Salih Kale


Bursa, Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’ndeyim. Burası iki yıldır, yerli ve yabancı sergilerle, çeşitli konserlerle, çalışmalarını sürdüren, nerdeyse yoktan var edilmiş bir galeri... Çevremdeki duvarlar Abidin Dino’nunEl resimleriyle dolu. Birkaç saat sonra İdil Biret’in konserini burada dinleyeceğim. İdil’in piyanonun üzerindeki elleriyle Abidin’in duvarlardaki elleri arasında, buradan gidip gelmeye başlayacağım.

Şimdilik galerinin “Müdüriyet” odasında, galeri yöneticisi Emin İlter’in verdiği bilgileri dinliyorum! Geçen yıl burada açılan 28 serginin, verilen altı konserin çektiği ilgiyi, bunları gerçekleştirmek için özel ve resmi kuruluşlarla, yapılan işbirliğini, burada açılan resim kurslarını, her gün sürdürülen müzik yayınlarını; giderek bu galeriyi bir Kültür Merkezi’ne dönüştürmek çabalarını... Bütün bunları dinlerken, sık sık gözüm duvardaki bir tabloya takılıyor. Takıldı mı da bırakmıyor beni resim... Bir ara Emin İlter’in sözünü kesip kimin bu resim? diyorum.Salih Kale’nin deyip sürdürüyor konuşmasını. Onu dinliyorum. (Salih Kale... Salih Kale.. Hiç duymadım bu adı... Ama Türkiye’deki tüm ressamları tanırım diye bir savım yok.)

Resmi unutmaya çalışıyorum: Sergilere ilgi nasıl, kaç kişi gezer bir günde bu galeriyi?

Günde bin kişi gezerdiyor Emin İlter.
Ama bazı olağanüstü durumlarda günde üç bin kişinin geldiği olur.

Örneğin hangi sergide oldu bu?

Örneğin Salih Kale’nin sergisinde diyor Emin İlter.

(Bu işte bir tuhaflik var. Demek bunca ünlü bu Salih Kale ve ben adını bile duymamışım.)

Biraz sonra galerinin çeşitli katlarını, bölmelerini dolaşıyoruz.
Çok yönlü, çok işlevli, ilginç bir mimarisi var buranın.
Bir ara laf arasındagalerinin tüm demir işlerini Salih Usta yaptıdiyor yine galeri müdürü. (Salih Usta?)

Döndük yine müdüriyet odasına. Yine takıldım resme. Yoo resmin konusuna değil. (Resmin tek konusu olduğunu, o da resmin kendisi olduğunu bilenlerdenim.) o, kollarını dünyalara dayamış, açık ceketinden midesindeki, karnındaki milyonlarca insanın göründüğü, başsız insan değildi ilgimi çeken. Resmin saydamlığı, ayrıntıların bolluğu ve elbette yarattığı binbir çağrışımdı.


Baktım resimden kopamıyorum,başka eserleri de var mı burda? diye sordum. Önüme yüze yakın fotoğraf döktüler: Salih Kale’nin eserlerinin fotoğrafları... Her birinde daha çok heyecanlandım. Kiminde Passolini’nin, kiminde Tarkovsky’nin filmlerini düşündüm. Gerçeküstücü diye niteleyebileceğim bu sanatçının en çok hangi ustalardan etkilendiğini, hangi felsefelerden, hangi kitaplardan pay almış olabileceğini merak ettim. Sonunda, Ben adını hiç duymadım. Nerelerde sergiler açtı, hakkında nerelerde yayın yapıldı? diye sordum.

Yanıt şöyle geldi: Bugüne dek hakkında hiçbir yazı çıkmadı. Tek sergisini burada geçen yıl açtık.
Onun dışında sergi de açmadı, bizim Salih Usta. Yıllardır Tekel’de demir atölyesinde çalışır.

Bu durumda Bursa’dan ayrılmak olmaz.
Bursa’da kalınır ve Salih Usta’yı tanımaya çalışılır.

Ertesi sabah, Salih Kale’yle galeride buluştuk. Tabloları zaten gecekondu evine sığmadığı için burada bir dolapta saklanıyor. Resimlerin tümünde sonsuz bir düş gücü, ama gerçeği mutlak çağrıştıran bir düş gücü var. Tümü yağlıboya olan bu tablolarda fırça darbelerini ya da izlerini boşuna arıyorum. Yok. Renklerin tümü bir saydamlıkta, sanki bir suda yüzüyor. Geçmiş uygarlıkların izlerine rastlıyorum bu resimlerde. Bu izler neredeyse uzaya damgasını vuracak. İster dünün ister yarının izleri olsun tümü yer çekiminden arınmış gibi... (Resmi, resim duygusunu sözcüklerle, yazıyla anlatma çabamın başarısızlığı karşısında, vazgeçtim, sözü Salih Kale’ye bırakıyorum.)

Bulgaristan göçmeniyim. Eski Cuma’da 1940’da doğdum. (Çok daha yaşlı görünüyor.) 1951’de Yozgat’ın Boğazlıyan köyüne geldik. İlk ve ortayı orda okudum. Sonra Kayseri Erkek Meslek Sanat Enstitüsü. Sonra Kırıkkale Silah Fabrikası’nda çalıştım. Sonra askerlik. Sonra Cibali Sigara Fabrikası’nda makinistlik. 1963’ten beri de Bursa’da Tekel Merkez Müdürlüğü demir atölyesinde ustayım...

İşte birkaç satırda Salih Kale’nin yaşam öyküsü.


Şimdi bu sıradan öykünün gerisindekilere bakalım.

Salih Kale’nin, yaşamında gördüğü ilk resim, babasının yaptığı bir Atatürk resmiydi, İlkokuldaydı. O günden sonra gördüğü her şeyin resmini yapmaya başladı. Yalnız gördüklerini değil görmediklerini de resimledi. Örneğin tarih derslerinde, coğrafya derslerinde tüm okutulanları. İlkokuldayken yaptığı tüm resimlere çevresindeki herkes, ailesi, öğretmenleri, herkes karşı çıktı.Öldükten sonra, bu resimler senden can ister. Sakın ha!!!diyerek.


Can istesinler, istemesinler o yine yaptı.

Yağlıboyayla ilk kez tanışması, kardeşiyle Bursa’da açtığı bir tabela atölyesinde oldu.
Tabela boyuyor, zaman zaman manzara ya da portreler yapıyordu. “Manzara ve portre beni doyurmadı. Ne midemi, ne kafamı. diyor.

Sonra..

Sonra bir gün İstanbul’a yolum düştü. İstanbul’dan bir kitap aldım. Adı Louvre diye bir kitap. Tam 300 lira sayıp aldım kitabı. O kitabın içindekileri görünce yıkıldım. Çok korktum... Goya’nın bir şeytanları var... hani kitabın hemen başında.. şeytanı keçiye benzetmiş... ondan çok etkilendim. Ve şeytanı çok düşündüm.

Salih Kale’nin şeytanı çok düşünmesi o resmi görmesinden önce de vardı. Hiç unutmaz bir akşam iş dönüşü evine giderken, mezarlıktan geçerken, yanına bir şey yanaştı. Salih Usta nice dualar okuduktan sonra gitti yanından o şey. işte o şey şeytandı. (Dindar mısınız?diye sordum. “Tanrıya inanırım ama o kadar. Fazlası değil... Dindar değilim diye yanıtladı.) Sonra kimi geceler, boğazını bir şey sıkıyordu, onun da şeytan olduğunu sezdi Salih Kale. Ve sonunda anlaşıldı, ben şeytanın resmini yapmadan rahat edemeyeceğimdedi. Ve o gün bugün şeytanın resmini yapıyor Salih Kale.

Goya dediniz... Başka ustalar da var mı etkilendiğiniz?

Hiç düşünmeden “Michel Angelo” dedi Salih Kale. “Michel Angelo’nun heybet ve azameti çok etkiledi beni. Fakat kendi yaptığım resimleri, onunkilere benzetmeye çalışınca, benim insanlarım bir adale yığını oluyordu. Sonra yavaş yavaş kendi bildiğim gibi yaptım ve benim insanlarım da güçlendi.

Kendi bildiği nasıl bir yöntem, nasıl bir teknik?

Önce fırçayla resim yapıyordum. Ama fırça pahalı, temiz tutacaksın. tek fırçayla olmaz, birkaç fırçan olacak. Para yetiştirmek güç. Zaten parayı bir kilo bakla yerine kitaba, boyaya yatırdım mı içim yanıyor... İşte bunları düşünürken bir gün tesadüfen bir resmi kazırken, jiletin yararlarını gördüm. O günden beri hiç fırça kullanmıyorum. Yalnız jilet kullanıyorum. Yerlerden atılmış eski jiletler topluyorum. Hem masrafı yok, hem de jilet istediğim dokuyu veriyor. Renkleri üstüste kullanabiliyorum.

Saydamlığı görüyorum, renklerin birbiri içinde erimesini de.
Yoksa, resimlerinde, cisimlerin bir su içinde yüzüyormuş duygusunu veren bu mu?

Su değil, zaman o gördüğünüz diyor. Her tabloda zaman var. Dünyada her şey geçmişten ve gelecekten ibaret. Diyelim yaşanmış anların resmini yapıyoruz. Ama geçmişteki bir anı, şimdi, bu resmi yaparken aynen yaratmak mümkün mü? Değil, çünkü geçmişteki bir anı resmederken, şimdi başka bir anı yaşıyorum... Onun için resimlerde bütün zamanlar içiçe... İnsan zamanı asırlara, yıllara, saatlere, saniyelere gömmüş. Ama bütün bunları ya da bir anı kavramının tek yolu yaratmaktır. Yaratmak için de gözlem yapmak...


Söz zamandan açılmışken, Salih Kale’nin en yakındığı şeylerden biri,
zihninin ancak dörtte birini bu tür düşüncelere ve yaratıcılığa ayırabilmesi, geri kalanını günlük işine vermesi...

Hırsız gibi, hep saatleri çalarak resim yapıyorum diyor.
Ama yine de işyerinde herkesi sanata alıştırmaktan geri kalmıyor.
Herkese oymacılık öğretiyorum, çizmeyi öğretiyorum, dergi okutturuyorum.diyor.

Konuşmayı sürdürmek için tek ipucumuz önümüzdeki resimler.

Öyleyse soruyorum: “Neden bunca kan?

Barış için hiçbirimiz yeterince çalışmıyoruz. Barış her sabah günaydın demekle başlar.
Çocuğuna, işe giderken yolda rastladığına, tanıdığına. Bir selamı esirgerse insan, barış zor gelir...

Sorunun yanıtı bitti sanıyordum ki eklendi:Yeryüzünden savaş gitmedikçe, benim resimlerimden kan gitmeyecek... İnsanoğlu uzaktaki ölümlerle ilgilenmez oldu. Ancak, yakın çevresinden biri öldü mü, bütün ölümleri kavrıyor... Ben ecelsiz ölümlere karşıyım. ister burda, ister çok uzakta.

Ya neden bunca çok ateş?

Ateş değil, ışık... En ufak bir cismi bile ışıklandırdığım vakit, o vurgulanıyor. Ben, gölgede kalanı ışıklandırmaya çalışıyorum. Bütün ayrıntıları... Hepsini ışıkta yüzdürmek istiyorumdiyen Salih Kale, her insanın bir enerji deposu olduğuna, herkesin depoladığı yönde çevresine bir ışık yaydığına inanıyor.


Salih Kale için resimlerinde öz ve biçim ayrılmıyor, tıpkı yaşamda düş ve gerçeği birbirinden ayırmadığı gibi:

Şimdi benim bir işim var. Günde sekiz saat atölyede çalışıyorum. Eğer o gerçekse, o sekiz saatin sonrası, devamı da gerçek. Diyelim iş yerinde bir şey oluyor, bir şey duyuyorum, bir şey görüyorum, hissediyorum, yani içime bir şey dokunuyor, diyelim yaralanıyorum. Ondan sonra eve gidince, içime dokunan şeyi boşaltıyorum resme. Bunun neresi düş? İçimdeki yaranın resmini yapıyorum. Günlük gerçeğin bana çarpışının resmini yapıyorum. Ama herkes anlasın diye, ayrıntıları vurguluyorum, deformasyona yer veriyorum.

Herkes anlasın diye, ya dabelge olsundiye yaptığı gibi resim yapıyor Salih Kale.


Çünkü:Gerçeklere katlanmak güç. Düşlere de... Çünkü, sevince hep acı katılıyor. Davul seslerine hep top sesleri katılıyor.


Düşüncelerini ya da düşlerini yalnız resimlerle değil, yazıyla, şiirle, denemelerle de dile getiren Salih Kale, bu yazıların çoğunda, resimleri için notlar düşüyor.

İşte bir örnek:
Laser ve mor ötesi ışınların bir gün sorun olabileceğini düşünemediği için yanılmıştı Nevton...
Nevton yanıldığına, laser ve mor ışınların varoluşu kabul edildiğine göre, ressam açısından düşüm ne olmalı?

Salih Kale’ye soruyorum:Size göre, siz kimsiniz? Ressam Salih Kale mi? Salih Usta mı?

Utangaç, gülüyor...
Uzun bir süre karar veremiyor. Sonunda Ben hep Salih Usta’yımdiyor.
Ve ekliyor:Resimler, yazılar, yaşadım diyebilmek için bir yerlere not düşmek gibi bir şey.

Ayrılmadan önce, eski, ama çok eski demirci ustaları (Hani şu ateşle haşir-neşir olan ve zenaatlarına mutlak birazcık büyüde karıştıran demirci ustalarını) düşünüyorum. Şeytanın resmini yapmak için resim yapan Salih Usta’ya,Ne Dersiniz şeytan ‘gerçekten’ var mı?diye soruyorum.

Onu bunca düşündüğüme, bunca düşlediğime göre, hayatıma girdiğine göre, ve ben habire onun resmini yapmaya çalıştığıma göre, elbette ki var. diyor Salih Kale. Ben, İstanbul’a dönerken, o da Tekel’de demir atölyesindeki işine ve Şubat’ta Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde sergileyeceği resimlerine dönüyor.



Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi -Yeni Dizi: 111 - 1 Ocak 1985

Cemil Dehlavi - “Ateşten Doğan” (Born of Fire)


Tanrı insanı yarattı. Bütün meleklerden insana secde etmelerini istedi. Ettiler. Şeytan hariç. Mağrurdu o. Ben ateşten var oldum, insan ise çamurdan. Neden bir çamur parçasına secde edeyim? Ben ondan üstünüm dedi. Tanrı öfkelendi. Şeytana madem benim buyruğuma karşı geliyorsun o halde ben de seni kovuyorum, git dedi. Şeytan, Haklı olduğumu göstereceğim, bana kıyamet gününe kadar izin ver. İnsanın aklının nasıl yetersiz olduğunu sen de göreceksin dedi. Tanrı, Ben insana akıl verdim çelinmez. Ama madem öyle istiyorsun, var git şeytanlığını yap görelim diye meydan okudu. Şeytan o zamandan beri iyiliğin karşısındaki kötülük, doğrunun karşısındaki eğrilik, alçakgönüllülüğün karşısındaki kendini beğenmişlik, ümidin karşısındaki korkuyu temsil ediyor. Kılık tan kılığa girerek insanı doğru yoldan ayırmaya uğraşıyor.

Pakistanlı film yapımcısı ve yönetmeni Cemil Dehlavi’nin İstanbul Sinema Günleri’ne davet edilen,
sonra sansüre takılıp gösterilemeyen filmi “Ateşten Doğan” (Born of Fire), İncil ve Kuran’da anlatılan bu öyküye dayanıyor.

Ama Göreme Vadisi, Pamukkale, Düden, Nemrut Dağı gibi gerçek mekânlarda, tambur ve ney eşliğinde gerçeküstü bir öykü bu.

Genç flütçü (Peter Firth) Londra’da resital verirken bir ney sesi duyar, resitali sürdüremez. Dinleyiciler arasında genç bir kadın da (Suzan Crowley) aynı sesi duymuştur. Tanışıp sevişirler.

Genç adamın babası da flütçüdür. Nefesini daha iyi kontrol etmeyi öğrenmek için gittiği Türkiye’de her nasılsa yanarak ölmüştür. Genç adam için karanlık bir hikâyedir bu. Gerçekte ne olduğunu öğrenememiştir. Tek bildiği, babasının bir ney ustasından feyz almaya gittiğidir.

Kadın, adamı Türkiye’ye gidip ney ustasını aramaya ikna eder. Ney ustası ise aslında kılık değiştirmiş şeytandır. Tanrı’nın buyruğuna karşın dünyayı ateşe boğmak, yaratılıştan önceki biçimine getirmektir işi. İnsanların zaaflarını istismar ederek akıllarını kıyamete kadar karıştırmaya çalışmaktır.

Genç adam gerçekten Türkiye’ye gider ve bir imamla tanışır. İmam, hem insanın, hem şeytanın dilinden anlamaktadır. Flütçünün babasının, bir kadınla ilişkisinden söz eder. Yasak bir ilişkidir bu. Nitekim çocukları ölü doğmuş, ölü doğmayanı ise dilsiz bir hilkat garibesi olmuştur. (Ürdünlü sakat aktör Nabil Şaban.) Oysa bu kadın da şeytanın (ateşin) temsilcisidir. Ateş suyla söner. Mevlevi oldukları her hallerinden belli kişiler kadını suya atarak yok etmişlerdir.

Londra’da tanıştığı kadın da flütçüye katılır, birlikte ney ustasını aramaya koyulurlar. İmamın elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağını çok iyi bilen şeytan, adamın ayağına çelmeyi yine sevgilisiyle takar. Kadını gizemli müziğiyle inine çeker, ona sahip olur. “İyiliğin” sonudur bu. Kötülük ise karaçarşafa bürünmüş bir kadın olarak ortaya çıkar.

Ama şeytanın unuttuğu bir şey vardır: Tanrı...

İmam, gence, Mevlânâ’nın öğüdünü verir, Tanrı adını an, müzik gücüyle şeytanı yen der. Yere bir daire çizer ve şeytan yenilene kadar içinden çıkmamasını öğütler. Filmin açılış sahnesinde görülen Mevlânâ’nın, Müzikte gizli bir güç vardır. Bunu açıklasam, dünyayı yerinden oynatırsözü burada hikmet kazanır. Yani müzik, enerjidir.


Dilsiz hilkat garibesinden korkmayan, saçını, yüzünü okşamasına izin veren, ona sevgi gösteren “iyiliğin” yok olması, onu da isyan ettirir. Genç, neyini çalarken, o da “Allah” demeyi öğrenir. Müzik gücü ve Tanrı’nın adı, şeytanı geriletir, gücünü kırar.


Şeytan yok mu olur?

Dünya var oldukça kötülük, daima iyiliğe karşı çıkacaktır. Zaaf daima aklı alt etmeye çalışacaktır, duygular daima mantığa üstün gelmeye uğraşacaktır. Bu düzende şeytanın da var olması tabiidir. Genç adamın aklı, yiten aşkında kalmıştır. Aşkının şeytana uyması bir şey değiştirmez onun için. Duygularına kapılıp, sevgilisinin ırmakta sürüklenen kara çarşafını eller. Çarşaftan bir el uzanıp onu sulara çeker.

Şeytan, insanın aklını başından alabileceğini bir kez daha göstermiştir.

Dehlavi, din yoluyla yüzyıllarca benliklere ve şuura işlemiş bu temayı, yoruma çok açık bir şekilde anlatıyor
ve ardından da “Neden laik bir ülkede bu film gösterilmesin, anlamıyorum diyor.

Filmdeki dinsel tema mı sorun?
İmamın, diyanet işleri görevlisi olarak değil de daha köktenci bir din anlayışının stilize imamı olması mı?
İmamın, şeytanı deliğinden çıkartmak için mevlüt okuması mı?
Türkiye’de “peçeli” kadın göstererek, Kıyafet Yasası’na uymaması mı?
Mevlevi ayini göstererek, tarikat propagandası yapması mı?
Yoksa, flütçü ile şeytanin kadını arasındaki çok gerçekçi ve çarpıcı aşk sahnesi mi?

Dehlavi, filmin Türkiye’de çekilişi sırasında hiçbir sıkıntı çekmediklerini, gerekli izinlerin sorunsuz alındığını söyledi.
Çekim baharda yapılmış. Hava soğukmuş. Göreme’de hiç hesapta olmadığı halde kar serpmiş, o kadar.

40 yaşlarında yakışıklı bir Pakistanlı Cemil Dehlavi, Oxford’da hukuk eğitimi görüp, baroya kadar girmiş. Türkiye’de de geçerli olan Roma Hukuku’ndan farklı İngiliz hukuk sisteminde mahkemede avukatlık yapmak ile dava vekilliği farklı. Mahkeme avukatlığı özel ihtisas gerektiriyor. Dehlavi bu ihtisası da yapıp, cübbesini asmış, peruğunu çıkarmış (saçları gür, çıkardığı avukatlık peruğu) ve kendini filmciliğe vermiş.

Önce reklam filmleri, ardından uzun metrajlı konulu filmler.

İlk konulu filmi, 1980’de “Blood of Hussein” (Hüseyin’in Kanı) 3 ödül,
bir sonraki filmi “Kaf” (1984) 4 ödül almış.

“Ateşten Doğan” (Born of Fire) üçüncü filmi.
Bağımsız televizyon örgütü Channel 4 (Dördüncü Kanal) için çevrildi, henüz İngiltere’de de gösterilmedi ama sansürden değil.



Londra / Edip Emil Öymen | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 166 - 15 Nisan 1987