Özal'ın kâğıt zammı



Kâğıdın zam furyası dışında kalması beklenmiyordu ama, bu kadarı da umulmuyordu.

19 Haziran günü gazetelerde yer alan haber tam bir sürpriz oldu:
Gazete kâğıdının tonu 159.545 liradan 238.000 liraya,
kitap üretiminde kullanılan üçüncü hamur kâğıdın tonu 162.091 liradan 238.000 liraya yükseltilmişti.

Zam oranı gazete kâğıdında yüzde 49,
üçüncü hamur kâğıtta yüzde 47’ydi.
Bu fiyat ve oranlara “KDV dahil değil”di.


BASINDAN İNTİKAM MI?

20 Haziran günlü Cumhuriyet, “Yüzde 49’luk kâğıt zammına tepki: Özal’ın basından intikamı” başlığı altında şöyle diyordu:

Kâğıt fiyatlarına yapılan yüzde 49 oranındaki zam, basın kuruluşlarının yetkilileri, gazetelerin ve yayınevlerinin yöneticileri,
yazarlar ve siyasiler tarafından tepkiyle karşılandı. Ortak görüş, ’siyasi iktidarın basından intikam aldığı’ biçiminde ortaya çıktı.

Bu girişten sonra şu görüşler yer alıyordu:

Nezih Demirkent (Gazeteciler Cemiyeti Başkanı): “Hükümet, samimiyetini, hükümet anlayışını ve basına karşı tutumunu bu zammın zamanı ve oranı ile deklare etmiş vaziyettedir. Sayın Özal ve arkadaşlarına demokrasinin bir hoşgörü rejimi olduğunu, basının da demokrasinin temel taşı olduğunu hatırlatmak isterim.

Oktay Kurtböke (Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı): “Gazete ve kitap kâğıtlarına yapılan olağanüstü zam, ANAP iktidarının, vatandaşın haber alma ve öğrenme hakkına indirdiği en büyük darbedir. Haber alma özgürlüğüne taşınamayacak ağır bir yük ekleyerek, vatandaşı bu haktan mahrum bırakmak, onun gerçekleri öğrenmesine engel olmak, özgürlükçü demokrasi ile asla bağdaşmayacak bir baskı örneğidir. Özgürlükçü demokrasi ile yönetilen ülkelerin hiçbirinde basının böylesine akıl almaz maddi bir baskı altına alındığı, hatta Türkiye’de bile bu oranda fiyat artışıyla sinsi bir antidemokratik yola gidildiği görülmemiştir.

Artık basınsız bir demokrasi özlemi içinde bulunduğu açıkça anlaşılan ANAP iktidarının ’hesap kitap’ kisvesi altında başvurduğu bu basına baskı eyleminin geri tepeceği ve dönüp ANAP’ı vuracağı muhakkaktır.

Ahmet Abakay (Çağdaş Gazeteciler Cemiyeti Başkanı): “Kağıda ortalama her üç ayda bir zam yapan iktidar, böylece okumayı da açık artırmaya çıkarmış bulunuyor. Özellikle, son yapılan ve yüzde 49 oranına varan zamla gazetelerin satış fiyatlarının yakında 100 liraya varması sürpriz olmayacaktır. Bu tutumu ile iktidarın bundan böyle okuma-yazma seferberliğinden söz etmeye haki kalmamıştır.

Daha sonra basın kuruluşları yetkililerinden,
Doğan Heper,
Özcan Ertuna,
Rahmi Turan ve
Güneri Civaoğlu’nun,

yayıncılardan,
Erol Erduran,
Dr. Turhan Bozkurt,
Muzaffer Erdoğdu,
Ali Karacan ve
Nazar Fikri’nin,

yazarlardan,
Yaşar Kemal,
Murat Belge,
Selim İleri,
Adnan Özyalçıner’in;

MDP, SODEP ve HP’den,
Ülkü Söylemezoğlu,
Cezmi Kartay ve
Seyfi Oktay’ın görüşleri aktarılıyordu.

Görüşleri sorulanlar zamlara geniş tepki gösteriyorlardı.


AĞIR BİR DARBE

21 Haziran günlü İstanbul Bayram Gazetesi de şu manşetle yayımlanıyordu:
Kağıda yapılan asır zammın tepkileri sürüyor: Basına ağır bir darbe indirildi.

Bu başlık altında şu ’spot’lar yer alıyordu:
  • Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nezih Demirkent, ’Polis Yasası’nın ardından alınan kararın bir öfkenin işareti’ olduğunu söyledi...
  • Ankara ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti başkanları da, kâğıda yapılan yüksek zammı kınadılar...
  • Dinç Bilgin’e göre, ’Basın kökünden sarsılacak’...
  • Başbakan Özal, gazetecilerle yaptığı sohbette basını yine eleştirdi...

İstanbul Bayram Gazetesi’nin haberinde, çeşitli basın kuruluşları yetkililerinin, parti başkanlarının, yayıncıların ve gazetecilerin tepkisi aktarılıyor; haberin devamında, Başbakan Turgut Özal’ın Side’de dinlencesi sırasında gazetecilerle yaptığı söyleşide “basını yine eleştirdiği” belirtiliyordu.

Geçen sayımızda, “On Beş Günün Basınından” köşesinde kâğıt zammına ilk tepkileri aktarmış Uğur Mumcu ve Oktay Akbal’ın Cumhuriyet’te yayımlanan yazılarından örnekler aktarmıştık.


Basında bu konunun nasıl değerlendirildiğini ortaya koymak üzere yeni alıntılar veriyoruz:

KAĞIDA CEZA

Haldun Taner, 23 Haziran günlü Milliyet’te şunları yazdı:

Şu elinizde tuttuğunuz kâğıt, bugün kültürün ve demokrasinin başlıca aracıdır.
Bundan ötürü, zamla kısıtlanacak değil, sübvansiyonla ucuzlatılacak bir nesnedir.

’Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ ilkesine bel bağlayan liberal görüşü yalnız ekonomiye uygulamak,
iş kültüre binince ’Bırakmayın yazmasınlar’, ’Bırakmayın söylemesinler’, ’Bırakmayın okumasınlar’ çelişkisine düşmek hazindir.

Geri kalmış Türkiye, kâğıda, kitaba, gazeteye, düşünceye saygısızlıkla kalkınamaz.

Taner, iki hafta sonra aynı konuya dönmek ve zammın bir başka yanı üzerinde durmak gereğini duydu.

7 Temmuz günlü Milliyet’ten:

Zaten zorlukla ayakta durarak kültür hizmeti yapan yayınevlerinin yakında birer ikişer kapandığını görürsek şaşmayalım. Müşterisi zaten az olan taşra kitapçılarının iflas edip, yerlerini birahanelere ve lahmacunculara bıraktığına tanık olursak, yadırgamayalım. (...)

Sorunu, yazarlar, düşünürler, yani kitap yazanlar açısından ele aldığımızda, en büyük darbeyi onların yediğini görmemek olanaksız.

Kültürün henüz hayati bir gereksinme olamadığı bir ortamda pir aşkına iğne ile kuyu kazar gibi eser veren, karşılığında da gülünç telif hakları ile geçinmek zorunda olan yazar takımı bu zavallı imkândan bile büyük çapta yoksun kalacak. Pahalı kitabın müşterisi az olacağından, yayınevlerinin bundan böyle basacakları kitapları asgariye indirmeleri, en çok kafaları ve kalemleri işleyenleri etkileyecek, ister istemez durduracak. Durdurmasa bile, kısıtlayacaktır.

Kâğıda yapılan zammın basını susturamayacağı muhakkak. Tiraj kaybetse de, gazeteler işlevlerini yine de sürdürecekler. Hem, belki daha da hırslı sürdürecekler. Ne oldu ise, kitap alanına oldu. En büyük hasar orada duyulacak. Okkanın altına giden, yazarlar, yayınevleri, kitapçılar, kitapseverler olacak...
Bunun uzun vadeli zararını da, dönüp dolaşıp yine toplum çekecek. Bizden söylemesi.


DAHA AZ KÜLTÜRLE...

24 Haziran günlü Tercüman’da Mukbil Özyörük, “Kültürsüz Medeniyete Doğru” başlığı altında şu görüşlerini dile getirdi:

Daha az gazete... Daha az dergi... Ve kalitesizliği, dayanıksızlığı baskı makinelerine elverişsizliği sebebiyle kitapçılıkta kullanılmayan ama, gene çok yakın bir tarihten beri kitap basabilmek için onu kullanmaktan başka çare kalmayan ’üçüncü hamura’ da gene yarı yarıya (yüzde 47) zam gelmiş bulunduğuna göre, ’daha az kitap’...

Daha az gazete, daha az dergi, daha az kitap...
Daha az ’haber’, daha az ’magazin’, daha az ’yorum’, daha az ’fikir’ ve daha az ’kültür’ demektir.

Daha az ’okumak’ ve daha az ’kültür’ (...)

Yeryüzü haritasında ’daha az kültür’le varılacak hiç bir ’ücra diyar’ kalmamıştır.
Muasır medeniyet’in bir adı ’atom çağı’ ise, ikinci adı da ’kâğıt’tır.”

Aynı gazetede Ahmet Kabaklı, 25 Haziran günü şunları yazdı:

Gazete, dergi ve kitap kâğıtlarına yapılan 49’luk zam, bir kültürsüzlük tercihi gibi görünmektedir. Enflasyonun beyinlere ateş saldığı şu zamanda kâğıt zammı en son akla gelmeli idi. Yapılacaksa bile, %10’u geçmemeli idi. Son %49 zamla kâğıt, enflasyonu bile çok aşan bir fiyata satılmaktadır. Araştırmalara göre: ’1980’den beri enflasyon 738, dolar 1027, kâğıt fiyatları ise 1738 artmıştır. Demek ki, kâğıt, satılması gerekenden hemen hemen bir misli fazlaya satılmaktadır. Halbuki; Türkiye, dünyanın en az gazete okunan ülkelerinden birisidir. Nüfusumuza göre kâğıt tüketim yüzdemiz ’ayıp’ noktasındadır. (...) Son %49 zam ile adeta hiç bir şey yazmamamız istenmektedir. İşittiğime göre, ’ecnebi sigaraları ve viskilerinden dahi vergi kaldırılmıştır.’ Bunu yapabilen bir iktidarın kültürden böylesine korkunç vergi alması hayra alâmet olamaz. Gelecek zamanlara ’kültürsüzlüğü’ değil de ’kültürü tercih eden’ bir hükümet olmanın yüz akıyla çıkabilirse ne güzel!..


BASINLA “UĞRAŞMAK”...

İsmail Cem, 25 Haziran günlü Güneş gazetesinde “Olayların İzi” başlıklı köşesinde, “gazetecilerle, yayıncılarla ve basınla ’uğraşmak’ bugüne kadar kimseye ’hayır getirmiş’ değildir” yargısını dile getirirken şu değerlendirmeleri yaptı:

Gazeteleri fiyat artışına ve okuyucu kaybına mahkûm edecek, yeni gazetelerin doğuşunu zorlaştıracak, zaten sorunlar içinde olan dergi ve kitap yayıncılığını ise nerdeyse imkânsız kılacak bu zam, önce geçerlikteki ekonomi politikası ve ekonominin gerçekleri açısından bir tutarsızlık, hatta haksızlık örneğidir.

Türkiye’deki gazete kitap kâğıdı fiyatları dünyadaki fiyatlardan yaklaşık 40 daha pahalıdır. Peki, döviz kasalarının dopdolu olduğu ilan edilen Türkiye, yabancı sigaradan çocuk oyuncağına kadar her şeye harcayacak dövizi bulmaktadır da, gazetesini ve kitabını daha ucuza mal edecek ithal kâğıdını niye yüksek vergi ve fonlarla engellemektedir? (...)

Olayın bir de kültür ve siyaset yani vardır: Basın, dünyanın hiçbir ülkesinde kâr düzeyi yüksek bir yatırım alanı değildir. Bu tür yatırım Türkiye’de bile banka faizinden genellikle ve yaklaşık yarı yarıya daha az kazandırmaktadır. Basın ve yayınl çekici kilan, gazete yahut yayınevinin sağladığı -ve başka hiçbir mesleğin sağlayamadığı- toplumsal konumdur; prestijdir; etkinliktir. (...)

Bu çerçeve içine dünyadaki birçok ülkenin kendi basın ve yayın işletmelerine kolaylıklar sağlaması, gazete ve kitap yayınını desteklemesi boşuna değildir. Çünkü, gazete ve kitap hem daha gelişmiş bir toplumun ön koşuludur, hem de bir destek politikası izlenmezse, yayınların gerileyeceği gün gibi açıktır. (...)

Türkiye gibi habere ve kültüre yeterince doymamış bir toplumda devletin desteği şöyle dursun, şimdilerdeki gibi, ’kösteği’ söz konusudur. Bir yandan yerli kâğıda zam üzerine zam yapıp, öte yandan ucuz ithal kâğıdını fiilen engellemek ’liberallik’ iddialarıyla bağdaşır gibi değildir.

Hele, çok kişiyi ve bir meslek dünyasını canevinden vuran son zamları Sayın Başbakan’ın yorumlama biçimi en azından ’hafifliktir’;
... “Gazete fiyatı 75 liradan fazla olursa, yeniden kâğıda zam yaparız” zihniyeti anlaşılır gibi değildir.


KAĞIT VE KAPLAN

Mümtaz Soysal, Milliyet’teki kösesinde 26 Haziran günü yukarıdaki başlık altında yayımlanan yazısında KİT’lerin (Kamu Teşebbüsleri) son dönemde özel sektörden de büyük zamlar yaptığını belirttikten ve bunların yeniden düzenlenip personel sorunlarının çözülmesinin artık hayal olduğunu ifade ettikten sonra şöyle dedi:

Ama, kâğıda yapılan zammın bütün bu ekonomik düşünceleri aşan siyasal bir yönü var: Herkes kabul ediyor ki, zam oranının yüksekliği, iktidarca basına karşı açılmış bir savaşın vuruculuğunu da içermektedir.

Evet, iktidar, pahalılık sancılarının büyük halk yığınlarını tam inletmeye başladığı bir sirada basındaki tiraj yükselişlerinden memnun değildir. Çünkü, yığınlara dayalı bir basının ister istemez yığınların sıkıntılarını da yansıtması kaçınılmazdır. Bugünün Türk basınında ’muhalefet yapıyor’ diyebileceğiniz gazete sayısı iki ya da üç, haydi bilemediniz dört olduğu halde, bu kadarı bile başarısız ekonomik model savunucularını ürkütmeye yetiyor. (...)

Mucizeler yaratmak iddiasıyla göklere çıkarılmış ve özellikle dıştaki reçete sahiplerince pompalanmış bir modelin kâğıttan kaplanlığı sona ererken, hırsını yine kâğıttan çıkarma yolunu seçmesi ise herhalde kendi kendini yemenin ve bindiği dalı kesmenin en ilginç örneklerinden biri olarak tarihe geçecektir.


DÖRDÜNCÜ BEYAZ!

Necmi Tanyolaç, 27 Haziran günlü Sabah’ta, yukarıdaki başlık altında şunları yazdı:

Zam değil, emir adeta...

Özal, okumaya yönelik Türk toplumuna ’Okuyup, bildikleriniz yeter. Gazete ve kitaba paydos’ dedi.

Sayın Başbakan Özal’ın imzasını taşıyan son zamda, ekonomik nedenlerden çok, basına karşı bilenmiş bir öfke ayakta duruyor.

Özal yönetiminin gazete ve kitap basımında kullanılan kâğıda koyduğu zammı kültür hayatımıza karşı girişilmiş bir darbe niteliğinde görenlere ’Yanılıyorsunuz’ demek, yapılan yanlışlığı ve yanlışlığın doğuracağı kör karanlığı savunmak olur.

Basın, yarasını saracaktır. Bundan önceki dönemlerde olduğu gibi. Varoluş gerekçesinde, sıkıntılar, dertler, umutlar vardır. Ama, okuma özlemine yasak getiren Özal, bu büyük öfkenin geriye tepen bir silah olduğunu ergeç görecektir.

Devletimizin kültür politikası ve son atılımları ile bağdaşmayan zammın tepkisi basından çıkmış, kamuoyuna yansımıştır. Dar gelirli toplumun insanlarına öğrenim çağındaki çocuklarına karşı da bir suç işlemiştir. Olay sadece gazete okuma alışkanlığına ya da basına karşı düzenlenmiş bir hareket değildir.

Bu zammın öğrenim ve eğitim açısından yapacağı tahribatı yakında göreceğiz. Özellikle okulların açılışına yakın günlerde.

Doktorların artık özdeyiş haline gelmiş bir öğüdü vardı: ’3 beyaza dikkat! Yani, şekeri, unu ve tuzu fazla kaçırmayacaksın!’ Özal yönetimi dördüncü tehlikeye karşı duyarsız. Dördüncü beyaz... Bu dördüncü beyaza karşı dikkatli olmak, işin dozunu kaçırmamak, insan sağlığı değil, toplumun sağlığı ile ilgili... Dördüncü beyazın tehlikeleri mi? Bu konuda ekonomi uzmanlarından çok, politikanın eski doktorlarına danışmak yararlı olur...


BASINA BASKI

Bağımsız Edirne Milletvekili Doç. Dr. Türkân Arıkan, 30 Haziran günlü Cumhuriyet’te,
Kâğıda Zamlarla Basına Baskı” başlığı altında yayımlanan yazısında, Başbakan Özal’a bazı sorular yöneltti.

Üçünü aktarıyoruz.
  • Kağıda yapılan bu zamlar, ekonomik zorluklar nedeniyle kitaba pay ayıramayan ve günlük gazetelerle yetinen Türk toplumunun okuyan ve düşünen bir topum olmasını engellemeyecek midir?

  • Kâğıda yapılan bu zamla kitap basımı güçleşeceğine göre, yeni kitaplarla zenginleştirilemeyen kütüphane binalarının etkinliği azalmayacak mıdır?

  • Toplumda etkin bir yeri ve rolü olan basınımızın dünyadaki gelişmelere paralel olarak, yatırım, kâğıt, dağıtım, yetişmiş eleman ve kalite sorunlarını çözücü ve teşvik edici önlemler almak yerine, şu veya bu şekilde baskı kullanmayı neden yeğliyorsunuz?

Arıkan, yazısının sonunda şu görüşünü dile getirdi: “Seçim dönemlerinde sempati ile bakılan basınımızı,
kâğıda aşırı zam uygulama ve tehditleriyle düşünmekten ve düşüncelerini yaymaktan alıkoymak mümkün değildir.


VE GAZETELERE ZAM

Temmuz günü, biraz gecikmiş olarak beklenen zamlar yürürlüğe girdi:
Milliyet, Hürriyet, Güneş ve Yeni Asır 80, Cumhuriyet 100, Günaydın ve Tercüman 50, Bulvar ve Tan 30 liradan satılacaktı...

Aynı gün Cumhuriyet’in “Olayların Ardındaki Gerçek” köşesinde şu yorum yer aldı:

Kültüre darbe geniş amaçlı bir siyasetin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Polis devletine heves, demokrasiye açılış korkusundan üremektedir. TRT tekelini elinde tutan yönetim, basını da çökerterek, ülkeyi dikensiz gül bahçesine dönüştüreceğini sanmaktadır.

Bu kadar sorumsuzca gidişin sonu ne olacaktır? (...)

’Hiç bir şey olmaz’ derken, çok şeylerin olduğunu yaşadığımız deneyimlerle hâlâ öğrenemedik mi?

’Gözetilen yakın çevrelere’ her türlü devlet desteğini esirgemeyen bir yönetimin yaşamına karşı tümü belki bir çelişki değil ama, bir sonuçtur. Gazete kâğıdına yüzde 49’luk zam belki Özal yönetimini mutlu ediyor, basının içine düştüğü zorluklar keyifle izleniyor. Ne var ki, bu gidişin sonunun iyi olmadığını söylemek de bizim görevimiz.

Bu görevi, yaşadığımız sürece yerine getirmekten çekinmeyeceğiz.
Bu görevi yapmadığımız zaman zaten işlevimizi ve varlık nedenimizi yok etmiş oluruz.


BU, YANLIŞTIR!..

1 Temmuz günü Milliyet, gazete fiyatına zam gerekçesini okurlarına açıklarken şu eleştiriyi getirdi:

Başta, size bu artışın sorumluluğu ’Bize ait değil’ dedik. Gerçekten, bugün Türkiye’de üretilen gazete kâğıdı (SEKA aracılığıyla) hükümetin tekelindedir. O yüzden, fiyatı hükümet keyfi şekilde tayin eder. Örneğin, kâğıt üreten devlet kuruluşlarının kötü işletilmesinin faturasını tüketiciye yükler. Bir yandan ’piyasa ekonomisi’ni savunur, ’muz’ için gümrük kapılarını açar, içerdeki üreticiyi fiyat indirmeye zorlar. Ama, sıra kâğıda gelince, yüksek gümrükle ’fon’la fiyatları yüksek tutar. Bir başka deyişle, basının ve öteki yayıncıların ucuza kâğıt alıp kendi ürünlerini düşük fiyatla satmalarını önler.

Hükümetin bu tutumunun ardında, basını ekonomik baskı altına alarak her şeyi alkışlamaya zorlamak düşüncesi yatıyorsa, bu yanlıştır. Daha doğrusu çok denenmiş, fakat hiçbir zaman başarılı olmamış bir yoldur. Yok, eğer bu tutum gizli bir kültür düşmanlığı’nın ürünüyse, birincisinden daha da tehlikelidir. Bugünkü faturasını okuyucu, yarınkini bizzat bunu yapanlar ama, uzun vadeli faturayı ülke öder...

Türkiye eğer bu iktidar döneminde gümrüksüz ’kürk’ ithal edebilecek bir ülke ise, kâğıt ithalinde aksini yapmanın bir izahı olması gerekir.


VE FON İNDİRİMİ

Bütün bu tepkilerden sonra, “ithalat rejiminde liberasyon ’biraz daha’ genişletilirken,
gazete kâğıdı ithalinde ton başına 70 dolar olan fon 45 dolara düşürüldü. İthal gazete kâğıdındaki fon indirimi yüzde 45’i buluyor”du.

Sabah gazetesi, 3 Temmuz günü imzasız bir yorumunda bu fon indirimini şöyle değerlendirdi:

Bu indirime rağmen dışarıdan kâğıt ithal etmek yine mümkün değildir.
Çünkü, zaten yüzde 36 gibi yüksek bir Gümrük Vergisi ve 45 dolarlık fon ödediğiniz zaman, kâğıt ithal etmek imkânsız hale gelmektedir.

Türk basınının, Sayın Özal’dan yardım veya destek gibi bir talebi yoktur. Basın, “bağımsızlığı’nı talep etmektedir. Kâğıt ithalinin böylesine güçleştirildiği ve yerli kâğıt fiyatlarının da istenildiği zaman anormal ölçülerde artırıldığı bir ülkede basın hükümetin kontrolündedir.

Özal, artık elini kâğıt fiyatlarından çekmelidir. Kâğıdı üreten SEKA yapsın hesabını, nasıl işine geliyorsa, kâğıt fiyatlarını öyle belirlesin.
Türk basını, işine gelirse SEKA’dan alsın. İşine gelmezse, telefonu çevirsin, bir yabancı kâğıt fabrikasını arasın. (...)

Özal’dan herhangi bir yardım talebi bulunmayan Türk basınının tek talebi vardır: ’Gölge etmeyin, başka ihsan istemez’.


KÜLTÜR EROZYONU

Yaşar Kemal, 5 Temmuz günlü Cumhuriyet’te, Celal Üster’in sorularını yanıtlarken şu değerlendirmeyi yaptı:

Okuma hakkı, kültürlenme hakkı, dünyayı öğrenme hakkı en büyük haklardan biridir. Yaşama hakkı gibi bir şeydir okuma hakkı. Ekmek yemek kadar kutsal bir haktır. Türkiye’de, Atatürk devri dışında hükümet politikası diye bir politika gütmüştür. Yoksa bu ülkede bu kadar az kitap satılır mı, bu bu kadar az gazete okunur mu? Kâğıt zammına gelince. Batı’nın en ucuz kitabı Türkiye’de satılır, buna karşın en az kitap da Türkiye’de satılır. Esas gazete ve kitaba ihtiyaç duyanların, kültürlenmek isteyenlerin artık ekmek alacak paraları bile yok. Zam üstüne zam, bir ülkeyi kökünden yok etmektir. Zaten, iki erozyonu var Türkiye’nin: Biri, kültür erozyonu ki, üniversite de dahil bu kültür erozyonuna. Bir de toprak erozyonu. Bu iki büyük felaket bir ülkeyi yok edebilir.



Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 124 - 15 Temmuz 1985
___________________________________________________________________________________________________________________________




Önce kültürün en önemli ham maddesi olan kâğıdın geçmişi üzerinde kısaca duralım:
Kâğıdın bulunuşuyla ilgili çeşitli görüşler ortaya atılmıştır.
Bunlardan biri, İ.Ö. 123’te Çin’de bulunduğu yolundadır.
İ.S. 105 yılında Çin’de Tsei-Lun tarafından bulunduğunu kabul edenlere de rastlanmaktadır.
Kimi kaynaklara göre de kâğıdı bulanlar Türklerdir, kâğıt kelimesi Türkçe kökenlidir.

  • Kâğıdın İ.S. 700 yılı dolayında Semerkant’ta kullanıldığı ve oradan Ortadoğu ülkelerine yayıldığı;
  • 794’te Harun Reşid’in kurduğu fabrikayı Şam, Trablusşam, Hama, Yemen, Mısır’da açılanların izlediği; Trabzon’a kadar geldiği yolunda bilgilere de rastlanmaktadır.
  • Avrupa’nın kâğıt yapımını Ortadoğu’dan öğrendiği,
  • 1276’da Fabriona’da ilk İtalyan kâğıt fabrikasının açıldığı, bu fabrika kuruluncaya kadar Avrupa’nın İspanya Xativa’daki “Arap menşeli” fabrikadan ve Şam’dan kâğıt getirttiği anlaşılıyor.
  • İtalya’dakileri Fransa (1348), Almanya (1390), İngiltere (1395) ve Amerika’da (1690) açılan kâğıt fabrikaları izlemiştir.
  • Avrupa’da ilk kâğıtların pamuktan yapıldığı sanılmaktadır.
  • 14. yüzyılda bez kullanımının yaygınlaşması üzerine kâğıdın hammaddesini paçavralar oluşturmuş ve paçavradan kâğıt üretimi giderek yaygınlaşmıştır.


OSMANLILARDA KAĞIT

Osmanlılar, kâğıdı önceleri Doğu’dan getirtiyorlardı. Batı kaynaklı kâğıtlara 14. yüzyılın ikinci yarısından sonra rastlanıyor ve Batı kaynaklı kâğıtların kullanımı 15-16. yüzyıllarda yaygınlaşıyor. 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra Fransız kâğıt fabrikaları gelişirken Osmanlı-Fransız ticaret ilişkileri de arttığından, Fransız yapımı kağıtların geniş ölçüde kullanıldığı görülüyor.

Kimi kaynakların 15. yüzyılın başında Amasya’da bir kâğıt fabrikası bulunabileceği, aynı yüzyılın sonunda Bursa’nın Dilimboz Deresi vadisinde bir kâğıthane olduğu, istanbul’da Haliç kıyısındaki Kâğıthane semtinin adını buradaki fabrikadan aldığı yolundaki kayıtlarına, yeterli belgeler ortaya konulamadığından, şimdilik kesin gözüyle bakılamıyor.

  • 1727’de açılan ve ilk kitabın basımını 1729’da bitiren İbrahim Müteferrika Matbaası’nda basılan kitapların çoğunda Fransa’dan gelen kâğıtlar kullanılmış olmakla birlikte,
  • 1744’te Yalova’da (Yalakâbad’da) bir kâğıt fabrikası açılmış, ancak bu fabrika Avrupa kâğıtlarının rekabeti ve su sorununun çözümlenememiş olması yüzünden kapanmıştır.

  • III. Selim döneminde (1789-1807) Kâğıthane’de açılan fabrikada önemsiz ölçüde kâğıt yapımına başlanmışsa da, zarar eden bu fabrikanın kısa süre sonra kapandığı görülmektedir.

  • 1804-1832 yılları arasında çalışan Beykoz Kâğıt Fabrikası ve çıkardığı kâğıtlar üzerine elde epeyce belge bulunmaktadır. Bu fabrikanın kapanışına da Avrupa kâğıtlarının rekabeti ve yeterli ölçüde üretimde bulunamayışı yol açmıştır.

  • 1846 yılında üretime geçen İzmir Kâğıt Fabrikası da aynı nedenlerle uzun süre ayakta kalamamıştır.

  • 1893 yılında üretime başlayan ve ancak altı ay çalışabilen Hamidiye Kağıt Fabrikası, İngilizlerle ortak kurulmuştu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul’un işgali üzerine Müttefikler harp gereçleri yapımı için bu fabrikayı söktürmüşlerdir.



CUMHURİYETTEN SONRA

Cumhuriyet’ten sonra ilk kâğıt fabrikası, Birinci Sanayi Planı uyarınca, izmit’te açılmıştır. Yapımına 1934’te başlanan, 1936’da üretime geçen Türkiye Selüloz ve Kâğıt fşletmesi’ne (SEKA) ait fabrikanın kuruluşuna emeği geçenlerin başında kimya mühendisi Mehmet Ali Kâğıtçı vardır. Sonradan yeni birimler eklenerek genişletilecek olan fabrikanın, bu ilk dönemde yılda 20 bin ton kâğıt üretmesi öngörülmüştü.

Fabrika Türkiye kâğıt gereksiniminin ancak pek küçük bir bölümünü karşılayabildiğinden, kâğıt uzun yıllar önemli ölçüde döviz ödenen bir dışalım maddesi olmuştur. Bu dönemde bir yandan da gazetelere kâğıt sübvansiyonu yapılıyor, yani kâğıt bedelinin önemli bir bölümü devletçe karşılanıyordu. Tek parti döneminin tutumu, 1-5 Mayıs 1939’da toplanan Birinci Türk Neşriyat Kongresi’nin “Basım, Yayım ve Satış işleri Encümeni” raporundaki şu cümlelerden anlaşılabilir:

Gümrük pahalılığı keyfiyeti göze batacak kadar barizdir. Nitekim hükümetimiz gümrük resimlerinin ağırlığından dolayı gazete ve mecmualara muayyen bir miktar kâğıdın tenzilâtlI tarife ile ithaline müsaade etmiştir. Bu müsaadenin kâfi gelmediği anlaşılmıştır. Gümrük resminin tamamen kaldırılmasına maddeten imkân görülmezse, gazete ve mecmualara tatbik edilen tenzilâtlı tarifenin ihtiyaca kâfi gelecek miktara çıkarılması ve bu himayenin kültür yayımında büyük hissesi olan kitap basımında da esirgenmemesi ve böylece kitap kâğıtlarına da teşmili muvafık (yaygınlaştırılması uygun) görülmüştür.

ikinci Dünya Savaşı koşulları dışalımın kısılmasına yol açtığından, savaş yıllarında “kâğıt darlığı” başgösterecektir. Bunun ardından birtakım spekülasyon ve suistimaller birbirine eklenince, 1942’de Başbakan Refik Saydam, Cumhuriyet tarihinde benzerine rastlanmamış bir tutum takınarak, SEKA Müdürünü “işinden attığını” radyoda ’bizzat’ açıklamak zorunda kalacaktır.



DEMOKRAT PARTİ’DEN 1970’LERE

Demokrat Parti döneminde (1950-60) gazete ve kitap üretiminde görece artışlar gözlenirken (1950’de 2400 çeşit kitap, 1959’da 4195 çeşit kitap), kâğıt darlığı sorunu artık “müzminleşmiş”tir. Hem döviz sorunu vardır, hem de spekülasyon ve suistimal artmıştır, bütün bunlara bir de partizanlık boyutu eklenmiştir. (DP’nin ilk “icraat”ından biri, Refik Saydam’ın “attığı” SEKA Müdürünü yeniden aynı göreve atamak olmuştur.)

Tüketim sürekli arttığından, 27 Mayıs sonrasında da soruna köklü çözüm getirilemez.
Ancak, SEKA’nın üretiminin bir ölçüde arttığı belirtilmelidir. (1960’ta 58 bin ton, 1970’te 151 bin ton).

1970’lere gelindiğinde, kâğıt sorunu daha büyük boyutludur:
  • Enflasyon-zam sarmalı kültürün hammaddesi kâğıdı sürekli olarak pahalılaştırmaktadır.
  • Türkiye’de kâğıt üretiminin arttığı gerekçesiyle ve döviz darboğazı nedeniyle dışalım kısıtlanmıştır.
  • Buna karşılık gazete tirajları ve kitap üretimi artmaktadır.
  • Gazetelere sübvansiyon sürdüğü ve kağıt dağıtımında öncelik tanındığı için, durumdan en çok etkilenen kitap üretimi olmaktadır (ayrıca, PTT ücretlerinden dağıtım sorununa, kitabın korku duyulacak bir nesne olarak gösterilmesine kadar, pek çok olumsuz etken söz konusudur.)

1978’de görünüm şöyledir:
  • Kâğıt üretimi Beş Yıllık Kalkınma Planlarına alındığından, SEKA’nın Çaycuma, Aksu, Dalaman fabrikaları üretime geçmiş, İzmit’teki tesisler genişletilmiştir. Buna karşılık dışalım düşürülmüştür.
  • Sonuç olarak, yıllık kâğıt tüketimi ABD’de 278.5, Bulgaristan’da 50, Fransa’da 115, D. Almanya’da 135.7, Yunanistan’da 38.4, İran’da 9.3, Kıbrıs’ta 33 kg. iken Türkiye’de 10.7 kg’dir.
  • Çeşit olarak, basılıp derlenen kitap sayısı 1973’te 7479, 1976’da 6320, 1978’de 5033’tür.
  • Bu dönemde hazineden gazeteler için yıllık 3, 3.5 milyar lira sübvansiyon yapılmaktadır.



SEKSEN BEŞE DOĞRU

24 Ocak Kararları” ile 1980 yılında Türkiye yeni bir ekonomik düzene geçer, adeta bir “ekonomide ihtilal” yaşanırken, kâğıt da Türkiye tarihinde benzeri görülmemiş oranda zam görür. Aynı zamanda gazetelere yapılan sübvansiyon kaldırılır. Ve zamlar birbirini izler, kitap fiyatları sürekli artış gösterir.

Çeşit olarak, 1980’de 4318, 1982’de 6190 kitap basılıp derlenir. Tirajlar da düşmektedir.
1980 öncesinde kitaplar ortalama 5 bin dolayında basılırken, 1980 sonrasında genellikle 3 bin tirajla yetinilmektedir.

Buna karşın yine de satışsızlıktan yakınılmaktadır. Ama, "kâğıt darlığı” ortadan kalkmış gibidir.

Avrupa’daki fiyatlarla karşılaştırıldığında, kitap Türkiye’de belki ucuzdur. Ancak, ucuzluk ya da pahalılık görece (izafi) olduğundan, geniş bir kesim için çok pahalıdır! Bizde okur kesiminin büyük çoğunluğunu dar ve (artık “sabit” değil!) eriyen gelirli kitle oluşturmaktadır. Bu okur kitlesi ise gelirinin tamamına yakınını beslenme harcamalarını karşılamak için kullanmakta, kitap vb. kültür gereksinimlerinden önemli ölçüde yapmaktadır. Ne yazık ki, daha üst gelir dilimlerinde yer alan kişiler çoğunca kitaba ilgisizdir.


Bu durumun ve ayrıca toplumda “kitap korkusu” yaratılmasının bir sonucu olarak, “serbest piyasa ekonomisi” çerçevesinde, yayıncıdan dağıtımcıya, dağıtımcıdan yayıncıya uzanan zincir yer yer kirilmiştir. Yalnız taşra kentlerinde değil, büyük şehirlerde bile, okurun her aradığı kitabı bulabileceği geniş kitapçı dükkânları tarihe karışmıştır. Kitapçılar satışsızlığa karşı bir önlem olmak üzere, dükkânlarında genellikle bol kırtasiye ve az kitap çeşidi bulundurmakta, yalnızca çok satacağına inandık
ları ve kendilerine ulaşabilen dağıtımcıların pazarladıkları kimi yayınları bulundurmakla yetinmektedirler.

Konunun bir başka boyutu, yayıncının ancak çok satacağına inandığı kitabı basmaya yönelmesidir.
Bunun, uzun vadede, yeni yazarların yetişmesini engellemek gibi bir sonuca yol açacağı bellidir ve şimdiden ilk belirtiler görülmüştür.


Teknoloji çağına adımını çoktan atmış dünyada, 50 milyonluk Türkiye’de, yılda kişi başına kitap düşmesi (derleme sayılarını kabartan kitapçık, tanıtmalık, rapor vb. yayınlar bir yana bırakılarak yılda 4 bin kitap çıktığı ve bir yıl içinde basılan kitapların aynı yıl içinde tükendiği varsayılırsa, her kitabın 5 bin basıldığı kabul edilirse!), tam anlamıyla bir geri kalmışlığın göstergesidir. Üstelik kültürümüz, devlet korunmasından “gölge edilmesin yeter” denilecek ölçüde yoksundur!

Kısaca, çok önemli bir hammadde olan kâğıdın pahalılığı başta olmak üzere, birtakım olumsuz etkenlerin kültürümüzün gelişmesini büyük ölçüde engellediği görülmekteyken, kitap fiyatlarının gerçekte yüzde 10’un çok üstünde artmasına yol açan KDV uygulamasına da geçilir.

Seksen beşe doğru durum böyledir!..



VE YÜZDE ELLİ ZAM DAHA!

Geçen ay gelen yüzde 50 dolayındaki kâğıt zammı, başka bir deyişle zam şoku, kültür adına bir alârmın verilmesini zorunlu kılıyor.
Bu yıkıntının altından nasıl çıkılacağını, kültürümüzü kurtarmak için neler yapılması gerektiğinřdüşünüp tartışmalıyız.

Aynı ölçüde tüyler ürpertici bir iddia var: Basından intikam almak için zam oranı çok yüksek tutuldu, deniyor.
Bu varsayım doğruysa, Nazilerin alanlarda kitap yaktırmasından da büyük boyutlu bir kültür kıyımı ile karşı karşıyayız ki bu kadarını olası göremiyorum.


Son olarak belirtilmesi gereken nokta, kültürün gelişmesine ortam sağlamanın aynı zamanda bir demokrasi görevi olduğudur. UNESCO’nun “serbest haber akışı” konusunu gündemine aldığı bir çağda, kültürün hammaddesinin kullanımının böylesine güçleştirilmesi, hiç kuşkusuz, bir çeşit sansür olarak değerlendirilecektir.



Yazı: Alpay Kabacalı - Çizgiler: Ferruh Doğan | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 124 - 15 Temmuz 1985

Cemil Meriç


  1. Cumhuriyet dönemi entelektüel yaşamının “Caniler Çağı” başlığı altında incelenebileceğini düşünüyorum. Gerçekten de manen ve maddeten ne çok insan katledilmiştir. Yüklendiği, yüklenmek zorunda olduğu işlev dolayısıyla her tür iktidara karşı olan aydın, daima marjinalde saklanmak zorunda kalmıştır bu muhalif kimlik, ömrünü “cadı avları”ndan kaçmaya çalışmakla geçirmiştir Türkiye’de.
Ne tuhaftır ki, Türkiye’de kuşaklar ise red-i miras’la başlamaktadır. Kültür yaşamımızdaki kopukluğun, kısırlığın ve cılızlığın başlıca nedenlerinden biridir bu. Bir tarihi olması ve bu tarihe sahip çıkması gereken düşünce, bu yüzden, ya özgünlüğünü yitirmekte ya da mükerrer olmaktadır.

Söylemek bile fazla Tek düşünce olamayacağı gibi tek doğrultu da olamaz. Dolayısıyla düşünceler vardır ve bunlar, sürekli biçimde bir karşıtlık yansıtırlar. Gelgelelim, bu karşıtlık belli bir iç ilişkinliği de zorunlu kılar.

Acıdır ama gerçektir:
Türkiye’de düşünce çok uzun yıllar bu iç ilişkinlikten yoksun olarak yaşatılmaya çalışıldı.

Bu durumun şimdi bile tümüyle aşıldığı söylenemez.

Kaç kişi biliyor Yusuf Akçura’nın,
Ağaoğlu Ahmet’in,
Kerim Sadi’nin,
Hikmet Kıvılcımlı’nın,
Peyami Safa’nın,
Abidin Nesimi’nin yapıtını?

Adları çoğaltmak mümkün elbet, ne var ki, bu kadarı bile sorunu görebilmemize yeter. Hep söylenir: Geçmişi bilmek geleceği kurmanın önkoşuludur. Ama kim biliyor, kim bilmek istiyor geçmişi? Aydın da öteki insanlar gibi toplumunun ürünü son kertede. Bu yüzden, içine doğduğu, oluşumuna ve gelişmesine katkıda bulunduğu ideolojinin tümüyle dışına çıkamıyor. Düşünceleri de yeniliğine, muhalifliğine rağmen ister istemez egemen ideolojinin tortularını taşıyor. Düşüncelerin tarihini bilmek işte bunun için gerekli. Onların hangi koşullarda üretildiğini, hangi beklentileri dışa vurduğunu ancak bu sayede anlayabiliriz.

Gelgelelim, Türkiye’de okur-yazarlar, bırakın 50 yıl öncesindekileri, 10 önce yazılmış kitapları bile yeniden okumuyorlar.

  1. Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” diyen Cemil Meriç, kendini “cadı avı”ndan kurtarabilmiş aydınlarımızdan biri. Kronolojik bir anımsatma bile, Meriç’in bir aydın olarak yaşadığı trajedinin boyutlarını yeterince açıklar: İlk yazısı 1941 yılında çıkıyor, ilk telif kitabının yayın tarihi ise 1964. Doğmak için 23 yıllık bir bekleyiş. Şunları yazıyor: “Yirmi yıl bir Jan Valjan hayatı.

Burada özellikle vurgulanması gereken bir nokta var: Cemil Meriç’in ilk telif kitabının adı Hind Edebiyatı. Anakronizmi hemen görmek gerekiyor: 10 yıldır kör olan bir Türk aydını, başka bir kültürün içinden sesleniyor bize. Türkiye’nin sorunlarından bir kaçış olarak mı görmeliyiz bunu? Althusser, “Montesquieu: Siyaset ve Tarih” adlı çalışmasında, onun geleneksel bakış açılarını da yansıttığını vurguladıktan sonra şöyle diyor:

Bir taviz, başını derde sokmamak için dünyada yeretmiş önyargılar karşısında ödenen bir fiyat anlamına gelmemektedir.
Montesquieu’nün bu kaçışa ve sığınağa ihtiyacı vardı.” (Vurgulama Althusser’in).

Meriç, Batı’dan başlar: Balzac’la. Bir çevirmen olarak.
Doğu’dan gelir: Bir yazar olarak.
  1. Cemil Meriç, kendisinin de belirttiği gibi “kitaplarla yaşadı”. Yani düşüncelerle. Ama, düşünceyle böylesine içerden kurulmuş bir ilişki, tehlikeli bir girişimdir. Çünkü düşünce, değişken ve çoğuldur. Bunun farkına varan insan, ömrünü bir muvafık olarak sürdürme olanağından da yoksun kalır. Adını andım, örneği de ondan vereyim: Marksist düşünce içinde bir kanal olan Althusser’in da bu sorun  katmanda yer alıyor sanırım.

Şöyle yazıyor Meriç: “İnsan cemiyetle tam bir uyum halinde olduğu zaman tarihi yoktur; doğar, yaşar, ölür. Tarihi yaratan, fertle kalabalık arasındaki anlaşmazlık.” Aydın, bir anlamda bu anlaşmazlığı sürekli biçimde üretmesi gereken kişi. Siyasal düzeyde de kültürel/ideolojik düzeyde.

Dört yıl Ganj kıyılarında vecitle dolaştım, sağ dediler.
Saint-Simon’la uğraştım iki yıl, çağımız onunla başlıyordu, sol dediler.” (Vurgulamalar benim.)

Düşünceler arasındaki bu yolculuğun çetinliğini anlamak gerekiyor.
Meriç’in deyişiyle söylemek gerekirse “bu parçalanış”ın bireysel sonuçlarına katlanmak, öyle sanıldığı gibi kolay değil.
Daima afaroz, daima duvar, daima husumet.

Bu sözlerin, Türk aydınının hem nüfus kâğıdına hem mezar taşına yazılması gerekir.

  1. Bir anımsatma: 1954’te kör oldu Cemil Meriç, son kitabı Işık Doğudan Gelir 1984’te yayınlandı. Ama, hemen “30 yıl karanlık” demeyelim. Tam tersine: Meriç, bu 30 yıl boyun gördü. Beş para etmezlerin yazar sayıldığı yıllar içinde bir Jan Valjan olarak yaşayan Meriç’in bilmek ve anlamak aşkının boyutlarını betimlemek mümkün değil. Kültür ufkunun genişliğini, ansiklopedik bilgisinin derinliğini kavramak için “Akıl mı Cinnet mi?” ve “Bible yahut Kitab-ı Mukaddes” gibi yazılarına bakmak yeter. kırk yaran arayışlar,  alıntılar, tanımlar. Şimdi bu satırları yazarken, Kerim Sadi’nin polemiklerini de anımsıyorum.

Uzlet” teslimiyet anlamına gelmiyor elbet. Yenilgi anlamına da. Cemil Meriç, yaptığının bilincindedir:
Daha bir asır Türkiye’de Saint-Simon yazacak çıkmaz.” 100 yılın 20 yılı geçmiş bulunuyor.

Yazarımızın, aydınımızın Tanzimat’la birlikte edindiği ürkeklik ve aşağılık duygusundan artık kurtulması gerekiyor. Batı kültürü karşısında da Doğu kültürü karşısında da. Özgün düşünebilmek yazarın, aydının başlıca görevi. Hiç kuşku yok: Söz alan, belli oranda yanılacaktır. Ama tarih karşısında yanılmayan kim? Yanılmak papağan gibi tekrarlamaktan yeğdir. Yazından örnek vereceğim: Kafka’nın en önemli kitapları çevrildi. Kafka üstüne yazılmış en önemli kitaplar, makaleler de. Ama Kafka üzerine düşünebilen bir yazarımız hala yok.

Ancak, son yıllardaki umut verici gelişmeleri de görmeliyiz.
Özellikle tarih, toplumbilim, siyaset bilim alanında küçümsenmemesi gereken bir üretim var.

  1. Cemil Meriç, işte bu türden bir aydındı. Özgün olabilen ve üretebilen. Düşüncesinin çeşitliliği, onu belli bir dünya görüşü içinde dondurmamıza olanak vermiyor sanırım. Doğu/Batı sorunsalı içinde düşünmek zorunda kalan her aydın gibi Meriç de belli bir ikilem yansıtır yazılarında. Bunu da doğal karşılamak gerekir. Çünkü çözümlememiştir sorunu, çözümü aramaktadır.

Bu noktada, şu soruya geliyoruz: Sağcı mıydı Meriç solcu mu? Doğrusunu söylemek gerekirse, kendisinin de vurguladığı gibi hem sağcıydı hem solcu. Dolayısıyla ikisi de değildi. Hem itildiği hem seçtiği o güzel yalnızlıkta yarattı kendini. Toplumla ilgisini kesen, ona aşkımlaşan fildişi kule anlayışının karşısında oldu ama ömrünün sonuna kadar kalabalığa yenilmeyen bir fildişi kule anlayışının savunucusu olabilmeyi de başardı. Bu noktada yine de Meriç’in kaleminden bir anımsatma yapılabilir:

Sağcı dergi ve yayınevlerinde çalışmak. Bu yolu ben seçmedim. Solun kadir na-şinas davranışı beni gericilerin kucağına değil yanına itti. Bu yakınlığın fikri iffetim için bir tehlike teşkil etmediğini kitaplarımı okuyunca anlamak mümkün. Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor.” (Vurgulama benim.)

Meriç’in Jurnal’inin tümü yayınlandığında anlayabileceğiz bu bireysel trajedinin gerçek boyutlarını.
Ancak, bu noktada şu hemen söylenebilir: Hangi kampta bulunursa bulunsun, yazarın, aydının tek sorunu var: “Fikri iffet.

Tam da bu yüzden, hem Celal Nuri İleri’yi yapıtıyla canlandırmaya çalışır Cemil Meriç hem de “okunmayan bir dergi” olan İnsan’ı çıkaran, daha şimdiden unutulmuş bulunan Celal Sılay’ı. Bu yüzden, bir zamanlar Celal NuriLe Bon’dan bir formacik olsun okunmadan, doğru dürüst bir başmakale bile yazılamaz” demiş olsa da, Le Bon’un zaman içinde kazanılmaz bir büyük ünü bulunsa da, Meriç ona “Frenkçe yazan bir Rıza Tevfik. Köksüz bir intelijansiyaya ufuksuz bir mürşit”’ demekten çekinmez.

  1. Cemil Meriç’in bir yazısının başlığı şöyle “Slogan, İlkelin İdeolojisi.” Bana çok önemli görünüyor o küçücük yazı. Aslında, başlık bile yeterli. Çünkü, burada slogan yalnızca siyasal düzeyi imlemiyor. Sözcük, bana kalırsa, yazınsal/sanatsal düzeyi de kapsıyor ve bize ancak sloganın dışına çıkılabildiğinde yaratıcı ve özgün olunabileceğini anımsatıyor.

Şu sözlerine de kulak verelim. Sınıflar üstü hakikatlerin taharrisi... Bu yaklaşımın ütopik içeriği kolaylıkla gösterilebilir. Ne var ki hem bilimin, hem siyasetin ütopyalara gereksinmek zorunda olduğu da söylenebilir. Cemil Meriç, konuya tarih nosyonu içinden baktığımızda kültürel miras sorununa yöneltmektedir burada. Siyasetin dışında olana değil, üstünde olana besbelli: Shakespeare sınıflı bir toplumun ürünüdür ama, zamanın aynasında ondan yansıyan yalnızca sınıf çatışmaları değildir.

Cemil Meriç’in yapıtı önümüzdedir. Bu yapıtı anlamalıyız. Bütün öteki yapıtları da. Çünkü kitap varoluş nedenimizdir. Söylemek bile fazla: Cemil Meriç’in yapıtında, düşüncelerinde katılmayacak yanlar da bulacak okur. Ama, bu katılınmayan düşünceler de yol açıcı olabilir. Çünkü, ancak onlardır yeni bir söyleme ya da paradigmaya geçilebilmesine yol açacak soruları sordurabilen.

Yaşadığımız cinnet koşullarında, kaç yazar var Cemil Meriç’in şu sözlerini yazabilecek olan diye düşünüyorum:

San Cassino’da çile dolduran Machiavelli, akşamları kütüphanesine girerken kirli libaslarından sıyrılır,
bir tacidarın huzuruna çıkar gibi itina ile giyinirmiş. Sonunda kendi de kitap olmuş. Kitap, yani ışık”. (Vurgulama benim)



Ahmet Oktay | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 171 - 1  Temmuz 1987