Orsay Garı


Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand 1 Aralık’ta Paris’teki 100 yıllık bir garın açılışını yaptı. Ancak bu gar, artık her gün binlerce kişinin şu ya da bu kente giden trene yetişmek için koşuşturdukları, bir yanda dev saatlerin, bir yanda elektronik göstergelerin insanlara yol gösterdiği bir yolculuk başlangıcı değil, 19. yüzyıl sanatının en ilginç örnekleriyle, içe sindirile sindirile izlenebileceği bir müze: Orsay Müzesi.

Yakın geçmişte Chéreau, Béneix gibi Fransız sinemasının yeni kuşak yönetmenlerini etkilemiş, ama daha önce 1962’de Orson Welles’i büyülemiş, Perkins, Moreau, Schneider ve Lonsdale gibi ünlü oyuncularla çekilen ve geçenlerde Türk televizyonunun 2. kanalında gösterilen Davafilmine mekân olmuş bu garın, bir müzeye dönüştürülme öyküsü eskiye dayanıyor. Öncelikle böyle bir müzeyi Georges Pompidou düşlemiş, girişimin öncüsü ise Giscard d’Estaing olmuş.


1900 Evrensel Sergisi için, bu tarihten iki yıl önce mimar Victor Laloux tarafından inşa edilen Orsay, daha sonra gar ve otel olarak kullanılıyor yıllarca. 1935 yılında, hatlarda geliştirilen elektrik düzeni trenlerin daha uzun, daha çok vagonlu olmasına olanak tanıyınca, Orsay’ın 135 metrelik rıhtımı bu teknolojik gelişme karşısında yetersiz kalıyor. Bunun üzerine Tours ya da Bordeaux tren seferlerinin kalkış-varış noktası Saint-Quentin-en-Yvelines’e taşınıyor. Böylelikle Orsay’ın garlık serüveni sona eriyor, 32 metre yükseklikteki, dış iskeletinin ağırlığı Eyfel Kulesi’nin iki katını aşan bu yapı farelere, sürüngenlere terk ediliyor ve ancak yeraltı dünyasını konu olan filmler için çekici bir mekân görüntüsüne bürünüyor.

Gar bitiyor, ancak otel devam ediyor. Ta ki 1970’de müşterisizlikten kapılarını kapatmak çaresizliğine değin, birçok önemli olaya tanık oluyor bu otel. Örneğin General de Gaulle, 19 Mayıs 1958’de Fransızlara, o günden sonra izlenecek devlet politikasını duyurduğu ünlü konuşmasını, bu otelin balo salonundan yapıyor. Ancak ne Fransız generallerinin, ne de Rus prenslerinin anıları Orsay’ı kurtarmaya yetiyor. 1971 yılından başlayarak otelin ve garın ne tür bir işlevle yeniden yaşama geçirilebileceğini tartışması açılıyor. Zamanın Kültür Bakanı Jacques Duhamel, bu iki yapıyı Tarihi Yapıları Koruma Kurumu’na devrediyor. 1972 yılında ise Georges Pompidou’nun özendirmesiyle, Fransa Müzeler Birliği, Orsay’a talip oluyor. Kararın resmen alınması için 1977 yılını ve Giscard d’Estaing yönetimini beklemek gerekiyor yine de. 1981 Temmuz’unda ise projeyi Mitterrand yeniden ele alıyor ve yedi yıllık görev döneminin en önemli olaylarından birini gerçekleştiriyor.

1978 yılının Ekim ayında açılan ve 1979 Mart’ında sonuçlanan bir yarışma ile garı müzeye dönüştürme işini yürütecek ekip belirleniyor:
Colboc, Bardon ve Phifppon’dan oluşan ACT Grubu, bir yıl sonra çalışmalara başlıyorlar.

Yapının kaderi ve niteliği belirlenmişti.
Peki içeriği ne olmalıydı?

Sanat tarihi, genelde içinden seçilmiş kısa kesitlere fazla olanak tanımıyor. Sonunda “19. Yüzyıl Müzesi”nde karar kılındı. İçeriğin başlangıcı akademik resim ile bağımsız resim tartışmalarının başladığı, ardından dışavurumcuların ortaya çıkışıyla bütünleşen 1863 olarak saptandı. Bu tarih ilginçti, çünkü o yıllarda resim hâlâ cürmü devletten sorulan bir sanat dalıydı, ancak yaratıcılık devletin dışında, hatta devlete karşı olarak gelişiyordu. Yapıtların uzandığı son tarih ise, 1905’ti. Bu tarih fovizmin ortaya çıkışı olduğu gibi, Beaubourg’daki yapıtların başlangıcıydı da.


19. yüzyıl resminin başlangıcı konusunda en ilginç tartışma, sanırız Orsay gündeminde, Fransa’nın eski ve güncel cumhurbaşkanları arasında geçeniydi. Giscard d’Estaing 19. yüzyıl resminin Manet ile değil, Delacroix ile başlaması gerektiğini savunurken Mitterrand bu görüşü “aptalcaolarak nitelendiriyor ve başlangıç noktasının 1848 olduğunda ısrar ediyordu. Sonunda Mitterrand’ın dediği oldu. Ancak konunun uzmanları 1848 devriminin sanatsal üretim üzerinde fazla etkisi olmadığını, örneğin Corot ile Courbet’nin resim yapmak için 2. Cumhuriyet’i beklemediklerini ve romantizmin o yıllarda henüz ölmediğini vurgulayarak Mitterrand’ın görüşüne kuşkuyla yaklaştıklarını gösterdiler.


Orsay’ın 45 bin metrekarelik alanındaki gezintiye Bellechasse Meydanı’ndaki doğu kapısından başladığımızda,
  • 1848-1875 yıllarına ayrılmış birinci bölümde, heykel ağırlıklı bir görüntüyle karşılaşılıyor: Rude; Barye, Préault, Pradier ve diğerleri...
  • Uçta, Batı’ya doğru, müzenin 19 metre yüksekliğindeki iki kulesinin yanında Carpeaux’nun Napolili Balıkçıheykeli gerçek yerini bulmuş gibi dikiliyor karşınıza.
  • Hemen yanında Opera’ya ayrılmış bir bölüm var. Tiyatro dekorlarıyla ünlü Richard Peduzzi’nin opera binası ve çevresi düzenlemeleri bu bölümü oluşturuyor.


Doğudan ya da Batı’dan girilsin, müzeyi bir baştan bir başa geçen iki paralel salondan ilkinde 1865 tarihli “Çayırda Öğle Yemeği” tablosuyla son bulan, dışavurumculuğun başlangıcına değin uzanan gerçekçilik akımının örnekleri; ikincisinde ise Delacroix’nin romantizminden ve Ingrès’in neo-klasisizminden yola çıkan ve sembolizme değin uzanan türün örnekleri yer alıyor. Bu bölümde yer alan desen, gravür ve fotoğraflar, dönemle ilgili belgesel gereksinmelerini karşılayacak nitelikte.

Orsay’ın ikinci bölümü bütünüyle empresyonistlere (dışavurumcu) ve post-empresyonistlere ayrılmış 1870-1880 yıllarında yer alan tüm akımların, neo-empresyonistlerin, Pont-Aven Ekolü temsilcilerinin yapıtlarından örnekler de yine müzenin en can alıcı bölümü olan ikinci bölümde yer alıyor. Paris’teki Grand-Palais’te yakın geçmişte düzenlenen ve Cézanne, Manet, Renoir gibi dışavurumculuğun en önemli temsilcilerine ayrılan büyük sergilerden sonra bu bölümün fazla ilginç olmayacağı düşünülebilir ilk bakışta.


Burada yeni olanak ne verilebilir bir resim izleyicisine?
Yanıt: En iyisi.

  • Cézanne’in “Yıkananlarteması çerçevesinde gerçekleştirdiği ve ilk olarak 1982’de sergilenen küçük boyutlu tablolardan olaşan olağanüstü bir serisi,
  • yine Cézanne’in “Madam’ın Portresi veİskambil Oyuncularıtabloları,
  • Monet’nin içlerinde “Montorgueil Sokağı tablosunun da bulunduğu daha önce sergilenmemiş üç yapıtı.

Üçüncü bölüm heykelle başlıyor yine.

Rodin, Maillol ve Bourdelle’in yapıtları 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında bu sanat dalındaki eğilimleri örnekliyorlar. Terasa açılan bölümde ise, yüzyıl sonunda, akademik sanatın etkisiyle verilmiş yapıtlar izleniyor. Uzun yıllar unutulmuş, yasaklanmış, hafife alınmış, alay edilmiş, sonra birden önemsenmiş örnekler de var bu bölümde: Bouguereau, Elie Delaunay, Jean Béraud...

Daha sonra Fransa ve Belçika’dan Art Nouveau örnekleri;
Glasgow, Şikago ve Viyanalı ustaların heykelleri;
Matisse ve fovcular çevresinde, 1904-1906 yıllarını içeren ve 20. yüzyıla açılan kapının örnekleri...

Tüm bunlar için, bir yüzyılın en iyi özümlenmiş dökümlü ve bir çağ görkemli bir yansıması deyimi, çok fazla olmasa gerek.


1900 yılında, Orsay, gar olarak açıldığında, ressam Detaille şöyle diyordu:
“Bu gar olağanüstü. Güzel Sanatlar Sarayı havası var sanki.
Oysa bizim Güzel Sanatlar Sarayı’nın gardan farkı yok. Değiş tokuş öneriyorum.

Detaille’in önerisini ciddiye almak için tam 86 yıl gerekti.



Derleyen: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 158 - 15 Aralık 1986

Selçuklu Medreseleri


Ağustos ayının ortaları...
Tren takur tukur gidiyor.
Akşamın çil karanlığı çıplak kuru dağların üzerine üzerine düşüyor.
Bir sızı doluyor içime. Titriyorum...
Yaz diye tiril tiril giydiğim gömleğime sarınıyorum durmadan...

-Erzurum diye bağırıyor yolcular.. Titreyerek istasyona iniyorum. Kalabalığın içine katılıyorum; hızlı hızlı yürüyoruz geniş caddeden yukarı. Gördüğüm ilk otele girerken dişlerim birbirine vuruyor, iki demli gırtlama” çaydan sonra kendime geliyorum. Akşamın geç saatlerinde otelin çay salonu tenhalaşıyor. Otel görevlisi ile birkaç kelime konuşmak istiyorum. Görevli kısa tümcelerle yanıtlıyor sorduklarımı. “Çifte Minareli Medrese”yi, “Yakutiye Medresesi”ni, güneşi öğrenmek istiyorum görevliden... Öğrenebildiklerimle odama çıkıyorum. Sabah erken kalkmam gerekiyor.

Güneşin ilk Işıkları ile ayaktayım. Bir bardak çaydan sonra “Çifte Minareli Medrese”ye doğru koşuyorum. Yolda, erken erken kalın giysileri içinde yürüyen Erzurumlular dönüp dönüp bakıyorlar arkamdan. Sırtımdaki çanta yoruyor beni. Yine üşüyorum, sokaklar caddeler soğuk. Beton yığınları ürpertili. Cumhuriyet Caddesinin sonunda, güneş kıpır kıpır yüzüme vuruyor birden. Sağ tarafımda koca “Ulu Cami”, ilerde tüm görkemi ile “Çifte Minare” ayakta duruyor. Adımlarımı sıklaştırıyorum. İşte Çifte Minare’nin kapı portali. Çakılıp kalıyorum durduğum yerde. Sırtım güneşten, yüreğim motiflerden ısınıyor bir anda.


Yanda restore çalışmaları için yığın yığın taşlar dizili.
Gözlerim buğulanıyor, kesme taşlara çekiç sallayan ustalar çıkıyor buğuların içinden.
Yeniden ovuşturuyorum gözlerimi, kendimi buluyorum fotoğraf çekmem gerekiyor, makinelerime sarılıyorum...

Dört bir yanı dolaşıyorum, bir türlü tutturamıyorum görkemi, bitki ve hayvan motiflerini sığdıramıyorum objektifime.

Yedi yüzyıl önce insanların taşları bu denli oymasına şaşıyorum. “Sanat” sözcüğü kafamı uğuldatıyor. Sanatın kalıcılığının kanıtını bir kez daha yaşıyorum... Çok sonraları görevliler geliyor, izin alıp içeri giriyorum; restore çalışmalarını izliyor, yüzyıllar önce bilimle uğraşılan hücreleri geziyorum.

Dışarıya, medresenin arkasına çıkınca, birden çocuklar fırlıyor sokakların içinden.

-Alman, İngiliz... diyerek sarıyorlar dört bir yanımı. Türkçe konuşunca şaşırıyorlar. Onlara Selçuklu medreselerini gezdiğimi, fotoğraflarını çektiğimi söylüyorum. Sokuluyorlar, söyleşiyi derinleştiriyoruz. Çifte Minareli Medresesi ile ilgili sorular yöneltiyorum, çoğu bir şey bilmiyor...

Cumhuriyet Caddesini ters yüz hızlı adımlayarak soluğumu Yakutiye’nin önünde alıyorum. Işık ters, akşamı beklemek gerek... Oysa, öğleyin trende olmam gerekiyor, geziyi planladığım zamanda bitirmem için. İlhanlı Koca Yakut’un 1300’lerde yaptırdığı medresenin motiflerini güneşin parlak ışıkları ile doldurmaktansa gölgenin koyuluğunun daha gizemli görüntüler vereceğini düşünüyorum. Koca kartalı, arslanlar tüm boyutlarından objektifime alıyorum. Arslanlar, kartallar, yılanlar bitki görüntüleri, geometrik şekiller, bir bir geçiyor bilincimden. Şekilleri yorumluyorum, mitolojiyi, bilimi, Selçuklulardaki medreselerin etkinliklerini yargılıyorum.

Tren öğleden sonra kalkıyor. Aydınlıkta Erzurum-Erzincan düzlükleri arasından kayıp gidiyoruz... Ve Erzincan-Divriği tren yolunun sarp kayalar içinden geçtiği boğazlarda akşam başlıyor. Bilimle güçlenen “Mengücek”lerin kalıntılarına koşmak için heyecanlanıyorum. Trenin korkunç uğultusu, dar yamaçların arasından ıssız dağlara doğru yükseliyor. Güneşin ışıkları renk renk, tepelerden kaçıyor. Sonra kara kara tepeler, dağlar... Ölgün ışıklar altında Divriği istasyonuna iniyorum.

Sabahı beklemek ne güç. Karanlıklardan kurtulup, sabahın aydınlığını kucaklamak ne tatlı... İşte Divriği kalesinin üstünde, Kale Camii önünde güneşin ilk ışıklarını objektifime alıyorum. Aşağıda, gecekondu görünümlü evlerin arasında “Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi” tüm görkemiyle insanı çağırıyor. Kaledeki gizleri orada bırakarak kalenin, Kale Camiinin pejmurdeliğine acıyarak, koşar adımlarla ünlü yapıtın önüne iniyorum. Bir anda dilim tutuluyor. Halı asılmış sanki taşların yüzüne. Motifler, dört ayrı kapı, dört ayrı görünüm...

Taş dile gelmiş. Yüzyıllar boyu, o güzelim sanat yapıtlarını yok etmemek için erimemiş, bitmemiş... İşte Ahmet Şah, işte şifahaneyi yaptıran eşi Turan Melik burada, bu motiflerde yaşıyorlar... Mengüceklerin geride bıraktıkları, bize ilettikleri bunlar. Şifahanede 700 yıl önce ameliyatlar yapılmış, şahlar savaş yerine sanatla uğraşmışlar. Adlarını: Bilimle güçlenenlerdiye yazdırmışlar tarihe.

Bir Alman fotoğrafçı ile karşılaşıyoruz.
Beşinci kez geldiğini anlatıyor el kol hareketleriyle, anladığım İngilizce kelimelerle.
Doğmadım,” diyor; coşuyorum," diyor..

Benim de yüreğim taşıyor. Coşku doluyorum. Sevgiden kanat bağlıyorum sanki. Uçar gibi iniyorum Divriği istasyonuna. Sırtımdaki çanta tüy gibi geliyor. İstasyon dolu, bekleme salonunun önü dolu. Herkese sevgiyle bakıyorum. Yerde yalınayak bir çocuk var. Yüzü sarı, gözleri solgun, boynu bükük. Saçlarını okşamak istiyorum. Konuşmak, bir şeyler almak istiyorum ona. Birden tren bağırarak istasyona giriyor, insanlar itişiyor, kırıp geçiriyorlar birbirlerini koşarken.. Ben de çalkalanan kalabalığa karışıyorum. İtip kakıyorlar, birkaçı ayağıma basıyor, parmaklarım çatırdıyor...

Trenden Sivas’ta iniyorum. Akşam karanlığında girdiğim otelden sabahın erkeninde koşarak fırlıyorum sokağa. Sivas’ın ünlü meydanını buluyor, sonra İstasyon Caddesinden aşağı yürüyorum. Caddeden yeşilliklerin içine sapıyorum, önce çifte minareli medrese takılıyor gözlerime, güneşin ilk ışıkları minarenin mavi çinilerini parıldatıyor. Göğün maviliğine değmek istercesine yükselen zarif çifte minareler yıkılmamak için adeta direniyor. Medresenin yalnız minareleri ayakta duruyor.


Okuduklarımdan, araştırdıklarımdan kalanlar bilincimden akıyor. Çifte minarelerden arkama dönüyorum, bir müzik sesi duyar gibi oluyorum. Keykavus Şifahanesinin içinden sanki müzik sesi geliyor. İçerde hastalar müzik dinliyor sanıyorum. Kapıdaki görevlinin ilgisiyle içeri giriyorum, müzik sesi duruyor ama, şifahanede yüzyıllar önce hastaların bilimsel yöntemlerle tedavi edildiğini, ruh ve cilt hastalıklarının iyileşmesinde başarılar sağlandığını bilincime pekiştiriyorum..

Koşarcasına “Gök Medrese”ye geliyorum. Bir dantel gibi çıkıyor karşıma Gök Medrese’nin portali... İnce ince işlenmiş. Duruyorum birkaç dakika, bakıyorum medresenin ön kapı çevresine. içim ferahlıyor, yorgunluğum yok oluyor. Sahip Ata’nın 1271 yılında yaptırdığı medresenin ön portalindeki hayvan takvimini araştırıyorum. Birçok yapıtta yer alan izleyince dinlenirsinsavını anımsıyorum. Sav boş değil. Bu güzel motifler önünden rahatlamış olarak çıkıyorum kaleye, oradan da Buruciye’ye...

Kahverengi taşlar var ince ince işlemelerden oluşan bir kapının içinde; medrese müze olarak kullanılıyor.
Muzaffer Burucerdi Medresesiyle Sivas’taki gezim sona eriyor.

Kayseri’de ilk tıp okulunu arıyorum. Soruyorum her önüme gelene... Herkes bir başka medreseyi, camiyi gösteriyor... Sonunda 1205 yılında Gehver Sultan tarafından yaptırılan medreseyi, şifahaneyi buluyorum. Çevresi kale gibi. İçeri girilmiyor. Kapı portali sade. Kayseri Belediyesi, yapıtın görünür bir duruma gelmesi için medrese ve şifahaneyi saran gecekondular yıktırmaya başlamış.

Avrupa’nın ilk tıp okulu sayılan medreseden Sahibiye’ye dalıyorum, güzel medresenin önünde dizi dizi insanlar var. Et Balık Kurumundan et almak için bekleşiyorlar. içerde et tanzim satışı yapılıyor harıl harıl. Dışarda, medresenin görkemi önünde yılgın, beklemekten yorgun insanlar adım adım ilerliyorlar.

Oradan koşturuyorum diğer medreselere:
Avgunu, Hondi Hatun medresesi sade işlemeli, Etnografya Müzesini geziyorum, Eyvanlı Medrese’yi yaşıyorum.
Kayseri kalesinden son kez medreselere baktıktan sonra ver elini Konya...

Niğde’deki medreseyi görmeden geçmek üzüyor beni. Yorgun argın Konya’da otel arıyorum. Sabahın erkeninde Alaeddin Tepesindeyim. Alaeddin Tepesinin çevresindeki medreseleri bulmak oldukça kolay. Konya Belediyesinin koyduğu levhalardan yararlanılarak bu yapıtlara hemencecik varılıyor. İşte Karatay. Temiz, bakımlı. Divriği Ulu Camii kapılarındaki coşkulu barok motifler yok bunda; sade görünümlü motiflerden oluşan bir kapısı var.

Müzeye dönüştürülen medresenin kubbesi göğü andırıyor; mavi çinilerle donatılmış, pırıl pırıl... Selçuklu vezirlerinden Karatay’ın yaptırdığı (1251) medreseden ayrılıp Alaeddin Tepesinin önünden geçerek İnce Minareli Medrese’yi buluyorum. Nefis bir görüntü çarpıyor birden. Enginar yaprakları ve geometrik şekiller, günümüz grafik sanatının inceliği içinde, kapı portaline serpilmiş. Kapı portalinin yanında yarısı yıkılmış, mavi çinilerle kaplı minare var.

Yine Alaeddin Tepesinin önünden Sırçalı Medrese’ye ulaşıyorum.
Dar sokaklar içindeki medresenin mavi çinilerle işlemeli bölümleri insanı şaşırtacak güçlü motiflerle dolu.

Sırçalı Medrese’de gezi tamamlanıyor. Medreselerin ancak bir bölümü bunlar. Medreselerin kapı portalleri, tarihi süreç içindeki görevleri, şifahaneler, motifler... Bunları düşünerek otobüse atlıyorum. Yüreğim kabarık, dolu, dopdolu. Yağmur dökmek için kararan bulutlar gibiyim. Gördüklerimi, yaşadıklarımı bir an önce ak kâğıtlar üstüne sıralamak istiyorum. Titreyerek başladığım geziyi terleyerek bitiriyorum; otobüs sıcaktan yanıyor. Simsiyah asfaltta kayıp gidiyoruz. Çevredeki bozkırlara bakmak gelmiyor içimden, sapsarı düzlüklerden sıkılıyorum. En iyisi gözlerimi kapamak, Selçuklu motiflerinin gizlerini düşünmek. Motifler, taş işlemeler sıralanıyor gözümün önünde, dalıp gidiyorum..



Lütfi Özgünaydın | sanat olayı - Sayı: 2 - Şubat 1981

Empresyonistler Dişçi Olsaydı


Sevgili Theo,
Hayatta hiç mutluluğa kavuşamayacak mıyım? Kafam çatlıyor! Bayan Sol Schwimmer mahkemeye verdi beni; köprüsünü içimden geldiği gibi yapmışım çünkü, o biçimsiz ağzına uymuyormuş! Doğru! Herhangi bir “tüccar” gibi çalışamam ki! Köprünün kocaman, ateş saçarcasına her yana “fışkıran”, çılgınca bir şey olmasını ben istedim! Şimdi de yakınıyor, “ağzıma sığmıyor” diye! Öyle burjuva, öyle aptal bir kadın ki, ayaklarımın altına alıp bir temiz sopa çekmek istiyorum ona! Yarım damak deneyeyim dedim, o da olmadı! Yıldızlarla süslü bir avize gibi fırlıyor ağzından! Yine de güzel bir yapıt oldu. Lokmalarını çiğneyemiyormuş! Bana ne, ister çiğnesin, ister çiğnemesin! Theo, artık dayanamıyorum! Cézanne da aynı muayenehanede çalışmamızı önerdim; ama o da yaşlandı, elleri titriyor, gırgırı bileklerine bağlamak gerek; bir diş kurtarıyorsa, iki dişin canına okuyor! Ne yapmalı?
Vincent

Sevgili Theo,
Bu hafta bir takım ağızların filmini çektim; pek de fena olmadı galiba. Degas gördü, biraz eleştirdi. Kompozisyon iyi değilmiş. Bütün çürükler sol alt köşede toplanmış. “Bayan Slotkin’in ağzı öyle,” dedim; dinlemedi bile! Çerçevelemeyi beğenmedi. Degas gidince bütün filmleri yırttım! Bu da yetmiyormuş gibi, Bayan Wilma Zardis’in köklerini doldururken, içimi bir sıkıntı bastı! Ansızın anladım: kök dolgusu yapmak benim işim değildi! Başım döndü. Muayenehaneden fırlayıp sokağa temiz hava almaya çıktım! Birkaç gün ne yaptım, bilmiyorum: sonunda deniz kıyısında buldum kendimi. Muayenehaneye döndüğümde Bayan Zardis koltukta beni bekliyordu hâlâ. Ne yapayım, söz vermiştim bir kere. kökleri doldurdum. ama imzamı atmadım.
Vincent

Sevgili Theo,
Para istiyorum yine. Biliyorum, iyice yük oldum sana, ama kime başvurayım? Malzeme almam gerekiyor. Şu sıralarda hep protez çalışıyorum; sonuçlar harikâ! Ama Novocaine alacak param kalmadı. Bugün bir diş çektim; uyuşturucu yoktu, ben de hastayı Theodore Dreiser okuyarak uyuttum. İmdat.
Vincent

Sevgili Theo,
Muayenehaneyi Gauguin’le birlikte kullanmayı kararlaştırdık. Usta bir dişçi Gauguin, azı dişlerinde uzman sayılır; benden de hoşlanıyor galiba. Bay Jay Greenglass üzerindeki çalışmamı beğendi. Yazmıştım sana, Greenglass’ın alt yedi dişini doldurmuş sonra da beğenmeyip sökmüştüm dolguları. Greenglass nedense pek öfkelendi buna. Beni mahkemeye verdi. Bir mülkiyet sorunu çıktı ortaya: avukatımın önerisiyle, dâvâcının dişleri üzerinde hak ileri sürdüm, sonunda dolgulara fit oldum. Muayenehanenin bir köşesinde biri gördü o dolguları, sergilemeye karar verdi. Bir retrospektiften bile söz ediliyor!
Vincent

Sevgili Theo,
Gauguin le aynı yerde çalışmak pek yerinde bir karar değilmiş galiba. Huysuz bir adam! Boyuna aspirin içiyor. O kadar içmemesini söyledim; kızdı, duvardaki diplomamı yırttı. Açık havada çalışmamızı önerdim; kırlara, yeşillikler arasına çıktık. Gauguin, Bayan Angela Tonnato’nun dişlerine altın kaplama yaptı: ben de Bay Louis Kaufman’ın dolguları üstünde çalıştım. Günışığında pırıl pırıl, bembeyaz dişler! Bir rüzgâr çıktı ansızın, Bay Kaufman’ın peruğu uçup gitti. Bay Kaufman, peruğunu yakalamak isterken Gauguin’in koltuğunu devirdi. Gauguin bana kızdı tabii ama benim yerime yanlışlıkla Bay Kaufman’a vurdu. Bay Kaufman da, fırıl fırıl dönmekte olan gırgırın üstüne düştü. Canı yandı galiba! Çekip gitti. Giderken Bayan Tonnato’yu da götürdü. Ah, Theo, bütün paramızı avukatlara kaptırıyoruz. Ne kadar gönderebilirsen gönder.
Vincent

Sevgili Theo,
Toulouse-Lautrec, dünyanın en kederli adamı. Büyük bir dişçi olmak istiyor, yeteneği de var, ama yazık ki, hastalarının dişlerine yetişemiyor. Bir tabure üstüne çıkıp çalışamayacak kadar da kibirli. Ayak parmaklarının üstüne basarak kollarını uzatıyor, hastalarının ağızlarına öyle yetişmeye çabalıyor. Ne yaptığını görmüyor bile. Dün, Bayan Fitelson’un dişini kaplayacağına çenesini kapladı. Bu arada, eski dostum Monet, sadece çok büyük ağızlar üstünde çalışıyor, küçük ağızlarla ilgilenmiyor bile; duygularının tutsağı olan Seurat ise yeni bir yöntem geliştirdi: dişleri teker teker temizliyor, “pırıl pırıl bir ağız” elde edinceye kadar. Mimarisi güzel doğrusu; ama dişçilik mi bu?
Vincent

Sevgili Theo,
Seviyorum. Geçen hafta Claire Memling geldi -bir ağız profilaksisi için. (Mektup yazıp, dişlerini son temizlettiğinden bu yana altı ay geçtiğini bildirmiştim oysa dört gün geçmişti sadece.)- Theo, bu kadın beni çıldırtacak! Tutku içindeyim! Hele ısırması! Böyle ısırma görmedim ben! Dişleri öyle güzel kapanıyor ki! Bayan Itkin’in ısırmasına hiç benzemiyor. Alt dişleri, üst dişlerinden iki santim ilerde o karının; ısırmaya kalktı mı, kurt adama benziyor! Ama Claire’in dişleri öyle mi ya! Bir kusursuzluk anıtı gibi birleşiyorlar. İşte o anda Tanrı’ya inanasım geliyor! Kusursuz dedim ama pek de öyle değil galiba. Alt dokuzuncuyla on birinci arasında bir boşluk var. Onuncuyu gençken çektirmiş. Daha doğrusu, çektirmemiş de, konuşurken kendiliğinden düşüvermiş. Yerine de yenisini koydurmamış. Koydurmam tabii diyor. “Diş değildi o, hayatımdı.” Bundan söz etmeyi pek sevmiyor aslında; ama bana güveni var, bu yüzden konuşuyor. Ah, Theo, onu seviyorum. Bugün ağzına bakarken gencecik bir dişçilik öğrencisi gibiydim yine; kerpetenleri, aynaları düşürdüm. Sonra da kollarımı boynuna dolayıp dişlerin nasıl fırçalanması gerektiğini gösterdim. Zavallı budala... Diş fırçasını kıpırdatmadan tutup başını sağa sola sallıyormuş. Haftaya Perşembe onu uyuşturup benimle evlenmesini söyleyeceğim.
Vincent

Sevgili Theo,
Tahiti’ye gitmeden önce Gauguin’le kavga ettik yine. Sinir alıyordu. Dizini Bay Nat Feldman’ın göğsüne dayamıştı, sağ üstteki bir çürükle uğraşıyordu. Bay Feldman inleyip duruyordu tabii; işte o sırada odaya girip şapkamı sordum Gauguin’e. Gauguin bir an işini bıraktı; o anda da Bay Feldman koltuktan fırladı, kaçtı gitti. Çıldıracak gibi oldu Gauguin. Başımı tam on dakika röntgen makinesinin altında tuttu. Gözlerimi saatlerce bir tuhaf kırptım. Artık yalnızım.
Vincent

Sevgili Theo,
Her şey bitti! Claire’e benimle evlenmesini söyleyecektim bugün; biraz sinirliydim. Bembeyaz bir elbise giymişti Claire; ağzında protezle öyle güzeldi ki! Koltuğa otururken, yüreğim gümbür gümbür çarpıyordu. Romantik olmak istedim biraz. Işıkları kıstım, hafif konulara geçtim. Biraz onu, biraz da kendimi uyuşturdum. Tam sırasıydı. Gözlerinin içine bakarak “Ağzınızı çalkalayın,” dedim. Güldü! Evet, Theo, suratıma güldü! Sonra da ağlaya ağlaya gitti. Theo! Ölmek istiyorum! Aynada kendime bakıyorum da, her yanımı doğramak geliyor içimden! Sen nasılsın?
Vincent

Sevgili Theo,
Evet, doğru. Oyuncakçı dükkânında sergilenen kulak, benim kulağım. Belki saçma bir şeydi bu; ama geçen hafta Claire’e bir armağan göndermek istedim, Pazar olduğu için her yer kapalıydı. Ne yapalım, oldu işte... Bazen, Keşke babamın sözünü dinleseydim; dişçi olacağıma ressam olsaydım, diyorum. Olağan bir hayat bu; geçip gidiyor.
Vincent


Türkçesi: Ülkü Tamer | sanat olayı - Sayı: 9 - Eylül 1981