İnce Memed (roman)


Çukurova toprağı kadar zengin insan değerleri ve Toroslar kadar sert yaşam koşulları:
İnce Memed destan-romanı

İlk İnce Memed kitabı 1955'te basılmıştı. 1987 yılı elimize yapıtın dördüncü cildini de getirdi. Bu iki kitabı, Memed'in serüveni, yazarın kimliği, insana ve topluma, doğaya bakışı birleştiriyor. Öte yandan arada geçen 32 yıllık zaman dilimi, 351 + 590 + 641 + 557 = 2639 sayfalık bu uzun diziyi oluştururken yazarın anlatış biçimini, kahramanına ve onu kuşatan çevreye, sorunlara bakışını da değiştirmiş, geliştirmiştir. Memed'in önümüze açılan dört ciltlik serüveninin bir defada tasarlanmadığı, başlangıç yazılırken şimdiki sonun düşünülmediği, her yeni ciltte daha öncekileri de artık değiştirme, düzeltme olanağının ise kalmadığı iyice bellidir. Bu dört cildin düzenlenmiş bir plan içinde sunulmasını bekleyen okur, belki de umduğunu bulamayacaktır. Örneğin ilk ciltte Iraz, Hatçe'nin İnce Memed'den olan çocuğunu alıp bilinmedik bir yere gitmişti. Sonuncu ciltte ise Seyran, yerleştiği deniz kıyısındaki kasabada Memed'in ikinci çocuğunu büyütmeye koyulmuştur. Bu tür oluntular herhangi bir cildin serüvenini kurmada bağımsız bir biçimde ele alınmış değildir. Aynı biçimde, birinci ciltte Abdi Ağa'yla yeğenini, ikinci ciltte Ali Safa Bey'le Kel Hamza'yı öldüren İnce Memed'in üçüncü ciltte de bir köyün halkını yerinden yurdundan acımasızca sürmeye kalkışan toprak sahibi Mahmut Ağa'yı öldürüp yeniden dağlara döndüğü anlatılmıştı. Son ciltte ise silahını bırakıp kimliğini gizleyerek Seyran'la Payas'a yerleşmeye çalışan kahramanımız dokuz köyün insanını sıtmanın kucağına iten, emekçilerin hakkını yiyen, elini öğretmen Zeki Nejat'in kanına bulamış Şakir Bey'le Ali Safa Bey'in bir benzeri olan Arif Saim Bey'i öldürmektedir.

Dördüncü cildin sonunda köylüleriyle vedalaşırken “gene geleceğim” diyen İnce Memed'den bir kez daha haber alınamaz olur.  Öteki Toros köylükleriyle birlikte Dikenlidüzü, Çiçeklidere, Menekşe, Yanıkoren köylüleri birinci ve ikinci ciltte Dikenlidüzü, üçüncü ciltte Çiçeklidere köylülerinin yapmaya başladığı işe koyulurlar: Toprağa saban atmadan önce her yıl Memed'in anısına, çakırdikenlerinden, karaçalılardan, kevenlerden, devedikenlerinden öbekleri tutuşturmakta, sonra da toy-düğün etmektedirler...

Bu kalıplaşmış çerçeve içinde Memed için düzenli bir şemaya uydurulmuş bir serüven düşünülmemelidir. İlk İnce Memed yayınlandıktan sonra Yaşar Kemal eşkıyalığı örgütlü toplumsal eylemle eş tutuyor ve toplumsal çelişkileri ortadan kaldırmada böyle bireysel bir başkaldısı çıkar yol gibi gösteriyor diye eleştirilmişti. Öte yandan Memed'in ilk ciltte yalnızca oluşum aşamasının canlandırıldığı, ilerde kent yaşamına karışarak yolunu bulabileceği de hatırlatılmıştı. Şimdi gerçekleşen dizi içinde haksızlığa bireysel karşı çıkıştan toprak ağalarıyla, daha sonra yönetim organıyla savaşıma geçilmektedir. Başka bir düzlemde dağdaki eşkıyalığın koşullarıyla öteki insanlar arasına dönmeye çabalayan eşkıyanın yaşamındaki açmazlar sergilenmektedir. Olayın zaman dilimi Cumhuriyet'in onuncu yıldönümündeki genel affı yani 1933'ü izleyen birkaç yıldır. Son ciltte daha Atatürk yaşadığına göre de 1938'den önceki 5 yıllık süre söz konusudur. Bu dönemde yönetimin yanında yer alan çıkar öbekleri tarafından ekonomik olanaklar alabildiğine sömürülürken Cumhuriyet ideolojisinin nasıl yozlaştırıldığı da gösterilmektedir.

Dizinin bütün bu içeriği ise birbirinin doğal sonucu olarak göstermeyişi önemli eksiğidir.

İnce Memed 3'ün sonunda kahramanımız Çiçekli Mahmut Ağa'yı öldürmüş, bir kez daha ortadan yitmişti. Dördüncü kitabın başında onu bu eyleminden sonra, jandarmaların elinden kurtulmaya çalışırken görüyoruz. Gâvurdağları'nın dibinde, Payas Kalesi yakınlarında Abdüsselam Hoca'nın köyüne gidip yerleşiyor. bahardan ertesi bahara değin bir yıllık süre içinde eşkıyalığı bırakış serüvenini, onu yeniden dağa çıkmaya zorlayan nedenleri kitap boyunca izliyoruz.

Yazar, üzerinden 50 yılı aşkın süre geçmiş bir zaman dilimini konu edinmektedir. yılların gerçeklerine ve sorunlarına kaçınılmaz bir biçimde kendi yaşadığı dönem açısından bakmaktadır. Bunun sonucu kimi zaman yanılmalar, anakronizmler yok değildir. Örneğin kişilerden biri Altaylar'dan Viyana kapılarına kadar on altı devlet kurduğumuzu söylemekte, TC'den son Türk devleti diye söz etmektedir. Yanlışlığı apaçık olan bu kavramlar 1960 sonrasının malıdır. Mücahitler Derneği de 1933-1938 döneminin değil 1950 sonrasının ürünüdür!

Haksızlığa başkaldırma, bir kesimin devlet eliyle zenginleştirilmesi, bunların yönetimle işbirliği içinde bulunmaları, işkence vb. gibi kimi konular ise anlatılan günler gibi yaşadığımız günlerin ve daha eski zamanların da ortak sorunlarıdır. Romancı bütün bunları deşerken Memed'in yaşamından Anadolu'nun eski uygarlıklarına, halk ayaklanmalarına, tarikat inançlarına uzanmaktadır.


EŞKIYALIĞIN RUHSAL, TOPLUMSAL NİTELİKLERİ

Memed'in serüveni eşkıyalığın ruhsal, toplumsal niteliklerini önümüze sermektedir.

Geçmişindeki kan ve yılgıdan uzaklaşma umuduyla Payas kalesinin gölgesine sığınan Memed bir yandan barış içindeki yeni bir yaşamın umutlarını taşır, öte yandan eşkıyalığı bıraktığına pişman olur. Bir hayalin ardına takılıp buralara indiğinden yakınır. Bu arada eşkıyalığı başından beri hiç sevmediğini de dile getirir. Adam öldürmek çok zoruna gitmektedir. “Bir ağa öldürsen iki bin ağa geliyor” der. Memed'in sorusu Abdi Ağa'yı, ardından Ali Safa Bey'i, Çiçekli Mahmut Ağa'yı, bütün bunları öldürmesinin kendisine, köylülere ne kazandırdığıdır. Meraklı gözleri yaşama, insan ilişkilerine çevrilmiştir: “Bu insanlar ne istiyorlardı, Deli Durdu, Recep Çavuş ne istiyordu? Bu ölümlü dünyada Abdi Ağa ne istiyordu? Ferhat Hoca ne istiyordu? Ya Kızılbaşoğlu, o ne istiyordu? Attan, insanlardan, her şeyden, uçan kuştan, vızıldayan sinekten bile ödü kopuyor, o da bir şey istiyor, istiyor ya, ne?

Memed haksızlığa kendi yolunu izleyerek karşı koyarken köylü İlyas Çavuş eşkıyalığın “zor bir zanaat” olduğunu vurgular. Eşkıyanın eninde sonunda eline hiçbir şey geçmeyecektir. Halk inancı onların yüreğinde ışıktan bir kurt olduğunu kabul eder. Memed de halk için kendilerinin bir umut oldukları, bir işe yaradıkları inancındadır.

Halkın bu başkaldırmış insanlara bağlı umutları, onlardan beklentileri vardır. Eski bir kurtuluş savaşçısı, bilinçli bir aydın olan öğretmen Zeki Nejat, devrimi gerçekleştiren kadro adına konuşur, “İnce Memed'i halk yüceltti” der, “demek ki biz halkın ihtiyacını karşılayamadık” diye günah çıkarır. Ferhat Hoca gibi dünyanın iyisini kötüsünü kavramış olanlar İnce Memed gibi insanların öyle uzun süre eli kolu bağlanmış, eylemsiz kalamayacağını farketmişlerdir.

Memed'in çıkarlarını sarstığı toprak sahipleri ve onların yandaşları halkın yanındaki bu eylem adamlarına bugün de değişmeyen klişe suçlamalar yönelteceklerdir. Onlar Memed'i destekleyenlerin her birinin bir İnce Memed olup dağdan şehirlere inmesi olasılığından ürkerler. Kendilerinin vatanı kurtarmış olduklarını ileri sürerler; onlar yüzünden vatanin elimizden kayıp gideceğinden korkarlar. Biri “irtica, eşkıyalık olarak ince Memed'in kişiliğinde hortlamıştır” derken bir başkası, “bu gidişle bolşevikliğin ülkede tez günde yerleşeceğini” ileri sürer!

Memed'in yetişmesi boyunca ve İnce Memed olduktan sonra karşılaştığı olaylar, yaşam deneyleri ona çok şeyler öğretmiştir. Ama kasabaya yerleşip öğretmen Zeki Nejat'tan öğrendikleri onun gözlerinin önündeki pek çok perdeyi kaldırır: “O öldürülen Muallim Zeki Bey var ya, çok şey biliyordu, dünya üstüne, insan üstüne (...) Şimdi ondan sonra ben bir tek Memed değilim, iki, üç, beş tane adam gibiyim” der. Kasabada paralarını alamayan çeltikçi ırgatların giriştiği eylemden de öğrenciler çıkarır: “Memed. bu korkunç güce şaşakalmıştı (...) Bu kalabalık, böyle bir kalabalık olunca, hiç konuşmayıp susunca... Bu kalabalık çok çok çoğalınca, dağlara, ovalara sığmayınca... İşte o zaman insan neler yapmazdı...”

Kitabın birçok yerinde birbirinden ayrı çıkarların sahipleri, ayrı cephelerin insanları köylüleri, halkı kendilerine göre yorumlayıp değerlendirirler. Arif Saim Bey halkın yalnız kuvvetten anladığını ileri sürer “onu yalnız ezeceksin, ezeceksin” derken de haklarını isteyenlerin üzerlerine “balyoz gibi” ineceklerini söylerken de Memed'in serüveniyle yazarın arasında günümüzde yaşanmış nice olayın yer aldığı farkedilmektedir.

Taşkın Halil Bey bir halk adamını alt edebilmek için ona halk düşman etmek gerektiğini ileri sürer. Arif Saim Bey'e göre “Bizim halkımız binlerce yıldan bu yana yoksulluk çekmiş, ezilmiş, çiğnenmiş, bütün insan olma gücü elinden alınmış bir halktır. Böyle bir halk değil başkaldırmak, korkusundan gözünü bile açamaz” Herkes halkı kendi işine geldiği gibi, kendi çıkarlan açısından görüp değerlendirmektedir. Örneğin Muallim Rüstem de “İstiklal Harbi'nde eğer dayak olmasaydı, arkalarından kurşun, süngü gelmeseydi bu köylülerin hiçbiri savaşa gitmezlerdi. Zorla onlara vatanlarını müdafaa ettirdik” diye konuşur.

Halkın haklarını savunmada, elde etmede uğradığı yenilgiler Memed'in yandaşlarından Ferhat Hoca'nın ağzında tarihin yalanlamadığı bir inanca bağlanır: “Yenmişler, yeniyorlar ama sonunda yenilecekler. Dağ, taş, canlı cansız hep bizimle. Biz gökte kuş, yerde karınca kadar çoğuz. Biz yeneceğiz.”


MEMED'İN KÖYLÜLERE BAKIŞI

Memed'in köylülere bakışı da dikkat çekicidir. Memed'in yazarı onun ağzından toplumcu bir kalem için söylenmesi cesaret isteyen bir gözlemi dile getirmekten çekinmez: “Şu dünyada şu köylü milleti kadar zalim bir millet var mı, hele de zulmü kendi kendine. Dünyada hiçbir şeyden, yılandan, ejderhadan, beyden paşadan, aslandan kaplandan, tek boynuzlu gergedandan korkmayacaksın, ille de bu köylü milletinden korkacaksın. Ne dostluğuna güveneceksin, ne düşmanlığına.”

Ancak Memed farkına vardığı bu gerçeği hazırlayan nedenleri de görebilmiştir: “Köylüler, dünya kurulduğundan bu yana zulüm altındalar zulme dayanmışlar, yoksulluğa, alçalmaya, aşağılanmaya, öldürülmeye, tutsaklığa, on yıl askerliğe, Yemen'e dayanmışlar (...) En çok zulüm gö-renden korkacaksın. Fırsatını bulursa bin misli zulmeder.”

İnce Memed dizisinin doğaya, hayvanlara, kuşlara, dağa, denize bakışı, renklerden, kokulardan her birimizin bakınca görmesini beceremediğimiz bir cennet canlandırdığı doğrudur.

Ancak bu çerçeve gitgide daha yoğun toplumsal çelişkileri, insan ilişkilerini kuşatmaktadır. Dördüncü ciltte Memed'in yerleştiği kasabada konu edinilen çeltik ekimi romancının başka yapıtlarında da işlenmiş sorunları önümüze getirir.

Bölgenin en büyük çeltikçisi Şakir Bey ovaya binlerce dönüm çeltik ektirir. Dokuz köy su altında kalır. Bataklığın ortasındaki köylerin hali dumandır. “Bütün ova köylerinin mezarlıkları her yıl taze çocuk mezarlarıyla doluyordu.” Şakir Bey sıtma belasına önlem alınmasını isteyen İstiklal Madalyası sahibi öğretmen Nejat'a, “Sen çeltiğin ve milli servetin düşmanısın, göğsüne takili teneke parçasına mı güveniyorsun?” diye çıkışabilecektir.

Kurtuluş Savaşı'nın hemen sonrasında Çukurova toprakları insafsızca paylaşılmış, fırsatlara dayanılarak ilerki yılların varlık farklılıkları keskinleştirilmiştir: “Her ağa, her bey azıcık ağzı laf yapan, falan cephede savaştım, çarpıştım diyen, yarası varsa onu göstermeye gerek kalmadan kolaylıkla bir yolunu buluyor, istediği eve, bahçeye, toprağa konuyordu”. Öğretmen Zeki Nejat dönemin toplumsal siyasal görünümünü çizerken, “Daha kurşun sesini duyar duymaz kaçan ya da düşmanla işbirliği yapmış ağaların ovayı paylaştıklarından, gene eski hamam eski tas fakir fukaranın aç kaldığından, ağaların beylerin fakir fukaraya olmadık zulümler ettiğinden, hiçbir şeyin değişmediğinden, fıkaraların sinekler gibi sıtmadan kırıldıklarından, Mustafa Kemal Paşa'nın yöresini alan bu ağaların beylerin onu kandırdıklarından” söz edecektir.

Payas'taki evin duvarına asılan Atatürk resmi karşısında Hürü'nün aklından geçirdikleri, halkın sağduyusundan kaynaklanan değer yargıları getirir. Yaşlı kadın “O doru atlı, yakası yıldızlı Mustafa Kemal Paşa'yla konuşacağım, ona bir iki sözüm var ki altından kalkabilirse yiğit derim ben ona” diye söylenir. Soracakları ise şunlardır: “Sen diyecekti, dul bir kadının oğlu olasın da, karga çobanlığı yapasın da, sonra da gelesin, ordunun başı olasın da, fakir fıkara da senin askerin ola, sen de fakir fıkaraya zırnık koklatmayasın da, bütün dünyayı gene ağalara, beylere pay edesin de... Bunu sana hiç yakıştıramadım.”

Hürü kadının karşılık beklediği sorular öğretmen Zeki Nejat'in kişiliğinde aydınlara yöneltilmiş eleştiri olur: “O Mustafa Kemal Paşa bizim adamımızdı da, karga, çoban has bir kişiydi de, sen de onunla burun buruna geldin de neden varıp da onun yanına sokulmadın, sokulup da bizim has adamımızsın, demedin? Demedin de onu gidip ağalara beylere teslim ettin? Senin de bu işte hiç suçun yok mu Zeki oğlum.”


YAŞADIĞIMIZ GÜNLERE GÖNDERMELER

İnce Memed'in serüveni boyunca her ciltte canlandırılan değişik eşkıya yüzleri birbirinden ayrı kişilikler oluşturur. Son ciltte Ferhat Hoca, eşkıya Bayram bunlardandır. Onların karşısında ise eşkıyayı izlemeye çıkanlar yer alır. Yazar bunları kara mizahın olanaklarından yararlanarak canlandırır: “Binbaşı'nın hele duruşu... Sarışın, görkemli bir kurda benziyor, parlak çizmeleri üstünde yaylanıyordu“; “Muhterem ve yiğit Yüzbaşı'm, ben derdimi sizin gibi Cumhuriyet'in bir kahraman evladına, sarışın bir kurda benzeyen asil Türk çocuğuna anlatabileceğimi zannediyorum.”

Gözü kara, askerliğe baş koymuş, anasından asker doğmuş bu ezilmiş, alçalmış köylüye de kin bağlamış bir yiğit” diye tanıtılan Kertiş Ali Onbaşı'ya gelince, ona, “Bu köylünün üstünden bir gün olsun dayağı eksik edersen bu ülke batar” diye öğretmişlerdir, o da “bir işkence, bir ölüm yeli gibi eser.”

İşkenceye alet olanların nasıl hem emri yerine getirdikleri, hem bunun kötü olduğunu farkettikleri, hem kendilerini suçlu saymadıkları anlatılırken, Memed'den çok sonraki olaylara türlü göndermeler yapıldığı belli olur: “Bu dayak atan eller benim değil ki, ben bu elleri hükümete verdim, o da bana rütbe verdi, benim hiç günahım yok bu işte. Bir de ben adam öldürenleri, hırsızları dövdüm. Onlar kötüdürler. Bir de hükümetimize karşı koyanları, eşkıyaları döve döve öldürdüm. Benim hiçbir suçum yok.”

Yaşadığımız günlere göndermeler baskıya uğrayan, yerlerinden yurtlarından edilen köyler anlatılırken de sürdürülür: “Süngütak köylere hücum ettiler, daha köylülere nedir, ne oluyor demeye vakit bırakmadan, onları yayan yapıldak, yatakları sırtlarında Çukurova yoluna düşürdüler, candarmaların korumasında, uzun ağıtlar, ilenmeler, çığlıklar, iniltiler gökleri tutarak düze indirildiler.”

Halk edebiyatında ve halk inancında eşkıyalıkla ilişkili motifler bir söylence zenginliği içinde roman boyunca karşımıza çıkıyor. Böylece roman Anadolu insanının tarihsel inanç ve değerlerinden de beslenmiş oluyor. At bu motifler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Alevi dedesi Dursun Dede bütün bu söylencelerin tarihle yaşamı birleştirdiğine dikkati çeker: “Yemen'den öte bir yerde Düldül hâlâ savaştadır. Ali daha savaştadır. Kafdağı'nın arkasında Köroğlu'nun kıratı, dostluk için yiğitlik, doğruluk için, zulme karşı, bilcümle kötülüklere karşı savaştadır. Alagözlü Dedem Pir Sultan yedi derya ötesinde zulme karşı savaştadır. Cümle kırklar, pirler, iyi kimseler zulme karşı savaştadırlar.”

Bütün bu motiflerin gerçek yaşamdaki yerlerini Murtaza gibi ağalar da farketmişlerdir: “At bir timsaldir. Onun arkasındaki Anacık Sultan da timsaldir. Bunlar halkın yarattığı timsal... İsyan timsalleri. Bize güçleri yetmeyince atı, börtü böceği, kurdu çakalı ölümsüzleştiriyorlar.”

Ölümsüz at, sihirli yüzük, okunmuş gömlek gibi öğeler halk söylencesinden taşıp romanın sayfalarında yer alırken Anacık Sultan bunların tümünü ayakları yere basan gerçekçi bir yorumla değerlendirir: “Bende keramet yok. Keramet çiçekte, ağaçta, otta, kuşta, böcekte, insandadır.”

İnce Memed Çukurova toprağı kadar zengin insan değerleri ve Toroslar kadar sert yaşam koşullarını birleştiren bir destan-romandır. Yaşar Kemal bu destani oluştururken Çukurova insanının iç değerlerini yansıtan el emeği ürünlerini, göz nuru dökülmüş nakışlı işleri, türküleri, ağıtları geniş bir biçimde sergilemeyi sürdürmüştür. Ancak romanın oluştuğu otuz yılı aşkın süre yazara halkın daha eski geçmişiyle ilgili başka kaynakları da tanıtmış, canlandırdığı büyük yapı içinde bunlar da yeni bir anlamla yer almışlardır.

Romanın son cildinde Anavarza'nın üst başındaki Bozkuyu'yla Cığcık köyü arasındaki ören yeri şöyle tanımlanıyor: “Bu alana baştan aşağıya mozaik serilmiştir. Burası da çılgın bir renk cümbüşündedir. Kadim günlerden bu yana bu mozaikler Çukurova'ya renklerini, biçimlerini, bitmez tükenmez bir kaynak olarak dağıtırlar ve Cığcık köylülerinin kilimleri geleneksel kilim renklerinden, nakışlarından kopmuş, kendine özgü renkler, nakışlar bulmuştur.”

Yaşar Kemal köyünde olduğu gibi Misis'te, Dumlukale'de de Yörüklerin halılarına, kilimlerine mozaiklerindeki nakışları örnek aldıklarını, onlardan yararlandıklarını anlatırken, bir yandan Anadolu'nun uzak geçmişinden bu yana sürüp gelen uygarlık değerlerini hatırlatmış oluyor, öte yandan kendisinin de yapıtında bütün bu verimlerden yararlar sağladığına işaret etmiş oluyor.

Onun romanında halk sanatları halk sanatçıları olağanüstü elişleri, derin anlamlı halk edebiyatı ürünleri geniş bir yer tutmaktadır. Andırın'daki Saraç Hacı bu soylu kaynağın temsilcilerindendir: “Saraç Hacı çok güzel türküler söyler, soylu atlara sırma işleme savatlı eyer, dizgin yapar. Bir at soylu, onun istediği gibi bir at değilse, Dulkadiroğlu Hacı Sultan ona dünyayı verseler o ata eyer, dizgin, belleme yapmaz. Onun her işlediği eyer bir renk denizi, bir çiçeklik, bir cennet bahçesidir.”

Eşkıya Bayramoğlu için destan yazan, onu yerin dibine batıran Aşk Kıvrak Ali'ye Bayramoğlu'nun kendisi şöyle der: “Çok güzel, çok haklı, çok namuslu, korkusuz söylemişsin âşık. Bu dünyada senin gibi âşıklar olunca arkadaş, iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin sırtı yere gelmez.”

Kasabaya yerleştikten sonra halkı tanıdığı kadar okumuş yazmışları da tanımaya başlayan Memed'in onlarla ilgili görüşleri ise halk adamları ve halk sanatı için varılan değer yargılarından çok farklı olacaktır: “Bu kasabadaki su okumuş yazmış takımında çok eksik vardı. Hepsi yarım adamlarmış gibi geliyordu Memed'e. Ağası, beyi, kaymakamı, müftüsü bir tuhaf, insani rahatsız eden havadaydılar.”

Yaşar Kemal, İnce Memed dizisiyle Anadolu halkını tarihten gelen uygarlık, kültür birikimi içinde yansıtmış, dirliğini zorlayan gerçekliklerle kocaman bir panorama içinde canlandırmıştır.

Büyük ustanın ellerine sağlık!



Konur Ertop | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 162 - 15 Şubat 1987
___________________________________________________________________________________________________________________________










Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 162 - 15 Şubat 1987
___________________________________________________________________________________________________________________________



İnce Memed’in 39 yıla sığdırılan 4 yılı
Yaşar Kemal: “Romanımın sırtını mitos dünyasına dayadım

İnce Memed'in birinci cildiyle beşinci cildi arasında, kitapların basım tarihi gözönüne alınırsa, yirmi iki yıl var. Yazılma aşaması kaç yıl sürdü?

YAŞAR KEMAL - 1947'de yazmaya başladım. “Bebek” hikayesinden de önce başladım. Ama çeltik tarlalarında çalışmalarım, arzuhalcilik gibi işler yüzünden sürdüremedim. Sonra “Bebek“i, “Dükkâncı“yı yazdım. Bunlar uzun hikâyelerdi. Ardından Hüyük'teki Nar Ağacı'nı roman olarak yazdım. İstanbul'a gelirken Hüyük'teki Nar Ağacı'nı da, İnce Memed'i de yanımda getirmemiştim. O zamanlar büyük kâğıtlar üzerine kopya kalemiyle yazıyordum. Ortadirek de o dönemde yazıldı, müsveddeleri hâlâ duruyor. Ortadirek'i sonra yeniden yazdım. İlk İnce Memed'in macerası da böyle, yani yeniden yazıldı. 1953'te başladım yazmaya. Önce Cumhuriyet'te çıktı, 1955'te kitap olarak yayımlandı.

Başlarken dört cilt olarak mi planlamıştınız?

Y.KEMAL - Uzun bir eşkıyalık ve başkaldırma romanı olacaktı, en az beş cilt tutacaktı.

Araya başka çalışmalar girdi...

Y. KEMAL - Evet. İnce Memed Cumhuriyet'te yayımlanırken Teneke'yi yazıyordum. Bundan sonra uzunca bir süre yazmadım. 1960'ta Ortadirek'i bitirdim, Yer Demir Gök Bakır'a başladım. Yine bir süre ara verdikten sonra 1968'de Ölmez Otu'nu yazdım. İnce Memed'in ikinci cildi bu üçlüden sonra, 1969'da yazıldı. Sonra araya yine uzun yıllar, başka kitaplar girdi. Üçüncü cildi 1983'te, son cildi 1986'da yazdım. Bu iki cilt arasına başka kitap girmedi. Arada Kale Kapısı çıktı ama, o daha önce yazılmıştı.

Bu durumda dört cilt kırk yılda yazılmış oluyor.

Y. KEMAL - Otuz dokuz yıl. Son cildi geçen yıl yazdım. Böylelikle otuz dokuz yıllık macera bitti.

İnce Memed tipi için ne dersiniz? Yalnızca başkaldıran bir eşkıya mı, yoksa başka nitelikleri var mı?

Y. KEMAL - Tepeden tırnağa kahraman insan yoktur. Bütün kahramanlar, başkaldırı kahramanları olsun, büyük komutanlar olsun, insandır; onların da sonsuz korkuları ve sonsuz yüreklilikleri vardır. Bir insan ne zaman kahramandır, ne zaman korkaktır, onun siniri belirlenemiyor.

Belki en korkak olduğu zaman en yüreklidir. İnce Memed de insani bütün zayıflıklarıyla ve gücüyle vermeye çalıştım. Bir insanın iyiliğini, kötülüğünü, korkusunu, yürekliliğini karşılaştığı olaylar belirliyor. Beklenmedik yerde beklenmedik bir davranışta bulunabiliyor insanoğlu. Bu, dünyanın her yerinde böyle. Ama mutlaka tepeden tırnağa iyi, ya da tepeden tırnağa kötü insan olamaz En kötü bir insanın bile macerasının derinliğine inersen, o insanla özdeşleşebilirsin. Derinliğinde kendini haklı çıkarmayan bir insan, sanıyorum ki yoktur. İnsanın macerasını böyle çok geniş ve derinlemesine bir düzeyde alıyorum. Bu düzeyde alınca, sanıyorum insana daha iyi yaklaşabiliriz.

Yani, psikolojik temel...

Y. KEMAL - Cervantes, insan psikolojisine yeni ufuklar açtı. Shakespeare, Molière, Stendhal, Dostoyevski... Bunların insan psikolojisine neler getirdikleri belli. Edebiyatın değeri, insan psikolojisine açtığı yeni ufuklarla belirleniyor. Örneğin “Shakespeare, Hamlet'te insan ikirciğini getirdi” deniyor. Küçük küçük psikolojik değerler, katkılar... Benim en çok tuttuğum iki büyük sanatçı, Charlie Chaplin ile Çehov'dur. Biri sinemacı, öteki hikâyeci... İkisi de aynı olanağı, anlık psikolojiyi getirmiştir. İnsanoğlu Chaplin'in filmlerine baktığı zaman, “Bu filmde, bu insanda ben de varım” diyor. Çehov hikâyesini okuduğumuz zaman da aynı şeyi söylüyoruz. Yani, insanın bir sanat, bir edebiyat eserinde kendi parçasını bulması... Ben de insan psikolojisine ne getirdiğimi ölçmek istedim, İnce Memed'lerde inatla bunun üzerinde durdum.

İnce Memed'in çok tutulmasında bu özdeşleşmenin de payı var mı?

Y. KEMAL - Bunu bana İskandinav ülkelerinde, Fransa'da da sordular. Kendini okuduğun edebiyat eserindeki iple özdeşleştiremiyorsan, mümkün değil o kitabı sevemezsin. Bunun 40 derece Çukurova sıcağı ile, sıfırın altında 40 derece İskandinav soğuğuyla pek ilgisi yok. Eğer sen İnce Memed'in kişiliğindeki başkaldırma duygusuyla kendi içindeki başkaldırma duygusunu özdeşleştiriyorsan, “Bu adam ben de olurum” diyebiliyorsan, sanatçı sana bunu dedirtebiliyorsa, o zaman sanat eserinin değeri ortaya çıkmış oluyor.

İnce Memed'ler için yalnızca “psikolojik romandır” diyemeyiz herhalde. Karakterlerin yanı sıra doğayı, toplumsal çevreyi de ele alıyorsunuz.

Y. KEMAL - Dünyamız bir bütündür. Roman dünyası da bir bütün olabilmeli. Nedir bu bütün? İnsan ilişkileri, insan-doğa ilişkileri, insan toplum ilişkileri... Büyük bir ilişkiler ağı, ilişkiler ayrıntısı içindeyiz. Sanatlar, özellikle söz sanatları, bu sonsuz ilişkiyi, ayrıntıları yeniden yaratıyor, okuyucu da yeniden yaratıyor. Olanaklar çok zengin... Örneğin Sait Faik'i, her okuyuşta yeniden yaratıyorum. Nazım Hikmet'i her okuyuşumda ondan yeni bir tat alıyorum. Bugün onunla başka bir kültürde, başka bir düzeyde özdeşleşiyorum, yarin bir başka türlü... Nazım Hikmet'in şiiri, bütün bunların hepsine cevap verebildiğine göre, büyük şiirdir.

İnce Memed'lerde, zaman dilimi olarak Cumhuriyet'in ilk yıllarını ele alıyorsunuz. Okuyucu, kendine göre yorumlar yapabilir bu konuda. Yaratıcısı olarak bir de sizin görüşünüzü öğrensek. Dört ciltte anlatılan olaylar kaç yıllık bir zaman dilimi içinde geçiyor?

Y. KEMAL - Romanda başka bir zaman dilimine varan birtakım ayrıntılar da verilmiş olabilir, o başka bir konu... Yazmaya başladığım zaman ben yirmi dört yaşındaydım, İnce Memed yirmi. Bitirdiğimde ben altmış üç yaşımdayım, o yirmi dört...

Demek ki dört yıllık bir zaman dilimi...

Y. KEMAL - Evet.

Romanın çok tutulmasında biraz önce üzerinde durduğumuz özdeşleşme“den başka etkenler yok mu?

Y. KEMAL - Başka bir şey daha getirdiğimi sanıyorum: İnce Memed'in yapısı, klasik roman yapısı değildir. Daha çok şiire kaçan bir kurgu, yapıdır. Bu mimaride şunu yapmak istedim: Büyük destanlardaki, bizim halk şiirindeki, hatta İngilizlerin ballad'larındaki lirizmi özümsemeye çalıştım. Ve ballad'ların,destanların tekniğini kullandım. Tekrarlarıyla, başıyla, sonuyla
Ayrıntılarda ekonomiye giderek. Sözgelimi bin tane ot çeşidi anlatmak yerine, üç çeşidi anlatarak. Bir ovayı, bir bozkırı, bir çiçekte, bir ağaçta, bir kurumuş dalda verebilmek... Bu, romanın akıcılığın ve lirizmini sağlıyor. İnce Memed'de, benim için, getirdiğim psikolojik imkânlardan çok, getirdiğim bir kurgu olanağı var. Yani şiirsellik, lirizm sağlayan bir olanak. Sanıyorum bu bizde de dünyada da yeni bir şey. Romana getirilmiş bir olanak. Bir çiçekle bir bozkırı anlatabilme olanağı... Çeşitli ülkelerdeki eleştirmenler de bunun üzerinde durdular, “büyü” dediler. Lirizm büyüsü, bir bozkırı bir kurumuş otta verme büyüsü. Yoksa dünyanın yüzbinlerce ayrıntısını yazabilmeye, sanat eserine aktarabilmeye olanak yok.

Bu yoğun anlatıma ulaşmada yaşantının da etken olduğunu söyleyebilir miyiz?

Y.KEMAL - Ben, “yazarın yaşayarak zenginleşmesi”ni savundum. Bunu bazıları yanlış anladılar. Demek istediğim şuydu: Ben, denizle on yedi yaşımda Mersin'de karşılaştım; denizi bir gün gördüm. Pamuk tarlalarında ırgattım, para biriktirip tatil günümde denizi görmeye gittim. “Yaz” deselerdi, o ilk gördüğüm kadarını yazardım. Ama ben otuz altı yıldır İstanbul'dayım, yirmi dört yıldır da Basınköy'deki bu evde oturur, Menekşe'de yaşarım. Menekşe balıkçıları arkadaşımdır. Altı tane kayığım oldu şimdiye kadar, profesyonel balıkçılarla denize çıkıp balık tutuyorum, ağ çekiyorum. Çukurova'da toprağı nasıl yaşamışsam, denizi de öyle yaşadım. Çukurova'da üç yıl traktör şoförlüğü yaptım, üç yıl gece sabahlara kadar tarla sürdüm. “Felan” derlerdi, “felan çıkarmak”. Orta Anadolu'da “nadas” derler. İkindi olup da garbi yeli çıkınca sürmeye başlarsın. Gündüz traktör kızar, elini süremezsin, sürersen elin yanar. Bu kadar tanıyorum toprağı. Çocukluğumda da harman sürdüm, ekin biçtim. Elimdeki traktör yaralarının izi hâlâ durur. Dağı da biliyorum. Bir koyağın içindedir benim köyüm, önünden Ceyhan suyu akar. Arkası Hemite dağı, Hemite kalesidir. Müthiş bir kayalık... O kayalıklarda doğanın en güzel çiçekleri açar... İstanbul'a gelince de şehri didik didik ettim yıllar yılı. Taşını toprağını eledim. Gecekondusundan en kuytusuna, en kuytusundan gece kulüplerine, otel barlarına, surlardaki kovuklara kadar... Bunlar birer öge benim için. Sözgelimi denizi bu kadar yaşadıktan sonra deniz üzerine çok daha sağlam imgeler kurabilirim. Yani “imgelem zenginliği, eşittir yaşam zenginliği” diyorum. Ne dar çok yaşamışsan, kendini oğlunlaştırmış, doğayla, insanla zenginleştirmişsen, roman yaratısında da o kadar zengin olabilirsin. Gagarin uzaya gidip dönünce şunu söylemişti: 'Deniz mavi bir portakala benziyor” Ben de bu söz üzerine, “Bu, imgelemimiz için bir olanaktır” demiştim. “Şimdi artık dünya üzerine daha sağlıklı, daha zengin imgeler kurabiliriz.” Bu yeni bir ögeydi benim için...

İnce Memed'lerin tekniği üzerine neler söylemek istersiniz?

Y. KEMAL - Herbirinin girişinde ayrı bir Çukurova betimlemesi, ayrı bir diken türü anlatımı vardır. ilkinde çakırdikeni, ikincisinde karaçalı, üçüncüsünde keven dikeni, dördüncüsünde devedikeni... (Çakırdikenini İtalyanlar devedikeni sanmışlar, roman da o adla, II Cardo diye çıktı.) Roman benim için, ne kadar sanatsa, o kadar da zenaattir, usta-çırak işidir. Bir Türk, Dede Korkut'u, Köroğlu'nu özümlememişse, o kültüre varmamışsa, Türk masallarını, Türk romanlarını, hatta bir Aşk-ı Memnu romanını bilmiyorsa, yalnız Batı'yı örnek alarak roman yazamaz. Önce kendi toprağının yarattığı kültürle özdeşleşmesi gerekir. Ayrıca, dünya klasik romanını, dünya romanının vardığı son aşamaları bilmek zorundadır. Anlatım biçimleri de önemli benim için. Bir Dede Korkut'un anlatım biçimi başkadır, halkın anlattığı Köroğlu'nun anlatım biçimi başka, Manas Destanı'nınki bambaşka. Bütün bunların anlatım tadına varmadan, çıraklığını yapmadan Tolstoy'un, Stendhal'in, Gogol'ün çıraklığını yapamazsın. Önemli sorunlardan biri de biçim sorunudur. Evrende her şey bir biçim içindedir. Düşünce bile bir biçimdir. Romanda içerik mi biçim mi tartışması, bence aptalcadır. ikisi içiçedir. Ne biçim içeriği belirler, ne içerik biçimi... Bütünüyle birlikte yaratılır. Romanın birinci işlevi de iyi bir roman olmak, iyi bir sanat eseri olmak, insanoğluna sanat eseri duygusunu, düzeyini, zenginliğini kazandırmaktır. Sağlam bir sanat eseri, insanlığın düzeyini bir yerden alıp bir yere götürebilmeye yardım eder. ikinci işlev, bütün sanat eserleri insanların ortak malı olduğu için, ister istemez bir politik kavgadır. Zaten insan da, ister bilinçli ister bilinçsiz, yaratıldığından beri bir politik kavgadadır. İnsan politik bir varlık olduğu için bir politik kavganın içindedir, yarattığı eser de, eğer bir sanat eseriyse, politik kavganın içinde olacaktır. Sanatçı, politik kavgadan soyutlanamaz.

“İnsan, mit yaratan varlıktır” görüşünüz İnce Memed'de de işleniyor. İki İnce Memed var romanda. Biri, gerçek İnce Memed. ikincisi ise köylülerin yarattığı, efsaneleştirdiği bambaşka bir İnce Memed. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Y. KEMAL - Bu çağda imgelemimizin sınırları var. Daha doğrusu, her çağ için var bu sınır. Bizden sonraki çağın imge gücü, saniyorum bizden daha güçlü olacak. Nasıl bizimki 19. yüzyıldakinden daha fazlaysa... Çünkü tarih insanlara yeni şeyler, yeni olanaklar getiriyor. Bu olanaklar geliştikçe imge gücü de gelişecek ve yeni biçimler gelecek. Yeni roman, yeni müzik biçimleri. Mitos dünyası da roman için yepyeni bir şey. Ben, romanımın sırtını bu dünyaya dayadım. Bu mitos ve düş dünyasının üzerinde bilimsel olarak da duruluyor. Biz, ne kadar maddesel gerçek içinde, ne kadar kurduğumuz düş dünyası içinde yaşıyoruz? Bunun sınırlarını hiçbir zaman kimse saptamış değil. Romanımda bu insan gerçeği üzerinde özellikle duruyorum. Sanıyorum bu İnce Memed'le başladı. Yarattığı mitos dünyası, aynı zamanda insanin gerçeğidir. Şimdiye kadar dünya edebiyatında bu içiçelik verilmedi. Bir zamanlar Troya'da insanlar çarpışırken yukarda da Akhilleus'lar, Hektor'lar çarpışıyordu. Bu, insan düşüncesine epey olanak vermeliydi. Ama tek Tanrılı dine geçilince devam etmedi. Tabii insanda mit yaratıp sığınma bitmedi. Yoksa insan, macerasını nasıl sürdürebilirdi bu kadar zorluklar içinde? İnsan en çok sıkışınca, umutsuzluğa düşünce, bir mitos dünyası yaratıyor. Bu, gereksinmedir.

Anonim edebiyatta var bu, masalları düşünürsek...

Y.KEMAL - Anonim edebiyat mitoslarla doludur. Çağımızda diktatörlerin yaratılması da buna benzer. Örneğin Marilyn Monroe, insanların yaratıp sığındığı bir güzellik mitosudur. Mitos da sonsuzdadır. İnsanlık ne kadar ayrıntılar içerisindeyse, mitos dünyası da o kadar ayrıntılar içerisindedir. Hatta sanat da bir mitostur belki de...

Kitaplarınız üzerine yurt dışında binlerce eleştiri yayımlandı. Buna karşılık Türkiye'de pek az yazı çıktı. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Y. KEMAL - Eleştiri, dünyada da bizde de zor iş. Her çağda birçok büyük yazar, büyük şair yetişmiş de, büyük eleştirmen parmakla gösterilecek kadar az. Bizde ise hemen hemen hiç eleştirmen yetişmemiş. Ülkemizin gelmiş geçmiş bir tek büyük eleştirmeni var, o da Fethi Naci. Eleştiri de büyük roman, büyük şiir gibi bir yaratıdır, yetenek ister. Fethi Naci büyük dil yeteneği, edebiyata sevgisi, bütün zorlukları aşan çabasıyla bu işin üstesinden gelmiştir. Bizim dileğimiz, Fethi Naci edebiyat tarihimizin tek eleştirmeni olarak kalmaz inşallah.


Alpay Kabacalı | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 162 - 15 Şubat 1987
___________________________________________________________________________________________________________________________




Yaşar Kemal overdose malûlü Orta Anadolu İnsanları



Erkal Yavi'yle kitap kapakçılığı üstüne söyleşi

Uzun yıllardır adınız kitapların arka kapaklarında ya da iç gömleğinde, "Kapak: Erkal Yavi", diye geçiyor.
Kitap kapağı yapmaya nasıl başladınız?

Başlangıçta sanırım fotoğraf sanatıyla uğraştınız. Hatta bir de serginiz oldu.
Yılını anımsamıyorum, ama Akis dergisinin kapaklarında da imzanıza rastlamıştım.
Oldukça gerilere dayanıyor olmalı kapak grafikçiliğiniz.

Kitap kapağı diye bir ayrım yapmaksızın, grafik çalışmalarıma başlamak diyeceğim ben buna. Çünkü, başlama noktasında tümünün içinde buldum kendimi. 60'lı yılların başlarında, sonradan San Grafik olarak ad değiştiren, San Organizasyon'da. Bir gün baktım; afiş, pankart, broşür, dergi derken, kitap kapağı da yapıyorum. Fotoğraf çalışmalarıma ise daha sonraları başladım. Yani, önce grafik, sonra fotoğraf. Uzun yıllar var ki fotoğraf çekmiyorum. Daha doğrusu, grafik çalışmalarım yoğunluk kazandıkça, fotoğrafa çok az zaman ayırabilir oldum. Ve bugün fotoğraf seviyor, ama sadece izleyebiliyorum.

Kitap türlerini düşünmeksizin, genel olarak kapağın önemi ve işlevi nedir?

Kitap kapağı, kitabin yüzüdür... Çehresidir. Öyle bir çehre ki, konuşmadan ve konuşulmadan, kişiliğini, özünü aktarıvermelidir kitabın. Hem görsel olarak hem de içerik olarak yakalayıvermelidir kişiyi. Okutmalıdır. Bu demektir ki, satmalıdır da kitabı. Ve belki en önemlisi, çok geniş kitlelere ulaşabildiği için, eğitmelidir de. Bu yüzden de belli bir kesimle değil, herkesle iletişim kurabilmelidir. Salt kapağından dolayı alınan ya da alınmayan kitaplar olduğu bir gerçektir. Bu gerçek, kitap kapağının önemini anlatmak için yeterlidir herhalde.

Kapağın ve kapakçının, yüzünü oluşturacağı metne ve okura karşı sorumluluklar var mıdır, varsa nelerdir?

Bu sorunun yanıtı, bir önceki sorunun yanıtına bir tek şey eklemekle oluşacaktır. Yani, bütün o işlevler gerçekleştirilirken, grafikerin kesinlikle dürüst olması gereği. Kitap satsın diye, kapağı ilgisiz allama pullamalarla çözmek ya da yazarı ve okuru hiçe sayıp, salt kendini tatmin etmek, hem yazara hem de okura saygısızlıktır.

Kapak, kitabı yansıtan mıdır? Yoksa, yorumlayarak yansıtan mıdır?
Kapağın, yapıtta dile getirileni ezdiği (aşmak) olur mu?

Buraya kadar, kapağın kitabi yansıtan olması gereği vurgulandı. Bu demektir ki, grafiker kendi yorumunu yazar doğrultusunda oluşturabilmelidir.
Aynı doğrultuda yazan aşması da olasıdır. Bu, kitabın yararına bir olgudur. Ezmek'' ise, tersiyle söz konusu olabilir.

Daha çok edebiyat ürünlerine kapak yapıyorsunuz. Bunların içinde mizah türü ayn bir yer tutuyor.
Özellikle Aziz Nesin'in kitaplar sizin elinizden geçti.


Söyler misiniz, kapakçı, özellikle mizah ürünlerine kapak yaparken, genel biçeminde üslup) ve grafik tavrında ne gibi değişikliklere uğrar?
Metin, korkunç bir kahkaha tufanı olduğunda, kapakta bu tufan kopmak zorunda mıdır?
Mizah metinlerine kapak yaparken, çalışmanızda diğerlerine göre farklı bir tedirginlik duyumsuyor musunuz?

Benim çözümlerimde böyle bir ayrım söz konusu değil. Burada yine altını çizerek söyleyeyim ki, kapak, kitabın yüzüdür, çehresidir. Kitapta ne anlatılıyorsa, kapakta da o anlatılmalıdır. Ama, nasıl anlatılmışsa öyle anlatılacaktır diye bir ön koşulla hareket etmedim hiç. Örneğin, gülmeyen bir güldürü kapağı çizilebilir. Bu, olsa olsa yayınevlerinde bir tedirginlik yaratabilir.

Son on yılda sayısız kapağınızı gördüm. Tercih edildiğiniz açık.
Bu kadar kitaba kapak yapmak, onlar okumak anlamına da gelmiyor mu?
Şöyle de sorulabilir: Kapak yaptığınız metinleri okuyor musunuz?
Okumadan kapak yapmanın sakıncaları nelerdir? Bu yolla da amaca uygun kapak yapılabilir mi?

Bazı tür kitaplar için okumadan kapak yapmak olası tabii. Ancak, yazarı ve bakış açılarını bilmek koşuluyla. Onun dışında, özellikle konulu kitaplara okumadan kapak yapılmasına kesinlikle karşıyım. Kendi dışımdaki zorunluluklarla birkaç kez okumadan kapak yapmam gerekti elbet. gibi durumlarda, hiç olmazsa yazarın kendisiyle görüşmek gereğini duydum. Ama, böylesi çözümlerin sağlıklı sonuç vermesi her zaman olası olmayabilir. Okumadan kitap kapağı yapmak, bilinmeyen bir ülkenin bilinmeyen bir yerindeki bir kişiye ulaşmak için isimsiz ve adressiz yola çıkmak gibi bir şeydir bence. Belki rastlantılar sonucu o yere varılabilir, ama aranan kişi bulunamaz.

Kapak grafiğinin kaynakları nelerdir?

Kapak grafiğinin kaynağı, önce kitabın kendisi, sonra da kitaptaki çevre ve o çevreyi oluşturan her şeydir.


Sanat grafiğinin dili ile reklam grafiğinin dili arasında ortak noktalar var mıdır?

Reklam grafikeri ile kitap kapağı grafikeri diye ihtisaslaşmalar daha da türetilebilir) söz konusu ise de, sonuçta her ikisinde de kaçınılmaz olan ortak yan şudur, geniş kitlelerle iletişim sağlayabilmek, tanıtmak ve satmak. Tanıtmak ve satmak gereğinin reklam grafiğinde daha çok ağırlık taşıdığı bir gerçektir. Dolayısıyla, reklam grafikeri daha bağımlı düşünmek ve çalışmak zorundadır. Ancak, bu kapak grafikerlerinin bağımsız çalıştığı anlamına gelmez. Her ikisinde de birtakım veriler konmuştur ortaya. Grafiker için malzeme olan şartlanmalardan söz ediyorum burada. Grafiker, bu veriler ışığında tasarlamak ve çözmek zorundadır her iki türde de.


Kapağın yaratılmasında yayımcının kapak baskısına ayırabildiği ekonomi ne kadar önemlidir?

Bu çok önemli bir konu. Özellikle grafiker için. Bir ürün konuyor ortaya. Bir kitap. Yazarın belki yıllarca çalışması gerekiyor. Grafiker, kitabı okuyor, düşünüyor, tasarlıyor ve kâğıda döküyor kitabı ve o kitap o kapakla satışa sunuluyor. Yani, okur ilk kez kitabin kapağıyla tanışıyor. Kitabı eline alıyor, bir nefeste ve oracıkta okuyup, bitirmesi olanaksızdır elbet. Eviriyor. çeviriyor, kapağını inceliyor, belki bir iki satır okuyor arka yüzden. Bu noktada, yazar ne kadar iyi yazmış ve grafiker kapak olayını ne kadar iyi çözmüş olursa olsun, baskıda çok kaybetmişse, kitap da o kadar kaybetmiş demektir. Kitap kapağı, kâğıdıyla, baskısıyla, ciltlenmesi ve kesilmesiyle ne kadar özenle hazırlanmışsa, grafikerin kitaba katkısı o kadar çok olacaktır. Ve bütün bunlar yayınevinin, kitap olayına verdiği önemin ve okura saygısının çok belirgin işaretleridir.


Türk kitap kapakçılığı kendi geçmişinden nasıl yararlanabilir? Bu tür eğilimler var mı?

İtiraf etmeliyim ki, bu yönde özellikle yaptığım bir incelemem yok. Belki de çok gereksinme duymadım şimdiye dek, yani, grafikeri yönlendiren yazar olduğuna göre, böyle bir çalışmaya beni itecek kitaplara çok ender kapak yapmam gerekti. O zamanlar da belli kaynaklara göz atmakla yetindim. Bu konuda eğitimin de büyük boşluklar olduğu kesin. Oysa biliyorum ki, gerilere doğru gittiğimizde çok iyi çözüm ve uygulamalarla yüklü zengin kaynaklarımız var. Ancak, grafikeri o kaynaklara yönlendirecek yapıtların varlığı sözkonusu. Tek tük yayınevinin kitaplarında uygulanmış ve uygulanmakta olan örneklerini gözlemek mümkün. Yaygın, bilinçli ve ciddi bir çalışma yapılmış değil bence.

Günümüz Türk kitap kapakçılığı sizce ne durumdadır?

Kitap olayının önem kazanması, var olan yayınevlerini daha tutarlı olmaya iterken, biriktirilmiş nefeslerle yeni yayınevlerinin kurulması kitap kapakçılığı dalında grafikerlerimiz için de yeni basamaklar oluşturmuştur. Salt görsel etkinlikler yetmemeye başlamış, hatta yeknesak ve kokuşmuş çözümler giderek hem yayınevlerince hem de okur tarafından istenmez olmuştur. Okur, kapakla aldatılmaya ve sömürülmeye karşı durunca, yayınevler i -yazarların da katkıları ile-  de kendilerine çeki-düzen vermek gereğini duymuşlardır. Bu, grafikerleri kendi içinde ve kendiliğinden bir değerlendirmeye ve toparlamaya itmiştir. Bunda, önceki zamanlara kıyasla  -yayın dalındaki tüm parasal açmazlara karşın-  daha eli yüzü düzgün kitap kapakları görmekte olmamız, yukarıda sıraladığımız aşamaların kaçınılmaz ve sevindirici bir sonucudur.


Bir yapıtın kitabı için yapılacak kapak grafiği ile görsel izlencesi için (sahne sanatlar ve sinema) yapılacak afişin ortak ve ayrılan yanları var mıdır?
Kesinlikle bir ayrım söz konusu ise, bunun nedenleri nelerdir?

İçeriğin tasarımı ve yorumu elbet aynı olacaktır. Ancak, kitap kapağı ile afişin uygulanış biçimleri ve amaçları farklı olduğundan, görsel etkinlikler açısından başka çözümler gerektirecektir. Örneğin, kitap kapağı, elde veya vitrinde, yakından; afiş ise, duvar ya da sokak panolarında çoğunlukla daha uzaktan izlenirler. Salt bu yüzden aynı esprinin farklı uygulanması sözkonusudur. Afiş uzaktan izlendiğinde, ana işlevi olan iletişimi gerçekleştirebilmelidir. Kitap kapağıyla afişin boyutlar arasındaki büyük farklar da bu yüzden doğmuştur. Ama, bu demek değildir ki, afiş, büyütülmüş bir kitap kapağıdır. Görsel öğeler afişte daha açık seçik ve daha kolay izlenebilir, okunabilir olmalıdır. Hele, afişin taşınabilir olmadığı da hesaba katılırsa, (sokaktan geçerken, hatta bir araçtan izlenmesi gibi) daha kısa zaman birimleri içinde etkin olabilmesi gerekir. Kitap kapağı kitapçılarda sergilenir. Kitapla ilgilenen kişi, kitapçıya giderek özel bir çaba gösterir. Oysa, afiş hiç umulmadık zaman ve yerlerde karşımıza çıkıverir. İlgili ilgisiz herkesin görebileceği yerlere asılır. Çok değişik yapıdaki kişilerle iletişim sağlamak durumundadır. Bir yüzü vardır, ama içi, yani sayfaları yoktur. O anda etkin olabilmeli ve işlevini yerine getirebilmelidir. Kişiyi, tiyatroya veya sinemaya itmelidir. Yani, görme anından sonraki zamanlar da etkisi alanına almalıdır. Oysa, kitap kapağı, kişiyi hemen sonuca götürebilir, görüldüğü anda kitabi satabilir. Buradan çıkan sonuç da şudur: Afiş, çok kısa sürede, ama kalıcı bir etkinlik taşımalıdır. Bu nedenle, daha net, belirgin ve çarpıcı olmalıdır. Kitap kapağında da aynı unsurlar bulunmalıdır elbet. Ama, grafikerin bu türden şartlanmaları daha azdır. Yakından ve daha uzun zaman içinde izlenebilir olması nedeniyle, anlatım ve içerik daha ağırlık kazanmıştır kitap kapağında.

Türk grafik sanatçıları birkaç yıldır bir dernek çatısı altında çaIışmalarını kitlelere sunuyor.
Sergiler, yarışmalar düzenliyor. Bu sevindirici bir şey.
Sizce, Grafikerler Meslek Kuruluşu, Türk grafik sanatının gelişmesi doğrultusunda neler yapmalıdır?

Meslek kuruluşlarının etkinlikleri, ülkemizde, yasalarla çok dar bir çember içine sıkıştırılmıştır. Bana kalırsa, öncelikle bu çemberin genişletilmesi gerekir. Aksi halde, çok kısıtlı-olanaklarla etkin olabilmek olanaksız gibidir. "Gibidir'' dedim çünkü görüyoruz ki, bu koşullar altında bile Grafikerler Meslek Kuruluşu, etkinliklerini her gün daha da belirgin bir şekilde artırmaktadır. Bu, sevindirici ve umutlandırıcı bir olgudur. Yasaların çok kısa süre içinde değişmesi beklenemez. Geniş kitlelerle iletişim sağlamada çağımızın bu en etkin sanat dalının işlevini daha sağlıklı yerine getirebilmesi için, grafikerlerimizin, grafikerlerle çalışan tüm kuruluşların ve kuşkusuz devlet desteğinin gereği kaçınılmazdır. Ancak ondan sonra, Grafikerler Meslek Kuruluşu'ndan daha çok şeyler yapmasını bekleyebiliriz.



Turgut Çeviker | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 114 - 15 Şubat 1985