:
Dans;
Gece Yarısı;
Gecenin Güzeli;
Bir Sağa;
Gece Gülü;
Hop Hop Dansöz;
Göz ve Kulaklar İçin adlı yapıtlarda geleneksel göbek dansımız belki de ilk kez Türk resmine geçer.



Dansın, müziğin devindirici ritimleri, estetik görünümlerinin güzelliği içinde, çeşitli tiplerle, çok renkli bir zenginlikle görüntülenir.
Bu resimlerde de düşsellik ağır basıyor. Resimler, soyut çizgisinde dolanıyor gibi görünseler de, gerçekçiliğin sınırları içinde kalıyor.

Sözümüzü Aras Ören’in “Düş ve Dans” albümünde yayımlanan Wrack şiirindeki dizelerle bitirelim:

kimin elinde bir anı yaşadığı
eskiden, çanta torba ve bavul kiminde
kız çocukları çoğunluk bebekleriyle
...kopup kendi zamanından ve mekânından
hıçkırık sarsılarak karabasanlarla
mahşer uğultusundan panikle kaçmada

Kendi ortamlarından, doğal çevrelerinden kopup Almanya’lara gelen insanlarımızın günlük sorunları, gelecek korkuları,
gelenekleri, düş ve özlemleri “Düş ve Dans” sergisinde bir araya geliyor ve bu da güzel bir albümde seyircilere sunuluyor.




Gültekin Emre | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 137 - 1 Şubat 1986

Fotoğraf gerçek yaşamı yansıtır mı?



Fotoğraf, görüntüyü çarpıtıp değiştirebilir; bir sanat olabilir. Sanatsal olmayanın gördüğünü göstermek yerine özel bir görüntü aktarabilir... Siyah-beyaz fotoğrafların gerçeği yanlış yansıttığı açıktır, ama renkli fotoğrafların nesneleri olduğu gibi gösterdiği söylenebilir. Gene de, bunu yapmayı deneyenler Kalküta, Benares ve daha birçok yerde amaçlarına ulaşamayacaklardır. Sesleri, kokular ve hava durumları olmadan dünya aynı değildir. Rahat, sessiz bir ortamda oturup resimlere bakmak bir Hindistan kentinin sokağında yürümekten ya da Bali’nin ekvator sıcağında ve nemliliğinde durmaktan bambaşka bir deneydir. Şiirin sükûnet içinde anımsanan coşkular olduğu söylenir, ama kimi ozanların şiirlerini yazarken, ele aldıkları durumlardakinden belki de daha çok coşkulandıkları bir gerçektir.

Bir fotoğrafçı, orada ne varsa onu göstermeyi, bilgi sağlamayı amaçlar. Bir ressam da bunu yapar. Ama ikisinin de bunu amaçlamaya gereksinimi yoktur. Başka birçok amaçları olabilir. Bu amaçlardan biri, bile bile başkalarını bir şeyi yapmamaya yöneltmektir, yani tek sözcükle propagandadır. Bu anlayışla insan en çirkini ya da en korkuncu seçebilir, ya da gerçekte olandan apayrı resimler ortaya çıkarabilir.

Propaganda amacı olmadan da fotoğrafçılar kendilerini en çok ilgilendiren yanları seçerek ve başka birçok şeyi bir yana bırakarak yanlış yönlendirici resimler verebilirler. Böylece, Hindistan’daki Sançi’nin bütün resimleri eksiktir. Büyük stupanın dört kapısından yalnız birini ya da bir-iki kapıdaki ünlü oymalar gösterenler bile, bakana büyük stupanın bir tepe üstünde olduğu ve bu yerin çok büyük bir huzur havası yaydığı gerçeğini veremez. Burada insan kendini yaşamın sınırında duyabilir ve Buda anlayışında düşünebilir. Gördüğüm Sançi fotoğraflarından hiçbiri insana bu izlenimi vermez.

Bir bakıma burada resimlerin gereği yoktur ve sözcükler daha iyi olabilir:


Fotoğraflar tanımlayıcı olabilirler. Örneğin büyük stupanın gölgesinde kâğıt oynayan insanları ya da elinde bir radyoyla harabelere tırmanan birini gösterebilirler. Fotoğraflar bu yolla kullanıldıklarında, sahnenin ne denli “tipik” olduğu sorusu pek akla gelmez. Bunun gibi, insan aşırı durumların resimlerini sıralayabilir ve sonra da bir sakatlık, bir kaza, bir yoksulluk, bir sıkıntı resmi önerir; belki gene bir korku, bir umutsuzluk ya da böyle durumlara başka tepkiler gösteren resimler seçebilir. Bu yöntemle resimler bir metne yardımcı olarak kullanılabilir. Bu yapıldığında, akla gelecek eleştirel sorular şunlardır: Fotoğraflar gerçek yaşamı mı yansıtıyor, yoksa oyuncularla çekilmiş sahneler mi? Bunlar gerçekten korkuyu, umutsuzluğu, yoksulluğu, sıkıntıyı mı yansıtıyorlar?

Şöyle düşünün: Seksen sayfada yazısız bir dizi renkli fotoğrafla karşılaştınız. Ama, Bunlardan ilk onu ve son ikisi Kajuharo’da, ötekiler Benares ve Kalküta’da çekildi; Kalküta’da çekilenler bir kitap tezgâhıyla başlıyor,” deniyor. Kajuharo, Delhi’nin üç yüz mil güney doğusunda, Benares’in yüz elli mil güney güneybatısında küçük bir köydür. Önemli bir yerde olmadığı için bu bölgedeki Hindu ve Jain tapınakları Müslümanların yıkımından kurtulmuştur ve bunların İ.S. 1000 yıllarından kalan erotik oymaları dünyaca ünlüdür. Benares, Hindistan’daki en kutsal kent olarak bilinir. Hindistan’ın kutsal Irmağı Ganj kıyısındadır. Ülkenin her yanından insanlar bu ırmakta yıkanıp günahlarından arınmaya gelirler ve çoğu Benares’te ölüp Ganj’ın kuzey kıyısındaki krematoryumlarda yakılmak için burada kalırlar, böylece yenidendoğuş tekerleğinden kurtulacaklarını umarlar. Kalküta, Hindistan in en büyük ve en korkunç kenti olarak bilinir. Hiçbir yerde koşullar buradakinden daha kötü olamaz. Bunun için çoğu havayolları 1970’lerin başında turistleri Kalküta’ya değil, Delhi’ye, Agra’ya (Tac Mahal’in olduğu yer), Kajuharo’ya, Benares'e, Katmandu’ya (Nepal’de) indirmek için anlaşmaya varmışlardır.


Böyle resimlere yaklaşmanın bir yolu olarak da şöyle söylenebilir: Ben Kajuraho’da bulundum ve ünlü oymaları gördüm; ama bunlar gibi köy sahnelerini hiç görmedim.Ya da: “Ben Kajuraho’nun birçok resmini gördüm; ama bu aynı yer gibi görünmüyor. Elbette çoğu kişiler Benares ve Kalküta’nın resimlerine de böyle bir tepki göstereceklerdir.

Bizim eğitimimizde kökten bozuk bir şey var. Yüksek öğrenim görmüş çoğu kişilerde pek az göz estetiği duygusu gelişmiştir. Amerikan kolejleri kampüslerindeki yapılar bu noktayı kanıtlamaz, ama profesörlerin ve öğrencilerin büyük çoğunluğunun, çevrelerindeki yapıların bayağılığının -bundan tedirgin olmak bir yana- farkında bile olmamaları, sorunun ne olduğunu gösterir. Böylesi tatsız bir eklektisizmin açıkça bulunması, Hindistan’daki aşırı insan sefaleti kadar anlamlıdır; her iki durumda da böyle çevrelerde sağ kalma bedeli, bunlara dikkat harcamayı bırakmak, bunlara gözlerini kapamaktır.

Kimi profesörler elbet görsel sanatlarla derinden ilgilidirler. Ama yapıların güçlü bildirileri olmasa gerektiğine inanırlar. Sanatı düşünsel yaparlar ve böylece sanatı saygınlaştırmak gerektiğini sanırlar. Yapılarda dünya görüşleri, resimlerde gerçek ararlar. Oysa sanatın değeri, onun bize çeşitli yaklaşımlar, değişik yaşantılar önermesi, yani gözlerimizi açmasıdır.

Bizim görmediğimiz bir şeyi gören bir kişiden bunu bize anlatmasını istemek elbet ilginç ve doğaldır. Bir resim bunu yapmanın bir yolu olabilir. Ama birini düşünün ki, bir resme bakıyor ve sizin niye ona hayran olduğunuzu anlayamıyor. Elbet ona, Size anlatamam bunu, bakmaya devam edin, ya da “Çünkü o şöyle şöyle gerçek bir bildiri veriyor,” demek gerekmez. En iyisi konuşmaktır.

Birinin şöyle dediğini düşünün: Ben Kalküta’da bulundum, gördüklerim korkunçtu, sakatlanmış ve açlıktan ölen insanlar gördüm ama bu resimler onu güncel göstererek gerçeği çarpıtıyorlar.

Bunu şöyle yanıtlamak gerekir mi: “Büyük sanatın çoğunluğu, çarpıtılmış dehşettir.

İnsan eski Latin atasözüne uyarak hiçbir şey söylememek ister: “O si tacuisses, philosophus mansisses!... Hiç Sesini çıkarmazsan filozof olarak kalabilirsin.. Ama sınırlardaki yaşam anlayışımızı ilerletmek için birkaç açıklamanın yardımı olabilir.


Benares’in renkli fotoğrafları Mark Twain’in Benares’e tepkisiyle çelişebilir; bu tepki bugün bile çoğu Batılı ziyaretçinin, Batılılaşmış Hintlilerin tepkisinden pek de ayrı değildir. Twain, “Ekvatoru İzlerken"de “doriandiye bir yemişi tanımlıyor:

Bunun kabuğu öyle kötü bir koku yayar ki, dorian’ın olduğu odada bir kokarcanın bulunması bile insanı ferahlatır. Dorian yiyen birçok insan gördük ve bu insanlar dorian’dan adeta kendilerinden geçerek söz ediyorlardı. Yemişi ağzınıza atıncaya değin burnunuzu tıkarsanız, sizi baştan ayağa kutsal bir sevinç sarar ve kabuğun kokusunu duyurmaz, ama burnunuz biraz aralık kalır da yemişi ağzınıza atmadan kabuğun kokusunu alırsanız, bayılıp düşersiniz... Benares tarihten eskidir; efsaneden bile eskidir ve tümünden iki kat daha eski görünür... Hindu gözünde anlatılmayacak kadar kutsaldır, kutsal olduğu kadar da sağlıksızdır ve dorian’ın kabuğu gibi kokar...

Aslında “Benares’te bir tek yapı bile Ekber çağı (1556-1605) öncesinden kalmış değildirve ancak birkaçı on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından öncedir. İslam istilâcıları tüm eski yapıları yıkmışlar ya da Ernst Diez’in “Die Kunst Indiens"de dediği gibi “Eski Hint biçimleri İslam kubbeleri ile birleşerek, on dokuzuncu yüzyıl Avrupasındaki gibi, sıradan, melez bir mimariye dönüşmüştür.


Mark Twain kentteki koşullardan şaşkına dönmüştür:

Hacılar için küçük bir kılavuz yapacağım:

Arınma. Gün doğarken Ganj’a inmeli, yıkanmalı, dua etmeli, biraz su içmelisiniz. Bu sizin genel arınmanız içindir.

Ateşli Hastalık. Kedar Ghat’ta Irmağa inen taş basamaklı uzun bir merdiven bulacaksınız. Yarı yolda bir tank lâğım suyu vardır. Bundan istediğiniz kadar için. Bu, ateşli hastalıklar içindir.

Uzun Yaşam Kuyusu. Kokuşmuş lâğım suyuyla dolu sığ bir havuz bulacaksınız. En iyisinden limburger peyniri gibi kokar ve içinde cüzzamlıların yıkanmasıyla daha da kirlenir. Ama önemsizdir bu, yıkanın orada.

Kılavuzumda bir ayrıntı eksik kaldı. Onu da koymalıyım. Gerçekte hacı kılavuzun isteklerini sonuna dek uygulayıp kurtuluşunu güvenceye aldıktan sonra.. gene de her şeyi yok edecek bir kaza olanağı vardır. Ganj ırmağının öteki kıyısına geçip de orada ölecek olursa, hemen yeniden bir eşek olarak yaşama döner. Hindunun eşek olmaktan çocukça ve mantıksız bir iğrenmesi vardır. Nedenini söylemek güç. Bir eşeğin Hinduya dönmekten iğrenmesi de haklı olarak düşünülebilir. Böylece değerini, özsaygısını ve zekâsının onda dokuzunu yitireceğini anlayabilir insan. Ama eşeğe dönen bir Hindu, dinini saymazsak, hiçbir şey yitirmeyecektir. Daha çok kazanacaktır; iki milyon tanrıya, yirmi milyon rahibe, yoksula, kutsal dilenciye ve öteki kutsal mikroplara tutsak olmaktan kurtulacaktır; ayrıca Hindu cennetinden ve cehenneminden de kurtulacaktır. Bir Hindunun gözönünde tutması gereken yararlar bunlar; böylece belki karşı kıyıya geçip orada ölebilir.



Birçok Batılı, Mark Twain’in inanılmaz özetinden aşırı karşıtına giderek Hindistan’ı bir tinsellik merkezi ve “Maddeci Batı"dan bir kurtuluş kaynağı olarak görmüşlerdir. Mark Twain’in tepkisi aslında birçok Hristiyan misyonerinin tepkisine benzer; oysa yazar misyonerleri hor görür ve bu konuda bir karşılaştırma da yapar. Hindistan’a ve Hinduizme tepkilerin bu iki tipten birine gelip dayanması ilginçtir: Korkunç iğrenme ya da çarpıcı hayranlık. Kajuharo ya tepkiler de böyledir: Ünlü heykeller ya pek açık saçık diye kınanmış ya da “erotik tinsellik” diye övülmüştür.


Cehennemin kötü koktuğu söylenegelmiştir; kimi bölgeleri gerçekten böyledir. Ama aynı bölgelerin kimileri umulmadık güzelliklerle doludur. Gerçekte kimileri öylesine güzeldir ki, insan bunun cehennem olduğundan kuşkuya düşer. Eski Yunan’in yontulmuş mermer örtülerinden tat almaya alışmış gözler nasıl olur da yoksul Hintli kadınların inanılmaz renkli sarilerini görünce coşkuya kapılmaz? Çocukluklarından beri başlarında yük taşıyan kadınlardan daha görkemli kim yürüyebilir? Ama Kalküta’da güzellik bulmak, Auschwitz’de güzellik bulmaya benzer mi?

Benzemez, ama böyle sakıntıların verdiği gerginlikler bu fotoğrafların özüdür. Bu resimlerdeki insanların çoğu ezik görünmez, çünkü ezilmiş değildir onlar. Yoksuldurlar ama, beklenen, belli, üpik bir yolla tepki göstermezler buna. Filozofların bile yaygın sanısı, ölüme doğal tepki, korku, felâkete ve yoksulluğa umutsuzluktur. Ama bu açıkça yanlıştır ve bu anlayış kurtuluş getirir. Çeşitli yollarla başımıza gelenlere yanıt vermekte özgürüz. Kimileri belli bir nedeni olmadan eziktir; kimilerinin ezik olmayı gerektiren nedenleri vardır, ama değildirler. Kimileri saçma şeylerden korkarlar; ötekiler gerçek tehlikeleri coşturucu bulurlar ve ölümü dinginlikle karşılarlar, hattâ onu kabullenirler.


Saatte yüz mil giden bir motosiklete binmek birisi için coşku verici olabilir, ama bir başkası için cehennemdir. Dimdik ve her yandan görkemli görüntüleri olan kayalık bir dorukta yalnız durmak birisi için cennet, ötekisi için cehennem olabilir. Batıdaki insanlar aşırı durumları yalnızlıkla bağdaştırma eğilimindedirler; varoluşçular bu önermeyi düşünmeden kabullenmişlerdir. Batı yazınında sınırlardaki yaşamla yüzyüze gelen tipik yalnız, kahramandır. umutsuzluk içinde ağlayan Davud’dur; başına Tanrı’yla görüşen ve yenen “İncil”de yalnız İsa’nın acıları ciddiye alınır. Pontius Pilate binlerce Yahudiyi çarmıha germiştir, ama Kutsal Kitap’ta sadece üç çarmıh vardır; İsa’ya, “Sen Mesih değil misin, kendini ve bizi kurtar,diyen suçlu, kurtuluşa lâyık görülmemiş,İsa, yüce gücünle geldiğinde beni unutma,” diyen adam kurtulmuştur. Batı geleneğinde sevgi ve kahramanlık azınlık içindir. Bizler bireylere ve yüklü anlara göre, yüreklice duranlara göre düşünürüz, kalabalıklar ve süreklilikle ilgilenirken ne yapacağımızı şaşırırız. Sürekli olarak çok kalabalık koşullarda yaşayan yoksul halk kitlelerinin görüntüsünü anlayamayız. Böyle aşırı kalabalıklığı büyük bir felâket sonucu, kendine özgü bir olgu, çabucak ve kararlı olarak kahramanca önlemlerle giderilmesi gereken görülmemiş büyük bir felâket olarak düşünmeyi yeğleriz. Bizim anlayışımız İbrani yalvaçlarının ivecenliğiyle biçimlenmiştir. Yitirecek zaman olmadığını düşünürüz. Şu ya da bu bireye yardım edip edemeyeceğimizi düşünür, sonra da bunlar çok fazla olduğu için umutsuzluğa kapılırız.


Avrupa’da ve ve Kuzey Amerika’da çoğu insanlar, çıplak çocukları, kalabalığı aşırı felaketle bir tutarlar. Açlık her yerde açlıktır, ama çıplaklık ve sokakta uyumak hava sert olmadığında sefalet sayılmayabilir; ayrıca Hintliler kalabalığı Batı’dakinden bambaşka alırlar. Bir Teksaslı bir New Yorkludan çok daha önce kendi küresinin istilâya uğradığını duyar; İtalyanların ve Almanların en uygun uzaklığı neyin oluşturduğu konusunda ayrı tasarımları vardır, çoğu Avrupalılar ve Kuzey Amerikalılar, Hintlilerin yaptığı gibi başlarını onlara yaklaştırdıklarında büyük bir tedirginlik duyarlar. Hayvanların dünyasında uzaklık duygusunun değişik olduğu açıktır. Bu bir kuş soyundan ötekine değişir, sürü hayvanlarıyla gergedan gibi yalnız hayvanlar arasında aynı değildir; arı kovanına ve karınca yuvasına başka böcekler dayanamazlar. Tüm insanların birçok bakımdan aynı olduklarını düşünmek isteriz, bu, liberal bir boş inançtır. Nasıl kimi insanlar birkaç saat sigara içmeyince tedirgin olup da kimileri başka alışkanlıklarla sigara içerlerse, tedirgin oldukları gibi insanlar kalabalığı da apayrı algılarlar. Batı ülkelerinde bile kimi insanlar uzaktaki bir balkondan papanın görünmesini saatlerce beklerken kalabalık içinde olmaktan hoşnutturlar, kimileri büyük bir adamın gelişini ya da bir geçit törenini beklerken kalabalığın bir parçası olmaktan hoşlanır, kimileri spor maçlarına gidip stadlara giriş çıkışta on binlerce kişinin itip kakmasına aldırmaz. Başkaları ise bir insanın gönüllü olarak böyle durumlara nasıl katlandığını, anlayamaz. Kimisi yalnız yürüyüşü sever, başkaları toplu sporları. Kimileri en derin yaşantılarını yalnızlıkta, kimileri ikili ilişkide, kimileri de toplulukta yaşarlar.


Kalküta’nın kalabalığı gene de bir kimsenin rahatlığı için çok fazla görülebilir. Yeni Britanya Ansiklopedisi’ne göre (1974), mil karede nüfus yoğunluğu Brooklyn’de (New York) 1970 de 32.100, Manhattan’da 67.000’in üstünde, Tokyo’da 40.207, Kalküta’da 78.000’dir. Bu kentlerin her yerinde yoğunluk aynı değildir. Kimi semtler ötekilerden çok daha kalabalıktır. Örneğin Kalküta’da kimi semtlerde bir akrda 127, kimilerindeyse binden fazladır. Kuzey Kalküta’nın 20 mahallesinde nüfus yoğunluğu 1961’de akr başına 590 kişidir.Bu, mil karede 377.600 eder. Şunu da eklemek gerek: “Bu bölgede pek az çok katlı apartman vardır. Halk çoğunlukla tek katlı, iki katlı, üç katlı yapılarda yaşar.

Kimileri de yapılarda bile oturmaz elbet. Dünya Sağlık Örgütü’nün The New York Times’ın 9 Ekim 1975 günlü sayısında, sayfa 2 de yayımlanan bir incelemesine göre Kalküta’da kent yöneticilerinin dediği gibi 250.000 değil 50.000 kişi kaldırımlarda yaşar. Bunların çoğu “altı yıldan fazla aynı yerde yaşamaktadır ve ortalama aile ana, baba ve iki çocuktur, ki çoğu Hintli ailelerde çocuk sayısı daha çoktur.

Kaldırımlarda yaşayanların tümü buralarda sürekli yaşayanlar değildir. Evler çok kalabalık olduğu için, özellikle sıcak havalarda kimileri kaldırıma çıkar.

Muson sırasında kaldırımda yaşayanların beşte biri kırsal bölgelerde geçici işler arar. Kimilerinin kentte işleri vardır, ötekiler dilenir. Kimileri kömür parçaları toplar, bunları yıkayıp yakacak olarak satar.Kimileri paçavra, cam, kâğıt toplayıp satarak günde 15 sent kazanırlar.Bazı bölgeler dilenciler için daha iyidir, ama oradaki dilenci ölmeden başka biri oraya giremez.Cüzzamlılar ve sakatlar daha çok kazanırlar. Rupinin 11 sent olduğu zamanlarda günde 15 sentten daha az. Evsizler “et ve undan yapılmış Şapati, tava ekmeği, çorba içeren nişastalı bir yemek yerler.Elbet bütün dilenciler, yalnız kaldırımlarda yaşayanlar değildir, bunlardan daha çok dilenci vardır.


Bu yazılar ve istatistiklerin verdiği izlenim bambaşkadır. Fotoğraflardan birinin bile dilencileri gösterip göstermediği tartışılabilir. Ama burada verilen bilgilerin ya da fotoğrafların reddedilmesi gerektiğini düşünmek yersizdir. Londra’da parlamento yangınıyla ilgili bir gazete haberi ya da bir resmi rapor insana Turner’in resimlerinden bambaşka bir izlenim verir. Ama Turner’den sonra öteki sahneleri de bambaşka görürüz. Genellikle bir sanatçı ya da bir filozof İşte şeyleri görmenin bir başka yolu"ndan daha çok şey söyler. Önemli bir şeyin görülmediğini, belki de alışılmış bakışımızın yanıltıcı olduğunu bildirir bize.

Sağduyu şöyle karşılık verebilir:Senin bize gösterdiğin de tüm gerçek değil.” Elbette değil. Biz bir bütün içinde iletişim kurarız. Çoğunu gerçek olarak kabul ederiz. Birimiz kimi sanılarımızın ne denli yanlış olduğunu gösterdiğinde ve dikkatimizden kaçan şeyleri gözönüne getirdiğinde, bize gösterilenin her şey olmadığı yanıtını vermek yersizdir.


Bu resimlerdeki çocuklar neşesiz değildir. Önlerinde daha iyi yaşamlar olmasını isteriz, kimileri bu çocukların da aynı istekle dolu olmamalarına kızar. Bu fotoğraflardaki çoğu kişiler, turistlerin canını sıkan kimi dilenciler gibi, hırslı ve kinli değildir.

Bu resimler “Cehennem güzeldir” demiyor. Bunlar kargınmışların övgüsünü yapmıyor. Ama yeni görüşlere gözlerimizi açıyor, cehenneme, kargışa, yazına, felsefeye ve sanata ışık tutuyor. Bu resimlerden söz ederken insan onlar birçok yere koyabilir. Bunların en uygunu sınırlardaki yaşamdır.

Çoğu filozoflar bunu bir yana bırakmışlardır. Aşırı durumlarla uğraşan varoluşçular ölümü, korkuyu, umutsuzluğu önemseyerek bize insan varoluşunun pek yetersiz bir tasarımını vermişlerdir. Sınırlardaki yaşamı insan daha çok büyük ozanlardan, romancılardan ve kimi resimlerden öğrenebilir.



Walter Kaufmann (Türkçesi: Yusuf Atılgan) | sanat olayı - Sayı: 2 - Şubat 1981