Türk Resminde Modernleşme Süreci



Atatürk Kültür Merkezi galerisinde 15 Nisan 15 Mayıs günleri arasında yer alan “Türk Resminde Modernleşme Süreci” konulu sergi, Türk resminde çağdaşlaşma olgusunun, genellikle 1960’lardan bu yanaki üslup ayrımlarıyla gelişiminin geniş kapsamlı bir panoramasını ortaya çıkarması bakımından mevsimin önemli bir sanat gösterisi. Sergi nedeniyle yayınlanan ve sekiz sanat yazarımızın konuya ilişkin görüşlerini bir araya getiren “Türk Resminde Modernleşme Süreci” adlı kitapta, çağdaşlık kavramının Türk resmindeki gelişimi çeşitli boyutlarıyla, değişik açılardan irdelenmektedir. Sergi çağdaşlık kavramını gündeme getirmesi yanı sıra, ülkemizde henüz kurulmamış modern bir resim müzesine öncülük edebilecek bir işlevi üstlenmesi bakımından da üzerinde durulmaya değer.

Resim sanatımızda çağdaşlaşma olgusunun kökleri, Türkiye’de Batılılaşma gereğinin duyulduğu “Tanzimat” yıllarına değin uzanır. III. Ahmet döneminde Avrupa ülkeleri, özellikle Fransa ile siyasal, kültürel, ekonomik ilişkilerin gelişmesi sanat alanında Doğu nakkaşlığından ayrılarak Batı yönetiminde “peinture”e yönelmemize yol açmıştı. Avrupa’da eğitim gören öncülerden Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyit, Halil Paşa gibi asker kökenli ressamlar aracılığıyla Batı resim sanatıyla bağlantılar kurulması Türk resminin çağdaşlaşmasında temel taşları sayılmalıdır. Çağdaş Türk resim sanatı, minyatür etkisinin sona erdiği 18. yüzyıl sonlarından günümüze değin uzayan ve çeşitli sanat anlayışlarında birçok sanatçı kuşağının birbirine eklenmiş çabaları, deney birikimlerini içeren ortak bir oluşumun sonucudur.

Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde yetişen asker kökenli ressamlarımız toplumun bağnazlığı, derin kayıtsızlığına karşın, Batı tekniğini içtenlikli ve yerel bir gözlemle uyguladılar, alçak gönüllü, arınmış ve “tasvirci” bir resim geleneğinin oluşmasında ortak bir eylemi paylaştılar. 1860’tan 19. yüzyıl sonlarına değin geçen süre, Türk resminde Batı’ya yönelme ya da çağdaşlaşma sürecinde ikinci ya da orta dönemi oluşturur. 1882’de Sanayi-i Nefise’nin kurulması, resim sanatımızın çağa ayak uydurmasını akademik bir çözüme yönlendirmesiyle önemli bir aşamadır. Burayı bitirdikten sonra Paris’te eğitimlerini geliştiren ve I. Dünya Savaşı başında yurda dönen 1910 kuşağı ressamları gecikmiş bir izlenimciliği resmimize aşılayarak yeni bir dönemin öncüleri sayıldı.

Osmanlı devletinin çöküşünü Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlayan sürede yer alan Çallı kuşağının en büyük işlevi, cumhuriyetin ilk yıllarında coşkulu bir öğrenci grubunu yetiştirerek Avrupa’ya göndermesi olmuştu. Cumhuriyetin kuruluşuna değin geçen dönemler, “bir bakıma çağdaş Batılı sanat tekniklerinin kavranmaya çalışıldığı, senteze bağlı yöntemlerin araştırıldığı, geleneksel kültürden çağdaş kültüre geçiş sorunlarının çözümü için ilk adımların atıldığı yılları kapsar.” (K.Özsezgin, Cumhuriyet Dönemi Türk Resmi, 1983)

Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk devrimleriyle başlayan çağdaşlaşma eylemleri ve kültür değişimi sonucu, Batı sanatını çeşitli akımları, değişik boyutlarıyla çok yönlü doğrultularda algılayıp çözümleme çabası da hız kazanmaya başladı. Doğum yılları 1900 dolayında bulunan ve sanat etkinliklerini 1930’larda duyurmaya başlayan ressamlar kuşağı, çağdaş bir resim ortamı yaratmak, izleyicinin de ortak beğenilerle katılabileceği yeni değer bireşimleri oluşturmak amacını paylaştılar.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Avrupa’da eğitim gören ve 1928’de “Müstakil Ressamlar Birliği”ni kuran ressamlar topluluğu ile “D Grubu”nun (1933-1947) hareketli bir sanat ortamı yaratmayı öngören etkinliği Türk resminin modernleşme sürecinde yeni bir atılım sayılabilir.

Aralarında Muhittin Sebati,
Hale Asaf,
Şeref Akdik,
Ali Avni Çelebi,
Cevat Dereli,
Refik Epikman,
Zeki Kocamemi,
Turgut Zaim,
Mahmut Cuda,
Saim Özeren,
Ziya Keseroğlu’nun yer aldığı “Müstakiller” somut bir görüşle insan ve çevre ilişkilerini algılayan yapıtlarında kendilerinden önceki kuşağın resimlerinde izlenimciliğin etkisiyle silinmeye yüz tutan çizgi ve yapı sağlamlığına ağırlık verdiler.

1933 yılında altı sanatçının (Nurullah Berk,
Abidin Dino,
Elif Naci,
Zeki Faik İzer,
Cemal Tollu,
Zühtü Müridoğlu) kurduğu “D Grubu”, cumhuriyet dönemindeki çağdaşlaşma ve kültür değişimi kapsamında Batı’daki modern akımlara açık, sanat sorunlarıyla ilgilenen tutumuyla ilginç bir deneyim olmuştur. Önceleri Léger, Grommaire gibi Fransız sanatçıların şematik bir desene dayalı biçimsel formüllerini Türk resmine uyarlayan “D Grubu”,


sonraları Arif Kaptan,
Bedri Rahmi,
Eren Eyüboğlu,
Eşref Üren,
Sabri Berkel,
Salih Urdallı’nın katılmasıyla bir yandan yerel eğilimin güçlenmesine, öte yandan çoğulcu, bağımsız ve yenilikçi kişilik seçenekleri araştırmanın olanaklarını açmıştır.

1940 yıllarında Güzel Sanatlar Akademisi’nin Leopold Lévy atölyesinde eğitim gören gençlerin “Yeniler Grubu” adıyla oluşturduğu topluluk, 1941-1955 arasında süren etkinliğiyle özellikle D Grubu’nun Batılı akımların aktarmacılığına bir tepki olarak toplumcu, yerel ve gerçekçi bir sanat görüşünün mayalanmasına katkıda bulundu.

Avni Arbaş,
Haşmet Akal,
Agop Arad,
Turgut Atalay,
Ferruh Başağa,
Nejad Melih Devrim,
Nuri İyem,
Fethi Karakaş,
Selim Turan,
Mümtaz Yener gibi kuruculara sonradan Abidin Dino’nun da katıldığı “Yeniler”in kimi üyeleri sonraki yıllarda başlangıçtaki ilkelerden ayrılarak daha özgün ya da soyut araştırmalara yöneldiler.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra toplumumuzun geçirdiği sosyal, ve siyasal ekonomik değişim kültür ve sanat alanında da etkisini duyurmaktan geri kalmadı. Özellikle resim sanatında ilginç gelişmeler izlendi. Cumhuriyetin ilk yıllarında daha çok izlenimci ve yapımsalcı (konstrüktivist) görüşlerin izlerini yöresel gözlemler ve yaşam çevresinde değerlendiren 1930 kuşağının etkinliğine 1950 yıllarında uluslararası bir yaygınlık gösteren soyut akımlar zorunlu bir dönem olarak eklenmiştir. Bu oluşumda II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin yeryüzünde gittikçe artan ekonomik ve siyasal egemenliğinin olduğu kadar, o dönemdeki Demokrat Parti yönetiminin benimsediği dışa bağımlı politika ile kısıtlanan özgürlüklerin etkisi de düşünülebilir. Avrupa’da yaygınlaşan “non-figüratif” eğilimlerin ilk kıpırdanışları, özellikle Fransa’da çalışan ressamlarımız aracılığıyla resmimize yansımaya başladı. 1946’dan sonra Paris’e yerleşen Avni Arbaş, Nejad Devrim, Selim Turan, Abidin Dino, Hakkı Anlı, Mübin Orhan v.b. ressamlarımız soyut akımların etkileri yanı sıra çağdaş resmin yenilikçi deneyimlerinde bağımsız ve özgün kişilik çözümlerini de araştırmaktan geri kalmadılar.


60 SANATÇI 135 YAPIT

Bu özetlemeden de anlaşılacağı gibi, Türk resminde çağdaşlaşma olgusu 19. yüzyıl başlarından bu yana birçok kuşakların birbirine eklenen yaşam ve sanat deneylerinin, kişilik, yenileşme ve özgünlük arayışlarının gelişme sürecini içerdiği gibi, bu kavrama açıklık ve somutluk getiren değer yargılarının, çoğulcu ve bağımsız üslup oluşumlarının da geniş bir panoramasını ortaya çıkarıyor. Yahşi Baraz koleksiyonundan derlenmiş bir toplama kimi sanatçıların da son yıllardaki yapıtlarının katkısıyla AKM’de düzenlenen “Türk Resminde Modernleşme Süreci” konulu sergide bu gelişmenin daha çok 1960 sonrasında yoğunlaşan birikim ve üslup farklılıkları seçkin örneklerle bir araya getirilmiş. Doğumları 1901 ile 1964 arasında değişen 60 sanatçının 135 yapıtıyla oluşturulan sergideki resimler ilk bakışta figüratif ve soyut diye ikiye ayrılabilecek bir sanat görüşü ve çağdaşlık kavramı çevresinde kümeleniyor. Batı’daki çağdaş akımların etkilerine, öykünmeciliğe açık, “avant-garde” eğilimlere çağdaşlık adına geçerlik kazandırmak isteyen yenilik girişimleri yani sıra bize özgü sanat birikimlerine güncel bir anlatım kazandırmak ya da insan-toplum-doğa gerçeğini yorumlamayı öngören kişilik kaygılarını buluyoruz. Bir yandan çağdaş hız kavramına, mekanik bir estetiğe koşut dinamik bir üslup arayışı öte yandan çağdaş bilince katkıda bulunabilecek bir figür anlatımının örneklerine bu sergide rastlamaktayız.

  • 1938’de Paris’e yerleşerek ölümüne değin orada çalışan Fikret Mualla’nın (1904-1967) etkili birkaç renk lekesiyle saptadığı sokak sahnelerinde coşku ve içtenlikle yüklü özgün bir kişiliği buluyoruz.
  • Abidin Elderoğlu (1901-1974) ile Fahrel Nisa Zeid (d. 1901) resmimizdeki soyutlama eğiliminin öncüleri sayılabilir. Elderoğlu’nun geometrik yüzey düzenlemeleri, kaligrafik ritmler ve ebrû esprisindeki lekelerle, Zeid’in Doğu’ya özgü fantastik renk ve doku ilişkilerinde soyutlayıcı tutumun ilk denemelerine rastlıyoruz.
  • Floransa’daki klasik çalışmalardan sonra soyut anlatımı benimseyen Sabri Berkel’in üç düzenlemesinde salt usa bağlı katıksız bir renk ve duru ışığı içeren yalın renk bireşimlerinde evrensel ve özgün bir düzey izleniyor.


  • 1970-1984 yıllarında Paris’te çalışan Zeki Faik İzer ise renkçi bir anlayışla geliştirdiği soyutlamalarında doğadan ve konudan uzaklaşarak boyanın doku ilişkilerinde gelişen bir lekeciliği ağırlık veriyor.
  • Uzun süredir Paris’te yaşayan Selim Turan, dışavurumcu ve konstruktivist mekan kurgularına kaligrafik jestler de ekleyen iki soyut düzenlemeyle sergide yer alıyor.
  • 1946’da Fransa’ya yerleşen ve birçok ülkeye gezilere çıkan Nejad Melih Devrim’in düzenlemesinde ise çağdaş soyut akımların çok yönlü üslup araştırmalarını öznel yorumlara, “informel” renk/leke kombinezonlarını yönlendiren bir örneği buluyoruz.
  • 1960 ortalarına değin lekeciliğe, dışavurumculuğa yatkın bir anlatıma bağlanan Adnan Çoker, son yıllarda siyah fonların vurgulayıcı etkisi üzerinde dengeli, simetrik, kalıp ve askı biçimlerin oluşturduğu ve “minimal simetri” diye tanımladığı beş düzenlemeyle sergide yer alıyor. Özdemir Altan ise öteden beri mekanik nesnelerden seçilmiş taslaklar, fotoğraflar, baskı ayrıntılarının soyut bir düzende montajina dayanan resimlerini bir yana bırakarak 1984’te başladığı yeni çalışmalarından dört örnek veriyor. Gene kolaj, asamblaj kesikleri, karışık gereçlerle oluşan bu resimlerde geleneksel güzellik kavramını yok etmek isteyen soyut ve somut motiflerin eşliğinde doku, anlam, mantık ve biçem karşıtlıklarını içeren yeni bir araştırma dönemine girişiyor.


  • Ferruh Başağa’nin düzenlemesinde ise yelkenler, kalyonlar gibi motiflerden çıkış yaparak ölçülü, tutarlı biçim örgütleriyle kişisel bir soyut dil oluşturan tutumu izleniyor.
  • 1962’den beri ABD’de çalışan Burhan Doğançay’ın resimlerinde üst üste yapıştırılmış, yırtılmış afişler, yazlar, şeritlerden esinlenen özgün bir soyutlama kaygısı biçimlenmiş.


  • Gene ABD’de yaşayan Erol Akyavaş’ın düzenlemelerinde ise eski kentler, surlar, çadırlar v.b. Doğulu motiflerle kendine özgü soyut bir resim ortamı buluyoruz.
  • Güngör Taner, Şükrü Aysan, Adem Genç, Şükran Aziz, Mehmet Gün’ün resimlerinde de soyut anlatımın kavramsal, dışavurumcu ya da geometrik etkileri görülüyor.


SERGİNİN GÜNDEME GETİRDİĞİ

  • Şükriye Dikmen’in ince ve sağlam çizgi disiplinini saydam boya yüzeyleriyle bütünleştiren genç kız ya da kadın yüzleri ve figürlerinde çok yalınlaştırılmış bir stilizasyon tutkusu vurgulanıyor.
  • Nuri ve Nedim Günsür’ün peyzajli figür düzenlemesinde kalıcı değerlere bağlı bir pentür niteliği görüyoruz.
  • Neşet Günal’ın Orta Anadolu’nun kırsal kesim yaşamına ilişkin büyük boyutlu iki figür düzenlemesinde sağlam bir form ve anlatım gücü izleniyor. Günal’da “Türk toplumun dinamizmini oluşturan, belli toplumsal kesimlerin yaşamına yönelik tavırlar”ın ön plana çıkması, onun çağdaşlık anlayışının da karalı bir göstergesi.


  • Cihat Burak’ın 1967 yapımlı yağlıboyalarında naif, fantastik gerçekçi öğelerle kendine özgü esprili resim dünyası beliriyor.
  • Oya Katoğlu’nun üç tablosunda eski kasaba ve semtlerin yapı özellikleri, halkımızın yaşam özellikleriyle iç içe çok titiz, renkçi ve naif bir yöntemle saptanmış.
  • Hüseyin Yüce’nin iki görünümünde kırsal kesimin yapmacıksız ve safyürek duyarlığını buluyoruz.
  • İbrahim Balaban’ın beş yağlıboyasında üretim ilişkileri çevresinde Anadolu insanının yaşamı bir kalıplaşması kırmak isteyen nakışsı bir tutum ve gittikçe ışıklanan çok titiz ve yoğun bir işçilikle biçimleniyor.
  • Ömer Uluç özgün bir soyutlama fantezisini açıklayan ve cam hamurunun akışkanlığını andıran renk yumaklarını son yıllarda figüre dönüştüren üç tablosuyla yer alıyor.


  • Hüsamettin Koçan, figür soyutlamasıyla yeni figürasyon eğilimini birleştiren iki tablosunda, figür anlatımını oldukça gizemli, soyut uçlara götürüyor.
  • 1960 kuşağından Mehmet Güleryüz, sağlam bir çizgi temeline dayanan doku araştırmalarında insan dramını vurguluyor.
  • Alaattin Aksoy’un figür düzenlemelerinde kendine özgü insan tiplemesi, fantezi ve eleştirel tavırla görsel değerlerin çözümünü benimsiyor.
  • Komet’in bir peyzajında ise düşle gerçek karışımı bir ortamda ele geçmemiş mutlulukların görsel anlamını buluyoruz.
  • Genç kuşak ressamlarından Mustafa Ata, çizgi, renk, form dinamizmini vurgulayan resimlerinde figürdeki gizilgücü, gerilimi duyuruyor.
  • İbrahim Örs’ün yakın plandan seçilerek büyütülmüş nesne ve figür kesimlerinde yoğun işçilikle toplumsal eleştiriye dönük bir gerçekçilik görülüyor.
  • Zekâi Ormancı ise fantastik bir uzam çerçevesinde soyut ve somut motifleri resim ve grafik öğelerin katkısıyla yetkin bir teknikle birleştiriyor.
  • Şenol Yorozlu’nun geniş renk/leke yüzeyleriyle oluşan figür düzenlemesinde toplumsal eleştiriye dönük tutumu örneklenmiş.
  • Hale Arpacıoğlu, Gonca Sezer’in figür düzenlemelerinde fovcuların renk anlayışına yaklaşan bir davranışla kadının durumu çeşitleniyor.
  • Bedri Baykam iki düzenlemesinde boyalar, renkler, lekeler ve biçimleri çok özgür, spontane bir oluşumla kullanarak yeni dışavurumculuğun temsilciliğini üstleniyor.
  • Kemal Önsoy, İsmet Doğan, Fuat Acaroğlu, Hüseyin Ertunç v.b. genç kuşak ressamlarında ise figür anlatımının çok yönlü, araştırıcı ve soyutlayıcı ilişkileri izleniyor.

Türk Resminde Modernleşme Süreci” adlı bu çok kapsamlı sergi, bir yandan son yıllarda resmimizde varlığını duyuran yenilikçi oluşum ve deney birikimlerini seçkin örneklerle gözler önüne sererken, öte yandan ülkemizde bir modern sanat müzesinin kurulmasını ve koleksiyoncuların, büyük kuruluşların günümüz sanatına da yatırım yapmasını gündeme getirmiş bulunuyor.



Ahmet Köksal | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 167 - 1 Mayıs 1987

Şiirin İlkeleri


On altı kanallı televizyonda görünür bir şey ararken, hangi filmden olduğunu saptayamadığım bir sahnede durdum. Soyluluğu giyiminden ve duruşundan belli bir genç, orkestra şeflerinin yaptığı gibi elini kolunu oynatarak, boynuna çalgısını da asmış bulunan bir yoksul âşığa şarkılar söyletiyor. Üstü çiçeklerle kaplı bir duvarın arkasındalar. Onları kimse görmüyor, ama şarkı, bahçeleri aşıp balkonlardan içeriye süzülüyor.

Yüksekçe bir balkonda, çiçekler arasında aşk gibi bir güzel, kendinden geçerek bu yanık sesli aşığı dinliyor.
O sesin sahibini bulmak için karanlıkları yutacak sanki.

Buraya değin her şey, Romeo ve Juliette’teki balkon sahnesini çağrıştırıyor. Oysa, insanı coşkular dünyasının sevda gölünde yüzdüren bu sahnede komedya oynanmaktadır. Çünkü o gece gölgeli kıza tutulmuş olan, şarkıyı söyleyen değil, elini kolunu sallayarak onu yöneten gençtir. Bu şef (!) olanca kurnazlığını ya da hinoğluhinliğini kullanarak, o yoksul âşığı şafak bülbülü gibi öttürmektedir. Yoksul âşık ise, bu geçici aşkın etkisinde mutlu görünüyor. Yüz anlatımından sezilen, mutluluktan çok muzipliktir ya, gene de biz bu aşk düdüğünü mutlu sayalım.

Salâh Birsel’in dört kez basılan Şiirin İlkeleri (Broy Yayınları, Eylül 1986) adlı yapıtında yer alan şu yargılar, kim bilir hangi çağda yaşamış bu yoksul getirdi gözlerimin önüne:

...Büyükler olsun, delikanlılar olsun, her türlü okur, şiire duyu organlarını kamçılayan bir nesne gözüyle bakmaya eğilimlidirler.
Onun için gerek gençler, gerekse zihnin verdiği en büyük haz diye bellemiş olanlar şiiri hevesleriyle yakalamak isterler.

Yalnızca her düzeyden okur için değil, şair için de geçerlidir bu yargılar. Şair, “zihnin verdiği hazzı en büyük haz diye belleme” tuzağına okurdan daha kolay düşer. Yaygın imgeler, duygu avcılıkları, günlük sloganlar... Şairi bu tuzağın karanlıklarına gömmeye çok elverişlidir. Bu tuzağa düşmüş olan her şair, başkasının şiirini yazar. Kırk yıl şiir yazıp da bir tek “şiir” yazamadan ömrünü tüketenler bu sınıfa girerler. Tıpkı yoksul âşık gibi,yakasını bunlardan kurtaramayan şair, kırk yıl şiir de yazsa, bir türlü şiirini bulamayacak, bilinçsizlik içinde, sözcüklerle boğuşup duracaktır.

Birsel’in, şiiri “zekâ” işi saymasının nedeni bu olmalıdır.

Duygu” ve “lirizm” gibi kavramlara sığınarak şiirini bayağılaştıranlara da kesin bir uyarısı vardır Birsel’in:

...Bu ilkeler ozanı, kendisini bayağı’dan, şiir-olmayan’dan sakınmağa götürürse en büyük işi yapmış olacaktır.

Genellikle, duygulu şiir, “lirik” anlamında kullanılmaktadır.

Oysa, Birsel, daha ilkelerin başında bu kavramlara açıklık getirmektedir:
Duygulu şair’den ’usta şair’, ’lirik şiir’den de ’zekâ şiiri’ anlaşılması” gerektiğini açıklamaktadır.

Şu yargılar da bu kavramları somutlaştırıyor:

Bilinç verilerinin duyu verileriyle pek öyle ilişiği bulunmadığı yerleşmiş bir kanı olarak görünmekle lirik şiir yazanların alışverişlerinin de zihinle değil, gönülle olabileceği sanılmaktadır.

Bu düşüncenin savunucularından Fransız şairi Max Jacob Genç Bir Şaire Öğütler adlı kitabında lirikliğe kaynak olarak bilinçaltını gösterirse de bunun denetimli bir bilinçaltı olduğunu da belirtir.

Bizce bilinç verilerini en süzülmüş, en arınmış duygular diye kabul etmek ya da gönül coşkularına aklın coşkuları gözüyle bakmak konuya yeni açılar kazandırabilir. Pascal’ın “Gönül aklı” deyimiyle anlatmak istediği de aşağı yukarı bu olsa gerek.

Bu görüşlerin de ışığında, kendini “bayağı”dan, “şiir-olmayan”dan sakınmağa götüren kaç şair vardır? İlkeler yayımlanmaya başlayalı neredeyse kırk yıl olmuş. İyi şair gene “iyi” şiirini yazıyor, kötü şair gene “bayağı”dan kurtulamıyor. Bayağılıklara “duygulu şiir”, “lirik şiir” savları altında düşüldüğü de açık. Kuşkusuz, hangi tema işlenirse işlensin, şiirin bir “sevda” yanı vardır. Bunu da lirizm sağlar. Kitlelerin, şiiri, “duyu organlarını kamçılayan bir nesne” gibi görmelerini buna da bağlayabiliriz. Ama, zekâdan yoksun hangi şiir aynı zamanda liriktir de? Birsel, ilkelerine aldığı örnekleri Tarancı, Saba, Dıranas, Külebi... gibi ozanlardan seçiyor. Bu seçmede, sorulan sorunun yanıtı yansımaktadır. Şair, “yeni bir beğenisi olan adam” diye tanımlandığına göre, lirikliğin ya da zekânın anlamını da bu beğenide aramak gerekecektir. Belli bir şiir değerine varmamızın ya da varılmış bir değerden uzaklaşmamızın kökeninde de bu beğeninin oluşmuş ya da oluşmamışlığına bakılmalıdır.

Birsel’in şu gözlemleri de bu yönden ele alınmalıdır:

Çağları gözden geçirin, kötü ve anlayışsız sanatçıların hepten usta şairlerin paçalarına yapıştıklarını, onlara tebelleş olduklarını görürsünüz. Bu taklitçiler en büyük hüneri kendi çaplarının üstündeki şairlerin yaratmalarını, çalışmalarını yinelemekte ya da aktarmakta bulurlar. Aynı çağ içindeki sanat ürünlerinin gerek konu, gerekse yapıtı işleyiş bakımından birbirlerini andırmaları, hele kimilerinin örnek belledikleri yapıtlardan ayırt edilemeyecek bir hale düşmeleri hep bu yaratma yetersizliğine dayanır.

Belki 1947’lerde durum böyle idi; kötü şairler hiç değilse usta şairlerin paçasına yapışma hoşgörüsünü (!) gösteriyorlardı. Bugünkülerin çoğu bunu da gerçekleştiremiyorlar. Usta şairleri kendi düzeysizliklerine çekmeye çalışıyorlar. Bu yetmiyormuş gibi kendileri büyük bir şiir ortaya koymuş gibi, geçmişteki iyi şairleri suçlamaya da kalkıyorlar. Sanıyorlar ki, varsa yoksa, bir-iki şair. Şiirin bir ortak beğeni üretimi olduğunun bile ayırdında değiller. Yazının başında öyküsünü anlatmaya çalıştığım yoksul aşığın düştüğü tuzağa düşerek, iri laflarla, bayatlamış imgelerle, slogan özentileriyle, -genellikle- orta düzeydeki şairlerin düttürüleri oluyorlar.

Kötü şairlerin usta şairlere öykünmelerinin olanaksızlığı göz önüne getirilirse bu doğal bile sayılabilir. Sanatta “kötülük”, beğenisizlikler batağına düşmek demektir. Bu batağa düşmüş kişiden, güzellikleri kavraması da beklenemez. Bu düzeydeki kişiler, daha şiirin kıyısına bile varamadan, “Benim Şiirim!” diye tutturmaktan başka bir iş yapamazlar. Şiirini köklendirmemiş birinin çıkıp, yalnız kendi çağına değil, bütün çağlara; yalnız kendi kuşağına değil, geçmiş bütün kuşaklara hatta yalnızca kendi ülkesindeki değil, öbür ülke ozanlarına da akıl vermesi bir ruh çarpıklığının sonucu değil midir? Hele yurt dışı gözlemleriyle yazmış olmayı bir üstünlük saymak ise, çarpıklık da değil, düpedüz hastalıktır. Koca Külebi! Yıllarca İsviçre’lerde yaşadı da, şiirine tek özenti tozu kondurmadı.

Bu açıdan ele alınırsa, Birsel’in yukarıda çizdiği tablo gene de bir aşamayı gösterir. Şair için gene de bir düzeydir bu. Ne ki, kötü şairce öykünülen bir usta şairin toplum katlarında bir değer düşümüne uğrayacağı da göz önünde bulundurulmalıdır. Kötü şiirin çok yazıldığı dönemlerde iyi şiirin değer düşümüne uğradığı gibi.

Örneğin, bundan nerdeyse kırk yıl önce varılmış şu yargılar, bugün geçerliğinden hiçbir şey yitirmiş mi?

...Kötü paranın iyi parayı kovduğunu açıklayan Grasham yasası gereğince kötü şiir iyi şiiri ortadan kaldırmaktadır. Orada da edebiyat simsarları, büyük eleştiri kurumları, roman toptan satış depoları, aktarmacı şairler birliği piyasanın dizginlerini avuçlarında sıkmakta ve piyasayı bozacak kitapların sürümüne ya da meydana çıkmasına engel olmak için aralarında her türlü kartel ya da tröst kurmaktan çekinmemektedirler.

Yalnız bununla da yetinilmemekte, biri birini mikrofonlarda öttürürken, öbürü de onun kötünün kötüsü şiirlerine sayfa açmaktadır.
Gidinin gidisi yoksul (!) âşıklar!..

Düşük düzeyli sanat ürünlerine ilginin önceden beri var olduğu, bunun giderek de arttığı bir gerçektir. Hele son yıllarda doruk noktasına varmıştır bu. Ne ki, düzeyli yapıtlara ilginin arttığı da bir gerçektir. Sözgelimi bundan yirmi yıl önce yazılmış olsaydı, Birsel’in denemeleri bugünkü ilgiyi görür müydü? Bugünse, Birsel, kısa aralıklarla birkaç baskı yaparak, denemeleriyle bilinçli bir okur kesimi yaratmayı başarmıştır. Bu bir başarıdır; çünkü bir yazarın yeni bir okur-kesimi yaratması, onun yazarlığının düzeyi ile ilgilidir. Böyle yazarlar, başkalarının okurunu kaparak böyle bir kesim oluşturmuyorlar; kendileri, kendi kavramlarıyla, kendi beğenileriyle bir kesim oluşturuyorlar. Yazar görünmez bir okuru tasarlarken, okur da onu arayıp buluyor. İkisi arasında doğan sargınlığın temelinde ise bir beğeni, bir kavramsal iletişim yatmaktadır. Birsel’in, şairi, “yeni bir beğenisi olan adam” diye tanımlaması buna bağlanabilir.

Birsel, yalnız bu genel kavramlar üzerinde durmuyor; şiirin tekniğini, işçiliğini de gösteriyor.

Örneğin, şiirini imge boğulmasına uğratan şairlere şu sözler çok şey söyleyecektir sanırım:

Mecazlar olsun, benzetmeler olsun yani bir nesneyi başka bir nesneyle anlatmak sanatı zekânın aşağı değil yüce bir katını gösterir.
Zekâ, ileri atılışlarını ancak bu düşünce alıştırmaları, düşünce oyunlarıyla sağlayabilir.

Ama nedir, benzetmeler, sıfatlar karşısında uyanık bulunmazsa yapıt tümüyle tehlikeye düşmüş de olabilir.

Oysa, şiirini salt benzetmeler, mecazlar üzerine kuran şair de az değil.

Birsel, Jean-Jacques Rousseau’dan da esinlenerek, ilkeleri “Zamanımızın şiir anlayışlarını, şiir çalışmalarını gördüm de bu iç dökmelerini yayımladım” diyerek bir amaca bağlıyor. İlkelerde, şiire yönelik saptamalar, uyarılar çoğunlukta. Ancak, sanatın, edebiyatın genel sorunları, sanat eseri ile okur arasındaki ilişkilerde yoğun biçimde yer alıyor ilkelerde.



Adnan Binyazar I Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 164 - 15 Mart 1987