Azra Erhat


Mektup yazarken diyordu Azra Erhat, “biliyorum iyi yazarım, kendim de övünürüm... Hoş o güzel mektupları bazen de göndermem, ya da gönderdikten sonra bin pişman olurum. Çünkü fazla coşku ve sevgi taşır benim yazılar, alan ne yapacağını şaşırır, cevap veremez.

Azra Erhat, haklı olarak övündüğü o nefis mektuplarından birçoğunu 1974’ten 1982’ye kadar bana gönderdi. Çoğu, Türk kültürü, hümanist düşünce, siyaset, klasik uygarlık gibi nesnel konularla ilişkiliydi. Kimisi, yaptığı ya da yapmayı tasarladığı yayınları ele alıyordu. Birkaç tanesi, kişiseldi: Basit gündelik yaşantılardan söz ediyordu ya da duygulardan, coşkulardan.

O güzel mektupları bazen de göndermem, diyordu ya. Ardında bıraktığı dosyalarda, yazılmış da yollanmamış mektuplar var mıdır, bilmiyorum. Varsa - başkalarına ya da bana yazılmış o mektupları görmek, umarım, günün birinde kısmet olur.

Azra Erhat, gerçekten, mektup türünün öyle olağanüstü bir ustası idi ki herkese yazdığı mektupların tümü bir araya getirilip kitap halinde yayınlanmalı... Böyle bir derlemeyi gerçekleştiren, yazınımıza ve çağdaş kültüre büyük bir hizmette bulunmuş olacaktır. Hem de, bu çabaya bir an önce girişilmeli mektuplar kaybolmadan. Azra Erhat’ın Halikarnas Balıkçısı’na yazdığı mektupların acıklı akıbeti, bana bir mektubunda kendi kaleminden anlatılıyor. Başka mektuplarının da kaybolması ihtimalinden kaygılanıyorum.

Korkmakta haklıyım, yalnızca Balıkçı’ya yolladığı mektupların yok olması yüzünden değil, bana gelenler bakamından da... Aldıklarımın hiçbirini yitirmediğime eminim ama, birkaç tanesini dosyalarımda aradım, aradım, bulamadım. Günün birinde çıkacak hepsi... Ama ya çıkmazsa?

Azra Erhat’ın yayınlamakta olduğum bu mektupları, çeşitli yönlerden ilginç ve önemli. Her şeyden önce, çağdaş mektup yazınının en güçlü ve en güzel örnekleri arasında oldukları için. Sonra, bunlarda, onun başka yerlerde açıklanmamış birçok düşüncelerini, kişisel duygularını, hatta “itiraf” denebilecek açıklamalarını tam bir içtenlikle yapmış olması dolayısıyla. En yakın iki arkadaşı olan Halikarnas Balıkçısı ile Sabahattin Eyuboğlu’nu bazı bakımlardan eleştirmesi de ilgi çekici. Hem de, Azra Erhat mektupların bazılarında, kültür konularında, hiçbir yerde dile getirmediği birtakım yorumlarını sunuyor. Biyografik yönden yeni bilgiler veriyor arasıra... Ve hemen hiçbiri -amansız, öldürücü hastalığı yüzünden- gerçekleşemeyen değerli tasarılarından söz ediyor. Pir Sultan Abdal’a ilişkin bir İngilizce kitap hazırlamak konusunda yazışmışız. Bakın böyle bir tasarı, nasıl coşturuyor Azra’yı: 9 Mayıs 1977 günü yazdığı ikinci mektubunda “Uy, şimdiden uçuyorum sevinçten diyor. “Harika bir şey olur!

Kişiliğinde olduğu gibi, mektuplarında da, Azra Erhat bir umut ve iyimserlik insanıydı. Üzgün ve karamsar sözler söylediği de oluyordu, ama “insan”ın temel erdemlerine inandığı için hep iyiye gideceğine güveniyordu. Okuyacağınız mektuplardaki sıcaklıkta, insancıllıkta soyut bir hümanizma değil, çocuksu bir sevgi ve sevinç egemendir.

Bu mektupları aldığımda, daha açmadan, gülümsemeye başlardım, çünkü bilirdim ki ciddi bir aydının düşünceleriyle birlikte cıvıl cıvıl mavi-kuşlar ve barış güvercinleri çıkacak o zarflardan. Ölüme yaklaşırken yazdığı kısa mektuplarda bile eceli kabul etmeyen güçlü bir insanın cesareti, ölüm kaçınılmaz ise haysiyetli ölmek erdeminin umudu vardı.

Nasıl başlamıştı bu yazışma? 1974 yazından önce hiç tanışmamıştık. Ben, uzaktan bile görmemiştim Azra Erhat’ı... Ama, sanırım, yayınlanan her kitabını, belli başlı makale ve çevirilerinin hemen hepsini okumuştum. Onu hümanist kültürün bilimde ve sanatta en yetkin temsilcilerinden biri olarak görüyor, hayranlıkla izliyordum. Ama, tanışmak kısmet olmamıştı. Oysa, müşterek o kadar dostumuz vardı ki...

1974 yazında, Büyükada’da teyzem Belkıs Tali Öngören ile kuzenim Mahmut Tali Öngören’in evinde kalıyordum. “Azra Erhat gelip görüşmek istiyor, diye bir haber geldi. Sevindim. Çelimsiz, çekingen, ama candan gülücüklerle doluydu. Eminim, o an dost olduk. Kısa bir süre balkonda oturduk. Ansızın, “Biraz yürümek ister misiniz? dedi. Dil’e yürüdük ağır ağır. Ve kırk yıllık arkadaşmışız gibi, konudan konuya atlayarak, sohbet ettik.

Dil’den dönerken, “Laf lafı açtı,” dedi.Ne kadar çok konuya daldık. Ben, her şeyden önce, size teşekkür etmek için görüşmek istemiştim. Garipsedim. “Bizler tutukluyduk. Siz Kültür Bakanıydınız. Nasıl olur diye içimiz burkulmuştu. Ama, sonra, bizim serbest bırakılmamız için verdiğiniz çabaları işittik. İçerde manevi güç verdi bize. Teşekkür borcum budur. Dertleştik o konuda. Taptaze dostluğumuz, kan kardeşliği oluverdi.

Sonraki yıllarda, ben genellikle New York’ta oturduğum için, ancak İstanbul’a gittiğimde oturup konuşabiliyorduk. Büyükada’da yeğeni Semra Arel ile onun eşi Mehmet Cemal Arel’in konuksever evinde, biz de, deniz kıyısında, Nizam yolunda, tatlı sohbetlerimiz oldu. Bir kere de, Azra’nın Teşvikiye’deki evinde, akşam yemeğinde beraberdik: Ruhi Su, Güngör Dilmen, Mekin Dinçer ve eşi, birkaç kişi daha, eşim Seniha ve ben... Nefis bir geceydi o. Ruhi Su, türküler söyledi unutulmaz güzellikte. iki yeni plağını adıma imzalayıp armağan olarak getirmişti. Aldığım en güzel armağanlardandır. O gece, Azra Erhat konuşkan değildi. Konuklarına iyi vakit geçirtmek için çırpınıyordu. Arada bir, neşeli bir sözle sohbete katılıyordu, o kadar.

“Sohbet” terimi Azra’nın mektupları bakımından çok yerinde.. Mektup türünün birçok ustaları, deneme yazar ya da nutuk verir gibi, tek yönlü üslup kullanmışlardır. 20.000 kadar mektup yazmış olan Voltaire, bunlardan biriydi. Ama, bence, asil mektup üstadı, sohbet tarzında yazandır. Azra Erhat’ın mektup sanatı, bu anlayışa dayanıyordu. Hemen hepsi, yüzyüze konuşur gibi kaleme alınmıştır. Uygar bir insanın söyleşisi... karşısındakine nazik, dost, hoşgörülü, içten. Ve hep gerçekleri birlikte arayarak, tartaklamadan, bir takım düşünceleri zorla kabul ettirmeye kalkışmaksızın, yumuşak ifadelerle, ama kendi düşüncelerinden ödün vermeden, yeni yaklaşımlar bularak yeni sentezler yaratarak.

Azra’dan gelen bu mektuplar, birinci paragraftaki alıntıda değindiği gibi, bazen şaşırtırdı beni. Ama,cevap veremez, diyor ki o doğru değil. Çünkü ondan aldığım hiçbir mektubu cevapsız bırakmadım. Geciktiğim oldu, istediğim kadar uzun yazamadığım da oldu. Ama, her mektubuna iyi kötü yanıt gönderdim. Nitekim kendisi de, bir yerde, üst üste mektuplar yolladığımdan söz ediyor. Bu bakıma, Azra’dan okuyacağınız mektuplardan bazıları, benim birkaç mektubuma birden yanıt niteliğindedir.

Onun mektuplarının çoğu, yazı makinesiyle yazılmıştı. Benimkilerin hemen hepsi, el yazısıyla... Yazdıklarımın bende hiçbir kopyası yok. Azra saklamış miydi, bilmiyorum. Bıraktığı dosyalarda, kutularda var mıdır, yok mudur? Önemli değil. Çünkü, her şeyden önce, benimkilerin içerik ve üslup bakımından değeri yok. İkincisi, onun mektupları, benimkilere hiç bakılmadan da, her şeyi açık seçik ve bütünlüğü bozulmadan anlatabiliyor.

Birçok isimler ve olaylar konusunda, okurlara kolaylık olsun diye, kısa açıklamalar gerekli göründü bana.
Bir mektubunda Azra,Mektupta dipnot olur mu hiç? diyor. Olmaz ama, onun izniyle, birtakım açıklamalar yapmak istiyorum.

Yaşam karşısındaki olumlu tutuma, eksilmeyen iyimserliğe rağmen, Azra’nın bu “umut mektupları”nda beni, şimdi, ölümünden yıllar sonra okuduğumda üzen bir gerçek var. Nice düşlerin, umutların yüzüstü kalmış olması. Ölümünden beş buçuk yıl önce gönderdiği bir mektupta, yepyeni bir tasarıdan şevk alarak, sözlerini şöyle bitirmiş:

Olacağı varsa bir gün elbet olur. Ben de şu ömrümü biraz uzatmaya bakıyorum.
Sanki bundan sonra başlayabilecek her şey.

MERHABA!

Azra Erhat öyle açık ve sıcak bir insandı ki eminim, bana yazdığı mektupları sizlerden gizlememi istemezdi.
Merhaba, can dostum Azra.


Talât Halman | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 136 - 15 Ocak 1986
________________________________________________________________________________________






Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 136 - 15 Ocak 1986
________________________________________________________________________________________



İstanbul, 8 Temmuz 1975
Dost Talât Halman,

Gene aynı şey oldu: Sizinle bir konuşma sonucu yıllardır kafamda bulanık dolaşan bir sürü fikir geldi sıralandı, birden ne yapmak istediğimi tam aydınlık içinde görür gibi oldum. Bütün bir gece uyumadım, ama şimdi bir çok şeyi açıklıkla dile getirebileceğimi sanıyorum. Biliyorum ki, aşağıda yazacaklarımı saburla okuyacaksınız ve bana en iyi yolu göstereceksiniz. Şükran duygularıma gelince, ne çare ki, onlara hiçbir zaman dile getiremeyeceğim.

Vapurda ne dediniz: Atatürk’ün amaçladığı çağdaş uygarlık düzeyine gelemedik hiçbir alanda. Sanırım ki vapurdaki konuşmamız bu cümle ile özetlenebilir. Gelmedik, gelemedik, ama neden gelemedik ve neydi Atatürk’ün çağdaş kültür düzeyinden anladığı? Atatürk bunu tam anlamıyla kavramamış olabilir, bir devlet adamı olarak bir esin sonucu, bir sezgi sonucu dile getirmiş olabilir, ama bunu bugünün bilim anlayışı ile saptamak gene de bize düşmez mi? Bunu da yapmadık, yapmıyoruz, ya da sizin o sözünü ettiğiniz toplantıda yapmak istediniz herhalde ve tepki ile karşılaştınız. Bunu saptamak boynumuzun borcudur. Bunu saptamadıkça herbirimiz ne yapmak istediğimizi kesinlikle ve açıklıkla ne düşünebileceğiz, ne de sonunda gerçekten özgün bir eser ya da eylem ortaya çıkarabileceğiz. Onun için sizinle konuştuğumuz ve benim için uygun gördüğünüz herhangi bir çalışmaya ya da girişime başlamadan bu yolda çaba göstermeliyiz. Ne istendi, nasıl istendi ve ne yapılıp ne yapılamadı? Bunu ben kesinlikle kendi kendime açıklamadan dışarıya karşı ne sunu yapacağım diyebilirim, ne de herhangi bir yardım isteyebilirim. Değil mi?

Bilimsel tutumdan önce insansal bir tutum vardır, belki üniversitelerimizin bugüne bugün yararlı bir is, gerçekten yararlı ve özgün, yani bilimsel bir iş görememelerinin asıl nedenini de burada aramalı. Ne yapmak istediklerini iyice bilmiyorlar. Rastlantıya bırakıyorlar çalışmalarını, topraktan şu, bu çıkıyor, hepsi çok önemli olabilir, ama bir senteze vardıramıyorlar çabaların, neden, çünkü yola çıkarken ereklerini iyice saptamıyorlar. Çalışıyorlar, ama sonucu çıkarmasını başkalarına bırakıyorlar. O başkası da pek gelmiyor, biz işte o başkası olalım diyoruz. O rolü ben yıllardır benimsedim, ama biraz düzeyde, biraz duygusal bir tutumla, biliyorsunuz. Bugün isin tam ciddiyeti ile karşı karşıyayız. Bu yolu bana siz açtınız, hak ettiğim ya da etmediğim güveninizle. Yani sorumlusu sizsiniz bir bakıma. Sorumluluğa karsa tam sorumluluk almak, benim insancılık ve ahlak anlayışımda bu en başta gelir. Sonunda bir şey yapamasam da, yapmak isteminin bütün yükümlüğünü üzerime almalıyım. Başka türlü nasıl çıkar da ben şunu yapmak istiyorum diyebilirim?

Şimdi ne yapmak istediğimi iyice saptamak için geriye gitmeli. Size “Gülleylâ’ya Anılar” denememden söz etmiştim, eminim ki o kitaptan ne anladığımı ne size tam anlamıyla anlatabildim, ne de kendim bugüne dek iyice anladım. Şimdiye kadar ortaya çıkmamasının bir nedeni de bu olsa gerek. Hapiste iken çocukluğumu bir çocuğa anlattım, amaç anlatmak ya da anılar tazelemek değildi. Neydi? Örneğin bir Şevket Süreyya Aydemir ne olabileceğini hiç anlamadı, sezinlemedi. Ve geri çevirdi bir yerde, dedi ki özetle: Anı deyince herkesi ilgilendirecek bir yapıt koymalı ortaya, yoksa kamuyu ilgilendirmez. Bunu ben bilmiyor muydum, bilmediğimden kuşkulandığına hem çok şaştım, hem de kuruldum. Yani onunla bu konuda konuşamaz oldum. Ben diyaloğu birçok kimselerle sürdürmeye çalışırım, bütün benliğim ve coşkumla, yanıt gelmezse hiç üzülmem, unuturum o kişiyi. Başkasıyla denerim. Şevket Süreyya öyle oldu, Karaosmanoğlu öyle oldu. Onlar yaşlanmış dedim geçtim. Aslında diyalogdan amaç kendi kendini dile getirmektir, karşı tarafın çok ağır bir yükümlülüğü de yoktur. Dostluğu ve sevgisi yeter ve artar bile. Eleştirisinin çok büyük değeri vardır, ama kuşku ve anlayışsızlık olmamalı.

Neyse daldım gevezeliğe, ama bu esasları saptamakta da yarar olabilir. Gelelim “Anılar” kitabına, amacını bir cümle ile söylemek zoruma gidiyor, bir formasyonun tasviri demek bilmem yerinde mi? Ben ne için bu oldum ve neye verdim kendimi, ömrümü, çünkü dön dolaş verdim denebilir. Bir inancım var, bir alanım var, ben ben olarak önemli değilim ama bu alan üstüne kurulmuş inancı dile getirmek, herkes için önemli ve yararlıdır. Bu alana isterseniz kabaca Türkiye’nin kültürü diyelim. Kırk yılı aşkın bir süre bu işin hizmetinde geçti ve daha geçecek. Büyük eser dedinizdi, ne olacak bu büyük eser bir gün olacaksa. Neyi dile getirecek. “Kaynak Anadolu” adını aklımdan geçirdimdi bu kitabın adı olarak. İstediğimiz o, Anadolu nedir, ne dereceye kadar ne konuda kaynaktır ve nedir bu kaynağın nitelikleri? Anılarda Ankara dönemine kadar geldimdi ve Atatürk ve Türk Tarih Kongresi bölümünde takıldım kaldım. Allah, nedir yazarın çilesi! Üç yılımı nedir içimde bir şeyler oluşur, nenin oluştuğunu ben de bilmem, kör değneği ile yürür gibiyim. Geçen yıl o Avrupa Konseyi için yazdığım, bu el yordamı ile araştırmanın bir ürünüdür. Hiçbir işe yaramadı, yarayamazdı da, beni hasta etti ama çıkmadı yüzüstüne. Belki orada söylediklerim birgün bir köşeye oturacak, ama o ancak bir oluşma sonucu idi, nitekim siz de bütün iyiniyetinize karşın değerlendiremediniz onu.

-Ama bakin burada bir parantez açayım mu, siz bana daha çok da dostluk göstermelisiniz, demelisiniz ki, bak dostum bu senin yazdığın bu biçimiyle hiçbir ise yaramaz, yayınlamanız. Sabahattin bana karsa korkunç zalimdi, özlerim o tutumunu. Gerçeği başkasının yardımıyla görmek ne rahat tur, çok daha çabuk olur olması gereken.-

Evet, nerde kaldım: Sizinle son konuşmamızdan sonra sanki şimdi o Atatürk bölümünün ne olması gerektiğini görür gibi oluyorum. Herhalde bir Atatürk yorumu olması gerekir. Bir süre, bütün bir yıl ve daha fazla zaman Atatürk’ü bir romancı gibi izleyeyim dedim, büyük laflar da ettim ederim, bir Atatürk romanı olacak dedim, kimse bir şey anlamadı. Sanırım ki, gülenler de oldu bu iddiali girişime. Benim söylediklerime bakmamalı, çocuk gibiyim aslında, tutar böbürlenir, övünürüm, sabun köpüğü. Çanakkale’ye savaş alanlarını gezmeye gittim, sonra Sakarya’ya. Okudum, yaşadım, ne oldu hiç. Ne ilgisi var dediler kültür anlayışıyla. Kimbilir? Bir şeyler yaşamaya çalıştım. Ama dün Tarih Kongresi kitabını karıştırdım da, baktım eskiden beri altını çizdiğim satırlar çok şey veriyor. Bu 1937 Tarih Kongresi -ki orada bulunmuş, Atatürk’ü görmüştüm- neler de neler vermiş, Troya orada, Dörpfeld, Blegen’in tebliğleri, Ana Tanrıça orada, Hitit orada, hatta Sümer de, bugün üstünde durup bir daha ele aldığımız her şey orada. Ve asıl orada olan canlı canlı o Güneş Dil Teorisi orada. Benim çıkış noktam da o olmalı, o olacak. O günden bu yana çizilecek oluşum kültür alanında, Atatürk’ün ne istediği, neleri kavrayabildiği, nelerin gerçekleşmesini önerdiği, nerede yanıldığı, nerelere yoz öğeler kattığı ya da kendisinin değil de -çünkü bilmem bana hak verecek misiniz, benim gözümde Atatürk belli bir düşüncesi olan bir kafadan çok bir ’principe moteur’dür- Güneş Dil Teorisi, tarih teorisi yanlış olabilir, elbette ki birçok kötü, yoz öğeler taşıyor, ama yolun sonunda elde etmek istenen erek neydi, kimileri sanır ki bir ırkçı, milliyetçi yol yöntemdi, değil bence, motora bozuk yağlar konmuş olabilir, bunun sorumlusu benzincidir, arabayı bir yolda hedefe vardırmak isteyen şoför değil. Atatürk kendisine söylenen ya da kendi okudukları, düşündükleri ile bu Anadolu’nun canlanmasını istedi. Bugün bir yere kadar canlandı, bir yere kadar canlanamadı. İstemi değil mi önemli olan?

Tarih Kurumu kitabını inceledikten sonra geleceğim Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin kuruluş amaçlarına... Benim çok genç bir asistan olarak görevlendirildiğim Klasik Filoloji, Eski Anadolu Enstitüsü’nün bir bölümü olarak kurulmuştu. Tabelası bile öyle yazıyordu. Latince ve Yunanca öğretiminden amaç eski Anadolu’da Latin-Yunan, daha doğrusu Yunan-Latin döneminin değerlendirilmesiydi. Benim hocam bu işe bir süre hizmet etti, Landsberger’ler, Güterbock’larla birlikte, sonra biliyorsunuz yozlaştı iş, hiçbir işe, hiçbir amaca yaramaz oldu o öğrenim. Hoş ben de o sırada şimdi anladıklarımı anlıyor muydum? Neerde! Dedim size, asıl işe yarayacak derslere girmekten bile kaçınmıştım, yoksa insan Hititçe öğrenmez mi, tam ilgilenmez mi asıl oluşumla? Yıllar çok yitirildi, şimdi geç mi değil mi? Belli değil, ama orası önemsiz, bu çalışmayla yolumuz nasıl çizilmişti, bu yolun neresine varıldı, neresine varılamadı diyebilirsek açık açık çok değerli olur, neden, çünkü bugün ortaya çıkıp da ne yapmak istediğimizi saptarız açıkça.

Yani, sevgili Talât Halman, sanıyorum ki, benim bu Hesiodos önsözünü bitirdikten sonra asıl ele almam gereken çalışma bu Anıların Atatürk bölümü olmalı. Bu bölüm tabii çok bölümlü olacak, Atatürk’ü yaşantısıyla ve söyledikleriyle aydınlatmak ve yorumlamak amacını bir yana bırakmayacak. Romanımı yazacağım inşallah. Anlatabildim mi? Bu insanı insan olarak veremezsek ne işe yarar, bugüne kadar yapılan gibi olur, söylediklerini papağan gibi yinelemek. Yorumlayıp kendi kendimize açıkça anlatamazsak Atatürk’ün kültür alanında ne olduğunu ne kendimizin bugüne kadar yaptığımızı bilir, ne de yapacağımızın bilincine varabiliriz. Şimdi bu yorumu hangi esaslar üstüne kuracağım, uyumaduğum pazar gecesi bölüm bölüm, parça parça her şeyi gördüm, ama uyanık geçen gece de insanın tasarladığı tuhaf bir aydınlık taşır, günün aydınlığı ile bağdaşmaz o, bilmem size de olur mu, gece koca koca makaleler yazdığım olur, gündüz o makale yoktur. Şimdi o gece düşündüğüm, derlediğim yok diyemem, var ya da ararsam bulur söylerim, ama uzun olur ve sizi de niçin o kadar yorayım, kendi planım, çalışma yolum bu, kendi kendime boğuşur çıkarım işin içinden. İlkelerimi de saptar, malzememi de temiz temiz derler, kopya eder, yerine yerleştiririm.

Sizden istediğim -diyeceksiniz ki daha ne istiyor bu hatun, aslında ayıp benim yaptığım, insanın insandan istediği o kadar çok ki- önce bu yazıyı okumanız, sonra çalışma sürecim içinde bu konuyu, yani Anılar’daki bu bölümü -iki-üç yüz sayfa tutabilir- öncelikle ele almamın sizce doğru olup olmayacağını söylemenizdir.

Sayın Talat Halman, sizinle konuşma nasıl oluyor da beni böylesine etkiliyor, esinlendiriyor? Diyebilirim ki bugüne bugün kimse ile konuşmam bu kadar verimli olmadı. Sabahattin’den gelme itiler sanki bilinçaltıydı, dile getiremezdim onları. Sizinle konuştuğum gibi kimse ile konuşamıyorum hele bugün. Siz Batılı bir aydın ve bir bilim adamısınız, sizinle bu kadar anlaşmam bana da Batılı bir aydın ve bilim adamı denebileceğini gösterdi, bilmiyordum. Sanmıyordum. Siz ayrıca çok iyi bir insansınız besbeli. Neyse umurunuzda değil belki. Kültürden aynı şeyi anlıyoruz, oysa başkaları öyle anlamıyor Türkiye’de muhakkak. Ayrca bir bilim çevresinde yaşıyorsunuz, suda balık gibi. Bense zavallı... iyimser adam olduğum için kimi güçlüklerimi avantaj olarak görmeye zorladım belki kendimi. Yani kısacası şu: Güterbock’a filan yazmadan herhangi bir yeni dile getirme yöntemi (200-300 sayfalık bir ön çalışma yap demiştiniz dışarı göndermek için) hazırlamadan, önce bu nerden gelip nereye gittiğimizi ele alsam, incelesem mi? Yani bu Anı’lar bölümünü bitirsem mi önce. Sizinle konuşmadan sonraki gece bu kararı verdim. Siz ne dersiniz bu karara Hesiodos önsözü, o bitince hemen bu dediğim, sonra bakacağız sizinle beraber ne çıktı, ilerisi için ne istemeliyiz. Tutarlı yol bu değil mi? Yoksa ben dışarıya karşı ne hakla, ne yüzle bana yardım edin diyebilirim? Mitoloji mi yapacağım, Anadolu üstüne bir sentez mi, mavi yolculuk mu? Ne istiyorsun bre hatun derler insana? Bilim adamı olarak, bugüne dek bir şey yapamadıksa o alanda ne istediğimizi bilmediğimizdendir, tuhaftır ki biz olumsuzu, negatifi her zaman ve her yerde olumludan, pozitiften daha kolay, daha çabuk dile getirebiliyoruz. Ama negatiften bir şey çıkmaz, pozitifle iş görür bilim.

Eh merhaba, çok yordum sizi, özür dilerim.

Dün Güngör Dilmen’i gördüm, siz onu aramadınız diye üzüm üzüm üzülüyor.



Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 136 - 15 Ocak 1986

Halide Edib Adıvar

Kapak: İsmail Gülgeç


Büyük konular aklıma kolaylıkla gelir. Ve hep şimdiye kadar da öyle olmuştur. Ben iki türlü yazıcıyım: Bir romancı, bir de küçük hikâye, küçük mensur şiir yazarı... Romancılıkta, mutlaka, zihnimde (anlatacağım) olayın planını yaparım. Bütün olaylar zihnimde kararlaştırılmış olur. Örneğin belirgin nitelikler nasıl olacak, ötekiler bunun etrafında nasıl yaşayacaklar?.. Bazen, ana bölümün, ikinci derecedeki bölümlerin düzenlenişini bile zihnimde tasarlarım; ondan sonra kolayca yazarım. Yalnız kitabın ortalarına gelince karakterler bana egemen olurlar, ben onlara değil. Örneğin ilk satırdan o sayfaya değin benim hükmüm altında yürüttüğüm, yönettiğim kişinin, bana karşı isyan ettiği zamandan sonraki gidişini, yaşayışını bazen beğenmem; ama o hareketler artık o kadar öyle olmuşlardır ki, o kişiler de yapacaklarını yaparlar.


Romanlarımı herkesten uzak bir yerde yazarım ve son derece titiz, sinirli olurum. Yanımda çok kahve, çok sigara olmalı. Hem birkaç kutu sigara üst üste durmazsa rahat edemem. Kâğıtlarımın büyüklükleri de hep aynı ölçüde olmalı. Daima ince ve uzun olmalı. Daima ince ve uzun kâğıda yazarım, yazdığım yer de alıştığım yer olmalı. Masam, hokkam, kalemim falan...


Yazmayı, yazmak için sevdim. Bir insanin, nasıl sesi olur da söylerse, ben de bir kuş öter gibi yazdım. Yazmak, hayatımın en büyük hazzıdır. Ve kesinlikle şöhret düşünmezdim. Çocukluğumdan beri içimden çıkmak isteyen bir sanat tutkusu vardı. Çocukken de öyküler tasarlar, o vakit öykülerimi bir aktris gibi kendim oynardım.

Yapıtlarımı da, yazıp bitirdiğim andan sonra, artık onlar bir değer taşımaz duruma gelmişlerdir. Çünkü içimdeki ruhsal nitelikte olan tutku maddileşince artık önemi kalmıyor. Kabuğunu değiştiren bir yılan gibi, eskisine bakmıyorum bile, öylesine onlara yabancı kalmak isterim. Yazılarımın epey bir kısmi böylesine yok olup gitmiştir. Her yapıtı bitirdikten sonra artık yeni bir şey yazmayacağım duygusuna kapılıyorum. Bütün yaratıcılık gücümü, sözcüklerimi, sanatımı, yazdığım kitaba verdim ve bitirdim sanıyorum. İçimde dolu olan o ürünü dışarı vermek için âdeta kendimi boşaltıyorum. Ve ikinci bir şeye başlayacağım zaman bir ürperti doluyor içime. ‘Konu var, ama artık ben bir şey yapamayacağım; bende sanat ve sanatçılık öldü diye şüphe ve endişe ediyorum. Ancak, başladıktan sonra da o coşku, o bunalım beni sürükleyip götürüyor. Hemen sabahleyin, kalkınca yazmaya başlarım ve özellikle gece vakti, el ayak çekilince. Çok yazarım ve coşkulu yazarım.


Ne zaman sanatçılar biçim kaygısından kurtulurlarsa,
ne zaman kalıplaşmış bir biçime doğru gitmek çemberinden kurtulurlarsa, o zaman içlerinde belirli bir şey doğabilir, yaşayabilir.

Gerçek romanı saptamanın olanağı yoktur. Çünkü roman bütün yazı biçimlerini içine alır.
Birey, toplum, olay ya da salt kafanın içinde geçen yaşam da birer roman konusu olabilir.


Bir romancı, yaşamın herhangi bir yanını alıp yazdığı zaman, eğer o yan karanlık ve kötü ise, bu, romancının mutlaka kötümser olduğunu kanıtlamaz. Ben kendim, tersine, iyimser bir insanım. Ama insanların kötü yanlarını da özellikle değil bizim, bütün dünyanın son çeyrek yüzyıl içinde düştüğü garip ve belki de bozuk yanı, bir romancı pekâlâ kullanabilir.


Romanın çerçevesini, ilk öğesini kuran şey, “hikâye”dir. Hikayeyi doğuran şey ve hikâyenin konusu nedir? Hikâyenin yaratıcısı imgelemdir; konusu, insanın içinde yaşadığı evren ve insanın kendisidir, yani yaşamdır. O’Neil’in garip bir durak dediği, yani doğmadan önceki ve ölümden sonraki iki sonsuz bilinmezin arasındaki yaşam denilen garip ve geçici konukluk sırasında, hepimizin içinde bilinçaltı bir rahatsızlık vardır. Sanat, sanatın her biçimi, işte bu huzursuzluktan kurtulmak için, bazen vakit geçirmek, coşkulanmak isteriz, bazen de içimizdeki huzursuzluğu ve soru imini anlatmaya çalışırız.


Sonsuzluğu saptayan ne eleştirmen, ne sanat ve düşün toplulukları, ne de kendi başına halk kalabalığıdır. Bunların hepsinin bir sanatçıyı sonsuzlaştırmakta etkileri vardır. Ama şunu söylemek doğru olur ki, sonsuza dek yaşayacak sanatçı, insan ruhunun her zaman için az çok etkinlikte ve yaşayacak yanını saptamış olandır.


Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 306 - 15 Ocak 1979
_____________________________________________________________________________________




Odanın tavanı alçaktı, biraz ışığı kapattırmıştım. Yerde bir şiltenin üstünde arka üstü yatıyordum. Arkamda yakası fistolu, katı, benim olmayan patiska bir gecelik vardı. Odaya bir ölü yanına girer gibi ayaklarının ucuna basarak giren gölgelere derhal gözlerimi kapıyordum. En korkunç za’fı insana seven gözler veriyor, en yıkılmaz kalpleri şefkat ve sevginin nemli gözleri eritiyor. Onun için üzerimde dolaşan bu gözlerden kaçıyordum. Biricik sığınağım boyasız, eski tahta tavandı.

Köşe minderinin yanına çökmüş bir çocuk vardı ki onu kapalı gözlerimle görüyordum. Yakası devrik, okul ceketinin üstündeki baş, gözlerimin içinde, canımın içindeydi. Loş köşede esmer basın açıkça görünen esmer, belki de ıstırapla yeşilimtırak bir gölgesi vardı. Uzun, siyah, ipek kirpikleri arasında bazen kahverengi, bazen yeşil görünen çalılara gömülü yosunlu bir göle benzeyen gözleri hep bana bakıyordu. İnce güzel kaşlarının ortasında iki tüyü her zamanki gibi tersine dönmüş, yumuşak, merhametli ağzı henüz erkek olan ruhunun en son kabiliyetiyle yarattığı bir sağlamlıkla kapalıydı. O hep oradaydı, arada uzun parmaklı, esmer tüylü elini uzatıyor, elimi lakırdı söyleyen, seven, “Anneciğim ben yanındayım” diyen bir kuvvetle yavaşça sıkıyordu.

Ben dakikaları bu sessiz ıstırap içinde sayıyordum, bir dakika, iki dakika, yarım saat... Sonra sabah olacak ve ben gideceğim. Nereye? Benim için ne kadar uzun ve ne kadar karanlık bir gelecek vardı. Fakat iman ediyordum ki benim değilse bile ulusumun sıcak ve aydınlık bir geleceği vardı. Onun gerçekleşmesi belki benim göreceğim, belki göremeyeceğim bir şeydi. Kim bilir bu gözleri bir daha görecek miydim? Kim bilir bu esmer sevgili eli bir daha tutacak mıydım?

İçimden, dudaklarım kımıldamadan, gözlerim açılmadan kendi kendime yemin ettim! Ağlamayacaktım! Istırap ne kadar kuvvetli olursa olsun, acı bir kızgın demir gibi ne kadar içime batarsa batsın ağlamayacağım! Ulusun iyi günleri, hiç olmazsa kurtuluş yolunun başı görünmeden gözümden bir tek damla çıkmayacak, onun için elimi, onun zengin siyah saçlarını okşamak için sızlayan elimi sıktım, gözümü sıktım ve kalbimi sımsıkı tuttum.

Oradan nasıl çıktım, nasıl o oda ve o çocuk uzak oldu? Onlar bugünün hikâyesi değil!
Ben köpeğin, Cin’in hikâyesini yazacağım.

Sonra ihtilalin ilk korkunç fakat heybetli ve sonsuz günleri geldi. Çok gariptir ki anlamamak için, yumuşamamak için sımsıkı kapanan ruhumu ben nasıl bekliyor ve bu yeni zırhında hapsediyorsam arkadaşlarım da öyleydi. Oralarda kuvvetli ve erkek gözlerinde, çocukların, güzel şeylerin, hatıralarını, özlemin kalplerini zorladığı zaman kızaran, katılaşan, büzülen şeyi daima gördüm.

İyi hatırlıyorum. En büyüğümüz bir gün hastaydı. Acı ve korkunç günler yaşıyordu ve:
- Ben, dedi, ben bugünlerde annemi çok özlüyorum.

Ne acı, tahta alçak tavan ve ipek kirpikler arasında yosunlu göle benzeyen çocuk gözlerini kalbimin gözüyle gördüm.

Kalbini böyle kapayan insanlar dünyanın en yalnız ve en kimsesiz insanlarıdır. Onlar bir fikrin, bir maksadın kırılmaz zinciriyle bağlanmıştırlar ve bazen insan olduklarını unuttukları bile olur ve onun için Daudet’nin “L’Evangeliste”inde kalbini fikirlere esir eden, kalbinin etrafına duvar ören kız mı bedbahttır, yoksa onun sonsuz bir yabancı olduğunu duyarak sevgili bir kalbin önlerine koyduğu demir duvarın önünde buz gibi titreyerek bekleyenler mi biçaredir, hiç bir vakit kestiremedim.

Bir akşam çiftlikteki tek odamın önündeki balkondan Ankara’ya bakıyordum. Karşıda bir tiyatro yemyeşildi, Cehennem dağ sapsarı, akşamın mor ışığına bürünmüşler, bana bakıyorlardı. O kadar ben insandan başka gibiydim ki o iki kuru dağ üstüne çöken beyaz sisler ve renkler bana bahçede gezen insanlardan çok yakın geldi.

İnsanlar bir maksada esir olurlarsa kalplerine kilit vurmalı mıdırlar? Kuru kalpli insanlar mı maksada ve insanlığa daha faydalıdır, yoksa hata yapsa bile seven, yaşayan, etrafındaki insan nabızlarını her zaman kendi damarlarında duyanlar mı daha faydalı ve çekicidir?

Arkamda oda kapısı vuruldu. Döndüm, bir nefer elinde beyaz astarlı, siyah çizgili bir bohça tutuyordu.

- Abdurrahman Bey gönderdi. Mendili istiyor, dedi.


Birdenbire beyazlı siyahlı simsiyah bir mahluk odanın ortasına fırladı. Ortaparmağım kadar kıvırcık dönmüş bir kuyruk durmadan oynuyordu, başı yassı, alnı sarkık, kulakları hizasında iki kara gözlerinde, küçük bir çocuk, hatta bir zenci çocuğu gibi garip bir hüzün ve şeytanlık vardı. Kalbim birdenbire oynadı. Demir kapının zinciri her halde ilk defa zorlandı.

İki şilte üstüne hali sererek yaptığım yalancı sedire oturdum, odada kuyruğunun etrafında durmadan dönerek sıçrayan mahluka bakıyordum. Döndü, döndü. Koştu, geldi, dizlerime sıçradı. Ellerimi büyük bir tutkuyla yalamaya, gömleğimin boyunbağını dişleriyle çekip hırlamaya başladı.

Ilık bir şey dizlerimden kalbime gitti. Kalbim, zindanı güneş gören bir mahkum gibi ısındı, sonra pek bilmiyorum. Odada çocuk gibi koşuyor, oynuyordum. Balkonun altında çalışan genç rençperin köydeki aşk hikâyesini hatırladım, güldüm. Bahçede gidip gelen köylüler dağlardan daha çok bana yakın oldu. Söğütlü yoldan hayvanlariyle Genelkurmay’a giden genç subay arkadaşlarımı daha aşina buldum. Ne sıcak renkli bir akşam oldu. Odamızda, birer birer dönen arkadaşlar hepsi köpeğin etrafında toplandılar. Biri, “Adı ne? dedi, gülerek, “Cin! dedim.

- Cin, Cin!

Hepsi onunla oyalanıyordu, kimi şeker veriyor, kimi bastonunun üstünden atlatiyor. Birisi de terbiyesizlik edince (çok temiz değildi) dövmek istiyordu. “Mahkumlar Kulübü” dediğimiz oda mesut bir yer oldu.

İlk gecesini daha iyi hatırlıyorum. Ay ışığı vardı. Akasyaların arasından süzülüp yatağımda ve yatağımın önünde beyaz ışık yolları yapıyordu. O ışık yollarında siyah bir ipek top gibi yuvarlanıyor, dönüyordu.

Yatağıma tırmanacağı zaman doktor yatağından seslendi:
- Sakın yatağına alma ha! Hastalık alırsın, şerit vardır.

Fakat ben bir çocuk gibi doktorun uyuduğunu bekledim. Elimi uzattım, sıcak ipek topu yatağıma aldım. Çekik kara gözlü, yumuşak kulaklı başını ellerimin içine aldım. Ay ışığında kırpılan kara gözlerine baktım, konuştum. Ne uzun konuştum! Kalbimdeki soğuk demir zincirin herhalde ilk halkası kopmuştu.

Arkadaşlarım benim nasıl konuştuğumu duysalar şaşacaklardı:
- Cin, dedim, onlar şimdi nerede? Yatakhanedeler mi? Arkadaşlar uyulmuştur, değil mi? Beni düşünüyorlar değil mi? Gündüz, Hisar’ın tepesine çıplak bacakları ağaçlara tırmanmadan parça parça olan altın gözlü oğlanın yanakları hâlâ pembe mi? Yosunlu göller gibi derin gözlü esmer oğlanın zayıf yanakları hasretten daha çok mu sarardı? Kumral baş, esmer baş yan yana sokulup yatak koğuşunun loş köşelerinde beni söylüyorlar mı? Küçük, hala telefon direklerine tırmanıyor mu? Büyük, hâlâ elinde bir kitapla her zaman tenha köşeler mi arıyor?

Sonra kalktım, yalınayak, örtüsüz tahta masaya gittim. Kırık gümüş çerçevesi içinde okul ceketlerinin yakasından yükselen ve birbirine sokulan iki çocuk kafasını yanaklarıma sürdüm. Öptüm, kokladım! Çok garip ki yanaklarım ateş gibi, gözlerimden alev çıkıyordu.
.......................


Ankara çok güzel yerdi. Günün çalışmaları arasında söğütler altında akıp giden Çubuk çayında onu yıkayacak zaman ayırıyordum. Nasıl kollarımın arasında havlunun içinde titreyerek inlerdi. Onunla tozlu uzun Kalaba yolunda mutlaka yürüyecek bir akşam saati bulurdum. Ortaparmağım kadar küçük kuyruğunu sallaya sallaya önümden yürür giderdi.

Uzun bir hastalıktan iyileşen insan hayatı nasıl tadarsa, insanlarla ilgilenmeyi, yeni baştan etrafını eski dikkatle, eski sıcaklıkla sevmeyi tadıyordum. Ne gece, ne gündüz yalnızdım ve onunla ne uzun, ne tatlı konuştum. Hâlâ karşı karşıya o teneke kâsesinde, ben kırık fincanımda içtiğimiz çayın, beraber yediğimiz armutların lezzetini hatırlıyorum.

Cin ve ben, bir ay insanları olabileceği kadar tatlı fakat ölümlü bir saadet yaşadık.

Her iyi şeyin bittiği gibi o da bir gün sona erdi.

Ortaparmağım kadar küçük kuyruğun sallanmadığını, yuvarlak ipek topun halının üstünde eskisi gibi yuvarlanmadığını görüyordum. Bastondan eski neşesiyle atlamıyor, yıkandığı zaman daha çok titriyordu. Hâlâ küçük suratını ellerimin içine alıp Hisar’ın tepesindeki oğlanlardan haber sorsam ince kırmızı dilini uzatıyor, çenemi yalıyor, siyah kadife gözlerinde teselli veren mutlak bir sevgiyle yüzüme bakıyordu. Fakat eskisi gibi kuyruğu etrafında bir saat dönen, üç fincan çayı benimle aynı iştahla içen Cin değildi. Boynunu büküyor, kuyruğunu kısıyor, durgun durgun oturuyor ve en sonunda benim yatağımın ayak ucuna kıvrılıyordu.

- Cin, hasta! dediler.

Ve Cin, hastaydı. Bir akşamdı. Bir arkadaşım geldi. Dikkat ediniz, kuduz var, kuduz da böyle başlarmış, dedi.

Artık hep dizimde yatmak için gelip sürünen, ayrılmayan Cin’i birdenbire yere bıraktım. Yüzüme öyle garip ve aldatılmış ruhların acılığıyla baktı ki derhal aldım, kollarımın arasında sıktım. O bakışı ben, ıstırap çeken, terkedilen zayıf, fakat vefalı mahluklarda ne kadar gördüm!

Cin, yavaş yavaş hareketlerini kaybetmeye başladı. Çirkin bir felç arka ayaklarından başladı, yavaş yavaş bütün vücudunu sardı. Korkunç bir ıstırap çekiyordu. Yemek yemiyordu. Yalnız benim dizimde susuyor ve beni sevindirmek için avcumdan arada süt yalıyordu. Her tarif edilen ilacı yapıyordum, faydasızdı.

İşte son dakikalar gelmişti ve bu son dakikayı benim vermem gerekti: felç, başına gelinceye kadar bekledim ve bir gün suyu da yutamadı. Yüzüme öyle bir baktı ki “Beni bu cehennem ıstırabından kurtar!” diyor gibiydi.
..........................

Tüfek patladı. Cin yumuşak, sıcak gübrelerin üstünde ıstırabından kurtulmuş, yatıyordu. Ben, katı bir ot minderin üstünde yüzükoyun bağıra bağıra ağlıyordum. Bunlar Anadolu’da ilk göz yaşlarımdı. Fakat bu gözyaşları yalnız zavallı küçük Cin için dedi. Kalbimin içine doldurup hapsettiğim, zincirlerle bağladığım acılar akıp gidiyordu. Sanıyordum ki, bir daha susmak, bir daha gözlerimden boşanan şeyleri durdurmak kabil değildi. Fakat bu acı gözyaşları bana ilk dersi öğretti. En büyük maksatlar ortasında bile kalbin hürriyetine dokunulmamalıydı; ta ki Allah’ın en büyük ve en son tecellisi olan sevgi, ihtilâllerde de insanları taş ol maktan, zalim olmaktan korusun!
(Dağa Çıkan Kurt’tan)


Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 306 - 15 Ocak 1979
_____________________________________________________________________________________




İstanbul’da 1884 yılında doğan Halide Edib Adıvar’ın ilk yazıları 1908’de “Tanin”de yayımlanmaya başladı. Bu yazılar gericilerin tepkisiyle karşılaştı, adının da kara listeye alınmasına yol açtı. 31 Mart olayı sırasında Halide Edib, Mısır’a kaçtı. Oradan İngiltere’ye geçti. Yurda döndüğünde ortalık durulmuştu. Öğretmenlik ve müfettişlik yaptı. Turancılık ve Türkçülük akımlarının etkisi altında kaldı. Lübnan ve Şam’da kız okulları genel müfettişliği yaptı. İstanbul’a döndüğünde Darülfünun’da çalışmaya başladı, burada batı edebiyatı dersleri verdi.

Yunanlıların İzmir’e girişi, Halide Edib’in yaşamında yeni bir dönemi başlatır. Bu olayı kınamak için düzenlenen Fatih ve Sultanahmet mitinglerinde ateşli konuşmalar yaptı. İstanbul, bir kadının ağzından, içinde bulunduğu kötü durumu öğreniyordu.

Türkleri “mahkûm” edenlere şöyle sesleniyordu:

Bir gün gelecektir ki, daha büyük bir mahkeme, milletleri, tabiî haklarından mahrum bırakanları mahkûm edecektir. O mahkeme bugün bizim aleyhimizde olan devletlerin fertlerinden teşekkül edecektir. Çünkü, her ferdin içinde ezelî bir hak duygusu vardır ve milletleri meydana getirenler de fertlerdir.


İstanbul’un işgalinden sonra Anadolu’ya geçen Halide Edib, Kurtuluş Savaşı’na katıldı ve orduda onbaşı, çavuş, başçavuş olarak görev yaptı. Cumhuriyetin ilanından sonra kurulan (17 Kasım 1924) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan yana oldu. Kocasıyla birlikte yurt dışına çıktı. Fransa’da, İngiltere’de ve Amerika’da kaldı. 1939 yılında Türkiye’ye döndü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Profesörü oldu. Bir dönem milletvekilliği de yapan Halide Edib, yeniden üniversiteye döndü, 9 Ocak 1964’te de İstanbul’da öldü.


SAVAŞIMCI BİR YARADILIŞ

Genel çizgileriyle özetlenen yaşamından, Halide Edib’in savaşımcı bir insan olduğu anlaşılıyor. Kadın olarak, özellikle aydın kesimde kendini gösterme yürekliliğini gösteren Halide Edib, Kurtuluş Savaşımızın önemli kişilerinden biridir. Bunun yanında Amerikan mandasını benimsemede, Wilson’ın 14 ilkesini birer kurtuluş yolu olarak nitelemede de gene onun adı geçecektir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile ilişkileri de ayrı bir konudur. Ama Halide Edib, bütün bunların ötesinde romancılığıyla Türk edebiyatında anılacaktır. Bu, romanlarındaki çok yanlılıktan geldiği gibi, romancılığımızı geliştirmesiyle de ilgilidir.

Halide Edib Adıvar, gerek yetişmesi, gerek kültürü, gerekse yaratılarıyla iki kültürel etkenin, doğu ve batı birikimlerinin uzlaşımını sağlamayı düşünmüştür. Bir yandan yaşamakta olduğuyla köken ilişkisini koparmamaya çalışırken, bir yandan da yeniliklere, kendi kökeninden çok uzakta olana tırmanmaya çalışmıştır. Bu tırmanış eyleminde de bir kaynaştırma amacı gözden uzak tutulmamalıdır. Yazarın, dünya görüşüyle de bütünleşen bu sanatsal amacını en iyi yansıtan yapıtlardan biri, -belki başlıcası- “Sinekli Bakkal”dır.


“SİNEKLİ BAKKAL” ve YAYGIN BİR KANI

”Sinekli Bakkal”, yazarın romanlarının tüm içeriğini yansıtır. Ayrıca, öbür romanlarında ayrı ayrı denenen her şey bu romanında vardır. Örneğin, Halide Edib’in kimi romanlarında eksen, yazarın kendi yaşamıdır. Kimi romanlarında, gene yaşamına bağlı olarak geçmiş dönemlerin törelerine yer verir. Yaşadığı çevre, tanıdığı kişiler, yaşam biçimleri, ilginç insanlar, geçmişi yaşayıp, içinde bulundukları duruma uymaya çalışan insanlar... Halide Edib’in roman çevrenini çizer. Ama bütün bunların özeti, romanlarında kendi yaşamını “eksen” almasıdır.

Yazar, bu çok yaygın kanıyı, şu sözleriyle paylaşmamaktadır:

Hiçbiri kendim değildir. Fakat her kadın karakterde bütün kadınlarda az çok bulunan bir hususiyet bulunabilir. Erkek veya kadın bütün insanlarda müşterek vasıflar vardır. Sade kendi hislerini ele alarak yazan romancı (ister kadın, ister erkek olsun) bir nevi maskeli otobiyografi yazıyor demektir. Mamafih vakalar, bazıları işitilen, bazıları gözönünde geçen hadiselere dayanabilir.



DOĞU - BATI BİREŞİMİ

Yukarıdaki görüşlerine karşın Halide Edib’in, yaşamını romanına yansıttığı, romanının yaşamını belirlediği açıktır. Batıyla yoğun ilişkiler kurmuştur. Ama doğunun kültürel birikimlerini hiçbir zaman gözden uzak tutmamıştır. Örneğin “Sinekli Bakkal”da bir yandan Mevlevi Şeyhi Vehbi Dede’nin müziği söz konusudur, öte yandan Peregrini bir varlık olarak ortaya çıkar. İkisinin de gizemci (mistik) bir yanı vardır. İkisi de insanlığın ortak dostluğunu yaratacak bir noktada bir araya gelmektedirler. Rabia’nın o “olağanüstü” sesi bu dostluğu perçinlemektedir. İlişkiler öylesine gizemcidir ki, Rabia, Peregrini’yi değil musikiyi sever. İnsanoğlu’nun bir araya geldiği “ilahi” bir ortam vardır. Tasavvufçuların tanrısallığı gibi bir şeydir bu. Halide Edib’in doğu batı bireşiminde düşlediği bir gerçektir bu. Kendi sanat dünyası açısından gizemci bir gerçeği düşlediği için
yaşamı da iniş çıkışlarla doludur.

Yazarın “Hanedan”daki durumuna değinmeyi sonraya bırakarak, kendi yaşamı ile “Sinekli Bakkal” arasındaki bağlantıyı açıklamaya çalışayım. Rabia’nin babası Kız Tevfik’tir. Karagözcü ve ortaoyuncu olan Tevfik, aynı zamanda mahallenin de bakkalıdır. Ortaoyununda “zenne” (kadın) rolüne çıktığı için adı Kız Tevfik olmuştur.

Kendi yaşamını anlattığı “Mor Salkımlı Ev”de, romanın önemli kişilerinden biri olan Tevfik’le ilgili gözlemler şöyle dile getiriliyor:

Ramazan gecelerinde Ahmet Ağa beni karagöze götürüyordu. Üsküdar çarşısında büyük bir kahvede oynarlardı. Kız, erkek, alay alay çocuk, hatta büyükler kahvehanenin bahçesine dolarlardı. ‘Sinekli Bakkal’daki ‘Kız Tevfik’ bu akşamların bende bıraktığı intibadan bir hayli şey almıştır.

Aksaray çevresinde bulunan Sinekli Bakkal Sokağı, Akile Hanım Sokağı da yazarın yaşadığı yerlerdir. Ya da oturduğu Laleli’ye çok yakındır. Halide Edib’in çok köklü gözlemler yaptığı, insanı bu ortam içinde her yönüyle gözlemlediği de bir gerçektir. Ne var ki, romanıyla yaşamı arasındaki bağlantıları bu yönüyle yansıtmak inandırıcı olmaz.

Asıl inandırıcı yön, yazarın düşünsel kişiliğidir. Bu durum, aşağı yukarı tüm romanlarında görülen bir özelliktir. Her kadın yazar gibi, -bunu özellikle vurgulamak istiyorum- Halide Edib de özgünlüğünü, yaşamını romanına katmasından kazanıyor.

  • “Seviye Talip”,
  • “Raik’in Annesi”,
  • “Yeni Turan”,
  • “Son Eseri”,
  • “Mev’ud Hüküm” gibi romanları da olan Halide Edib’in bu dönemde yazdığı romanlar arasında en çok “Handan” üzerinde durmak gerekir.

“Handan” bütün yönleriyle, yazıldığı dönemlerin duygululuğunu taşır. Nitekim Servetifünun edebiyatının etkileri canlılığını yitirmiş değildir. Bir edebiyatın yarattığı belli bir insan tipi ve geliştirdiği bir duyarlık biçimi vardır. “Handan” da bunlar yansır. Halit Ziya’nın Fransız romantiklerinin etkisiyle yarattığı Nihal tipi içekapanıklığın, yoksunluklar içindeki varlıklı kişilerin simgesi olurken, Bihter kendi kabuğunu parçalayıp kadınsal özgürlüğü arama çıkışları yapar. Halide Edib’in yaşamında bu duygusal gelgitler söz konusudur. “Handan” bu gelgitlerin romanıdır. Mehmet Rauf’un yokluklara götüren sevi duygusu “Handan” için de geçerlidir. Nitekim bu romanın yazılışı, yazarın ilk kocasından ayrıldığı dönemlere rastlar.


“ATEŞTEN GÖMLEK” VE “VURUN KAHPEYE”

Halide Edib’in Kurtuluş Savaşına katıldığı dönemleri özellikle “Ateşten Gömlek” ve “Vurun Kahpeye” adlı romanları yansıtır. Bu romanlarda duygululuk, idealizm ve toplumsal eleştiri bir bütünlük oluşturmuştur. Her iki romanda da olay iç burkucu görünümlerle etki yaratır. Anadolu’nun düşmandan kurtarılması gerektiği bilinci, yazarın bir idealizmi olarak kendini gösterir. Romanların birçok yerinde coşkulu bir söylevci gibidir. Olaylar bile bir söylev etkililiği kazanır. Bu durum, Halide Edibi toplumsal değerlendirmelere götürür. Örneğin “Vurun Kahpeye”, bir kasabadaki tüm toplumsal katları ele alarak toplumdaki çelişkilere yönelir. Bence roman tekniği yönünden oldukça başarısız olan “Vurun Kahpeye” bu çelişkileri yansıtması yönünden önem taşır. Anadolu halkı büyük bir kurtuluş savaşına canla başla girmişken bu savaşın belirli kesimlere yaratacağı çıkarları düşünen bir kesim de vardır. Hacı Fettah türü insanlar yeni türemiş de değillerdir. “Mütegallibe”, “zadegân” takımı her zaman var olmuştur. Elde ettiklerini yitirmemek için yapmayacakları yoktur. Halide Edib Adıvar, olayların ateşi içinde, düşünsel açıdan sorunların temeline inmeye çalışmaktadır. Romanın sonunda Hacı Fettah ve onun gibiler asılır, ama Türkiye’de hiçbir zaman o tür kişiler yok olmaz. Devrim coşkusu içinde elde ettiğimiz yengi, tarihsel-toplumsal açıdan gerçek bir yengi değildir. Her zaman belirli çıkarlar olacaktır ve bu çıkarlar belirli kesimlerin yararına işleyecektir. Halide Edib bunu vurgulamasıyla romanına gerçeklik kazandırmıştır.


Baştan beri “eksen” saydığımız “Sinekli Bakkal”da bu çelişkiler daha somut, daha gerçekçi verilerle ortaya konmuştur. Romanda II. Abdülhamit’in son saltanat yılları konu edilmiştir. Düzen her yanından sallanmaktadır. Düşünceler sıkı denetim altında bulundurularak toplumsal gelişimin önlenmesine çalışılmaktadır. Bir insan ne denli insani değerlere sahip olursa olsun, ortamın kirli havasından kurtaramayacaktır kendini. Kapkaranlık bir dönemde, iki kesim arasındaki uyuşumun romanın temel sorunu yapılması, Halide Edib’deki tutarlı değerlendirmeyi ortaya koyar. Karagözcü Kız Tevfik’le Zaptiye Naziri Selim Paşa’nın oğlu Hilmi arasındaki eylem ortaklığı, tüm baskılara karşın, toplumda bir var olmanın başladığını gösterir. Halide Edib’in “Sinekli Bakkal”da üzerinde en çok durduğu sorun budur. Bu düşünsel yeşerme, Sinekli Bakkal Sokağında oluyor.

Okul kitaplarına girmiş şu betimleme, bu yeşermenin oluştuğu ortamı çok iyi gösterir:

Evler hep ahşap ve iki katlı. Köhne çatılar. Karşıdan birbirinin üstüne abanır gibi uzanmış eski zaman saçakları. Ortada baştan başa uzanan bir aralık kalmış olmasa, sokak, üstü kemerli karanlık bir geçit olacak. Doğuda, batıda bu aralık, renkten renge giren bir ışık yolu olur. Fakat sokağın yanları her zaman serin ve loştur... Burası dünyanın herhangi bir yerindeki bir fukara mahallesinden çok farklı değildir. Bir geçitten ziyade toplantı yeri: Mahalle orada muhabbet eder, konuşur, kavga eder, eğlenir. Hayatın orada geçmeyecek bir safhası yok gibidir. İhtiyarlar, vaktiyle, çeşme başında doğuran kadın bile olduğunu gülerek rivayet ederler.

Bu yer betimlemesi sürer gider. Oradan, kişi betimlemelerine geçer Halide Edib. Kişilerin nitelikleri, anlatılan bu yerlerin aynı gibidir. Ortamın anlatılmasıyla kişilerin çizilmesi arasında uyumlu bir denge vardır. Yazar bunu özellikle bu kurguda verme gereksinimi duymaktadır. Böylesine kötü bir ortamda, böylesine çürümüş insanların yaşadığı bir ortamda gene de gelişmelerin var olabileceğini göstermektedir. Kişi betimlemeleri, yaşanılan ortamın çizilmesi, düzene yöneltilen eleştiri, “Sinekli Bakkal’a yeni bir boyut kazandırır. Düşünsel (ideolojik) boyuttur bu. Tanzimat romanında olsun, Servetifünun romanında olsun, romancı, düşünsel öğeyi ön planda tutmaz. Romancının gerçek amacı, olaya sürükleyicilik kazandırmak Servetifünun romanında olduğu gibi, yoğun ruhsal çözümlemelere girişmek. Örneğin Mehmet Rauf’un “Eylül”ü okunduğunda, ondan uzun uzun cümleler, kendini bırakmış âşıklar, insanın yapay çizimi kalır. Halit Ziya Uşaklıgil gibi yaratıcı bir romancı bile bunun etkisinden kurtulamaz. Kurtuluş Savaşıyla ilgili romanlarında tüm kişiler romanın sonunda ölseler bile, Halide Edib’in kişilerinde bir direngenlik vardır. “Sinekli Bakkal”da bu direngen Rabia ile Kız Tevfik’le, Hilmi ile, Peregrini ile, hatta Vehbi Dede ile yeni boyutlar kazanır. Roman, yaşamaları salt ölmek için olan insanların başından geçenleri anlatmaz, insanın toplumsal savaşımını, topluma katkısını, yaşadığı toplumu değiştirip yeniden kurmasını anlatır. Halide Edib’le romanımız, insanımıza sahip çıkmaya başlamıştır. Kendi yaşamını daha belirli biçimde “eksen” aldığı son romanlarında da bu durum aşağı yukarı aynıdır. Yaşamı canlılığıyla yansıtmak ve toplumu değerlendirmek, Halide Edib’in temel amaçlarından biri olmuştur.


HALİDE EDİB’İN DİLİ

Halide Edib’in diline çok takılanlar olmuştur. Gerçekten dilinde dilbilgisi yönünden eleştirilecek yönler çoktur. Ne var ki, doğal bir roman dilini de Halide Edib yaratmıştır. Örneğin, dönemine göre, onun dili Yakup Kadri’nin dilinden daha yalındır, daha roman dilidir. Kişileri çizmede gösterdiği ustalık ise, romanına, başarılı romanlarda daha belirgin olarak varlığı sezilen bir beğeni kazandırmaktadır. Üzerinden yıllar geçse de Halide Edib’in aranmasında saman alevi gibi tutuşup sönmeyen bu beğeninin büyük etkisi vardır. “Dağa Çıkan Kurt” adlı kitabında topladığı öykülerinde bu beğeni, insanca bakış, yüreği burkan duyarlık, yaşanılanı öyküye dönüştürme.becerisi daha belirgin olarak kendini gösterir.


TÜRK ROMANINA KATKILARI

Halide Edib Adıvar, gerek eylemi, gerekse romanıyla Türk kadınına, Türk kadınlığına öncülük etmiş bir yazardır. Büyük toplulukların karşısına çıkarak, Kurtuluş Savaşımızın ateşini yakmak, o dönemin koşullarına göre pek kolay olmasa gerektir. Yaşadığını romanına katan, romanını yaşamına katan bir yazar olarak, bugün vardığımız sanatsal düzeyde her zaman Halide Edib’in de varlığı duyulacaktır. Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu gibi eylemci romancılar, kuşkusuz, Halide Edib’in başlattığı akımı da gözönünde bulundurarak kendilerini var etmişlerdir. Halide Edib, Türk kadınlarına kişilik kazandırdığı ölçüde, Türk romanına da çağdaş bir boyut kazandırmıştır. Bugün romanımız bir bireşime varma, kendi birikimlerimizin değerine inanarak bir yoruma gitme amacındaysa; ve bunu gerçekleştirme yolunda yoğun bir çaba gösteriyorsa, bunda Halide Edib’in katkıları büyüktür. Edebiyat tarihimizde onun romanını özellikle bu açılardan da görmek zorundayız.



Adnan Binyazar | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 306 - 15 Ocak 1979