Basın Özgürlüğü


TGS Genel Başkanı Nail Güreli’nin yönettiği panelde,
Milliyet Gazetesi Yazarı Mümtaz Soysal,
Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nezih Demirkent,
Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi,
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Hasan Cemal,
Güneş Gazetesi Yazarı İsmail Cem,
Tercüman Gazetesi Yazarı Nazlı Ilıcak ve
Hürriyet Gazetesi Hukuk Müşaviri Prof. Dr. Çetin Özek;

Basın Özgürlüğü”,
Basının Sorumluluğu”,
Basın-Siyaset İlişkileri”,
Hukuksal Açıdan Basının Sorumluluğu”,
“Basının Kendi Kendini Kontrolü” ve
                                                              “Basındaki Teknolojik Gelişmelerin Getirdikleri” gibi konularda görüşlerini açıklayıp tartıştılar.

Panelin birinci bölümü TGS Genel Başkanı Nail Güreli’nin açış konuşmasıyla başladı.
Daha sonra konuşmacılar kendilerine ayrılan konularda görüşlerini açıkladılar.
İkinci bölümde ise konuşmacılar, paneli izleyenlerin yönelttikleri soruları yanıtladılar.


    Aşağıda, panel yöneticisi Nail Güreli’nin yaptığı açış konuşmasıyla, panele katılan konuşmacıların görüşlerinden özetler bulacaksınız.


    NAİL GÜRELİ

    Basın özgürlüğü ile basının sorumluluğu birbirleriyle çok yakından bağlantılı, içiçe konulardır. Basının sorumluluğundan söz edebilmek, onun sorumluluğu üzerinde görüş bildirip, eleştirilerde bulunabilmek için öncelikle basın özgürlüğünün tam anlamıyla bulunması gerektiğine inanıyoruz. Bu ifadenin tamamlayıcısı olarak, sorumluluk bilincindeki basının, basın özgürlüğüne gerektiği gibi sahip çıkabileceğini ve onu koruyabileceğini söyleyebiliriz. Bu sorumluluk ve özgürlük bilincinin oluşmasında, korunmasında ve birtakım mesleksel kurallara bağlanmasında basında çalışanlara, basın kurumlarına ve kuruluşlarına önemli görevler düşmektedir. Son günlerde sözü edilen “Basının Kendi kendini Kontrolu” da bunlardan biridir. Biz basının kendi kendini kontrolunu, yukarıda belirttiğimiz düşünceler doğrultusunda ve çerçeve içinde bir meslek ve görev sorumluluğu bilincinin ve alışkanlığının oluşması, korunması anlamında alıyoruz. Bu oluşumda, basın dışında her etkenin, her müdahalenin, basın özgürlüğünün özünü zedeleyeceğine inanıyoruz. Basın özgürlüğünün korunması ve iyi kullanılması, basının sorumluluğu sorununun çözümü, basında sermaye-emek ilişkisiyle yakından ilgilidir. Bu bir yapısal sorundur.

    Bu geniş konunun bize göre sonucunu şu tek cümleyle özetleyebiliriz: Basında çalışanlar dikkate alınmaksızın basının hiçbir sorunu çözümlenemez...”


    İSMAİL CEM

    “Bu panelde basın ve siyaset ilişkileri üzerinde duracağım. Ülkemizde politikacı ya da devlet yöneticilerinin gözünde basın, kolayca eleştiri getirilebilen, ülkenin yönetimini sağlıksızlaştırabilen bir olgu olarak görülebiliyor. Politikacı basını, bir engel olarak düşünebiliyor.

    Basına göre ise politikacı, basında siyah şapkası, sürekli birtakım er peşinde koşan kendi çıkarlarını koruyan bir insan olarak simgeleşebiliyor. İki tarafın birbirlerini böyle haksız bir biçimde topluma sunuşları, ne var ki basın ve siyaset olgularının birbirinin devamı olduğu gerçeğini değiştiremiyor.

    Aslında gerek basın özgürlüğü gerekse siyasal özgürlük, temelde aynı özgürlüktür. Basın ve siyaset kurumları işlerlik açısından birbirini tamamlarlar. Siyasetin olmadığı bir ortam basını, okuyucusunu genişletmek açısından olumsuz etkiler. Siyasal yaşamımızın canlılığını yitirdiği dönemlerde okuyucu sayısının sınırlandığı görülmüştür. Son iki-üç yıldır siyasete yönelik gazetelerde durgunluk, magazine yönelik basında ise bir gelişme gözlenmektedir. Ama, genel okuyucu sayısında ise büyük değişiklikler yoktur.

    Basın özgürlüğüne gelince, bu özgürlüğü oluşturan, bu özgürlüğe meşruiyetini kazandıran etkenleri gözönüne almaksızın basın özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir. Kanımca, basın özgürlüğü yalnızca basının kendi iradesiyle gerçekleşecek bir olay değildir. Ülkemizde basın özgürlüğü konusunda gerek kamuoyu, gerekse öteki kurumlar basına bir haklılık ya da ayrıcalık tanımıyor. “Basın özgür olsa ne farkeder, olmasa ne farkeder” gibisinden bir düşünce var.

    Basın özgürlüğü sorununa böyle olumsuzdan yaklaşarak bakarsak, özgürlük arayan basının kendi içinde bu özgürlüğe ne denli sahip olduğu konusu ortaya çıkar. Kendi iç yapısının çok fazla özgür ve demokratik olmayışı, kamuoyu ve öteki kurumların basının sorunlarına bakışını olumsuz etkiler.

    Biz basın olarak bugüne değin sahip olduğumuz özgürlüklerden ne ölçüde yararlandık? Basın sahip olduğu özgürlüklerini geçmişte kamuoyu ve öteki kurumlar lehine kullanamadığı için bugün “özgür olsa ne olur” gibisinden bir görüş çıkmıştır ortaya. Az da olsa böyle bir görüş vardır.

    Ancak, basının tarihine bakılacak olursa, toplumumuzun gelişmesinde basın önemli ölçüde etkili olabilmiştir. Ancak, örneğin ben, toplumun gelişmesinde basınımızın etkisi konusunda bir kitap aradım bulamadım. Biz bunu kendimiz yapamazsak, toplumun bizim özgürlüğümüze sahip çıkmaması doğaldır. Basının kendi içinde daha demokratik bir yapıya kavuşması için yeni arayışların başlaması gerekir. Kısaca, basınımız da siyasetimiz de yeni deneyimlerden geçiyor. Bunlar iyi değerlendirilirse, toplum açısından da yararlı, çağdaş sonuçlar çıkarılabilir.”


    HASAN CEMAL

    Gazetecilere genellikle çok fazla sempatik ve sevimli bir gözle bakılmaz. Gazeteci nedense hep tekere çomak sokan kişi olarak görülür.

    Burada 20. yüzyılın son çeyreğinde hâlâ basın özgürlüğünü konuşuyoruz.
    Türkiye’de ilk Matbuat Nizamnamesi’nin çıkış tarihi 1864’tür.
    Aradan yüz yıldan fazla zaman geçmiş, biz oturmuş yeniden basın özgürlüğünü tartışıyoruz.

    Bu nedenle ben, basın özgürlüğü konusunda konuşmak yerine basın özgürlüğü ve demokrasi konusunda ürettiğim bazı sorular yönelteceğim.

    • Türk basını basın özgürlüğünden ne anladı? Türk basını, basın özgürlüğüne ne ölçüde sahip çıktı? Ya da sahip çıktı mı?

    • Türk basını, basın özgürlüğünün temelinde düşünce özgürlüğünün yattığı gerçeğini kavrayabildi mi? Düşünce özgürlüğü olmaksızın özgür basın olamayacağı gerçeğinin bilincine Türk basını varabildi mi?

    • Basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve demokrasinin içiçe olduğunu, bunlardan biri eksik olursa, diğer ikisinin olamayacağı gerçeğini, Türk basını tam anlamıyla kavrayabildi mi?

    • Her türlü siyasal şiddet ve terörü reddeden, dışlayan demokrasinin temelinde hoşgörü, karşılıklı tahammül, uzlaşma ve diyalogun yattığını Türk basını ne ölçüde öğrendi? Öğrenebildi mi? Türk basını bu kavramlar çerçevesinde kamuoyu oluşturup, bu kavramlar olmazsa demokrasinin olamayacağını, demokrasinin işleyemeyeceğini ve sık sık kazaya uğrayabileceğini kamuoyuna yeterince anlattı mı, anlatabildi mi? Kamuoyuna dönük eğitici işlevini bu konuda yerine getirebildi mi?

    • Demokrasi, çok kez yinelenen tanımına göre, çoksesli bir rejim olduğuna göre, acaba bize ters gelen, fakat demokrasi çerçevesinde yer alan seslerin de çıkabilmesi için, gerektiğinde Türk basını, ortak mücadele verebildi mi? Yoksa sadece kendi sesimizin çıkmasını basın özgürlüğü ve demokrasi mi sandık? Bize ters düşen görüş sahibinin söz hakkını da savunabildik mi?

    • Türk basınında basın sanayii dışındaki sanayi dallarına dönük ilgilerin gazetecilik mesleğine, basın özgürlüğüne getirebileceği kısıtlamaların farkında mıyız? Bu ilgiler, siyasal iktidarlara karşı basının bağımsızlığını olumsuz yönde etkilemez mi? Demokrasi de bundan zarar görmez mi? Meslek kuruluşlarımız ve bizler, basın özgürlüğü ve demokrasi açısından bu konuda yeterince kafa yorduk mu, yoracak mıyız?

    • Teknolojide büyük ölçüde çağdaşlığı yakalamış sayılabilecek Türk basını, içerik açısından çağdaş düzeyin gerisinde kaldığının farkında mı?

    • Batı’dan çağdaş teknolojiyi alıp, çağdaş fikirleri dışlamak anlamlı bir çelişki değil mi? Türk basını bu çelişkinin ne ölçüde farkında ve bu konuda ne yapıyor?

    • Türk basınında makinaya çok büyük yatırım yapılırken, insan unsuruna, gazetecilik mesleğinin gelişmesi açısından malzemesine ne ölçüde yatırım yapılmıştır? Bu konuda meslek kuruluşlarımız, biz gazeteciler meslek düzeyimizin yükseltilmesi için ne gibi faaliyetler içinde bulunmuşuzdur?

    • Türk basını, siyasal konulara yaklaşımında klüpçülük zihniyetinden, futbol takımı yandaşlığına benzer tutumundan sıyrılması gerektiğini kavrıyor mu? Geçmişten gerekli dersleri çıkarabilecek mi? Ya da olağanüstü siyasal dönemlerde eleştirinin önemini kavrıyor mu? Olağanüstü dönemlerden çıkılmasında eleştirinin hayli önemli bir yardımcı fonksiyona işleve sahip olduğunu anlayabilecek mi?

    • Ve bizler, gazeteciler ve meslek kuruluşlarımız, bütün bu soruların karşılıklarını, basın özgürlüğü ve basının sorumluluğu adına ne ölçüde araştırdık, araştırıyor muyuz, gelecekte araştıracak mıyız?


    NEZİH DEMİRKENT

    Basın özgürlüğüyle basının sorunları birbirinden ayırdedilemez.

    Güçlü olmak isteyen her iktidar, basının 4. kuvvet olmasından rahatsız olmaktadır. Basının, bu siyasi otorite karşısında gücü maalesef yeterli olamamaktadır. Bir tarafta siyasi otorite vardır, gücü bellidir. Öte tarafta ise kamuoyunu temsil eden organ ve kişiler vardır. Basın özgürlüğünden söz etmeden önce, basının sorunları bilinmelidir. Bugün için basının en önemli sorunlarından biri, müesseseleşme sürecini aşamamış olmasıdır.

    Geçmişte gazeteler yazar ve başyazarlarıyla özdeşleşirdi. 1950’li yıllara kadar basın belli insanların fikir ve yorumlarıyla boyutlanıyordu. Daha sonra basın kurumları haberciliğe önem verdi. Yine yazarlar vardı ama, yazarlar kadar önemli haberler de vardı. 1960’lı yıllarda haberci gazetecilik doğdu. Bununla birlikte, sermaye de gerekmeye başladı. Ve yazı yazmanın, gazeteciliğin dışında bazı çevreler gazete sahibi olmaya başladılar. Bu gelişme doğal ve doğru bir sonuçtu.

    1970’li yıllarda yeniden değişme oldu, magazin gazeteciliği başladı. Türkiye bugün yıllardır magazin gazeteciliği yaparak gazete satabilmektedir. Gazeteler magazin rekabeti yüzünden kuponlar, totolar, bingolar satmaya başladılar. Bunlar eleştirilecek şeyler olabilir ama, gazetelerin satması için gereklidir.

    Basının iki ana sorunu vardır. Biri finans, öteki insan eksikliğidir.
    Ancak bugün gelirler azalmakta, satışlar artmamaktadır.

    Basında finans için iki kaynak vardır, biri satış, öteki de reklam girdisidir. Kara haber veren kişi olmak istemiyorum ama, bu tempo devam ederse, bu yılın sonunda gazete fiyatları 50 lira olur. Finans yokluğu nedeniyle basınımız bugün kaliteli insan bulmakta güçlük çekmektedir. Yakın zamana kadar gazetecilerin maaşları memur maaşlarından farksızdı. Bugün de yeterli değildir. Bu sorunların çözümlenmesi için önce finans yaratmak gerekir. Daha sonra da basının sorunlarını çözebilmek için kurumlaşmak zorunludur.”


    OKTAY EKŞİ

    “1983 yılını yaşayan Türkiye, bunca demokratik sistem deneyinden geçtikten sonra biz, hâlâ burada basın özgürlüğünü bir panelin ana konusu yapabiliyorsak, “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” sınavını verememişiz demektir.

    Basın özgürlüğünü korumak önce basının kendi meselesidir. Basın bu konunun kavgasını veremezse, toplumun buna sahip çıkmasını beklemek yanlıştır. Son günlerde sözü edilen “Basının kendi kendini kontrolu” konusu da basın özgürlüğüyle yakından ilgilidir. Bugün aktüelleşen basının kendi kendini kontrolu konusunu kimi, basını kontrol edebilmek için uydurulacak bir formül olarak görmüş, kimi ise bir hayal olarak nitelemiştir. Bugün kamuoyumuz sonucu beklemektedir.

    Biz bugün kendi kendimizi kontrol konusunu tartışırken, Batı’da basın yıllardır kendi kendini kontrol edebilmektedir.

    Türkiye’de 1960 yılında bir Basın Şeref Divanı oluşturulmuş, ancak ne yazık ki bu kurum 1967 yılında işlemez olmuştur. Türkiye’de bugün yeniden kontrol konusu düşünülürken, bu kurumun basın özgürlüğünü ve itibarını koruyacak biçimde olması için çaba gösterilmelidir. Türkiye için bu konuda örnek alınacak modeller, kesinlikle özgürlükçü demokratik rejimlerdeki modeller olmalıdır.”

    (Ekşi, konuşmasının daha sonraki bölümünde çeşitli Batı ülkelerindeki kontrol kurumlarının çalışmalarından örnekler verdi.)


    NAZLI ILICAK

    Konumuz basın hürriyeti. Ancak, bu başlığı “Basının Hürriyetsizliği” olarak değiştirebiliriz.

    Basın hürriyeti konusu “Gülhane Hattı ve 1864 tarihli Matbuat Nizamnamesinden başlayıp bugüne kadar çeşitli safhalardan geçmiştir. Ne var ki bu değişiklikler, basın hürriyetini ileri götürmemiştir. Bir dönemin verdiği hürriyet, bir başka dönemde sınırlanmıştır. Basın hürriyeti konusunda Türkiye’de mehter takımı gibi bir gel-git olayı görülmüştür. Zamanımıza kadar böyle olmuştur bu. Basın da verilen hürriyetleri istismar etmiştir.

    Basın hürriyeti konusunda bütün mesele uygulamadadır. Çok partili rejime geçildikten sonra basın hürriyetini sınırlayıcı bazı maddelerdeki mahzurlar kendiliğinden tasfiye olacaktır. Demokrasilerde basın rahattır. Ne zaman demokrasi bir darbe yemişse, yumruğun bir tarafı da bize yansımıştır.

    12 Eylül’ün ilk günlerinde yazdığımız yazıları bugün yazamıyoruz. Ama yarın yazacağız, buna eminim. Çok partili dönemde rahatça yazacağımıza inanıyorum.”


    PROF. DR. ÇETİN ÖZEK

    Ben basın hürriyeti sözcüğüne karşı çıkacağım. Basın, düşüncenin açıklama araçlarından biri olduğuna göre, bu ifadeyi değiştirmek gerekiyor. Özgürlük daha dinamik bir kavramdır. Bu nedenle “Basın yoluyla düşünce açıklama özgürlüğü” denilebilir.

    Basının haber alma hakkına sahip olması, onun demokrasiler için vazgeçilmez olduğu gerçeğini ortaya çıkarır.

    1961 Anayasası’nın yürürlükte olduğu dönemde basın yoluyla düşünce açıklamanın sınırı konusu çok tartışılmıştır. Çok şükür, 61 Anayasası kalktığı için bu sınır tartışması konusu da ortadan kalkmıştır. Çünkü 1982 Anayasası’yla basın özgürlüğüne sınır getirilmiştir.

    Eğer demokrasi varsa, düşüncenin sınırsız sunulması konusu da vardır. Düşünce özgürlüğünün sınırsızlığı, düşüncenin kendi yapısındadır. Demokrasilerde kişiler, iktidardaki görüşe uygun düşmek zorunda değildir. Eğer uygun düşme zorunluluğu getirilirse, o görüşe imtiyaz sağlanmış olur. Bunun adı da demokrasi olmaz. Demokrasilerde bir sentez söz konusudur.

    1982 Anayasası’nda, basın özgürlüğüyle ilgili maddeler, sınırlamalar, çok geniş ve kaypak terimlerle ifade edilmiştir. Sınırlamaları belirlemek, bu konuda yorum kuralları bulmak gerekir.

    Yeni getirilen sınırlamalar için “Bunlar korsan basın, ya da merdivenaltı basın içindir” denilebilir. Ama Anayasa’da suçun kavram olarak kesin bir tanımı olmadığı için bu kadar kaypak terimler, her siyasal iktidara bazı güçler kazandırır. Önce bu sınırlamalar korsan basın için olabilir, ancak giderek normal basına da uygulama sonucunu yaratabilir.

    Şimdi de basın teknolojisi üzerinde duracağım. Türkiye’de ofsete geçişin, basın hürriyeti açısından bazı sınırlar getirdiğine inanıyorum. Basın sanayii pahalı bir sanayidir. Tüketimi sınırlı olduğu için kârı azdır. Bu da giderek basının el değiştirmesine yol açmıştır. Bugün basın kuruluşların da en muteber kişi muhabirler ve yazarlar değil, muhasebeci ve işletmecilerdir. Basının giderek buzdolabı fabrikalarından farkı kalmamaya başlamıştır. Böyle olunca da basın bir amaç olmaktan çıkmış, sermaye gruplarının bir aracı durumuna dönüşmüştür. Basının giderek magazin ve ilâna dayanan bir yapıya bürünmesi de teknik gelişimin, özdeki gelişmeye etkisinin sonucudur. Bu sermaye yapısı içinde basının kendi özgürlüğüne sahip çıkacağına da inanmıyorum. Bu yalnız basınımız için de söz konusu değildir. Üniversitelerimiz de özgürlüklerine sahip çıkamamıştır.”


    MÜMTAZ SOYSAL

    “Basının dördüncü “kuvvet” oluşu, birçok kişinin gözünde bir “kudret” oluşundandır. O zaman bu kudretin temelinde yatan temel özelliği incelemek gerekir. Basının temel görevi “olan” bir şeyi makina yoluyla “çoğaltmaktır”. Bu  çoğaltıcılık üzerinde durursak,  basın özgürlüğünün özellikleri de  çeşitli yönleriyle ortaya çıkar. Basının birinci niteliği, çok sayıda insanı  bir olgudan haberdar etmektir. Radyo ve TV’si henüz özerkliğe kavuşmamış bir toplumda basının önemi, özellikle ortaya  çıkmaktadır.

    Tutulan bir gazeteci olmak, insanların kabul ettikleri, benimsedikleri şeyleri üretmek demektir. Gazetecinin benimsenmesi de seslendiği çevreyle arasında bir iletişim var anlamına gelir. Bu da basının gücünü oluşturur.

    Basın bu niteliklerinden ötürü  siyasal sistemin etkisi altında kalır  ama, ister istemez siyasal  sistemi de etkiler. Örneğin, Amerika’da yerel basının güç kazanması, yerel yönetimin güç kazanmasını gündeme getirmiştir. Bu  siyasal sistemin basından etkilenmesidir.

    Basın, bugünkü yapısı açısından büyük sanayi olmak zorundadır. Bunun mutlaka ortaya çıkaracağı sorunlar olacaktır. Ama bu sorunlara çözüm bulmak mümkündür. Basın ne kadar iyi işlerse, elde edeceği kâr ne kadar büyük olursa, basın şunun ya da bunun hizmetinde olmaktan da kurtulur. Basının sanayileşmesi kanımca korkulacak bir tehlike değildir. Bir kez akllı sermaye sahibi, işletmesinin temel gücü olan emekçisiyle direkt ilişki kurmak zorundadır.

    Kendini içinde bulduğu devleşen sermaye ağırlığına karşın, okuyucusuyla iletişim kurma zorunda oluşu, sermayeye karşı basının en büyük güvencesidir.

    Basının düzelmesini özlerken, yapılacak düzenlemeler öbür üç kuvvetinkinden farklıdır. Öbürlerinde kuvvetler arasında dengeler söz konusudur. Basının düzeltilmesi ise böyle dengelerle değil, bu kuvvetin niteliğine uygun biçimde yapılmalıdır. Basını öz niteliğine kavuşturduğumuz zaman, onun için en yararlı düzeltmeyi yapmışız demektir. Basının özniteliği de haber ve eleştiri olgularını hiçbir etki ve baskı altında kalmadan çok kişiye ulaştırmasıdır.

    İşte bütün bu nedenlerle, basın özgürlüğüyle ilgili çıkabilecek sakıncaların giderilmesinde Mustafa Kemal’in de dediği gibi en etkin yol, basın özgürlüğünü biraz daha genişletmektir.”



    Erhan Akyıldız | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 69 - 1 Nisan 1983

    1 Nisan





    Sanat ve kültür dünyamızda geçen yılın değerlendirmesini yapmak için 1983'ün ilk üç ayının geçmesini bekledik.
    Bugün bu değerlendirmeyi yaparken, geleceğe dönük umut ve beklentilerimizi de dile getirmeye çalışacağız.

    Genelde, bir ülkenin sanat ve kültür yaşamı, kuşkusuz o ülkenin ekonomik ve siyasal durumundan ayrı düşünülemez. Ancak bu, zengin, gelişmiş ülkelerin, sanat ve kültür alanında da zengin ve gelişmiş olduğu anlamına gelmez. Örneğin iyi gelişmiş ülkelerden Hollanda, İsviçre gibi ülkelerde, bugün Türk edebiyatından, sinemasından, hatta resminden daha üst düzeyde örneklerle karşılaşmıyoruz. Türk şairleri, yazarları, sinemacıları, tiyatro adamları Batı ülkelerinde şaşkınlık uyandırıyorlar. Bir ülkenin sanatı, kültürü, o ülkeyi, denizi, kumsalları, güneşi kadar tanıtır. Sanatı ve kültürü yaratan Tanrı değil de insanoğlu olduğu için, her ülke de kendi insanlarıyla varolduğu için, sanat ve kültür alanlarındaki gelişmeler, yaratılar daha anlamlı, daha derin daha insancıldır.

    Ülkemizde de, sanat etkinliklerine ve sanatçıya verilen önem bu kapsam içinde ele alınmalıdır ve alınmaktadır.

    Sanat ve kültür yaşamımızın değişik alanlarındaki durumları kısaca özetlemeye kalktığımızda ortaya şöyle bir görünüm çıkmaktadır:


    1. YAZARIN DURUMU

    1983 yılından itibaren geçerli olmak üzere, “telif hakları bağışıklık sınırı” 300 bin liraya çıkarmıştır. Bu şu demektir: Yıllık kazancı 300 bin lirayı geçmeyen sanatçılar, yazarlar gelir vergisi ödemeyeceklerdir. Bu yıl içinde, yazarların, ressamların ve diğer sanatçıların Sosyal Sigortalar kapsamına alınmaları beklenmektedir. Bugüne değin, sanatçılarımızın hiçbir sosyal güvencesi yoktu. Sosyal Sigortalar kapsamına girdiklerinde bu güvence doğacak, herhangi bir nedenle sanatsal etkinliğini sürdüremez duruma geldiğinde Sosyal Sigortalardan işsizlik aylığını alacaktır. Sanatçıların sigorta primleri, işveren tarafından ödenemeyeceği için, sanatçıların kendileri tarafından ödenecektir. Ancak bu yüzdenin, asgari ücret üzerinden hesaplanacağı sanılmaktadır.

    Sağlam kafanın sağlam bedende bulunacağı ilkesinden yola çıkan ilgililerin, yurdun dört bir yanında, sanatçılar için tatil köyleri ve dinlenme kampları projeleri hazırladıkları da sızan haberler arasındadır. Bu iş için, başta Bodrum, Marmaris, Fethiye, Köyceğiz, Side gibi sanatçılarımızın çok sevdikleri sahil yöreleri düşünülmekteyse de, yaz aylarında fazla sıcağa dayanamayan sanatçılar için Karadeniz kıyılarıyla Marmara bölgesinde de sessiz dinlenmeye ve yaratmaya elverişli alanlar araştırılmaktadır. Bugüne değin en az üç sergi açmış plastik sanatçılarla en az iki kitap yayımlamış şair ve yazarlar, en az bir oyunu oynanmış yazarlar bu tatil köylerinden yararlanacaklardır. Bu tatil ve dinlenme kuruluşlarının her birinde zengin bir kitaplık, resim ve seramik atölyeleri bulunacak, dolayısıyle dinlenme ve tatil sanatsal yaratıyla bütünleşecektir.

    Ayrıca, kurulacak bir vakıf yurdun dört bir yanındaki halk kitaplıkları için, o yıl içinde yayımlanan kitaplardan bir seçme yaparak seçilen her kitabın, her kitaplıkta bulunmasını sağlanacaktır. Bu seçmede ağırlık yerli yazarlara verilecek ve bir takvim yılı içinde yayımlanan yerli kitaplardan en az beşte biri halk kitaplıklarına girmiş olacaktır.

    Alkolün sanatçılar üzerindeki olumsuz etkisini gören ve sanat çevrelerinde alkol tüketiminin diğer iş dallarından çok daha fazla (yaklaşık yüzde 900) olduğunu saptayan Tekel, bilindiği gibi bir süre önce rakı ve votka fiyatlarını artırmıştı. Sanatçılara sağlanan bu yeni olanakların, alkol konusunda caydırıcı bir nitelik taşıması beklenmektedir. Bu caydırıcılık gözlemlenmediğinde Tekel, hiç kuşkusuz yeni zamlar yapabilecektir.


    2. TİYATROLAR VE ÖDENEKLER

    Kültür Bakanlığı bütçesinin kültüre ilişkin en büyük dilimi geçtiğimiz yıla değin Devlet Tiyatro ve Operası'na ayrılmaktaydı. Geçtiğimiz yılın sonlarında, bu eşitsizliği ortadan kaldırmak için özel tiyatrolara da ödenek ayrılmıştır. Bu yardımın olumlu sonuçları da çok geçmeden sahnelerimizde kendini göstermiştir. Shakespeare, Moliere, İbsen, Kleist gibi klasik yabancı yazarların büyük yapıtlarının dışında genç Türk yazarlarının, yenilikçi Batı tiyatrosunun örnekleri bir anda sahnelerimizi doldurmuş, ve bu tür “klas” oyunların yıllardır özlemi içinde olan seyircilerle dolup taşmıştır tiyatrolarımız. Böylesi bir ödenek olmadan gerçekleşemeyecek nice oyun (örneğin Macbeth, Godot'yu Beklerken, Gergedanlar, Ping-Pong) meraklı seyircimize sunulabilmiştir.

    Tiyatrocularımız, “ölü” denilen yaz mevsimini canlı kılmak için bu oyunları Anadolu kentlerine götürmeyi planlamaktalar. Önümüzdeki yıllarda ödenekler arttıkça, daha geniş kitlelere daha kaliteli oyunlar sunmak bir düş olmaktan çıkacaktır.

    Yıllar yılı kendi yağıyla kavrulan belediye tiyatrolarının da Devlet Tiyatrolarına bağlanması konusundaki tasarı da gerçekleşirse, Türk tiyatrosu Muhsin Ertuğrul'dan sonra, ikinci “yeniden doğuşu” yaşayacak demektir.



    3. SİNEMAMIZIN “ÖZEL” DURUMU

    Son birkaç yıl öncesine değin Türkiye, dünyanın en çok film üreten ülkelerinden biriydi. Ancak bu filmlerin yüzde doksan yalnız tecimsel amaçlı filmlerdi. Sinema, edebiyat, resim gibi olmadığı, yaratıcısının sermayeye gereksinimi olduğu için bu tecimsel nitelik anlaşılmaz bir şey değildir. Ancak sanatla tecimi birleştirme çabaları çok az sinema adamında görülüyordu. Ama haksizlik etmeyelim bu dönemde de, erotik, tarihsel, toplumsal, turistik, hattâ arabesk türün çok başarılı örnekleri verilmiştir. Son yıllarda ise biraz daha ciddi olmak isteyen sinemacıların yaptıkları filmler, özellikle yurt dışında ödülden ödüle, başarıdan başarıya koşmuşlardır. Bir kitle sanatı olarak, ülkeyi tanıtma açısından, diğer sanatlardan etkili olduğu bilinen sinemaya önümüzdeki yıllarda gereken önemin verileceği anlaşılmaktadır.

    Tiyatrolara yapılan ödeneklere benzer bir fonun sinema için gerçekleştirilmesi düşünülebilir. Örneğin, sanat değeri taşıyan filmler yapmış, yurt dışında ödüller kazanmış sinema adamlarına, senaryo aşamasından itibaren karşılıksız olarak, prodüksiyon giderlerinin belli bir bölümü bu ödenek bütçesinden verilebilir. Yurt dışında ödül alan filmlere ayrı bir tarifenin uygulanmasına ve bu filmlerin belediye resmi vb. rüsumlardan muaf tutulması ayrıca ülke sinemalarındaki gösterilerinden sonra TV'de yayımlanmak üzere maliyetinin yüzde onu ödenerek TRT tarafından satın alınması kültür ve sanat politikasının sinemaya ilişkin maddeleri arasında yer almaktadır.

    Ham filmin zaman zaman karaborsaya düşmesinin, gelişen sinemamızı olumsuz yönde etkilemesini de yakın bir zamanda önleyecek önlemlerin alınması uzun bir zaman almayacaktır.

    İstanbul Festivali'nin kapsamında yer alan sanat filmlerinin geçen yıl gördüğü ilgi, İstanbul'da uluslararası bir film festivali düzenlenmesi konusundaki çalışmaları hızlandırmıştır.



    4. GALERİLER VE RESSAMLAR

    Bir zamanlar, geçimini sağlamak için, resimden başka her işi yapan (bu arada resim de yapan) ressamlarımız, son yıllardaki ekonomik gelişmeye bakışık olarak gelişen zevklerin sonucunda, hızla büyüyen bir meraklı ve alıcı kitlesiyle karşı karşıya kalmıştır. Büyük kentlerimizde her geçen gün sayıları artan galeriler bunun güzel bir işaretidir. Daha dün, ancak bir avuç meraklının izlediği ve satın aldığı resimler bugün artık o meraklıların erişemediği fiyatlara alınıp satılmaktadır. Şeker Ahmet Paşa, Nazmi Ziya, Avni Lifij, Osman Hamdi, Halil Paşa gibi eski üstadların resimleri aranıp bulunamamakta, bulunduğunda da milyonlarca liraya gitmektedir. Fiyatları milyona dayanan, hattâ bazı resimleri birkaç milyon eden ressamlarımız arasında, Mustafa Seyyit, Şevket Dağ, Ruhi Arel, Hoca Ali Rıza'yı sayabiliriz. Orta, hattâ genç kuşak ressamları arasında da, yetenekli sayısız ressamın yapıtlarının değeri birkaç yüzbinlerle ölçülmektedir. Fiyatlardaki bu artista, duvarlarındaki boşluğu birdenbire farkeden kişiler kadar, Ankara, İstanbul, İzmir'deki Resim ve Heykel Müzelerinin de etkisi olduğu kuşkusuzdur. Zira, özellikle Ankara'da açılan Resim ve Heykel Müzesi'nden sonra, söz konusu müzelerimizin, çağdaş Türk resmi açısından pek güncel olmadığı görülmüş ve bütçeleri arttırılarak, gerek eski kuşak, gerek yeni kuşak ressamların yapıtları müzelerimize kazandırılmaya başlanmıştır. Yıllardır Türk resim sanatını yurt dışında temsil eden ressamlarımızın yapıtlarının dışında, çeşitli özel koleksiyonlarda bulunan eski ustaların resimleri de müzelere mal edilmiştir. Döviz rezervlerimiz olanak verdiği oranda, müzelerimiz önemli yabancı ressamların yapıtlarına da kavuşacaktır. Kulağımıza gelenlere göre, daha şimdiden Picasso'nun, Leger'nin, Braque, Matisse ve Giacometti'nin varisleriyle Dubuffet, Cezar, Hartung, Viera da Silva gibi sanatçıların kendileriyle ilişki kurulmuştur.


    Açıldığı günden bu yana, kapalı olduğu günlerin sayısı açık olduğu günlerin sayısından fazla olan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nin, bugün bulunduğu yerden taşınması da yeniden gündeme gelmiştir. İlgililer, yeni bir müze binası inşa ettirmekle, eski tarihi bir binanın restore edilip müze durumuna getirilmesi konusunda henüz bir fikir birliğine varamamışlardır. İkincisine örnek olarak düşünülen yapılar arasında Yıldız Sarayı'nın adı geçmektedir ki kanımızca, bu çok yerinde bir seçme olur. Zira hem tarihi bir bina kurtulmuş olur, hem de bahçesinin genişliği yeni pavyonların yapımına olanak verir. Ayrıca bu bahçenin özellikle heykellerin sergilenmesi açısından eşsiz bir mekân oluşturduğunu da belirtelim.

    Kuşkusuz, görsel sanatlar deyince yalnız resmi düşünmemek gerektir. Heykel sanatımız, ne yazık ki, resim sanatı oranında bir gelişme göstermemiştir. Birçok sanatçımız, eleştirmenimiz, sanat tarihçimiz, mezar taşı sanatımızın bir tür heykel sayılması konusunda birleşiyorlarsa da taşıdıkları tüm plastik değerlere karşı apayrı bir amaçla yaratılmış mezar taşlarının heykel sanatı içinde yer alacağı kanısında değiliz. Bu nedenle, sayısı az olan heykel sanatçılarımıza İstanbul'daki yeni müze kurulana değin siparişlerin verilmesini, bu arada yerine sağlam oturtulmadığı için kaldırılıp bilinmedik bir depoya atılan, rahmetli Kuzgun Acar'ın Kızılay gökdeleninin duvarı için tasarlanıp gerçekleştirilmiş maden heykelinin bulunması için başlanılan aramaları kıvançla karşılıyoruz. İsveç'te yaşayan ünlü Türk heykelcisi İlhan Koman'a, Zincirlikuyu'da özel bir kuruluş için gerçekleştirdiği Akdeniz adlı yapıtının gördüğü ilgi üzerine, İstanbul, Ankara ve İzmir için heykeller sipariş edilmiş olması da bu alanda atılan önemli adımlardan sayılması gerekir. Umarız ki, Hadi Bara'nın ömrünün sonunda umutsuzluktan yok ettiği söylenen heykellerinin, bir gün, bir yerlerden ortaya çıkacağına kuşkumuz yok.



    5. KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARINDA KÜLTÜR VE SANAT

    Televizyonumuzun henüz ikinci kanalı yok. İkinci kanallar bilindiği gibi, daha çok “Aman aman hey” müziğine “La minör sonat"ları; “Opera” gibi garipliklere “Puccini, Wagner” gibileri; “Dallas” türü dizilere “Balzac” dizilerini; “uykudan önce"ye, “uyanıklığı” yeğleyenlerin izledikleri programları yayımlayan kanallardır. ikinci kanala kavuşuncaya değin, televizyonumuzun, halkı eğitici rollerini de düşünerek bu tür kültür ve sanat programlarının sayısını ve süresini artırmaya başladığı, televizyon izleyicilerinin gözünden kaçmamış olsa gerektir. Son aylarda izlediğimiz filmler arasında, Orson Welles'in “Citizen Kane", Chaplin'in “Modern Zamanlar", Bunuel'in “Robinson"u, Antonioni'nin “Gece", Fellini'nin “Amarcord"u gibi dünya sinemasının önemli yapıtlarının yer alması, “Tv'de Sinema"nın yalnız vakit geçirici değil, öğretici, yüceltici bir yanı olabileceğini göstermiştir. Keza, haftada bir yapılan Yuvarlak Masa programlarının konuları (son üç haftanınkileri sıralamakla yetinelim: “Tarihin Çağdaş Yorumu / Sanatta ve Düşüncede Ulusallıktan Evrenselliğe / Bir Eğitim Sorunu: Ezbercilikten Düşünmeye") ve yaşayan sanatçılarımızla yapılan söyleşiler, hem ikinci kanal izleyicilerine sesleniyordu, hem de birinci kanal seyircilerinden belli bir kitlenin ilgisini o güne değin üzerinde duramadıkları konulara çekmeyi başarıyordu. TRT'nin geleceği düşünerek bir arşiv oluşturmak için başlattığı çalışmaları da övgüyle anmalıyız. Tüm canlılar gibi, sanatçılarımız, yazarlarımız, düşünürlerimiz de bir gün aramızdan ayrılacaktır. Onların yaşamını görüntülemek, seslerini gelecek kuşakların duymasını sağlamak sanata, kültüre ve bunları yaratan insanlarımıza gösterdiğimiz  ilgiyi belgeler. Üstelik bu ulusal bir görevdir de. TRT arşivlerindeki eski çekimlerin gözden geçirilmesi, eksiklerin tamamlanması, yeni çekimlerle zenginleştirilmesi yolundaki çabalar, bilinçli bir kültür programının öğeleridir kuşkusuz. Daha da önemlisi, bir kuruluşun belleği arşivlerdir. Arşiv ne kadar zengin olursa, yarın, geçmiş de öylesine iyi değerlendirilir.


    TRT'nin, bir yandan kültür ve sanat arşivini zenginleştirirken, güncel sanat ve kültür yayınlarına ayırdığı süreyi yavaş yavaş artırarak kültürü ve sanat yayma işlevini yerine getiriyor. Örneğin haftada bir gün yayımlanan ve yeni çıkan kitaplara ayrılan saatte üzerinde tartışılan kitapların satışlarındaki artış bu işlevin önemini çok iyi gösteriyor.

    Hey gidi geceler....
    Hey gidi düşler...



    (Çizgiler: Tan Oral) | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 69 - 1 Nisan 1983
    ________________________________________________________________________________________________






    3 MART 19...

    Havaalanında uçaktan indiğimiz zaman bizi gümrük memurlarından başka karşılayan olmadı. Memurlar bavullarımızı, valizlerimizi didik didik arayıp taramaya başladılar. Biz, hareketin protokola aykırı olduğunu, ticaret heyeti olduğumuzu, eşyalarımızı arıyamıyacaklarını söyledikse de, gümrük, memurlarına söz anlatamadık. Belgelerimizi gösterdik, para etmedi, muayeneden sonra iki saat kadar bekledik. Gelen giden olmadığı için ne yapacağımızı bilemiyorduk. Gece için kendimize bir otel aramaya karar verdiğimiz sırada bizi beşyüz kişiye yakın bir kalabalık karşılamaya geldi.

    Karşılayıcıların bağında bulunan zat,
    - Biz sizi deniz yolu ile geleceksiniz diye sabahtan beri iskelede bekliyorduk, dedi.

    - Pek şakacısınız, diye cevap verdim.

    Bu zatın bizim memlekete denizden yol olmadığını bilmemesi elbette olanaksızdı. Gümrük memurlarından şikâyet ettik. Pek nazik biçimde özür diledi:

    - Sizi, bizden sanmışlar. Bir kaçakçı çetesi geliyor diye ihbar olmuş da...

    Sonra gülerek ekledi:
    - Sizi yabancı yerine koymamışlar, bizden sayılırsınız.

    - Teşekkür ederiz.

    Karşılayıcıların başında gelen zat,
    - Sizi ancak beş-altı yüz kişiyle karşılayabildik, dedi.

    Neden bu kadar kalabalık?” diye sormama vakit bırakmadan,
    - Çünkü, dedi, gazeteciler Amerika'dan gelen bir artisti karşılamaya gitmişler. Sayın bakan da propaganda gezisinde, müsteşar bey açılış töreninde, genel müdür de yapılacak barajda. Vali, pazarı teftişe çıktı. Protokol müdürü garda başbakanı uğurluyor. Mektupçu ile hukuk işleri müdürünü bu sabah emekliye ayırdılar. Özel kalem müdürü, görülen lüzum üzerine izinli gönderildi. Genel müdür yardımcısı sağlık nedenleriyle istifa etti. Kala kala bir ben kaldım. Onun için bu kadar az kişi geldik. Yoksa onbeş yirmi bin kişi ile sizi karşılardık.

    - Zatıâliniz kimsiniz? diye sordum.

    - Ben, bakanlığın müsteşar muavininin birinci şu müdür vekilinin sekreter yardımcısına vekalet ediyorum. Eğer bakanlık emrine alınmazsam, sağlık nedeniyle istifa ettirilmezsem, mecburi izine gönderilmezsem, görülen lüzum üzerine işten çıkarılmazsam, görevden affedilmezsem, şu dakikada bu işle meşgulüm.

    Otomobillere binerken,
    - Karşılama törenini denizde hazırlamıştık, dedi. Şimdi hep birlikte sahile gidelim. Orada tören yapıldıktan sonra istirahat edersiniz.

    Sahilde arabalardan indik. Kayıklara binerek açıkta duran yata çıktı. Yat, iskeleye yanaşamadığı için, biz kayıklarla yata yanaştık. Yat kalkınca, bizi bayraklarla donatılmış gemiler karşıladı. Sahilden kırk bir pâre top atıldı.

    Sahile döndük. Rıhtım üzerinde yirmi ile yirmibeş yaş arasındaki küçük kız çocukları(!) bize buketler verdiler. Üzerlerinde “Hoşgeldiniz!” yazılı, meşe dalları ve çalı süpürgesi otlariyle süslü takların altından geçerken kurbanlar kesildi. Bandonun önünden geçerken fotoğraflarımız çekildi. Alkışlar arasında konuk kalacağımız otele geldik.


    4 MART 19...

    Otelde, gazetecilerin baskınına uğradık. Fotoğraflarımızı çektiler.

    - Memleketimizi nasıl buldunuz? diye sordular.

    Biz de her gittiğimiz gerikalmış ülkede, her zaman, her yerde olduğu gibi,
    - Fevkalâde.. Harikulade.. Cennet gibi... Kalkınmalarınıza hayran olduk. Bizim için sizden alınacak pek çok dersler var... gibi pohpohlayıcı sözler söyledik.

    Gazetecilerden biri bana,
    - En çok hoşunuza giden ne oldu? diye sordu.

    Ben, nasıl cevap verilirse hoşlarına gideceğini önceden öğrendiğim için,
    - Şişkebaplarınızla dolmalarınıza, bir de baklavanıza bayıldık, dedim.

    Gazeteciler tam ayrılacağı sırada içlerinden biri,
    - Siz ne oynuyorsunuz? diye sordu.

    - Oyun sevmem, dedim.

    Yüzüme tuhaf tuhaf baktı.
    - Ciddi söylüyorum, hayatımda hiç oyun oynamadım, dedim.

    Bizim heyetteki arkadaşlardan birine döndü,
    - Siz nerede oynuyorsunuz? dedi.

    O da oynamadığını söyleyince, başka birine sordu:
    - Maçta kimler oynayacak?

    - Ne maçı? dedik.

    - Siz Magsonar futbol takımı değil misiniz?

    Hayatımda bu denli şakacı insanlar görmedim.

    İçlerinden birisi,
    - Yok canım, bunlar futbolcu falan değil, dedi, bunlar Monako'dan gelen güreş takımı...

    Başka bir gazeteci de,
    - Yok yahu, dedi, görmüyor musunuz heriflerin suratlarını, bunlar besbeli Honululu'dan gelen operet artistleri..

    Biz, gazetecilere ticaret heyeti olduğumuzu anlatınca,
    - Öyleyse sabahtan beri ne diye bizi meşgul ediyorsunuz? diye çıkıştılar.

    Kendilerinden özür diledik.


    5 MART 19...

    Geceki ziyafet pek neşeli geçti. ziyafet sofrasında bir zat ayağa kalkarak, iki memleket arasındaki kültür, ticaret, tarih, kozmografya, kimya ve hesap ilişkilerinden ve kader birliğinden sözetti. Ve kadehini şerefimize kaldırdı. Bütün kadehler havaya kalktığı sırada, birdenbire elektrikler söndü. Kısa bir şaşkınlıktan sonra, herkes dışarı fırladı. Biz neye uğradığımızı şaşırdık.

    - Kontak!.. Kontak!.. diye bağırıyorlardı.

    Önce bize bu yapılanı, bu memleketin bir geleneği, şakası, sürprizi sandım.

    Bir süre sonra elektrikler yandı.

    Nazik bir zat,
    - Çok affedersiniz, dedi. Biz elektrik kontak yaptı sanmıştık. Çünkü arasıra böyle kontak olur. Halbuki kontak değilmiş.

    - Neymiş? diye sordum.

    - Bu kez sigorta atmış, dedi...

    Yeniden yemeye içmeye başladık. Yine lambalar gündü. Bir kaçışma, koşuşmaca daha oldu.

    Karanlıkta yakaladığım birine,
    - Kontak mı, yoksa sigorta mı attı? diye sordum.

    - Değil, dedi, bu kez cereyan kesildi.

    - Ne kadar sürer?

    - Belli olmaz. Bazen uzun sürer ama, bazen de bir iki saat içinde onarılır.

    İyi ki, çok ihtiyatlı insanlar olduklarından hemen gaz lambalarını, mumlar getirdiler. Fakat lâmbaların gazı yoktu. Bu kez şamdanlardaki mumlar yakarlarken cereyan geldi.


    6 MART 19...

    Bu gece onurumuza sabaha kadar sanat gösterisi yapıldı. Şarkılar söylendi, sazlar çalındı. Doğrusu pek güzel eğlendik.


    11 MART 19...

    Dün, müzeleri, anıtlar gösterdiler. Bugün de yeni açılan fabrikaları dolaştırdılar. Yarın da kenti gezdirecekler. Henüz ticaret konuşmalarından lâf yok. Ayıp olur diye biz de bir şey söylemiyoruz... Herhalde bir programları vardır.


    16 MART 19...

    Buraya ticaret andlaşması için geldiğimizi hatırlatmamızın doğru olup olmadığına bir türlü karar veremiyorum. Bu hususta emirlerinizi beklerim. Dün gece sabaha kadar şerefimize çok büyük bir ziyafet daha verildi. Bugün okulları gezdirecekler, akşama başka bir ziyafetteyiz.


    19 MART 19...

    Dün gece yarısından sonra yirmialtı otomobille Sulukule denilen yere gittik. Sabaha kadar eğlendik. Size bu raporu uyku sersemi yazıyorum.


    20 MART 19...

    İki gündür bizi eğlencelerle, balolara, ziyafetlerle, içkilerle iyice serseme çevirip öylece müzakere masasına oturtmak, kazıklamak istiyorlar, diye kuşkulanmıştım. Yanılmışım. Üç haftadır buradayız. Müzakerenin lâfını bile eden yok.


    25 MART 19...

    Bugün genel müdüre anlaşmayı ne zaman yapacağımızı sordum.

    Şaşırarak,
    - Ne anlaşması? dedi.

    - Ticaret anlaşması, dedim.

    Büsbütün şaşırınca, kendilerine açıkladım. O zaman,
    - Yaaa, siz ticaret heyeti misiniz? dedi, biz sizi başka bir memleketin yardım heyetiyle karıştırmışız.

    Akşama yine şerefimize bir ziyafet var.


    1 NİSAN 19...

    Dün gece bizim heyetten üç kişi sarhoş oldu. Biz de onlar gibi zeybek, telli oynamasını öğrendik. ziyafetlerde, hopluyor, zıplıyor, göbek atıyoruz. Ticaret işini bir kez daha hatırlattım.

    - Kolay canım. Biz size palamut, tütün, pamuk, fındık satarız, siz de bize kahve satarsınız, dediler.

    - Bizde kahve yok, yetişmez, dedik.

    - Öyleyse buğday satın! dediler.

    - Biz buğdayı altı ay önce sizden satın almıştık, dedik zararı yok, artanın bize satarsınız, dediler.

    Çok şakacı insanlar.
    Ertesi gün gazetelerde resimlerimiz çıktı. Altında şöyle yazıyordu:

    "Dost komşu memleketle ticaret anlaşması yapıldı. Yeniden 500 milyon dolarlık kredi açtılar. Zaruri ihtiyaçlar dudak boyası, zıpzıp, nalmıhı, sapan lâstiği gönderecekler."


    20 NİSAN 19...

    Geri dönmemiz için yüksek buyruğunuzu aldık. Fakat ticaret heyetimiz bu memleketin havasına o kadar alıştı ki, artık dönmemize olarak yoktur. Yiyoruz, içiyoruz, eğleniyoruz, oynuyoruz. Bu nedenle toptan uyrukluk değiştirerek bu güzel memlekette kalmak kararını verdiğimizi saygılarımızla arzederiz!

    Damda Deli Var”dan


    Aziz Nesin | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 69 - 1 Nisan 1983

    ________________________________________________________________________________________________





























    Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 69 - 1 Nisan 1983