[1/5]
Tanzimata değin yönetim bir kişinin güdümünde yürütüldü,
O da kendisini sürüyü güden çoban gibi gördü
Siyaset Arapça bir sözcük. Bir nesneyi dikkatle gözetmek anlamına geliyor. Buradan yola çıkılarak bir bölgede vali ve egemen görevli olmak, halkı gözeterek yönetmek, bu görevle ilgili önlemleri almak anlamları verilmiştir. Daha sonraları hükümet işleri, politika, diplomasi anlamlarını kazanmıştır. Siyasetin bir anlamı da şeriat hükümlerine göre suçluyu cezalandırmaktır. Osmanlı yönetiminde siyasetin “ölüm cezası” anlamında kullanıldığı görülür. “Siyaset icrası”, hükümdarın verdiği ölüm cezası demektir.
Yazarlarımızın siyaseti tarih boyunca nasıl konu edindiklerini ele alırken yönetim biçimi, devlet anlayışı bakımından çok geniş ayrılıklar gösteren üç ayrı dönemi birbirinden ayırmak gerekmektedir. Bu dönemler İslamlık’tan öncesi, İslam uygarlığı dönemi ve Tanzimat’tan sonraki dönemlerdir.
TANRI BUYURDUĞU İÇİN
İslam öncesinde hükümdarın mutlak, tanrısal bir güce sahip olduğu görülür. O, yönetimi tek başına temsil eder. Bizim siyasal yaşamı, siyasal görevleri ve hakları konu edinen ilk yapıtımız olan Orhun Yazıtları’nda, Bilge Kağan, “Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldık, ta; ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğulları üzerinde atalarım Bumin Kağan, İstemi Kağan tahta oturmuş; oturarak Türk ulusunun ülkesini, töresini ele almış, düzene sokmuş” diye konuşur.
Hükümdarın/devletin halka karşı görevleri vardır.
Orhun Yazıtları’nda bu görevler yaşanmış bir tarihin izleri arasından dile getirilir:
Hükümdar halkını toplayıp düzene sokar. Töreyi düzenler. Ekonomik kalkınmayı sağlar:
“Amcam Kağan tahta oturduktan sonra, Türk ulusunu yeniden düzenledi, yeniden eğitip kalkındırdı, böylece yoksulu zengin kıldı, azı çok kıldı.”,
“Tanrı buyurduğu için!
Kut’um var olduğu için!
Talih ve kısmetim var olduğu için!
Ölmek üzere olan, ulusu derleyerek eğittim:
yalın, çıplak ulusu elbiseli,
yoksul ulusu zengin kıldım!
Az ulusu çok kıldım!..
Dünyanın dört bucağındaki ulusların hepsini kendime bağlı kıldım!
Türk ulusunu düşmansız kıldım.”
Hükümdarın halkı için çalıştığı, onu varlıklı kalmaya uğraştığı anlatılır:
“Eğer ilteriş Kağan kazanmasaydı ve ben özüm onu izleyerek kazandığım için devlet, bir devlet oldu; ulus da bir ulus oldu.”
Orhun Yazıtları bir tarih evresini anlatırken ne tür yönetimin başarılı olacağı yolunda da görüşler geliştirir. Hükümdarın yardımcısı, yol göstericisi Bilge Tonyukuk aklın, deneyin ışığında öğütler verir. Yazıtlarda yönetenlerle yönetilenlerin anlaşmazlığı, yabancıların bölücü, yıkıcı çabaları yüzünden devletin yıkıma sürüklendiği anlatılır:
“Beyler ile ulus anlaşamamış oldukları için!
Çin ulusunun hilekârlığı ve bölücülüğü yüzünden!
Küçük ve büyük kardeşler birbirlerine karşı suikast düzenledikleri için!
Bey ile ulus karşılıklı olarak anlaşmazlık ve ihtilaf tohumlarını ektikleri için!
Devlet haline getirdiği devletini elden çıkarmış! Kağanladığı kağanını da kaybetmiş!
Beylige yakışır soylu oğulları köle olmuş!..”
İslamlık’tan önceki dönemin hükümdara en geniş yetkiyi tanıyan, bunun yanında ondan halkı için adaletli yönetim bekleyen devlet anlayışı, İslamiyet’in şeriata dayanan devlet anlayışına dönüşmüştür. Tanzimat’a kadar devam eden bu uzun dönemde padişah tek mutlak otoritedir.
Dönemin siyasal yönetim ilkelerini konu edinen “Yönetenlerin Yönetimi” kitabında Ebunnecip Abdurrahman Suhreverdi, padişahin konumunu şöyle açıklar:
“Halkın karışık işlerini düzenleyecek, onlara gelecek zararları önleyecek; hakları verip kendilerine yapılacak zulmü kaldıracak, siyasetin çeşitli türlerini uygulayıp memleketi idare edecek insaf sahibi, adaletli bir devlet başkanına şiddetle ihtiyaç vardır.”
Padişah, koyunları güden çobana benzetilir.
Ancak çobanın iyi yönetme, adaletli olma görevine de Nizamül Mülk’ün Siyasetname’sinde andığı bir hadis (Hz. Peygamber’in ilke niteliğindeki sözü) şöyle işaret eder:
“Bu dünyada halk veya kendi saray mensupları üzerinde veya kendi kullarından astları üzerinde ferman ve gücü olan herkese kıyamet günü bu yüzden soru sorarlar, koyunlar güden çobandan sürünün cevabını isterler:
Sürüdeki boynuzlu koyun, boynuzsuz koyuna vurunca, yüce Tanrı onun hesabını ondan sorar.”
PADİŞAHA KİM YOL GÖSTERECEK?
Padişaha yol gösterecek, yönetim de izleyeceği yolu hatırlatacak kimdir?
Yazarlar yönetimle ilgili görüşlerini yansıtan yapıtlar kaleme almışlardır.
Padişahın taşıması
gereken nitelikler hangileridir?
gereken nitelikler hangileridir?
Saltanatın esasları ve şartları nelerdir?
Padişaha dinin ve ahlakın emrettiği davranışlar hangileridir?
Neleri yapmaktan kaçınmalıdır?
Yönetim örgütünde yer alanların görevleri nelerdir?
Adalet, maliye, ordu işleri nasıl yürütülmelidir?
Halkın yönetimden bekledikleri nelerdir, onların ihtiyaçlarına nasıl cevap verilmelidir?
Bir devlet hangi nedenlerle çöker, devleti yıkımdan koruma için neler yapılmalıdır?..
Bu türlü soruların yanıtları Siyasetname adı verilen kitaplardadır.
Padişahlardan başka vezirlere, devlet adamlarına seslenen, onlara öğütler veren siyasetnameler de vardır.
Türkçe siyasetnamelerin geniş bir tanıtımı ve dökümü;
Agâh Sırrı Levend’in Türk Dili Araştırmaları Yıllığı - Belleten’in 1962 yılı cildiyle aynı yazarın Türk Edebiyatı Tarihi’nin “Giriş” cildindedir.
Siyasetnamelerin konu edindiği soyut ilkelerin yerini Osmanlı Devleti’nin yıkılmaya yüz tuttuğu dönemde Islah risalelerinin somut verileri ve önerileri alır. Yazarlar, devlet adamları, görgü, deney ve bilgileriyle devleti kurtarmaya çalışırlar. Padişahlara, sorumlu yöneticilere risaleler, layihalar sunarlar. XVI-XVII. yy.’larda birçok örnekleri görülen bu türlü yapıtlar bozuklukların giderilmesi, örnek aldıkları Kanuni Sultan Süleyman döneminin parlak günlerine dönülmesi için neler yapılması gerektiğini araştırırlar. Tanzimat dönemindeki, hatta ondan biraz daha önce, III. Selim dönemine ait layihalar ise artık yeni bir uygarlık çevresini, Batı’yı örnek alma eğilimini yansıtır.
İKİ DÜNYADA MUTLULUĞUN YOLU
Osmanlı alanına ait siyasetnamelerin daha eski döneme ait bir öncüsü olarak Karahanlı dönemi yazarı Balasagunlu Yusuf Hashacip’in Kutadgu Bilig (Mutluluk Veren Bilgi) adlı yapıtı ele alınmalıdır. Yazar Yusuf, kişileri dünyada ve ahirette mutluluğa ulaştıracak bilgileri araştırır. İnsan neler öğrenmeli, neler yapmalı, neleri yapmamalıdır? Dört ana ilkeyi bu manzum yapıtta konuşturulan dört kişi dile getirir. Kün Toğdı (Gün Doğdu) adlı hükümdar “doğru yasa”yı canlandırır. Ay Toldı (Ay Doldu: Dolunay) adlı vezir “saadet”in sözcüsüdür. Vezirin oğlu Öğdülmiş (Öğdülmüş: Öğülmuş), “anlayış”tır, vezirin kardeşi ya da akrabası olan Odgurmış (Odgurmuş: Uyanmış) ise “yaşamın ve dünyanın sonu, ahiret”tir. Bilginin ve dilin değerini, iyiliği, aklı, adaleti öven bölümlerden sonra bir öykü örgüsü içinde devlet ve saray örgütü ele alınır; hükümdardan, buyruklardan görevlilere, hatta içkicibaşıya kadar yönetici ve hizmetkârlardan aranan nitelikler gösterilir.
Yapıtın 900. yıldönümünde “Kutadgu Bilig İncelemesi” adıyla bir kitap yayınlamış olan A. Dilaçar, Yusuf Hashacip’in nasıl bir hükümdarın yönetimini öngördüğünü, metni özetleyerek şöyle belirtiyor:
“Bey doğarken beylikle doğar; görerek öğrenir. Tanrı kime beylik verirse, ona işi ile oranlı akıl ve görül de verir. Bey cesur, kahraman, güçlü ve pek yürekli olmalıdır. Bilgili, akıllı, cömert ve yumuşak huylu, gözü tok, gönlü zengin olmalı; iyiye el uzatmalı, merhametli ve adil olmalı. Günahtan sakınmalı ve temiz olmalı. Yanlış hareket etmemek için daima titiz davranmalı. Sabırlı ve dingin olmalı, aceleden kaçınmalı, ölçülü davranan, sakıngan ve uyanık olmalı ve sözünde durmalıdır.Çıkardığı kanunlar doğru olmalı, kendi de zalim olmamalı; vefakâr olmalı, cefa etmemeli.
Şu dört şeyden kaçınmalı:
- Acelecilik,
- cimrilik,
- öfke,
- inat.
Ağzından çıkan söz şekerden daha tatlı olmalı. Kendisi vücutça güzel yüzlü olmalı, saçı sakalı düzgün, yakışıklı ve orta boylu olmalı; iyi ad ve ün sahibi olmalı. Boyu çok uzun olmamalı (kısa boylu ve bodur kimseler hırçın olur). İçki içmemeli, vaktini oyuna vermemeli, kibirli olmamalı, gelenek görenek ve yasayı gözetmeli. Kısacası, bütün erdemleri herkesten üstün olmalı. İnsanlar doğuştan birdirler fakat bilgi edinmekle er erden yüksek ve büyük olur.”
Yusuf Hashacip vezirin, ordu komutanının, hazinedarın ve öteki görevlilerin niteliklerinin nasıl olması gerektiğini de sıralar.
Yönetimle ilişkilerini belirlerken ise halkın devletten başlıca şunları beklediğini açıklar:
- Gümüşün ayarını düşürmemek (enflasyona engel olmak!),
- doğru yasa çıkarmak,
- kervan yollarını güven altında tutmak.
Buna karşılık devletin halktan bekledikleri de:
- buyrukları yerine getirmek,
- vergileri vaktinde ödemek,
- devletin dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmektir.
Yapıt, yönetimin bilgi ve akılla yürütülmesi gerektiğine sık sık işaret eder:
“Yurdu olan onu kılıçla almıştır, yurdu tutan da onu kalemle tutmuştur“
BİLENLERE AKIL DANIŞIN
İslam bilginlerinin kaleme aldıkları yapıtlarda devlet yönetiminde bilgiye, bilenlere danışma yoluna daima yer verildiği görülür.
Ebunnecip Abdurrahman Sühreverdi’nin (1097-1168) şair Nahifi tarafından Türkçeye çevrilmiş Nehç-üs-Sülûk fi Siyaset-il-Mülûk (Yönetenlerin Yönetimi adıyla sadeleştirilerek yeni harflerle yayınlandı) yapıtında devlet başkanının bilgili olması gerektiği şöyle dile getirilmiştir:
- “Dini hükümleri bilmek, Hz. Muhammed’in şeriatını bilmek...
- İşlenen suçların içyüzünü ve suçlulara dinin özüne uygun olarak gereken cezaları vermek, şeriat cezalarını bilip uygulanması konusunda yeterli hukuk bilgisine sahip olmak...
- Hukuk kurallarının içeriğini ve olaylara bakışını kavrayarak yerinde ve zamanında kanunu uygulamak...
- Yerlerin ve göklerin mutluluğunu ayakta tutan adaleti yaşatmak...
- Adilane bir uygulamayı ve buna paralel olarak huzurlu yaşayışı devam ettirmek...
Evet bunlar için devlet başkanlarının bilgili olması en şiddetli bir ihtiyaçla gereklidir.”
Sühreverdi, devlet başkanının şu on beş niteliği taşımasını zorunlu sayar:
“
- Adaletli,
- akıllı,
- cesur,
- cömert,
- yumuşak huylu,
- vefalı,
- doğru,
- şefkatli,
- sabırlı,
- bağışlayıcı,
- şükredici,
- yavaş hareket edici,
- bilgili,
- namuslu,
- vakar sahibi olmak.”
Kötü on beş özellik ise şöyle sıralanır:
“
- Zulüm,
- bilgisizlik,
- cimrilik,
- israf,
- sözünde durmamak,
- yalancılık,
- dedikodu,
- hiddet,
- kendini beğenmek,
- büyüklenmek,
- haset,
- acelecilik,
- şakacılık,
- gereğinden fazla gülmek,
- söz ve antlaşmalarına bağlı kalmamak.”
Sühreverdi, devlet başkanının yanındaki görevlilere, onların da, ele alınan konuları bilen kişilere sık sık danışmalarını zorunlu sayar.
Konuyla ilgili olarak bir hadisi anar:
“Siz birbirinizle görüşerek aklınızın doğruyu bulup bulmadığını araştırın, deneyin!
İşlerinizin yürüyüşüne de danışma yoluyla yardım edin.”
Kitapta Hz. Ali’nin de gene bu konudaki bir sözüne yer verilmiştir:
“Danışma, doğru yolu bulmanın ta kendisidir!
Her kim ki, kendi görüşünü beğenip başkasına danışmaya muhtaç olmadığını düşünse, elbette yapacağı işte hata meydana gelir.”
“MEMLEKETİMİZ HAKKINDA DÜŞÜNÜNÜZ”
Başarılı devlet adamları, yöneticiler, daima danışma, uzlaşmalardan, bilenlerden yararlanma yolunu tutmuşlardır. Nitekim Sühreverdi kitabını, “bilime, erdeme, bilginlere ve edebiyat değerlerine öteki hükümdarlardan daha çok önem verdiği“ni söylediği Selahaddin-i Eyyubi’ye sunmuştu. Selçuklu Sultanı Melikşah da, yönetimde, çevresindekilerin görüşlerinden ve bilgilerinden yararlanmak için bir yarışma açtı. Yönetim konularıyla ilgili birer yapıt hazırlamalarını istedi.
Yapıtın çerçevesini şöyle belirledi:
“Her biriniz memleketimiz hakkında düşününüz ve zamanımızda iyi olmayanın ne olduğunu, divan ve bargâhımızda o şartlar yerine getirmeyenlere veya bizden gizlenmiş olana, bizden önceki padişahların şartlarını yerine getirdikleri, bizim tedbir almadığımız hangi uğraşlar bulunduğuna bakınız. Selçuklu sultanları ve başkaları devrinde geçmiş hükümdarların her ne kanun ve adetleri varsa, onlar üzerinde düşününüz, açık bir şekilde yazınız ve bize arz ediniz ki, biz onlar üzerinde düşünelim; bundan sonra din ve dünya işlerimizin düzgün yürümesi için emir verelim, gerçekleştirilmesi gerekeni gerçekleştirelim ve her meşguliyet şartı kendi prensibine göre yürüsün.”
Nizamül mülk deneyimli bir devlet adamıdır.
Çoban-sürü benzetmesine daha insancıl bir biçim verir, “Sultan cihanın aile reisi, cihandakiler de hep kendisinin çoluk çocuğudur” der.
Hükümdarın görevlerini somut öğelerle açıklar, çalışma izlencesi hazırlamış olur:
“Kanallar açmak, belli başlı ırmaklara yataklar kazmak, büyük sulardan geçiş için köprüler yapmak, köyleri ve tarım alanlarını bayındır kılmak, surlar yapmak, yeni kentler kurmak gibi cihanin bayındırlaşmasıyla ilgili şeyler yapsın, güzel oturulacak yerler meydana getirsin; ana yollar üzerine hanlar, bilim öğrenmek isteyenler için medreseler yapılmasını emretsin; ta ki adı daima kalsın, bu işlerin sevabı öteki dünyada bulsun, halk daima hayır dualar etsin.”
İLACI BULUNMAYAN HASTALIK: RÜŞVET
Lütfi Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak döneminde yaşadı. Sadrazamlık yaptı. Kanuni Sultan Süleyman’ın kızkardeşinin eşiydi.
Asafname adlı yapıtı yükselme döneminin doruğundaki imparatorluğun yönetim bozukluklarına dikkatimizi çeker, uyarılarda bulunur, öneriler getirir Paşa’ya göre,
“
- Narh (fiyat takdiri ve kontrolü) işlerine çok dikkat edilmesi,
- memurların mevkilerini kötüye kullanmaması,
- gelirin gidere denk olması,
- fazla asker bulundurulmaması,
- sık sık maaş artırılmasına gidilmemesi,
- padişahın ve vezirin çok dikkatli davranması,
- halkın işlerine dikkat edilmesi,
- savaş önlemlerinin barışta alınması,
- vezirin padişaha her şeyi açıkça anlatması, kapısının halka açık olması,
- işlerin ehline verilmesi...” zorunludur.
Asafname yazarı, “Vezir, padişahi mala yönelmekten ve mala düşkünlük yoluyla günaha girmekten korumalıdır” der.
“Halkın mallarının, sebepsiz olarak padişahın mallarının içine karışmasının, devletin yokluğuna işaret olduğuna“ değinir.
Rüşvetin kötülüğünü dile getirir: “Rüşvet, devlet adamı için ilacı bulunmayan bir hastalıktır.”
Daha Kanuni döneminde sergilenen siyasal yapı ve uygulama bozuklukları, XVII ve XVIII. yy.’larda adamakıllı artacak, Koçi Bey’den Koca Sekbanbaşı’ya, Defterdar Sarı Mehmet Paşa’dan Hezarfen Hüseyin Efendi’ye vb. kadar ıslah risaleleri kaleme alınacaktır. Bu yapıtlar bu dizinin 2. yarısında konu edinilecektir.
YÖNETİMDE OLANLARA İTAAT EDİNİZ
Burada yönetimin tutumuna ve edebiyat adamlarının yönetim bozuklukları karşısındaki bazı davranışlarına değinilecektir.
Kuran, “Allah’a, peygamberine, yönetimde olanlara (ulülemre) itaat ediniz” buyurmuştur.
Yönetimin bozuk, haksız, adaletsiz olması, yöneticinin değiştirilmesi için şeriata hükümler de getirmiştir.
Bu hükümler, idam cezasına kadar gidebilmektedir.
“Osmanlı Devleti’nde Siyaseten Katl” adlı incelemenin sahibi Dr. Ahmet Mumcu, idamı gerektiren suçlar arasında;
“
- Padişahın meşru emirlerine, islam hükümetinin kamu rahatı için çıkardığı kanun ve nizamlara aykırı cürümler,
- resmi makamlara gerçeğe aykırı ihbar ve gammazlıklar,
- memurluk nüfuzunu kötüye kullananlar,
- kanunun selameti aleyhine çalışanlar,
- halkın malını çalanlar,
- etrafa zulüm yapanlar vb.”yi saymaktadır.
Ancak uygulama çok defa yönetimin çıkarları aleyhine sayılan kişilere ve eylemlere yönelmiştir.
Örneğin IV. Mehmet kendi yerine Şehzade Süleyman’ı getireceği vehmiyle, Veziriazam Tarhoncu Ahmet Paşa’yı idam ettirir. Paşa’nın boğdurulurken söylediği sözler şöyledir:
“Padişahım, sen beni şeriat ile öldürmüyorsun, zulüm ile öldürüyorsun. Benim, öldürülmeyi gerektirecek suçum yoktur. İki elim, mahşer günü yakandadır.”
Aynı şekilde Genç Osman’ın öldürülmesinde de yenilikçi padişahın çalışma arkadaşları için,” Dünyanın bekçisi olan padişahı azdırıp, İslam hazinesini boşa harcayıp, bunca bozgunculuk ve bölücülüğe neden olan kişilere şeran katl gerekir” diye fetva alınmış, padişah bu fetvayı yırtınca, tahtından indirilmiş, daha sonra da Anadolu ve Rumeli kazaskerlerinden fetvalar alınmıştı. Genç Osman’ın yerine geçirilen I. Mustafa ise öldürme emrini vermediğini, olaydan sonra açıkça dile getirmişti.
ECEL CELALİLERİ
Kanuni’nin şehzadesi Mustafa Han’in tahtta gözü olduğu iddiasıyla boğdurulması da Osmanlı tarihinin en karanlık sayfalarından biridir.
Bu kanlı olay için Taşlıcalı Yahya Bey’in ünlü ağıtı, şiirimizin siyasal haksızlıklara gösterdiği tepkinin çok etkileyici örneklerindendir:
“Medet medet bu cihanın yıkıldı bir yanı
Ecel celalileri aldı Mustafa Han’ı
Dolundu mihr-i cemali bozuldu erkânı
Vebale koydular âl ile Al-i Osman’ı
Geçerler idi geçende o merd-i meydanı
Felek o canibe döndurdu Şah-ı devranı
Yalancının kuru bühtanı buğz-ı pin hanı
Akıttı yaşımızı yaktı nar-ı hicranı
Cinayet etmedi cani gibi anın canı
Boğuldu seyl-i belaya dağıldı erkânı
Nolaydı görmeyeydi bu macerayı gözüm
Yazıklar ona reva görmedi bu rayı gözüm.”
(Medet, medet, bu dünyanın bir yanı yıkıldı.
Ecel celalileri Mustafa Han’ın canını aldılar.
Güneş yüzü gurup etti, varlık direkleri bozulup yıkıldı.
Hileyle Osmanoğulları’nı vebale soktular.
Aleyhte bulundular mı o meydan evinin aleyhinde bulunurlardı.
Felek, zamanın padişahını o tarafa döndürdü.
Yalancının kuru iftirası, gizli kini gözyaşlarımızı akıttı, ayrılık ateşini yaktı.
Onun canı, cani gibi cinayet işlemedi, fakat bela seline boğuldu, temeli, direkleri dağıldı.
Ne olurdu gözüm bu macerayı görmeseydi.
Yazıklar olsun, gözüm bunu ona layık görmedi.)
Yönetimin bozuklukları XVII. yy’dan sonra arttıkça, siyasal yaşamı düzene sokmak isteyen öneriler de,
adaletsizlikten, ağır vergilerden, cephelerde ağır yenilgilerden, devlet adamlarının güçsüzlüğünden, rüşvetten yakınmalar da çoğaldı.
Bunlar gelecek yazının konusu.
Konur Ertop | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 151 - 1 Eylül 1986
_____________________________________________________________________
[2/5]
“İnsaf sahiplerince vergi veren halka,
velinimet efendimiz denilmesi doğru olur”
Osmanlı yönetim kurumlarının bozulduğunu görüp düzeltme önerileri üzerinde duran ve 1620’lerde Kitab-ı Müstetab (Hoş bulunmuş, beğenilmiş kitap) adlı yapıtı kaleme alan yazar, “Devleti aliyenin temelini gene kendi elimiz ile yıkarız. Bu durumda, ’Hay nedir, Kul tayfası boyun eğmez oldu, Celali belirdi ve zorba ortaya çıktı ve dünyanın işleri alt üst oldu ve devlet hazinesinin geliri giderine yetmez oldu’ diye niçin şaşılır? Aklı başında olan kimse bu duruma asla şaşacak değildir, belki niçin daha çoğu olmaz diye şaşacaktır” diye konuşur.
Düzen bozulmuşmuş ve bunun sorumlusu devleti yönetenlerin tümüdür!.. Bütün bozukluklar giderecek bir tek kişi olduğu kabul edilir. Bu da yönetimin başında bulunan, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olan, bütün Müslümanların halifesi olan Osmanlı Padişahı’dır. Padişah ülkenin gerçekleri kendisinden gizlendiği için gerekli kararlar veremez. Ona olup bitenleri, yolsuzlukları, adaletsiz işleri, ekonomik bozuklukları, yanlış siyasal hareketleri duyurmak isteyenler çıkar. Bu kimi zaman bir halk ozanıdır.
GÖR PADİŞAHIM
Cahit Öztelli’nin Uyan Padişahım adini taşıyan bir ciltte (1976) bir araya getirdiği yönetimin bozukluklarından yakınma ve yönetim organını uyarma şiirleri arasında Osmanlı padişahına seslenen, gerçekleri onun gözleri önüne seren pek çok halk şiiri vardır.
Bu metinlerin birinde İslam adlı ozan, Girit’te çarpışan askerin durumunu, savaşın gerçeklerini dile getirir, padişahın olup bitenleri görmesini ister:
“Adalet eyleyip halk-ı âleme
Doğru yolda kaim ol padişahım
Merhamet eyleyip her bir mazluma
Sual et cürmünü gör padişahım.”
Seyyahi adlı ozan da gene Girit’teki askerin durumunu anlatır:
“Girit’te olan kulun, halin aman
Lütfundan sual eder bil padişahım
Hüdaya kalmıştır işimiz heman
Gayet mükedderdir hal padişahım.”
Mora ayaklanmasının acılarını yaşayan bir müftü kızının ağzından Padişah 2. Mahmut’a şöyle seslenilir:
“Uyan Sultan Mahmut, kâfir uyandı
Eğri kılıç al kanlara boyandı
Nice din-İslam canına dayandı
Evliyalar imdat eylen Mora’ya.”
Kars Kalesi düşman eline düştüğünde de Âşık Ali bu ağır yenilginin nedenlerini gene 2. Mahmut’a duyurmaya çalışır:
“Bunda belli vezirlerin hilesi
Hiç mi gayret yoktur Haktan bulası
Yedi kattır derler Kars’ın kalesi
Sattılar Moskof’a tez elden gitti.”
TARİHİN MALI OLAYLAR
Bugün tarihin malı olan türlü olaylar nedenleri, aşamaları, yol açtıkları sonuçlarıyla tanıkları tarafından zamanında dile getirilmiştir. Bu tanıklar gözlemlerini ağır eleştirilerle birlikte ortaya koyarlar zaman zaman. Böylece siyasal yaşam bu yapıtlara yansımış olur. Bu olaylar değerlendirilip yargıya bağlanır. Örneğin yenilikçi Padişah Genç Osman’ın Yeniçeri ayaklanması sonucu öldürülmesi, eylemin yarım kalması, döneminde geniş yankılar uyandırmıştı.
Olayı yakından izleyen Tugi takma adlı Seferoğlu Hüseyin yazdığı ağıtta,
“Bir şah-ı âlişan iken
Şah-ı cihana kıydılar
Gayretli genç aslan iken
Şah-ı cihana kıydılar” diyordu.
Tugi, Genç Osman olayını konu edinen “Vaka-i Sultan Osman” adlı bir yapıt da kaleme aldı.
Aynı konuda bir başka kitap da gene olayın içinde yaşayan Anadolu kazaskeri Bostanzade Yahya Efendi tarafından yazıldı. “Fi Beyan-ı Vaka-i Sultan Osman” adını taşıyan bu kitapta Bostanzade padişahın yakınlarından Vaiz Ömer, Süleyman Ağa, Kazasker Sümbül ve Hekimbaşı Musa’yı alabildiğine suçlar.
Bir yerde ilk ikisi için şöyle der:
Bir yerde ilk ikisi için şöyle der:
“İki fesatçı kıskanç, nifak kemerini kuşanıp ittifak kuşağını bağladılar. Böylece işleri yürütmek dileyerek birbirlerine arka oldular ve halkın hukukunun çiğnenmesine göz yumarak perde arkasına çekildiler. Veziriazamın devlet işlerini padişaha anlatması nerde? Meğer ki padişahtan bir işaret gelsin! Bu iki boş adam haksızlıklara revaç vermekte ve alçaklar yüceltmekte fırsat kaçırmayıp bir dakika savsaklamadılar.”
Yazar olayları sadece kişilerin katkılarıyla açıklama yolunu tutmamış, temel nedenlere de yönelmiştir:
“Bu sırada Allah’ın iradesiyle kıtlık ve pahalılık da sıkıntıların üstüne bindi. Allah büyüktür.
Halkın arasında öylesine bir sıkıntı ve üzüntü peyda oldu ki, bu, sanki kıyamet günü ya da bütün halkın ölümü demekti...”
Genç Osman olayı geniş yankılar uyandırmış, cinayeti işleyen Yeniçeri Ocağı kamuoyu tarafından bağışlanmamıştır.
Bir halk ozanı, ocağın piri Hacı Bektaş’ın dahi Yeniçerilerden artık yüz çevirdiğini anlatır:
“Halktan bana bir işaret oluptur
Yeniçerileri kırmak gerektir
Koma kurdum, Hacı Bektaş deyiptir
Döndürdüm yüzümü onlardan demiş.”
ELEŞTİRİLER... KARŞI ELEŞTİRİLER...
Olaylar akıp giderken her dönemin insanları yanlış işleri, yanlış davranışları, halkın yaşamını zorlaştıran nedenleri kıyasıya eleştirmişlerdir.
Kimi zaman eleştirilerin haksız olduğu, doğru yerine yanlışın savunulduğu da görülür.
Geçmiş dönemlerden kalma şiir dergileri, cönkler sanki o dönemlerin gazeteleridir!
İşte Yavuz Sultan Selim, babası 2. Bayezit’i tahttan indirip yerine geçince yaşlı padişaha bağlı bir ozan, onun ağzından siyasal seçimini şöyle dile getirmiştir:
“Komadı hoş geçeydim pirliğimde
Elimden tahtım ister dirliğimde
Ne hakkı vardır onun beyliğimde
Görün beyler bana netti Selim Şah...”
Seyyahi adlı ozan Deli İbrahim tahttan indirilince bunu bir zulüm sayıp ağıt yakabilmiştir:
“Sultan İbrahim der ey felek sana
Gelenler yanıban tütsün ağlasın
İlahi zulmedip kıyanlar bana
Dünyadan namurat gitsin ağlasın.”
Nigari adlı ozan da Osmanlı tarihinin ilerici atılımlarına karşı çıkan, siyasal seçimi geriye yönelik kesimdendir.
Yenilikçi Padişah 3. Selim’in tahttan indirildiği ayaklanmayı göklere çıkarırcasına överek anlatır:
“Artsın eksilmesin böyle koçaklar
O yüzden şeref buldu ocaklar
Çekildi gaipten yeşil sancaklar
Niyet edip asker çıktı gazaya...”
Tarih içinde birbirinden ayrı açılardan görülmüş, ayrı biçimlerde değerlendirilmiş siyasal olaylar sayısızdır.
Osmanlıların komşuları İran’la ilişkileri ve Alevi-Sünni çekişmesiyle ilişkisi dolayısıyla bu çerçeve içinde yer almıştır.
Örneğin Bağdat’in alınışını anlatan Ali Oğlu:
“Rum geziler cenge çarka çıkarlar
İmam-ı Azam gayretin çekerler
Rafizilerin (Şiilerin) ciğerin sökerler
Melun Şah’a bek tabanca (kuvvetli tokat) çalınır.”
Kâtibi, Şii İran’a yapılan seferi konu edinirken özverili, gözü pek bir savaşçı olarak görünür:
“Cisir (köprü) yapıp deryaların üstüne
Şah-ı Acem diye gitmek göründü
Kılıç çekip Rafiziler kastına
Serimizi feda etmek göründü.”
Ancak Alevi ozanları da Osmanlı yönetiminin sona ermesini, Safavi şahlarının Anadolu’da Osmanlı yönetimini sona erdirmelerini beklerler:
“Sanma ki Osmanlı yanında kalır
Tanrı’nın aslanı Şah oğlu gelir
Darb ile elinden tahtını alır
Harabende erkân sürülse gerek.”
Pir Sultan da umudunu Şah’ın siyasal başarısına bağlamıştır:
“Pir Sultan’ın işi ahtır
İntizarım güzel Şah’tır
Mülk iyesi padişahtır
Mülke sahip ola bir gün”,
“İstanbul şehrinde ol sahip-zaman
Tac ü devlet ile salınmalıdır”,
“Yürüyüş eyledi Urum üstüne (Anadolu’ya)
Ali nesli güzel imam geliyor...”
AYAKLANMALAR, AYAKLANANLAR
Devlete başkaldıranlar, dağa çıkanlar zaman zaman siyasal bir eylemin içinde olmuşlardır.
Kimi zaman da onlar üzerinde varılan yargılar, değerlendirmeler, siyasal içerik kazanır.
Eşkıya Kara Haydaroğlu 17. yüzyılda devleti çok uğraştırmış, eylemde bulunmuş, yakalanıp İstanbul’a getirilerek idam edilmişti.
Ozan Kâtip Ali bir şiirinde ona şöyle seslenir:
“Haydaroğlu aklın yok mu başında
Niçin Âl-Osman’a asi olursun
Her ne zulüm eyledinse dünyada
Ettiklerin bir bir bulursun.”
Kâtip Ali eşkıyanın kaçınılmaz yazgısını da ona hatırlatır:
“Niçin oturmazsın kendi halinde
Şimdi sensin cümle halkın dilinde
Bilmiş ol ki Kara Ali’nin (ünlü celladın) elinde
Türlü türlü azap ile ölürsün.”
Gerçekten Kara Haydaroğlu’nun sonu cellat elinde olmuştur.
Evliya Çelebi onu yakından tanımış, öldürülmesine de tanıklık etmiştir. Ankara yakınlarında elinden kurtulmuştur.
Üsküdar’da yeniden karşılaştıklarında Kara Haydaroğlu yaralı olarak yakalanmış, yarası kurtlanmış, pek düşkün durumdadır.
Evliya Çelebi, eşkıyaya yardımcı olmaya çalışır:
“Padişah huzuruna vardığında, ’Padişahım, kuşça canıma kıyma, beni Girit’de Deli Hüseyin Paşa’ya gönder.
Din uğrunda orada kâfire kılıç vurarak şehit olayım’ de” diyerek akıl öğretir.
Ancak Kara Haydaroğlu ona,
“Behey Evliyam, ölüm ölüm olduktan sonra sızlanmak ne boyna borç ola! Ben bir can için minnet mi ederim?” yanıtını verir.
Ölümcül yaralarla sadrazamın karşısına çıkarıldığı sahneyi anlatan satırlar ise, eşkıyaya kesin bir hayranlıkla doludur.
Evliya Çelebi yönetimin resmi görüşü yerine kendi değerlendirmesini ortaya koyabilmiş,
devlete başkaldıran bir isyancıya bir yazarın gözüyle ölümsüzlük kazandırmıştır.
Yazarların resmi görüşe karşı çıkmaları sadece bu tür değerlendirme farklılıkları şeklinde kalmamıştır. Bazen yönetime karşı çıkanlar, yöneticilerin, hatta hanedanın değiştirilmesini isteyenler de olmuştur. Müritleriyle birlikte bir ayaklanmayı başlatması tehlikesi yüzünden Limni Adası’na sürülen Niyazi-i Mısri’nin siyasal görüşü bu bakımdan oldukça şaşırtıcıdır. O, Osmanlı sultanlarından umudunu tümüyle kesmiş, yönetimin enerjik Kırım hanlarına geçmesi gerektiğini savunmaya koyulmuştur.
Vasiyetini şöyle yazar:
“Hele ölürüm bari şu vasiyeti yine edeyim. Taht Tatar’ındır (Kırım Hanlığı’nındır),
taht Tatar’ndır, taht Tatar’ındır, bunlarda (Osmanlı sultanlarında) hayır kalmamıştır: taht Tatar’ındır, bilmiş olun.
Her ne kadar hilafın etmeye çalışırsanız olmaz; mülk Tatar’ındır, Tatar’ındır...”
ÇÜRÜMÜŞ KURUMLAR
Niyazi’yi o kadar aykırı bir çözüm aramaya iten yaklaşım, ekonomik durumun kötülüğü, rüşvetin alıp yürümesi, hak-hukukun aranamaz olması, yöneticilerin zulmüdür. Bütün bunlardan yakınanlar oldukça çoktur.
Bir halk ozanı 1780 yılında,
“Alçaklar yüceldi, yüceler indi
Dünya şimdi yeme üstüne kondu
Âlem yiyegelmiş nesin söyleyim” diye anlatır çevresinde olup biteni.
Hüdayi, Fıkara Destanı’nda,
“Rençbere kalmadı koşmaya öküz
Hafta sekiz amma teklifi dokuz
Aldığı pahalı, sattığı ucuz
İşte böyle müflis kaldı fukara
...Şahnalar (harman yeri görevlisi memur) harmana gelir gezerek
Tohum, öküz vermiş sanki müşterek
Yari komaz yiyin yemlik diyerek
Ekin ekmeden aciz kaldı fukara” der.
Rüşvet halkın belini bükmektedir.
Aşık Mehdi,
“Her gelene verme tuğ ile sancak
Rüşvet almasını bilirler ancak
Cihan elden gitti daha nolacak
Dünyanın nizamin ver padişahım” diye yakınır.
Seyrani de rüşveti,
“Rüşvet ile yazar hâkim hücceti
Hüccet ile alır kadı rüşveti
Halk bilmiyor dini, şer’i, sünneti
Bozuldu, sikkenin tuncuna kaldık” diye konu edinir.
DEĞERLENDİRME YANLIŞLIĞI
Yönetilenlerin yönetim karşısında görüşlerini belirtmesi siyasal yaşamın koşuludur. Ancak yönetilenler siyasal seçimlerini her zaman doğru biçimde yapamıyorlar. Halkın arasından çıkan yazarların da bu tür yanlışlıklara düştüğü görülüyor. Tarihin gelişimine ters düşecek görüşlerin, eylemlerin savunulduğu oluyor.
Derviş Osman, kaldırılan Yeniçeri Ocağı’ndan yana bir ozandır ve yeni ordu kuruluşu Nizam-ı Cedit’in karşısındadır.
Alemdar Mustafa Paşa Destanı’nda şunu söyler:
“Açıldı bayraklar yürüdü asker
Hacı Bektaş Ocağı kahraman bekler
Nizam-ı Cedit’ler bir satır ister
Vurun aslanlar der Yeniçeri.”
Yeniçeri Ocağı kapatılmış, ocağın bağlı olduğu Bektaşi tekkeleri kapatılmıştır.
Bektaşi ozanı Hakkı, Osmanlı yönetimini, “Yezit kavmi” diye adlandırır,
“Kavm-i Yezit yezitliğin bildirdi
Yetiş Allah, ya Muhammet, ya Ali
sürgün edip her dervişi öldürdü
Yetiş Allah, ya Muhammet, ya Ali
Türbelerin yıkıldığın gördüler
Yezidiler ferah edip güldüler
Her dervişi bir diyara sürdüler
Yetiş Allah, ya Muhammet, ya Ali.”
Şevki adlı halk ozanı Tanzimat’ı şöyle değerlendirir: “Gâvurla Müslüman seçilmez oldu.”
BOZUK DÜZENİ YOLUNA KOYMAK
Bozulan düzeni yeniden kurmak, yönetimi yoluna sokmak, bütçeyi dengeli duruma getirmek için öneriler dönemi 17. yüzyıldan 19. yüzyıla değin hep sürmüştür. Ancak bu tür önerilerden Tanzimat’a kadar olanlar eski parlak, varlıklı günlere, model olarak alınan Kanuni Sultan Süleyman döneminin koşullarına nasıl yeniden dönülebileceğini araştırırlar. Tanzimattan itibaren kaleme alınan ıslah kitapçıkları ise bambaşka bir dünyanın, Batı’nın üstünlükleri, onun durumuna erişmek için yapılacaklar üzerinde dururlar.
Islah kitapçıkları edebiyatın malı mıdır?
Bunlar bilgisiz devlet adamlarına okutulup eğitilmemiş padişahlara gerçekleri göstermek, iyi kavranıp uygulanması gerekli ilkeleri göz önüne sermek için yazıldıklarından açık, sade, güzel Türkçeyi yansıtırlar. Dönemin özelliği öğretici metinlerde de edebiyat kaygısı gütmektedir. Metinler yer yer şiirlerde, ama anlaşılır, aydınlık anlatımlı şiirlerle bezenmiştir.
Ebüzziya Tevfik’in ünlü düzyazı antolojisinden beri bu kitapçıklardan bazılarının sahibi Katip Çelebi, Keçi Bey gibi yazarlar zaten edebiyat kitaplarının malıdırlar.
Şimdilik adlarını bilmediğimiz;
- Kitab-ı Müstetab yazarı,
- Mesalih-i Müslimin (Müslümanların işleri) yazarı,
- Hezarfen Hüseyin Efendi,
- Defterdar Sarı Mehmet Paşa,
- Koca Sekbanbaşı gibi adlar da Türk yazarları arasında saygın yer tutacak değerdedirler.
- Islah kitapçıkları soyut,
- genel nitelikteki öğüt kitapları siyasetnamelerden somut bilgilere, açık önerilere, çağlarıyla ilgili bol gerece dayanmaları bakımından ayrılırlar.
Örneğin yazarının adini bilmediğimiz, 1620’lerde yazılmış Kitab-ı Müstetab devlet adamlarının, vekillerin birbirlerini çekemediklerini,
birbirlerinin aleyhine çalıştıklarını belirtir. “Hadi bugünü hoş göreyim, geleceğin de bir sahibi elbette vardır” dediklerini anlatır.
Dünyaya yeni bir düzen vermek için hiçbir işe girişmediklerini, yaptıklarının garez ve intikam olduğunu, rüşvet ve kanun dışı işler olduğunu dile getirir,
“Muttasıl bu Devlet-i Aliyenin temeli kazılmak üzeredir.” der.
Yazar kitabını özellikle “avam mabeyninde halk arasında) cari (geçerli) olan lisan-ı Türki üzre takrir ve tahrir olundu” diye tanıtır.
Tanık olduğu;
- toplum, yönetim, askerlik, iktisat alanındaki çöküntüyü,
- medreseden yetişen bilginlerin durumunu,
- hazinede para azlığını,
- saraydaki düşmanlıkları,
- adalet organındaki rüşvet belasını,
- padişahın çevresindekilerin ihanetlerini,
- bilginlerin haset ve ahmaklıklarını bir bir gösterir.
Yazara göre padişahın gücü asker olmayınca, asker ise para olmayınca, hazine de halka dayanmayınca işe yaramaz.
Tabandaki halkın vergi ödemesi, hazineye, dolayısıyla orduya, ve onun üzerindeki padişaha yarar sağlayabilmesi ancak adaletli yönetimle sağlanabilir. Yazar devlet düzeninin ve eski kanunların bozulmasını, padişahin erkinin zayıflaması ve parçalanmasına bağlar. Sorumsuz kişiler padişahın erkini kişisel çıkarları için kullanmaktadır. Memurluklar rüşvetle dağıtılmaktadır. Padişah fermanına eskisi gibi aldıran yoktur. Devşirme kul sistemi bozulmuştur. Ordunun gücü devşirme sisteminin bozulması yüzünden azalmıştır. Topraklar kuvvet sahiplerinin eline geçmiştir. Vergiler arttıkça halk çiftini-çubuğunu bırakmakta, levent, sekban olmaya ya da eşkıyalığa başlamaktadır.
Yazar, “Hiç sorumlu aramayalım, şaşmayalım, Devleti Aliye’nin temeli bizim tarafımızdan yıkılmaktadır” diye açık yüreklilikle konuşur.
Rüşvet vererek göreve getirilenler ve bir gün azledileceklerini bilenler ellerinde fırsat varken hazineyi soyup soğana çevirirler.
“Osmanlı devlet düzenine ait metinler” genel başlığı altında bir dizi yayın yapan Prof. Yaşar Yücel,
“Kitab-ı Müstetab” gibi “Kitab-u Mesalih-il-Müslimin ve Menafi-il-Müminin” (Tanrıya inananların çıkarları ve Müslümanların işleri) adlı gene yazarı bilinmeyen ıslahat kitapçığını da bize tanıtmıştır.
Kitabın Koçi Bey’le çağdaş olan yazarı döneminin bozukluklarını sergilemeye adalet organında görev alanların durumunu anlatarak başlar:
“Nicesi fakirlikten kitaplarını satıp kara cahil olurlardı. Şimdi de aynen öyledir.
Çünkü başmemurluk, kadılık bulunmaz ki isteklerini elde edebilsinler.”
Bir çıkar yol önerir:
“Atari ve savaş giysileri ve hizmetkârları sipahiliğe elverişli olanlar ve bilgi bakımından çok yetkin olmayanlar, en düşük ulufeyle bölüklere ve tımarlara, herkes kendi durumuna göre, yeniçeriyi hisara çıkardıkları gibi bunlar da böyle çıkarmak buyurulursa hem görevden alınmış öteki kişilere yer açılırdı hem sipahi tayfası da içlerinde bilim adamları bulunacağı için her yönden yararlanırdı.”
Yazarın getirdiği öneriler, gösterdiği çözüm yolları arasında yeniçerilerin durumundan fiyatların kontrolüne kadar somut noktalar birbirini izler.
Örneğin tembel yatağı durumuna girmiş yeniçeri odaları için şunları söyler:
“Yeniçeri tayfası her gün odalarında boş otururlar. Pes bunlara yasak olunsa ki, her gün odalarında matrak oynayıp (matrak adı verilen değnekle talim yapıp) o sanatta her biri tamam üstat olsalar. İçlerinde matrak bilir bazı yiğitler vardır, onlara gelişme yolu açılsa, her odaya bir öğretmen verilse, bu bilgi de çok gereklidir. Yayalar matrak kullanmasını bilse, sipahilerden genç olanlar bu biçimde her sabah binicilik öğrenseler, bunun gibilerin üstatlarına ve öğrencilerine kâh hizmet etme, kâh ilerleme yolu açılsa bundan dahi veziri-azam hazretlerine çok sevap olurdu ve şerefli adları her zaman unutulmayıp daima hayırla anılırdı. Çünkü şimdi nice sipahi vardır ki at seğirtmeyi bile beceremez. Silah kullanmayı da çoğu hiç bilmezler. Böyle olunca o türden kimseler boş yere ulufe yemiş olurlar.”
KOÇİ BEY
Goriceli Koçi Bey’in Padişah 4. Murat ve 1. İbrahim’e sunduğu ıslah kitapçıkları devletin daha iyi yönetilmesi için önerileri sıralar. Çöküntüden devleti kurtarmanın yollarını araştırır. Saray çevresinde devlet örgütü, tımar ve zeamet temeline dayanan toprak yönetiminin özellikleri, yeniçeri örgütü, eyalet yönetimi, bütçe, kent yönetimleri, vakıflar vb. gibi konularda bilgiler verir, bozuklukları gösterir, bu bozuklukların giderilme çarelerini araştırır.
Koçi Bey, “Reaya fikarası ahvali beyanındadır” başlıklı sunuşunda padişaha halkın çektiklerini anlatır:
“Şimdiki halde reaya fıkarasına olan artmış zulüm bir tarihte ve bir iklimde ve bir padişah ülkesinde olmamıştır. İslam ülkelerinden birinde bir kişiye zulüm olsa ahiret gününde padişahtan sorulur, vezirlerinden sorulmaz. Ve “Onlara sipariş ettim” demek âlemlerin Tanrısının huzurunda cevap olmaz. Mazlumların yakıcı ahı evleri harap eder, dertlilerin akan gözyaşı dünyayı sele boğar. “Küfr ile dünya durur, zulmile durmaz.” Adalet uzun ömre sebeptir ve yoksul halkın durumunun düzene kavuşması padişahlar için cennete gitme nedenidir.”
NASIL KURTULACAĞIZ?
“Nasıl kurtulacağız” sorusunu soran ve yanıt arayan yazarlar arasında Katip Çelebi, Koca Sekbanbaşı vb. gibi adlar ün kazanmıştır. Yapıtları daha az tanınanlardan Hezarfen Hüseyin Efendi “Telhis-ül- beyan fi kavanin-i Âl-i Osman” (Osmanlı Yasaları konusunda özet) yapıtında 1670’lerde yönetimin dayandırıldığı yasaları, uygulamaları konu edinir, öneriler getirir.
Hüseyin Efendi adalet organının işleyişini şöyle özetliyor:
“Kadılık şeriat hükümlerinin yerine getirilmesi için olduğundan halkın malini adalet adına ele geçirmekle ün kazananları vakti geldi diyerek görevden alsınlar. Ötekiler de onu görüp iyiliğe heves ederler... Kadılar... Yeniden göreve geldiklerinde sabra mecal mi kalır, aç kurt gibi reaya ya! Bütün işlerinden padişah sorumludur. Ben filana işi bıraktım demekle kurtulmak mümkün değildir. Padişah için gerekli olan iyilerini bulup zalimlerine asla görev vermemektir. Zalimi reaya üzerine göndermek kurtları koyun sürüsüne salıvermektir.”
“Kadılık şeriat hükümlerinin yerine getirilmesi için olduğundan halkın malini adalet adına ele geçirmekle ün kazananları vakti geldi diyerek görevden alsınlar. Ötekiler de onu görüp iyiliğe heves ederler... Kadılar... Yeniden göreve geldiklerinde sabra mecal mi kalır, aç kurt gibi reaya ya! Bütün işlerinden padişah sorumludur. Ben filana işi bıraktım demekle kurtulmak mümkün değildir. Padişah için gerekli olan iyilerini bulup zalimlerine asla görev vermemektir. Zalimi reaya üzerine göndermek kurtları koyun sürüsüne salıvermektir.”
Konumuzla ilgili metinlerin biri de Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın, “Devlet Adamlarına Öğütler” yapıtıdır.
Sarı Mehmet Paşa bizim Cumhuriyet döneminde öğrendiğimiz ve uygulanmasını zorunlu saydığımız ünlü ilkeyi dile getirir:
“Köylü efendimizdir!”.
Yapıtta bu konu şöyle ele alınmıştır:
“İnsaf sahiplerince vergi veren halka (köylüye), velinimet efendimiz denilmesi doğru olur. Mekanı cennet ola merhum ve mağfur Sultan Süleyman Han Hazretleri, Allahın rahmetleri onun üzerine yağsın, bir gün yüce meclislerinde has yakınlarına inciler saçar gibi hitap ederek, “Âlemin velinimeti kimdir” diye buyurduklarında, hepsi bir ağızdan “Besbelli ufukların padişahı ve her şeyin sahibi Sultanımız hazretleridir” deyince has yakınlarından çıkan bu sözü, insaf sahibi padişah kabul etmeyip, “Velinimet filhakika reayadır ki onlar ziraat ve çiftçilik emrinde huzur ve istirahati kendilerine haram ederek edindikleri nimetler ile bizi doyururlar” diye buyurmuşlardır.”
Yönetime yol gösteren, durumu saptayan, bilginin deneyin, aklin ışığında öneriler sıralayan imparatorluk yazarları Tanzimat’tan itibaren görüşleri doğrultusunda eyleme de girişeceklerdir. Onların geçmiş dönemdeki meslektaşlarından ayrılan yanı halktan, okurlarından destek alma yolunda kalemlerini cesaretle kullanmalarıdır. Gelecek yazıda bu yeni ve hareketli dönemi konu edineceğiz.
Konur Ertop | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 152 - 15 Eylül 1986
___________________________________________________________________
___________________________________________________________________
[3/5]
Kurtuluş yollarını Avrupa’da aradılar sonra da hedef diye Turan’ı gösterdiler
Tanzimat Fermanı (1839), devletin yurttaşlara karşı taahhütlere girmesidir. Yönetimi şekillendiren şeriat XIX. yy’ın başında, yıkılışın eşiğindeki imparatorluk için sadece boş bir formül durumuna düşmüştür. Tanzimat Fermanı’yla ise bireyin doğal haklarının korunacağı sözü verilir. Can güvenliği gözetilecek, mal ve ırz dokunulmazlığı devletçe sağlanacaktır. Şeriatın da gözetmeyi amaçladığı bu haklar sistem yozlaştıkça korunamaz duruma düşmüştür. Batı’da ise artık korumada kamuoyunun denetimi söz konusudur.
KAMUOYUNU YANSITAN GAZETE
İlk Türkçe gazete olan ve bugün TBMM tarafından Resmi Gazete adıyla yayımı sürdürülen Takvim-i Vekayi, Tanzimat’ın ilanından birkaç yıl önce yayınlanmaya başladı (1 Kasım 1831). Bu gazetede yalnız devlet işleriyle ilgili resmi haberler ve belgeler yer alıyordu.
İngiliz asıllı William Churchill’in imtiyaz sahibi olduğu ve ilk sayısını Tanzimat’tan hemen sonra (31 Temmuz 1840) çıkardığı Ceride-i Havadis de yarı resmi nitelikteydi. Geçici Hersek Meclisi’nin eski başkanı, Tercüme Odası ileri gelenlerinden İzzetlû Agâh Efendi’nin Tercüman-ı Ahval’i (ilk sayısı: 21 Ekim 1860) ise yönetimi devlete ait bulunmayan bağımsız, özel ilk gazetedir.
Tercüman-ı Ahval “iç ve diş olaylardan seçilmiş bazı olaylar, eğitim, kültür ve türlü sanatlarla ticaret ve başka yararlı konulara ilişkin haberleri ele almak amacıyla” yayın hayatına atılmıştır. Gazetenin ilk başmakalesi Şinasi’ye aitti. Edebiyat ve düşünce yeniliğimizin büyük öncüsü bu yanda halkın birtakım yasal görevleri olduğunu hatırlatır, sözle veya yazıyla düşüncelerini bildirme hakkına sahip olduğunu vurgular. Tanzimat’ın ilanından sonra yeni yasaların hazırlanışı sırasında hükümetin herkese bunlar hakkında görüşlerini bildirmesi için izin verdiğine değinir. Azınlıkların, çıkardıkları gazetelerde kendi düşüncelerini yansıttıklarını açıklayan Şinasi, yazı yazmanın, insan aklının yarattığı en güzel icat olduğunu belirtir, gazetenin “umum halkın kolaylıkla anlayabileceği kadar sade bir dille çıkarılacağını” da dile getirir.
Tercüman-ı Ahval’in çıkmaya başlaması, aydın çevrelerin ilgisiyle karşılanmıştı. Gazeteye gelen kutlama yazıları arasında manzum olanlar da vardı.
Maarif-i Umumiye Junnal Kâtibi Vacit Efendi’nin kutlama dörtlüğüne Şinasi, gazetede şu karşılığı yayınladı:
“Ey vatan şairi taknız ile zatındır eden
Bu varakparemizi cümleden evvel tezyin
Kasem olsun şeref-i millete kim layıktır
Ehl-i dil, gayret-i milliyyeni etse tahsin.”
“Vatan şairi”, milletin şerefi”, “millet yolunda çalışma” gibi kavramlar şiirimize hatta düşüncemize ve siyaset hayatımıza bu şiirle giriyordu.
Bağımsız gazete Tercüman-i Ahval’in resmi Takvim-i Vekayi’den ayrılan yanı, kamuoyu karşısındaki durumudur. Takvim-i Vekayi Şevketpenah, velinimet padişahın adaletinin ve şefkatinin bir aynası olma iddiasındadır. Toplumda “fesat” önlemek, adaleti sağlamak için bir padişahın varlığı gereklidir. Neyin iyi, neyin kötü olduğuna o karar verir. Padişaha itaat etmek, niçin şu böyle oldu, bu böyle oluyor diye karşı çıkılmaması dinsel bir gereklilikti. Ancak padişaha bağlılık halkın görevi olduğu gibi, halkını gözetip korumak da padişahın görevidir. Devletin gazetesi bunları dile getirir ve imparatorlukta olup biten olayları bu açıdan yorumlar, değerlendirir.
Basın hayatıyla birlikte basın yasaklamaları da kendini göstermiştir.
1858’de Ceza Yasası’nda yüce saltanat ve hükümet adamları ile Osmanlı İmparatorluğu içinde yer alan uluslar aleyhinde yayın yasaklanmıştı. 6 yıl sonra düzenlenen özel basın yönetmeliğinde de yüce devletin iç güvenliğini bozacak, genel adaba ve milli ahlaka aykırı, saltanata, hanedana, bakanlara, dost hükümdarlara, mahkemelere, memurlara, hatta elçilere sataşma sayılacak yazıların yayınlanması yasaklanıyordu.
Tercüman-ı Ahval’de 6 ay kadar çalışan Şinasi, ertesi yıl kendi gazetesi Tasvir-i Efkâr’ı kurdu (ilk sayı: 27 Haziran 1862). Bu gazetenin ilk sayısında devletin, millet yönetimine vekil tayin edilmiş olduğuna işaret eder, onun çıkarlarına uygun önlemleri almakla gücünü koruyabileceğini hatırlatır. Halkın kendi çıkarları için ne düşündüğü ise onun görüşlerini yansıtan gazetelerle belirtilebilecektir. Gazete halkın görüşlerini, halkın içinden yetişmiş, onların sorunlarını tanıyan kalem sahipleri aracılığıyla dile getirir. Var olan durum, istekler, dilekler ortaya konurken daha iyi yönetim, adalet, eşitlik yolunda öneriler ileri sürülür. Eleştiriler yapılır. Yönetimle sürdürülmeye başlanan savaşım, kamuoyunu kendi yanına alabilmek için gazeteden geniş ölçüde yararlanacaktır. Yönetimin karşısında yer alanlar görüşlerini halka gazete yoluyla duyurmaya, onun o zamana kadar kullanılmamış büyük gücünden yararlanmaya çalışırlar.
Şinasi, siyasal olayları konu edinen, sergileyen, yorumlayıp değerleyen ilk gazetecidir.
Ancak onun Tasvir-i Efkar’daki yazıları genellikle dış olaylara yöneliktir.
“
- Karadağ isyanlarının bastırılması lüzumu,
- Yunanistan’da taht kavgaları,
- Çerkeslerin istiklali,
- Rusya’nın aleyhimizdeki neşriyatı,
- Yahudilerin ayaklanması” konularındaki yazılar devlet yönetimini, görevlileri karşısına almaz, yönetim düzenine herhangi bir eleştiri getirmez.
Ancak “Maliye sahasında gizli kalmış suistimaller” yazısıyla zimmetine para geçirmiş bir görevli hakkında o zamanki Maliye Bakanı Mustafa Fazıl Paşa’nın yaptırdığı kovuşturmayı ele alır, Hazine’ye ait ve gizli kalmış daha önemli hakların geri alınması yolunda bakana başarılar diler.
DÜZEN DEĞİŞTİRİLMELİDİR
Şinasi’nin iç siyasete ait görüşleri ondan kuvvetle etkilenen Namık Kemal ve arkadaşlarına yansımış görünür, Tasvir-i Efkâr yazarları arasına katılan Namık Kemal, Şinasi’nin 1865’te Paris’e gitmesi üzerine gazetenin başyazarlığına gelecek ve etkisi gittikçe güçlenen bir muhalefeti sürdürecektir. Girit isyanı, Rusya’nın ve Avrupa devletlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşma istekleriyle ilgili “Şark Meselesi” Namık Kemal’in sert yazılarının konusunu oluşturdu. Bu sonuncu konuyla ilgili eleştirileri yüzünden de gazete kapatıldı.
Siyasette yeni görüşlerin dile getirilmesinde, etkin bir muhalefetin oluşturulmasında Genç Osmanlıların payı büyük olmuştur. Abdulaziz’in sadrazamı Âli Paşa’nın yönetimine karşı çıkarak onun görevden uzaklaştırılmasını amaçlayan Genç Osmanlılar Cemiyeti giderek anayasaya dayanan Meşrutiyet yönetimi kurma yolunda çalışmaya koyuldu. Bunu Abdulaziz tahttan indirilmeden gerçekleştirmek olanaklı görünmüyordu.
- Namık Kemal,
- Ziya Paşa,
- Ali Suavi vb. Fransa, İngiltere ve İsviçre’de etkinliklerini sürdürdüler.
Yurt dışında gazeteler yayınlayarak düzenin değiştirilmesi yolunda çaba gösterdiler.
Sadrazamın, padişahın değiştirilmesi, rejimin mutlakiyetten meşrutiyete dönüştürülmesi gibi hedefler yanında aşırı bir örnek olmak üzere “Cumhuriyet”in de gündeme getirilmiş olması dikkate değer.
Ziya Paşa’nın İsviçre’de çıkan Hürriyet gazetesinde yayınladığı “İdare-i cumhuriyet ile hükümet-i şahsiyenin farkı” yazısı (14 Haziran 1870) Osmanlı vatandaşlarının gözlerinin önüne yepyeni bir düzenin çekici görünümünü serer.
“Cumhuriyet yönetiminde padişah, imparator, sadrazam, dışişleri bakanı falan yoktur. Memleketin padişahı, imparatoru, kralı, sadrazamı hep memleket halkıdır. Cumhuriyet yönetiminde bir nice milyon halk, birkaç çıkarcı kişinin hüküm ve keyfine esir olmayıp zengin ve yoksul herkes hürriyet hukukuna sahip olmada serbesttir. Cumhuriyet yönetiminde kura ve cebir ve zulüm ile asker yazmak ve nice yüz bin kişiyi yerinden, yurdundan, işinden, gücünden uzaklaştırıp kışlalarda çürütmek usulü yoktur. Zira memleket herkesin olduğu ve herkesin malını düşman saldırısından korumaya çaba harcaması olağan işlerden olduğu için küçük büyük herkes askerdir... Tersaneye gereken kereste ve halat için halk angaryada kullanılmaz. Eğer yönetime kereste ve halat gerekiyorsa parasını verir halktan satın alır. Cumhuriyet yönetiminde gazeteler hükümete dalkavukluk etmeye borçlu olmayıp, kanun hükmü dairesinde her türlü eleştiride serbesttirler. Dolayısıyla yönetimin en küçük bir kusurunu dev aynasıyla görür gibi büyütüp kıyametler koparırlar.”
Hürriyet gazetesi yazarının kendi ülkesinde kişilere bağlı yönetim için yaptığı saptamalar ise şunlardır:
“Kişilere bağlı yönetimdeki gazeteler işbaşında bulunanların dalkavukluğuyla geçinirler. Hükümet bir fena işte de bulunsa yine övgüsünü göklere çıkarırlar. Yapılan fenalığı iyilik şeklinde göstermeye çalışırlar... Kişilere bağlı yönetimin en kötüsü İran, ondan sonra bizim şimdiki Babıali, daha sonra Rusya ve İtalya ve Avusturya ve Prusya ve Fransa ve İngiltere devletleridir.”
İKİ ŞAİRİN DÜŞÜ
Vatan şairi Namık Kemal, Londra’da Hürriyet gazetesinde, döndükten sonra İbret gazetesinde siyasal görüşlerini ortaya koydu. O, yönetimin padişah ve sadrazamın elinden alınarak halkı temsil eden meclise verilmesi görüşündeydi. Bir “Meclis-i şûra-yı devlet” bir “Meclis-i şûra-yı ümmet”, bir de “Senato” seçilmesini öngörüyordu. İslam dini çerçevesinde Osmanlılığın sürdürülmesi görüşünü savunuyordu. Vatan sevgisini, hürriyet özlemini edebiyat yapıtlarında coşkunlukla dile getirirken, makalelerinde yönetime eleştiriler yöneltmiş, yeni bir düzenin ilkelerini araştırmıştır.
Vatan şairinin ünlü “Rüya“sı, siyasal düşüncelerini, yönetime eleştirilerini ve önerilerini bir edebiyat yapıtı çerçevesinde dile getirir.
Yazar 24 Nisan 1872’de Boğaziçi’nde bir bağ köşkünde bu düşü gördüğünü anlatır.
Hugo’nun Yüzyılların Destanı’nı özetleyen ünlü dizelerini araştıran bir ifadeyle konuya girer:
“Bir düş gördüm, öyle hayale bin gerçek fedadır. Pek az zaman sürdü, o görüntünün her dakikasına bir insan ömrü kurban olsun.”
Düşünde, kendisini bir kırda bulmuştur. Özgürlük perisini görür.
Ünlü dizelerini söyler:
“Ne efsunkâr imişsin âh ey didar-ı hürriyet
Esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten.”
Özgürlük perisi zehir gibi diliyle konuşur:
“İnsan için her şeyin çalışmayla elde edildiği, kanıtlarıyla belirtilmiş iken çalışmaktan el çekmeyi din ve dünya amaçlarınıza tek uygun yol bilirsiniz. Sürününüz sürününüz! Çok sürmez ki siz de süründüğünüz yerler gibi toprak olursunuz!“
Doğuyu, doğuluyu uyandırmaya yöneliktir bu sözler.
Gelişen dünya ile geri kalmış doğuyu karşılaştırır:
“Eski uygarlığın kıyamet sabah yetişip geliyor, demiryolları kıyamet sabah ortaya çıkacağı söylenen efsanevi hayvan sanki, bilim doğanın bütün gizlerini ortaya seriyor, telgraf yerin damarlarını bozuyor, yeni silahların sadası musallat olduğu devletin başında israfil borusu gibi, hâlâ mı uyuyacaksınız?“
Derken her şey gerektiği gibi olur, bir ütopyanın bütün çekici çizgileri sıralanır.
Siyasal yapının sağlamlığı, mükemmel düzeni bu dağınık çizgileri birleştirir:
“Yönetim güçleri -ki niteliği bakımından üçgen gibi üç doğrudan oluşur- bir tekelin hükmedici pençesinden kopararak her biri ötekinin uzayıp gitmesine adalet sınırı oluyor. Her biri bir bütünün oluşmasına yardımcı olmuş. Milletvekilleri tanrısal adaletin uygulanmasında hemen hemen bu köhne düşkünlük dünyasını mihnet evi sıfatından kurtarmaya çabalıyor. Mahkemeler mahşerdeki tanrısal adalet dünyasına örnek olabilecek ürpertici bir biçim almış, adaletsizlik yoluna demir setler, taş duvarlar çekmeye koyulmuş devlet memurlar sanki insan kılığına girerek resmi elbise giymiş birer melek. Suçların, cinayetlerin ortaya çıkarılmasında sorgu melekleriyle yarışıyorlar...”
Ziya Paşa’nın gördüğünü anlattığı düş ise 3 yıl daha önceye aittir. Londra’da, vatanıyla ilgili üzücü haberler öğrendiği bir gün Hampton Court bahçesine gittiğini, Avrupa’ya gelmeden önce başından geçenleri düşündüğünü anlatır.
“Bu yüce devletin ne suçu var ki bu darbelere, bu belalara uğrar? Bu millet ne suçun sahibidir ki bu mihnetlere, bu felaketlere uğramıştır? Bu padişah neden dolayı düşüncesini ve ahlakını değiştirdi? Sultan Abdulaziz Han tahta geçtiğinde devlet ve milletine gayretli ve hamiyetli, kavrayışlı bir padişahtı. Herkes kendisine sevecen, yenilikçi, kurtarıcı ve tanrının yardımını görmüş diye bakıp tapardı. Şimdi neden bu düşünce değişti? Tanrım, bunların sırrı ve hikmeti nedir? Ah, Zat-ı Şahane’yi görsem ve kendisinden gizlenen birçok durumu gerçek biçimiyle kendine söylesem...” diye düşünür.
Derken “Rüya” başlar: Kendisini Beşiktaş Sarayı’nda bulur. Padişahla karşı karşıyadır.
Bir millet meclisi toplanmasının zorunluluğunu ona anlatmaya çalışır:
“Millet Meclisi Zat-ı Şahanenizin meşru istiklalinizi katiyen ihlal etmez. Zira düşündüğüm Millet Meclisi’nin düzeni, şeriat sınırının dışında bir şey olmadığından saltanatın bağımsızlığı nasıl şeriat hükümleriyle sınırlıysa yasa ile de o kadar sınırlanmış olur. Örneğin bakanlarınızın davranış ve eylemlerinden dolayı Millet Meclisi’nde sorumlu tutulmasından sizin bağımsızlığınıza dokunacak nedir?
Eğer bakanlar istedikleri gibi halka zulüm ve cefa ve hazineyi yağma ederlerse sizin bağımsızlığınızın genişliğine mi delalet eder? Böyle bağımsızlığı siz ister misiniz? Bu zatlar korkusuzca bu kötülükleri yapıp dursunlar mı? Bu saltanat, bu memleket, bu millet yansın mı?“
Rüya yazarının Sultan Abdulaziz’in gözlerinin önüne serdiği Anadolu’nun görünümü gerçeğin sert bir yansımasıdır:
“Anadolu ise baştan başa bir yangın yerine benzer. Her nereden geçilse yıkılmış köyleri, harabeleri görünür. Vergi, Asar Vergisi, Vergi Resimleri, askerlik ve öteki yükümlülüklerin uygulanmasında ve alınmasında ortaya konan kötü davranışlar halkı ezmiştir. Tanzimat’tan önce her yöreyi birkaç derebeyi ele geçirdiği gibi şimdi de eşraf ve yerel görevliler bürümüştür. Bunlar halka istedikleri adaletsizliği, zulmü yaparlar. Oradaki hükümet, önlemeyi beceremez. Eğer önlemeye girişirse Amasya’da bendenizin başına gelen duruma uğrarlar. Gerek Rumeli, gerek Anadolu halkı çektikleri belaların gerçek nedenini anlayıp kavrayamadıklarından, bunların hepsini Zat-ı Şahanenizden bilirler...”
Padişah, Sadrazam Ali Paşa’yı görevden almaya karar verir, Ziya Paşa bunu bildirmek üzere Sadrazam’ın Bebek’teki yalısına gider.
Onunla konuşurken de gerçekleri ortaya koymaktan kaçınmaz:
“Siz iffet ve namus sahibi memurlar kullanmak, devlet giderlerinde gerçekten kısıtlama yapmak, halkın üstündeki yükü azaltmak, yararlı düzenlemeler yapıp uygulamasını sürdürmek, eğitimin yayılması işiyle bunu en iyi bilenleri görevlendirmek, askeri, donanmayı, hastaneleri iyi bir yola koymak, özetle Avrupa’nın uygarlık gelişmesine yol açan bu türlü girişimlerde bulunmak istediniz de padişah mı sizi engelledi? Yoksa Avrupa mi olmaz dedi? Yoksa millet isyan ve muhalefet mi gösterdi, ya da Rusya elinizi mi bağladı? Nerede işe yaramaz ve lekeli kişiler varsa onları devlet işinde kullanan sizsiniz. Her kimde kavrayış ve layık olma izi görülürse sivrilip yetişmemesi için derhal bir bahane ile başını ezmek yirmi yıldan beri uyguladığınız yöntemdir. Hazine’yi şuna buna yağma ettirmek ve size bağlı olanlara milyonlar kazandırmak için birbiri üstüne devlet borçları yaptıran, Hazine’ye yeni gelirler bulmak için halkı vergi ve resimler altında ezip geçiren sizsiniz...”
DİN ADAMI DEVRİMCİ
Medreseden yetişme Ali Suavi yeni düzeni yurt dışındaki savaşımıyla gerçekleştirmeye girişen yazarlardan biridir.
Padişah Abdülaziz’in yerine V. Murad’ı geçirme yolundaki silahlı eylem gerçekleşememiş, Ali Suavi, Yedisekiz Hasan Paşa’nın sopası altında can vermiştir.
Muhbir, Ulum gazetelerinin yazarı Suavi;
- teokrasiye karşı laikliği, mutlakiyete karşı halkçılığı ve hatta saltanata karşı cumhuriyetçiliği savunur.
- Siyaset ve yönetim usullerini Kuran’da, hadiste, din ileri gelenlerinin sözlerinde aramanın anlamsızlığı üzerinde durur.
- Siyaset biliminin kaynağının coğrafya, iktisat ve ahlak olduğunu gösterir.
- Ona göre kurtulmanın ve ilerlemenin temeli, eğitimi düzenlemekte ve bütün halka yeni eğitimi vermektedir. Bu amaçla öğretici bir yazar olarak çalışmış, hatta bir ansiklopedi yazma işine girişmiştir.
- Yönetimin her aşamadaki düzensizliklerini bir halk adamı olarak yakından gözlemiş ve göz önüne sermiştir.
- Eleştirilerinde tek yanlı olmamaya çalışır, yönetimin bozuklukları üzerinde dururken, yönetilenlerin eksiklerini de sergiler.
- Yönetimi değiştirme uğrunda çalışan devrimci arkadaşlarına eleştiriler yöneltir, bu yüzden onlarla arası açılınca savaşımını tek başına sürdürür.
- Yönetimin başını düzeltmek yolundaki eleştirileri sırasında yönetim organının, memur topluluğunun eksik, aksak yönlerini de gösterir.
BİLİM ADAMI DEVRİMCİ
Dağıstan doğumlu tarih bilgini Mehmet Murat, II. Abdülhamit döneminde Paris’te Jön Türk hareketinin başı oldu. Abdülaziz’in yönetimini V. Murad’ın kısa yönetimi izlemiş, II. Abdülhamit meşrutiyeti kabul edip Anayasa’yı yürürlüğe koymuş, sonra meclis kapatılmış ve uzun, karanlık baskı dönemi başlamıştı.
Mizan dergisini çıkarmakta olan Mehmet Murat siyasal hedefini şöyle özetler:
“Meşrutiyet yöntemi, milletin egemenliği, görev ve sorumlulukta bütün Osmanlılar için eşitlik. Azınlıklar arasında fikir ayrılıkları olabilir. Fakat bunun da çaresi vardır: Millet Meclisi.”
Mehmet Murat’ın “Turfanda mı, yoksa Turfa mı?” romanının kahramanı Mansur, Mizan yazarının siyasal görüşlerini dile getirir.
Yazar, “Hikayenin içinde tasvir olunan Zehra, Fatma, Mehmet, Ahmet, Şunudi zamanın yeni ürünleri midir, ilerde tekrarlanacak benzerlerinin öncüleri yani turfandalar mıdır? Yoksa kimsenin beğenmeyeceği toplum düşkünleri midir?” diye sorar.
Romandaki Mansur, İslam birliği düşüncesine karşı bütün Müslümanları, Osmanlı Hilafet Merkezi’ne bağlamak gerektiği bunun da kılıçla değil eğitimle sağlanabileceği düşüncesini savunur. Osmanlı yönetiminde gördüğü bütün kötülükleri apaçık söyler, gazetelerde yayınladığı yazılar yüzünden mimlenir. Manisa’da bir çiftliğe çekilerek burada yeni eğitim yöntemiyle bir okul açar, köyü kalkındırmaya girişir. Rus-Osmanlı Savaşı’nda cepheye koşar. Şıpka Cephesi’nde savaş planları üzerinde komutanlarıyla çatışır, casus diye sürgüne gönderilir. Roman geriliğin, sorumsuz yönetimin nedeninin kültürel ve toplumsal eğitimin eksikliğinden doğduğunu vurgulayarak sona erer.
ON İKİYE BEŞ KALA
II. Abdülhamid’in uzun süren baskı yönetimi siyasal eylemin ancak yurt dışındaki Jön Türk hareketiyle sürdürülmesine olanak vermiştir. İçerde siyasal düşünce susturulmuştur. Edebiyat siyasetten koparılmıştır. Dönemin sonlarında Tevfik Fikret’in etkili şiiri siyasal bir içeriği yansıtır. Fikret bir özgürlük savaşçısıdır.
“İşte hürriyet-i hakikiyye
Ne muharp ne harb-ü istilâ
Ne tasallut ne saltanat ne seka (eşkıyalık)
Ne şikâyet, ne zulm ü istibdat
Ben benim sen de sen ne Rab ne ibat (kulluk).”
Uygarlık yolunda ilerleyen dünyaya ayak uydurulmasını ister: “Yükselmeyen düşer, ya terakki ya inhitat!“
Ahlak ilkesini dile getirir: “Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin!“
İmparatorluğun yıkılışının tam eşiğinde bir meşrutiyet deneyi daha yaşanır. İslamcı, Avrupa uygarlıkçısı görüşlerin yanında Türkçülük hareketi de yer alır.
Bu akımın sözcüsü Ziya Gökalp yeni fakat uzak ve gerçekleşmesi olanaksız bir hedef öngörür:
“Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan.”
II. Meşrutiyet’in getirdiği geçici özgürlük, onu izleyen siyasal kargaşalar, patlayan Dünya Savaşı, Osmanlı başkentine yabancı askerin girmesi, edebiyat alanında da, toplumsal sorunlara daha çok yer veren milli edebiyat anlayışının gelişmesi edebiyat ve siyaset ilişkisini mütareke nemine getirir. Bu dönem ise gelecek yazımızın konusudur.
Konur Ertop | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 153 - 1 Ekim 1986
___________________________________________________________________
[4/5]
Cumhuriyetin ilk döneminde siyaset dışı ve tek sesli bir edebiyat oluştu
İmparatorluğun yıkıntıları arasından yeni bir devlet oluşurken siyaseti edebiyat sayfalarına yansıtanlar kurtuluş savaşçısı kalemlerdi.
- Yahya Kemal,
- Falih Rıfkı,
- Yakup Kadri,
- Halide Edip,
- Mehmet Akif, İstanbul basınında ya da savaşılan topraklarda kurtuluş eyleminin edebiyatını gerçekleştirdiler.
Bu eylemin ilk adımlarından birinde birkaç ay sonra işgal edilecek İzmir’de yayınlanan Hukuk-u Beşer gazetesinde belki de işgal günü şehit olan Hasan Tahsin’in kaleminden çıkmış “Namus Uğruna” yazısı yer alıyordu.
“Namusumuzu, gururumuzu, ailelerimizin, yavrularımızın, kadınlarımızın namuslarını kurtaracak, koruyacağız. Yoksa bu şirin diyarları kendi hayatımız, yiğitlik ve tarihsel atılganlığımız adına geçmiştekilere bir teşekkür sunusu olmak üzere yakacağız, yıkacağız, kıracağız. Bu ülkelerin gök ve ufuklarına kendi masum kanlarımızla renk vereceğiz, boyayacağız. O zaman Yunan gelsin, 19’uncu yüzyılın türedi çeri kuvvetleri Avrupa’nın aşıladığı uygarlık binasını kursun, Aşillerin hayali kahramanlıklarını, Homer’in efsanevi şiirlerini, ezgilerini kan pıhtıları arasında canlandırsın.”
Hukuk-u Beşer yazarının ateşli gözdağının yerini işgalden sonra bilinçli bir eylemin adımları alır.
Sultanahmet Mitingi’nde Halide Edip, coşkulu konuşmasıyla direnişi dile getirir:
“Allahıma ve hakka dayanarak Türk milletinin son yolunu size ve dünyaya ilan ediyorum... Davamız işte şudur: Türkiye’nin mevcut olan hak ve istiklalinin elinden alınmaması. Türkler ve Türkiye atalarına ve bayraklarına ve milletimizin ebedi ve ilahi hakkına hıyanet etmeyeceklerdir... Hükümetler düşmanınız, milletler dostunuz, kalbinizde isyan kuvvetinizdir... 700 yılın tarihini ağlayan minareler altında yemin ediniz: Bayrağımıza, atalarımızın namusuna hıyanet etmeyeceğiz.”
KALEMLE SAVAŞ
Yahya Kemal “1918” şiirinde işgal edilmiş topraklardaki utançlı yaşamı “Vatanda hor görülen bir cemaatiz artık” diye anlatıyor.
Kurtuluşa inancını ise şu dizelerle ortaya koyuyor:
“Fakat bu çok süremez, mutlaka şafak sökecek.
Ateş ve kanla boğar bir gün ordumuz lekeyi.
Bu, insanoğluna bir şeyn (ayıp) olan mütarekeyi.”
Siyaset, vatanın kurtarılması içindir. Edebiyat da öyle!
Yahya Kemal, ünlü “Esir Jeminüs ve Altor Şehri” yazısında bağımsızlığı ve özgürlüğü gerçekleştirecek kurtuluş savaşçılarına beslediği inancı ortaya koyar:
“Yarının Türk çocukları hürriyeti benim gibi ya Pyrénés, yahut da İsviçre dağlarında aramayacak; geçen kış Kafkas karları arasından Kazım Karabekir’le Kars’a yürüyen genç zabitler ve genç köylüler bu baharda İsmet ve Refet’le İnönü’den Dumlupınar’a koşan genç zabitler ve genç köylüler Anadolu’yu yüce ruhlarının, kutsal kanlarının tüten kokularıyla doldurdular. Artık Anadolu’da her köy bir Altor şehridir. Biz bu büyük olaya pek yakınız da, inanamıyoruz; yarın bu olay kutsal bir efsane olunca, herkes Mustafa Kemal’i ve arkadaşlarını bir önder ve bir savaşçı olmaktan farklı görecek; çünkü yalnız efsanelerde iman tılsımı vardır, bizim kuşak özgürlüğü bir düş gibi özlüyordu. Yarının Türk çocukları özgürlüğün toprağında doğup, büyüyecek! Ah anne Anadolu! Ne kanlı ve ne büyük nasibin varmış!“
İşgal İstanbul’unda savaşan Anadolu’nun sözcülüğünü yapan, saray ve İngiliz sansürüne karşı kamuoyuna seslenmeyi sürdüren Falih Rıfkı, eylemin ilkelerini, amacını, yöntemini tanıtır:
“Anadolu ihtilali, genel tarihin tanıdığı en kutsal millet ve özgürlük ihtilallerinden idi. Ve öyle de kalacaktır. O zamana kadar ki bize bağımsız bir vatan ve bu vatan içinde bağımsız bir milletin haklarını versinler...
Eğer Kurtuluş Savaşı olmasaydı, Türkiye daha iki yıldan beri doğusunda ta Sivas’ı aşmış bir Ermenistan, güneyinde zorla uydurulmuş bir Kürdistan, orta bozkırlarda memuruna bile emir veremeyen şekilden, isimden, işaretten ibaret, hayal meyal bir egemenlik hatırasından ibaret kalacaktı. Kurtuluş savaşçıları, coğrafyamızın dörtte üçünü kurtardı. Bu coğrafya milli bir vatanin sınırlarına erişinceye kadar biz Türk milleti bu milli vatan içinde bağımsız ve özgür bir milletin haklarını alıncaya kadar Anadolu ihtilalinin son bulması imkansızdır.
Biz vatan ve bağımsızlık istiyoruz. Dünyada bir vatanlık topraktan ve bir bağımsızlık hakkından daha az ülküsü olan bir millet ve ihtilal olur mu?“
Eğer Kurtuluş Savaşı olmasaydı, Türkiye daha iki yıldan beri doğusunda ta Sivas’ı aşmış bir Ermenistan, güneyinde zorla uydurulmuş bir Kürdistan, orta bozkırlarda memuruna bile emir veremeyen şekilden, isimden, işaretten ibaret, hayal meyal bir egemenlik hatırasından ibaret kalacaktı. Kurtuluş savaşçıları, coğrafyamızın dörtte üçünü kurtardı. Bu coğrafya milli bir vatanin sınırlarına erişinceye kadar biz Türk milleti bu milli vatan içinde bağımsız ve özgür bir milletin haklarını alıncaya kadar Anadolu ihtilalinin son bulması imkansızdır.
Biz vatan ve bağımsızlık istiyoruz. Dünyada bir vatanlık topraktan ve bir bağımsızlık hakkından daha az ülküsü olan bir millet ve ihtilal olur mu?“
Yakup Kadri, savaşın içindeki yurt gerçeklerini Anadolu’ya gidip gözleriyle gördükten sonra, gelecekteki doğrultuyu belirler: Halka doğru!
“Anadolu hareketi aynı zamanda halka doğru bir harekettir. Biçare Anadolu köylüsü ilk defa olarak hükümet memurlarının, subayların ve okul görmüş gençlerin kendi üzerine eğildiğini hissediyor. Şimdiye kadar birtakım sert jandarmaların elinde didiklenen, hırpalanan sefil ve çıplak varlığın yavaş yavaş bir değeri olduğunu anlamaya başlıyoruz. (2 satır sansür edilmiştir).
Vaktiyle bir yabancının ayak sesini işitir işitmez kümes yaratıkları gibi her biri bir köşeye sinen bu insanlar şimdi köylerinin önünde küme küme her geleni karşılamaya koşuyorlar ve endişesiz gözlerle gelenin çevresinde halka olup, hayatlarının sorunlarından söz edebiliyorlar.
Bundan iki, üç yıl öncesine gelinceye kadar ne biz onların dilinden anlardık, ne onlar bizim dilimizden anlardı, karşı karşıya, sanki birbirine yabancı soylara bağlı kimseler gibi idik. Onlar, yaşayışları, halleri ve tavırları ile bizim ya hayretimizi, ya tiksintimizi, ya alaya alınıp hor görmemizi üstlerinde toplarlardı. Biz ise onlar üzerinde mutlaka bir şey istemeye, bir şey almaya veyahut herhangi birine fenalık etmeye gelmiş kimliği şüpheli, ruhu bulanık, aç gözlü ve hilekâr serseriler etkisini yapardık.
Vaktiyle bir yabancının ayak sesini işitir işitmez kümes yaratıkları gibi her biri bir köşeye sinen bu insanlar şimdi köylerinin önünde küme küme her geleni karşılamaya koşuyorlar ve endişesiz gözlerle gelenin çevresinde halka olup, hayatlarının sorunlarından söz edebiliyorlar.
Bundan iki, üç yıl öncesine gelinceye kadar ne biz onların dilinden anlardık, ne onlar bizim dilimizden anlardı, karşı karşıya, sanki birbirine yabancı soylara bağlı kimseler gibi idik. Onlar, yaşayışları, halleri ve tavırları ile bizim ya hayretimizi, ya tiksintimizi, ya alaya alınıp hor görmemizi üstlerinde toplarlardı. Biz ise onlar üzerinde mutlaka bir şey istemeye, bir şey almaya veyahut herhangi birine fenalık etmeye gelmiş kimliği şüpheli, ruhu bulanık, aç gözlü ve hilekâr serseriler etkisini yapardık.
Hiç bir yerde, hiç bir çağda bir milletin iki sınıfı birbirinden bu kadar ayrı, birbirine bu kadar Anadolu köylüsü, (sansür edilmiştir) yabancı diyarından gelen Hıristiyan ve Frenk istilacıya aynı yabancı gözüyle bakmıştır. Anadolu bizim için şimdiye kadar bir ana değil, bir sağmal inek bir sömürge idi.”
Edebiyat adamları gazete yazılarıyla, halkın karşısındaki konuşmalarıyla edebiyata yeni bir görev yüklemişlerdir. Mehmet Akif, camilerde verdiği mevizeler (dini öğütler) ile çerçeveyi daha da genişletir.
O da saldıranla kendini savunan, sömürenle sömürülen arasında karşılaştırmalar yapar:
“Gözümüzü açtık, Avrupa uygarlığı, Avrupa kültürü, Avrupa adaleti, Avrupa kamuoyu nakaratından başka bir şey işitmedik. İngiliz adaleti, Fransız onuru, Alman dehası, İtalyan gelişmesi kulaklarımızı doldurdu. Dil bilenlerimiz doğrudan doğruya bu heriflerin eserlerini, bilmeyenlerimiz çevirilerini okuduk. Edebiyatları, hele edebiyatların ahlaki, insani, toplumsal konuları pek hoşumuza gitti. Yazanların ahlak ve insanlık değerlerini eserleriyle ölçmeye kalkıştık. İşte bu karşılaştırmadan itibaren hatadan hataya düşmeye başladık. Bu adamların sözleriyle özleri arasında asla ilgi, benzerlik olamayacağını bir türlü düşünemedik. işte, okuyup yazanlarımızın çoğunda görülen bu sapkınlık, bu hata bir zamanlar benim de başıma geldi. Bereket versin ki yaşım ilerledi, deneyim arttı; özellikle Avrupa’yı, Asya’yı, Afrika’yı dolaşarak, Avrupalı dediğimiz milletlerin esaret altına, güdüm altına aldıkları biçare insanlara karşı reva gördükleri zulmü, gadri, hakareti gözümle görünce, artık aklımı başıma aldım.”
EDEBİYATÇININ GÖREVİ
Ateş yağmurunun içinde edebiyat adamının davaya kalemiyle bir katkısı bulunmasını beklerler. Ankara’da çıkarılan Kurtuluş Savaşı gazetesi Hakimiyet-i Milliye, İstanbul’daki ozanları verilen savaşta kendilerini dizeleriyle desteklemeye çağırır.
Gazete bireysel konularda ürün veren bu ozanlara şu uyarıyı yapar:
“Sanat saksısında kaynağını vatan sevgisinden alan sıcak ve sihirli rüzgarla solup, kurumak sizi korkutuyorsa, gözlerinizi İstanbul’un kanayan ufuklarına, kulaklarınızı ağlayan ezanlarla, aç ve yoksul halkın mustarip iniltilerine açınız! Çünkü sizden istenen, düşündüğünüz gibi şu ende ve su boyda bir edebiyat değil... Ya bugünkü hayatın heyecanlarıyla örülmüş canlı şeyler, yahut şiirini soyluluktan alan erdemli bir susuş...”
Sanatın sanat için olması, sanatçının bağımsız sayılması, bireysel konuların işlenmesi Servetifünun ve onu izleyen Fecriati hareketlerinin genel tutumudur.
Fecriati deneyinden geçen Yakup Kadri, kendi öz eleştirisini şöyle yapmıştır:
“Bu coşkunluğum, sanat perisi yolunda bu serdengeçtiliğim, ilk milli felaketimiz olan Balkan Harbi’ne kadar bütün ateşiyle devam etti. Fakat ne vakit ki Çatalca önüne dayanan düşman toplarının sesini yatağımdan işitmeye başladım, hisseder gibi oldum ki, hayatta benim yaptığım mücadeleden daha mühimleri vardır.
Balkan Harbi’ni, daha bir sürü milli felaketler takip etti. Ben gene ’Sanat şahsi ve muhteremdir’ diyordum. Fakat onun yanıbaşında, hiç değilse onun kadar şahsi ve muhterem şeyler olabileceğini de düşünmeye başlamıştım. Nihayet 1914-1918 geldi. Garp imperialismasının kandan ve yağmadan gözü dönmüş kurt sürüleri bütün vahşetiyle bizim zavallı ağıllarımızın üstüne de saldırdı ve orada ne edebi cemiyetlerden, ne mukaddes sanat davalarından eser kaldı. O zaman, artık bütün acı sarahatiyle anladım ki, istiklali uğrunda o kadar ter döktüğüm sanat, evvela bir cemiyetin, bir milletin malıdır. Sonra da nihayet bir devrin ifadesidir. Bunlardan tecrit edilmiş bir sanatın ne manası, ne kıymeti vardır. Müstakil sanat, müstakil vatanda olabilir.”
Kurtuluştan sonra toplumun yeniden şekillendirilmesi döneminde sanatın yeni bir görüşle değerlendirildiği görülür.
Faruk Nafiz “Sanat” adlı şiirinde bireyci yazarla Anadolu’nun sorunlarına yönelik toplumcu yazar arasındaki ayrılığa değinir:
“Başka sanat bilmeyiz, önümüzde dururken
Harcanmamış bir mevzu gibi Anadolu’muz:
Arkadaş, biz bu yolda maniler tuttururken
Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz!”
Ziya Gökalp’a göre çok okunan bir edebiyat türü olan roman, toplumu yönlendirmek için yararlanılacak büyük bir olanaktır:
“Madem ki Türk halkı bugün romandan başka bir şey okumuyor ve madem ki çok kitap okumak da uygarlığın ölçüsüdür, bugünün eğitimcileri de romancılar olmak gerekir. Ah romancılar, ah romancılar! Bugün sizin elinizdeki kuvveti biraz bilseydiniz, az zamanda memleketin ahlakını değiştirebilirdiniz.”
Cumhuriyetin ilanından hemen sonraki dönem, sanatın toplum için yarar sağlamaya yönelik olduğu görüşünün yaygın olduğu bir dönemdir. Bu dönemde toplumun ulaşması beklenen nokta, genç cumhuriyetin devrimci, halkçı, laik, devletçi sentezidir. Bu dönemde düşünce, bilim, sanat adamları, devrim ilkelerine uygun edebiyatın oluşturulması gereğinden söz ederler.
Fuat Köprülü “Devrim ve Edebiyat” başlıklı bir yazısında bu gereğe uygun bir edebiyatın gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini araştırır:
“Ulusal zaferi izleyen büyük devrim yılları edebiyat ve sanat dünyasında ne gibi akımlar doğurdu? Ortaçağın köhne kurumlarını ortadan kaldıran, hayat ve kâinat hakkında yeni anlayışlar yaratan büyük devrim atılımı sanatçılarımızın ruhunda acaba nasıl iz bıraktı? Sanat alanında da eski değerlerin yerine geçen ve yeni hayat ile uyumlu yeni değerler ortaya çıktı mı? Dünkü ve bugünkü hayatı ayıran müthiş uçurum hayatın aynası olmak gereken edebiyatta nasıl ve ne şekilde görünüyor? Dünkü sanat anlayışları genel hayatla birlikte bir devrim geçirerek bir devrim edebiyatı yaratabildi mi?“
Ünlü edebiyat tarihçisinin kendi sorduğu soruya yanıt olumsuzdur:
Sert bir eleştiri getirir:
“Fikir ve sanat hayatımızda şu son beş, on yıllık edebiyatımız kadar berbat, sahte, milli ruha ve milli hayata yabancı bir edebiyat dönemi az bulunur.”
Köprülü yakın geçmişin bireyci edebiyat adamlarını anımsatarak, eleştirisini şöyle sürdürür:
“Uğursuz mütareke dóneminde, memleket istilacıların korkunç ve zalim esareti altında inlerken, edebi dergilerde sütun sütun sadabad şarkıları yayınlanırdı...
Bugün özgür ve bağımsız yaşadığımız topraklar üstünde yeni bir hayat yaratmak istediğimiz bir sırada şairlerimiz hastalıklı bir ruh ile dolu! Hayat ile bu kadar ilgisini kesmiş, bu derece bireysel ve bencil nitelik almış bir edebiyat, yapay ve hastalıklı değil de, nedir?“
GERİ KALMIŞ ULUSLAR
Edebiyatımızın sınırlı bazı örnekleri Cumhuriyetin ilk döneminde Türkiye’de kazanılan zaferi geri kalmış bütün ülkelerin yazgılarıyla birleştirmiştir.
Atatürk, Kurtuluş Savaş veren Türkiye’nin “Bütün mazlum ulusların, bütün Doğu’nun davasını” da savunduğunu dile getirmişti. O, “sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine uluslar arasında hiç bir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hâkim olacaktır” diyordu.
Bu görüşlere uygun olarak Mehmet Emin, şu dizeleri yazar:
“Şu arzın o aziz evladısın ki!
Sesinde dünyanın davaları var,
Her esir toprağı üzerindeki
Mazlumlar seninle bir gurur duyar.
Bak senin açtığın alevden bayrak
Yaşayan dünyanın bir meşalidir,
Dört ufku kızartan bu yeni şafak
Erguvan renklerin en güzelidir.
...Bu doğan yıldızı menfalarından (sürgün yerlerinden)
Paryalar, fellahlar selamlıyorlar;
İrlanda, Zengibar adalarından
Beyazlar, siyahlar selamlıyorlar!..”
Faruk Nafiz de,
“O, yüzlerce milyonun konuştuğu bir dildir,
Nasıl bir gözbebeği görürse bütün tende,
O bir gözdür, açılmış Asya denen bedende” diye konuşur ve ekler:
“O, dört yanı tutuşmuş bir kıtanın ucunda
Açılan bir ihtilal bayrağıdır Asya’nın.”
Dünyanın geri bırakılmış ülkelerine örnek olarak gösterilen devrimin kendi ülkemizde geri kalmış kendi halkımıza ne gibi katkılar getireceği de edebiyat adamlarının üzerinde durduğu konuları oluşturur.
Türkçülüğün izlencesini belirlemeye girişmiş olan Ziya Gökalp, yeni Türkiye’nin gelişme yönüyle de ilgilenir.
“Dilekçe” şiirinde...
“Kurtar bizi iktisadi buhrandan!
Mektep, müze, darulfünun isteriz;
Halkçılığa uyar kanun isteriz..
Garpta şarklı yaşamaktan usandık.
Kurtar bizi bu karanlık zindandan! ” der.
İkinci “Dilekçe“sinde de;
“Mektebinde onu okut, çalıştır...
Yavaş yavaş halkçılığa alıştır...
Türk, harsını (kültürünü) Garp’tan ödünç alamaz;
Nurlanırken cihan, nursuz kalamaz” diye konuşur.
AYDININ GÖREVİ
Halkın yararı için aydınların ne yapacağı, hangi yolu izleyeceği Cumhuriyet dönemi yazarlarının sık sık üzerinde durduğu bir sorundur.
Reşat Nuri “Yeşil Gece” romanında medreseden sonra öğretmen okulunda okuyan ve halka bilgi götürmeye, onların sorunlarını çözmeye çalışan Şahin Efendi’nin devrimden sonra eski işbirlikçiler, yeni dönemin çıkarcıları tarafından nasıl saf dışı edildiğini ve yönetimin umursamazlığını sergiler.
Roman, devrimcinin izleyeceği yolu gösterir:
“Arkasında kaybolmaya başlayan Sarıova’nın hafif ışıklarına son bir defa baktı. ’Çok doğru söylemişler... Devrim denilen şey bir günde olmuyor’ dedi.
Yol burada dörde ayrılıyordu. Sarıova’dan çıkarken, nereye gideceğini kararlaştıramamıştı. Karanlıktan bir ilham bekler gibi, uzun uzun ileriye baktı. Sonunda ’Şu ortadakini tutarsam, beni zaferin ve devrimin doğduğu yere götürür. Orada derdimi nasıl olsa anlatırım’ dedi. Bu ümit, ona bütün neşe ve iyimserliğini iade etti. Bohçasını, kitaplarını, testisini tekrar eline aldı. Kuzeyden esmeye başlayan serin rüzgara karşı pardösüsünün yakasını kaldırarak, yola düştü.”
Yakup Kadri’nin “Yaban” romanının kahramanı Ahmet Celal de yenilginin içindedir.
Yakup Kadri, bu yenilginin nedenini aydınların süregelen davranışında bulur:
“Bu viran ülke ve bu yoksul insan kütlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkini kendinde buluyorsun.
Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu hayvansılığın, bilgisizliğin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin?“
Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu hayvansılığın, bilgisizliğin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin?“
Cumhuriyet edebiyatının ilk dönemi içinde Cumhuriyet’in kuruluşuna kadro, katkısı olan adım adım siyasetin dışına itilir.
Mehmet Akif, Halide Edip, zorunlu sürgündür.
Yakup Kadri, zoraki diplomat olarak yurt dışına gönderilmiştir.
Yahya Kemal, küskün ve edebiyata uzak durumdadır. “Siyasi Hikâyeler“i bu dönemin izlerini taşır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyıl içinde geçen ve Osmanlı yönetim çevreleriyle ilgili bu öyküler yönetim organı içindeki çekemezlikleri, ikiyüzlülüğü, yönetimde sorumlu olanların bir gün alt ediliverdiğini anlatır. Aklı başında kişilerin kendi köşelerine çekilmelerini, gözlerini yükseğe dikmemelerini, sessiz kalmalarını, ihtiyatlı olmalarını öngörür. Bu model Cumhuriyet döneminde yavaş yavaş oluşan bir suskunluk dönemini de hatırlatmaktadır.
Bu suskunluk döneminde atılgan bir kişilik görünür. Nazım Hikmet!
SAVAŞIMCI BİR KALEM
Nazım Hikmet’in şekil ve dil bakımından çarpıcı yenilikler taşıyan şiiri içerik bakımından da toplum sorunlarına yeni bir biçimde yaklaşıyordu. Onun biçim ve öz yönünden yeni şiiri kendisinden öncekilerden taban tabana ayrıydı. Bunun sonucu olarak iki anlayış sert bir çekişmeye girişecekti.
Nazım Hikmet, putları kırma kampanyasını yürütürken kendi halkçı, anti-emperyalist nitelikli ve ideolojik boyutlu şiirini de geliştiriyordu.
Edebiyatımızda 1940’lara kadar uzanan ve Cumhuriyetin ilk dönemini oluşturan zaman dilimi içinde siyasetten kopuş, Nazım’ın kaleminin yayından alıkonmasıyla noktalanacaktı. Ancak çelişki, ozanın yazdıklarından dolayı değil, işlemediği bir suçtan dolayı suskunluğa mahkum edilmiş olmasındaydı.
Atatürk’e Nazım Hikmet tarafından yazılan fakat eline ulaştırılamayan mektup bu dramın iç yüzünü açıklar.
Ozanın durumunu dile getiren mektubun son satırları şöyledir:
“Senin eserin ve sana aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı idim. Büyük işlerin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.
Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu ’inkılap askerini isyana teşvik’ damgasının ancak senin ellerine silinebileceğine inandığımdandır.
Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.
Kemalizmden ve senden adalet istiyorum.
Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki, suçsuzum.”
1940’larda edebiyatımız siyasetten ve toplumsal sorunlardan geniş ölçüde uzaklaşmış durumdadır. Yeni bir dünya savaşının ağır koşullar ortasında yazarlar sorumluluklarını yavaş yavaş yerine getirmeye koyulurlar. Tek parti dönemi sona ererken edebiyatta da tek sesten uzaklaşıldığı, yurt gerçeklerinin, köyün, köylünün gündeme getirildiği görülür.
Konur Ertop | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 154 - 15 Ekim 1986
___________________________________________________________________
[5/5]
Son 5-6 yılın kaynaşan siyasal sorunları daha edebiyata yansıtılamadı
İkinci Dünya Savaşı içinde Türkiye’de tek partinin yönetiminde tek siyasal görüş egemendi. Milli edebiyat akımının beslediği yenileşme hareketine dayanan edebiyat, bu siyasal görüşle bağdaşmış durumdaydı. Irkçı, toplumcu, Batı kökenli yenilikçi hareketler ise resmi edebiyatın çerçevesini aşan denemeler getiriyordu. Ancak cumhuriyetin siyasal görüşüne ters düşerek yurt dışına gitmek zorunda kalmış bir kalemin bile yerleşik değerlerden uzak hareketleri mahkûm etmeye girişmiş olması ilgi çekicidir.
Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından yurt dışına gitmiş olan Halide Edip Adıvar geri döndüğü yıl yayınlanan romanı Tatarcık’ta (1939), İstanbul’un Karadeniz kıyısındaki bir köyünde kamp kuran yedi genci, yeni Türkiye’nin sorunlarını çözmeye aday görüşlerin temsilcileri olarak canlandırmıştır. Bu yedi genç, Yahya Kemal’in “Mehlika Sultan’a âşık yedi genç“ini anımsatan bir marş söyleyerek köye girerler.
İçlerinden bağnaz bir imamın oğul olan Safa, Tanrıtanımaz bir albay olan Nihat Bey’in de bulunduğu bir yemekte kendi dünya görüşünü sergiler:
“
- İngiliz terbiyesi de, tahsili de hep günü geçmiş şeyler. İdeolojileri olmayan, yalnız adaleleri işleyen bir millet.
- Fransa için ne düşünüyorsunuz?
-Onların ne adalesi ne kafası var. Bütün anlamıyla köhneleşmiş.”
- İngiliz terbiyesi de, tahsili de hep günü geçmiş şeyler. İdeolojileri olmayan, yalnız adaleleri işleyen bir millet.
- Fransa için ne düşünüyorsunuz?
-Onların ne adalesi ne kafası var. Bütün anlamıyla köhneleşmiş.”
Safa’ya göre bu iki ülkeye giden öğrencilerin dönüşte getirdikleri “yarım yamalak Paris Fransızcasıyla tenis raketleri“dir.
Safa, Fransa ile İngiltere gibi savaş eşiğindeki dünyanın daha başka ülkelerini de mahkûm eder ve kendi seçimini ortaya koyar:
“Almanya faşist, Amerika kapitalist... Hayır, bir Karl Marks ideolojisine inanılan yerde tahsilimi bitirmek isterim.”
Hacı İbrahim Efendi’nin oğlu Safa, Galatasaray Lisesi’nde okumuş ama o çevreyle bağdaşamamıştır:
“Galatasaray bütün anlamıyla bir Bati müessesesidir. Safa’nin anlayışını -arkadaşı- Şinasi, eski medrese çevresine, öbür arkadaşları Moskova’ya yahut bugünkü İtalya’ya, Almanya gibi ideoloji hastalığına tutulmuş bir çevreye yaraştırırlar.
O, Galatasaray çevresini yapmacıklı bir İstanbul’la gerilemiş bir Avrupa kültürünün karışımı kabul eder,
Galatasaraylılar onu bazen softa, bazen de bolşevik diye horlarlar.”
Halide Edip, Marksist kahramanının en çok softa babasına benzediğini ileri sürer:
“Dıştan babasının daha küçük, daha kusurları büyütülmüş bir kopyesidir.”
Arkadaşı Salim, delikanlıyı şöyle yargılar:
“Senin adalet prensibin üstün geldiği gün, Safa, dünya koskoca bir zindan, insaniyet beş-on kırbaçlı zindancının sürdüğü bir tutsak alayı olacaktır.”
Hayat yolu ilerde parlamentoya uzanacak olan Haşim, “Biz ne sağız, ne de sol. Biz demir gibi ortaya ayak basmışız... Biz, biziz. Bizde büyük adam elindeki insan malzemesine en uygun nazariyeyi bulmakla yükümlüdür” diye konuşur.
Söz konusu “en uygun nazariye“yi romancı da kahramanları Recep’le Lale’yi evlendirerek uygulamaya koymuş sayılır. Recep, Sinekli Bakkal’daki Rabia ile Peregrini’nin çocuğudur; bu niteliğiyle Doğu ile Batı’nın bir bileşimi sayılır. Tatarcık diye anılan Lale ise, halkın arasında yetişmiş yani atılgan, fakat daha gerçekçi bir çalıkuşudur!
TOPLUMCU ÖRNEK AYDIN
Tatarcık romanı, Yedigün dergisinde yayınlanırken aynı aylarda Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanı da, Ulus gazetesinde yayınlandı.
İktidarın yayın organından okuruna ulaşan yapıtta sağcı, faşist düşünce-bilim adamları, ırkçılar, Turancılar eleştiriliyordu.
Kişilik arayışı ve toplumsal çevreyle ilişkileri sorunlu Ömer, başarısızlıklarını içindeki şeytana bağlamayı bırakacak, “İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var. Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var...” diye özeleştirisini yapacaktır.
Ömer’in dost çevresindeki İsmet Şerif, Nihat, Profesör Hikmet, savaş öncesi Türkiye’sinin sağ eylemcileridir.
İlerici bir aydın olan ve roman kahramanı Macide’nin kurtuluş yolunda yardımcısı Bedri onları şöyle yargılar:
“Bu adamların hepsi büyük bir çelişki ve ikilik içinde çırpınıyorlar. Hiçbiri sırtında taşıdığı ve muhafazaya mecbur olduğu mevki veya paye ile uyum halinde yaşamıyor. Kafaları zekâ bakımından olsun, yarim yamalak bilgileri bakımından olsun, merhamete muhtaç bir halde. Kişilikleri kırpıntı bohçası gibi. Her şeyleri iğreti, her vasıfları, her kanaatleri iğreti...”
“Zekâsını bir mirasyedi gibi harcayan” aydın tipi Ömer ve onu kuşatan sağcılar karşısında,
halkın sağduyusundan yola çıkan Bedri, bir “bilinçli sosyalist” tipi olarak değerlendirilmiştir.
Tek parti yönetimindeki duruk toplum yapısı içinde, sol ve sağ düşünceler karşıt kesimlerde kaynaşır. 1940 kuşağı adıyla anılan toplumcu ozanlar bu dönemin sol muhalefetini temsil ederler. Onlara uygulanan baskı, üzerlerine yöneltilen yıldırma hareketi bu edebiyat kuşağının anılarına, anı-romanlarına yansımıştır.
- Mehmet Kemal, Acılı Kuşak’ta,
- Ömer Faruk Toprak, Tuz ve Ekmek’te,
- Rıfat Ilgaz, Karartma Geceleri’nde 1940-1950 yıllarında solcu sanatçıların hangi baskılar altında tutulduklarını dile getirirler.
Samim Kocagöz’ün Onbinlerin Dönüşü romanı ise, bu dönemde üniversite öğrencileri arasındaki siyasal düşünce çatışmalarını yansıtır. Irkçılar karşılarındakilere kafatası ölçülerine göre ayrım uygularlar. Almanya’dan gelmiş Musevi kökenli profesörlere karşı ırkçı öğrenciler eyleme girişirler. Polis ise, “Bırakın devletimizi büyüklerimiz idare etsin. Sıranız gelince sizler de devlet adamı olursunuz” demekle yetinir.
Varlıklı bir işadamı haline gelen Ozan Halit, üniversitede doçent olan eski arkadaşı Recep’e içini döker:
“İdeal yolunda benim gibi onbinlerin dönüşünü görüyorum. İran’ı perişan etmeye, zaptetmeye giden Atinalı onbinlerin dönüşü gibi. Fakat bir de bugün bile bize Yunan medeniyetini hediye eden, yürüyen Atinalı onbinleri de aklıma getiriyorum. Senin gibi yürüyen onbinler var!.. İnsanlık uğruna, memleket yoluna yürüyen onbinlere katılmayı ne kadar isterdim. Ama geçti artık.”
Doçent Recep, savaşımdan kaçmamıştır. Gözaltına alınır. Yargı önüne çıkacaktır. Savaşımını sürdürecektir.
1940 KUŞAĞI
Tek parti döneminde 1940’tan itibaren yaşanan zamanda toplumcu şiirin öncüsü Nazım Hikmet, tutukevindedir. Acılı kuşağın temsilcileri dışarda kapitalist ve sosyalist iki cephenin çarpışmasının etkilerini yaşarlar.
Tek partinin öğretisinde de yer alan halkçılık, devletçilik, devrimcilik gibi ilkeleri savunmaları dahi kovuşturma konusu olur. Bu baskılara karşın toplumcu bir şiirin coşkulu örnekleri de ortaya konur. Bu ozanlar gerçekçi çizgilerle toplum yaşamından kesitler verirler, halkın sorunlarını dile getirirler.
Örneğin A.Kadir’in çok tanınmış olan “Bir Kayısı Ağacı” şiiri, köyde yoksul bir aileden yol parası istenmesi, bunun ödenemeyişi yüzünden bahçedeki ağacın kesilmesini anlatır:
“...Yol parasını verememiş İbrahim,
Verilmiş haciz kararı.
Yapmayın, dedim,
yılda bir çiçek açarım dedim.
Etmeyin, dedim,
ekmeğe katık oluyor kayısılarım, dedim.
Bir öğle vakti baktım,
kavaklar uzakta upuzun,
bir sağa, bir sola.
Ben kışlık odun,
altı lira.”
Şiir, dünyadaki savaşın acılarını dile getirir.
Bu temayı işleyen yoğun örnekler Cahit Irgat’ın Rüzgârlarım Konuşuyor kitabındadır:
“Yalan söylemiyor bu dünya
Dostlarımı ensesinden vurdular
Bazımız kırbaç altında öldü
Bazımız harp meydanında
ve bazımız gün doğmadan az önce
Heykel gibi
Saf saf
Sıra sıra
Darağaçlarında.”
Savaşan dünyanın çektikleri kuşağın bütün ozanlarını yakından etkilemiş bir temadır.
Dünyayı kaplayan siyasal boğuşmanın etkileri. Garipçilerin ve onlara yakın sayılanların da şiirlerinde yansıtılmıştır.
Örneğin, Necati Cumalı, Harbe Gidenin Şarkıları’nda bütün yeryüzündeki insanların sorunlarıyla bütünleşmiştir:
“İşte benim bütün boş saatlerim
Hep onların yanıbaşında
Onları düşünmekle geçer
Bazen sıcağında Libya’nın
Bazen temerküz kamplarında
Bazen hücuma uğrayan bir şehrin
Kadınlarıyla beraber.”
Cahit Sıtkı, radyosundan dünyanın dört köşesinde süren savaşla ilgili haberleri dinlerken,
“Vaktiyle gölgesinde dinlendiğimiz çınar,
Eski mahalle, vakıf çeşme, bakımsız cami,
Sakın zannetmeyin sizi garipsediğimi,
Bir güvercin hüznünde susan geçmiş zamanlar!
Affedin beni daldığım oluyorsa eğer,
Neyleyim gönlümce değil bu olup bitenler” der.
1940 yıllarının ozanlarından Orhan Veli’nin gerçekleştirme çabasında olduğu şiir yeniliği Yaprak dergisini çıkardığı dönemde siyasal içerikle daha yoğun olarak birleşmiştir.
Ozan bu dergide,
“Evet, soluz. Ama sol ne demektir?
Memleketin kötülüğünü isteyen insan mı demektir?
Hayır. Olsa olsa, memleketin de bütün insanlıkla beraber, daha ileriye gitmesini isteyen insan demektir. Memleket olsun, insanlık olsun ileriye, ileri fikirlere inanmak, o fikirleri savunmakla gider. Her memleketini seven kişi, her memleketini seven kurum, bu işe karışmak, bu yolda savaşmak zorundadır” der.
Orhan Veli, sözünü ettiği savaşımı örneğin Bedava şiirinde şu yolda ortaya koyar:
“Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Yağmur çamur bedava;
Otomobillerin dışı:
Sinemaların kapısı,
Camekânlar bedava;
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava;
Kelle fiyatına hürriyet,
Esirlik bedava;
Bedava yaşıyoruz, bedava.”
ÇOK PARTİLİ DÖNEM
Çok partili döneme geçiş sancılı olmuştur. Geçmiş dönemin sıkıntılarını çeken pek çok aydın da iktidarın eşiğinde DP’yi desteklemiştir.
Yeni partiye bağlanan umutlar ise işçinin ve köylünün çıkarlarını koruyacak yapısal değişim gerçekleştirilmediği için boşa çıkmıştır.
Samim Kocagöz, Yılan Hikayesi’nde bu umut kırıklığının öyküsünü dile getirir. Bafa’da göl ağasının karşısındaki köylüler yeni partiye umut bağlarlar. Ancak “yılan hikâyesi”, uzayıp giden bir türlü çözüme kavuşturulamayan sorun demektir. Yazar yönetimin değişmesinin de köydeki soruna çözüm getiremediğini ortaya koymuştur. Yönetim değişmesinin hemen eşiğinde çok genç bir yazarın edebiyat dışı bir yapıtı umulmayacak kadar geniş yankılar uyandırmıştır. Bu küçük yapıt, enstitü çıkışlı köy öğretmeni Mahmut Makal’in köye ilişkin gözlemlerini sergileyen Bizim Köy’üdür. Bizim Köy, yayımını izleyecek dönemde köy edebiyatı çığırına öncülük etti. Yazar kısa notlar çerçevesinde köy yaşamını tanıtıyordu; süssüz, gösterişsiz.
- Mevsimler nasıl geçer, neler giyilir, hangi yakıt kullanılır,
- sağlık sorunu nasıl çözülür, ne yenir,
- toprak sahipliğiyle ilgili hangi sorunlar vardır,
- üretim biçimi nedir,
- temizlik işi nasıl yapılır,
- hangi değer yargıları geçerlidir,
- yolların durumu nasıldır,
- köy insaninin umutları, mutluluk kaynakları nelerdir, bilgi düzeyi hangi çizgidedir,
- imam, muhtar, öğretmen köye ne verebilir,
- kadının, çocuğun yeri nedir,
- dinsel inancın getirdiği ve götürdükleri nelerdir vb...
Makal’ın canlandırdığı görünüm siyasal yönetimin devredilişinin arifesinde geniş yankılar oluşturdu... Yönetimin yeni sahipleri köy sorununu baş taci yapar göründüler.
İktidar öncesinde “Köy enstitüleri hiçbir şey yapmamış olsa bile, bir Mahmut Makal yetiştirmekle pek çok şey yapmış sayılır” diyen Tevfik İleri, bakan koltuğuna yerleşince, köy enstitülerini kapatmaktan da kaçınmadı!
1950-1960 dönemi DP yönetiminin dışta bağımlı siyaset uygulamaya koyulduğu dönemdir.
“Türkiye’yi küçük Amerika yapma” vaadiyle göz boyayarak yönetim, siyasal ve ekonomik bağımlılığı bir yöntem halinde uygulamıştır. İçte “her mahalleden bir milyoner yetiştirme” savı, ekonomik düzenin çalışmadan varlık sahibi olan geniş bir kesim yaratmasına yol açmıştır. Biçimsel demokrasi
halkoyunu kendi yanında tutabilmek için Atatürk devrimi adı verilen bağımsızlaşma, çağdaşlaşma doğrultusunda toplumsal kalkınma yöntemini “tutan devrimler-tutmayan devrimler” biçiminde parçalara ayırma yoluna girdi. Laiklik ilkesi, devletçilik ilkesi ilk ağızda olmak üzere dilde devrim hareketine kadar art arda ödünler verildi.
halkoyunu kendi yanında tutabilmek için Atatürk devrimi adı verilen bağımsızlaşma, çağdaşlaşma doğrultusunda toplumsal kalkınma yöntemini “tutan devrimler-tutmayan devrimler” biçiminde parçalara ayırma yoluna girdi. Laiklik ilkesi, devletçilik ilkesi ilk ağızda olmak üzere dilde devrim hareketine kadar art arda ödünler verildi.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Panorama adlı yapıtının ilk cildi Cumhuriyeti kuran kuşağın sorumluluklarından ağır ağır nasıl uzaklaştığını gösterir. Tek parti, kârları için yan yana gelmiş, birbirleriyle dayanışma halindeki kadroların tekelinde kalmıştır. İyiler, sorumluluğunun bilincinde kalabilenler bu çevrenin dışına itilmektedir. Devrim, kendisine sahip çıkacak kadrolarını oluşturamamış, halk tabanına da oturtulamamıştır. Yapıtın 2. cildi Atatürk’ün ölümünden sonra yaşanan hızlı erozyona tanıklık eder. 1945’ten sonra ise laikliğe aykırı eylem çığ gibi büyür, tarikatlar etkinliğe başlar.
Nur Baba yazarının Panorama’daki kahramanları, Horhor’la Aksaray arasında bir türbede toplanıp tarikat ayini yapanların saldırısına uğrayarak öldürülürler.
İlerde romanlarında cinselliğin sergilenişine ağırlık verecek olan Attila İlhan, Kurtlar Sofrası romanında DP yönetimiyle çıkar birliği yapan işadamlarının kirli işlerini sergilerken Atatürkçülüğün toplumcu açıdan bir değerlendirmesini verir. Romanının kahramanlarından gazeteci Hüsnü Faik, Kuvayı Milliye ruhunu yaşatma çabasındadır. Mahmut Ersoy, Müdafaayı Hukuk kuruluşunun Kurtuluş Savaşı’nı verirken gözettiği tam bağımsızlık ilkesinin, bu kuruluşu devam ettiren CHP tarafından nasıl çiğnendiğini dile getirir. DP yönetiminde ise sanayi kalkınması adı altında ekonomik kaynaklar yabancılara sunulmuş, yönetimin dağıttığı olanakları kapışan iş çevreleri ithalat yolsuzluklarının, montaj sanayiinin sağladığı çıkarları, spekülasyon hareketlerinin verimlerini aç kurtlar gibi paylaşmaya koyulmuşlardır.
İzlediği yolsuzlukları gazetesine yazacağı için öldürülen Mahmut Mustafa Kemal’in “İnkılap Teorisi” başlıklı bir araştırmanın sahibidir. Bu çalışma Atatürkçülüğün halkçı, devletçi ve bağımsız niteliğini vurgular.
Peyami Safa’nın Yalnızız romanı toplumcu yazarların ekonomik ve siyasal yapıyla ilgili gelişme modeli arayışlarının ve 1960 öncesi olayları bu çerçevede değerlendiren çalışmalarının tam karşısında yer alır. Peyami Safa insanın kendisini “yalnız” duymasından doğan sıkıntıları ön plana çıkarır. Bu metafizik görünümlü psikolojik romanın baş kişisi Samim, Simeranya adını verdiği ütopyaya sığınır.
Orhan Kemal ve Kemal Tahir ise gerçekçi ve toplumcu gözle, yaşadıkları ülkenin somut gerçekliklerini konu edinirler.
Orhan Kemal Önce Adana’nın daha sonra İstanbul’da küçük insanların yaşamını şekillendiren siyasal-toplumsal koşullar sergiler.
Geniş insan kadrosu içinde 1930’lardan 1960 sonrasına kadar uzanan bir zaman diliminin sorunlarını yansıtan Orhan Kemal yapıtının içeriğini, “işçi sınıfı, köylü benim kaynağım, dayanağım olmuştur. Burjuvalaşmış teknik karşısında ezilen, yok olan insanlar benim insanlarım olmuştur... Onların acıları, onların ekmekleri, benim acılarım olmuştur... Köyün, köylünün sosyal, ekonomik ve tarihsel çelişkileri, köy işçilerinin, ırgatların direnişleri, çalışma ve yasama koşulları, benim yaşama ve çalışma koşullarım olmuştur. Köylümün, işçimin bütün fakir fukaranın amansızca sömürülmesi, soyulması, ezilmesi, insan onurunu ayaklar altına alan, insanın kendini, bedenini ortadan kaldıran çalışma, yaşama koşulları benim kendi dramım olmuştur...” diye tanıtır.
Kemal Tahir,
- Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştiren kadro ve kadroya ait siyasal görüşleri Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahbusu, Yorgun Savaşçı gibi yapıtlarında gündeme getirdi.
- Savaştan sonraki dönemin siyasal çalkantıları, çıkar çekişmeleri Kurt Kanunu, Yol Ayrımı gibi romanlarında ele alındı.
- Siyasal içeriğin yansıdığı asıl dikkat çekici yapıtı ise Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarıyla ilgili Devlet Ana romanıydı. Burada tarihsel bir roman çerçevesi içinde çağdaş.siyasal dinamiğe temel araştırılıyordu. Türkiye’nin koşullarına özgü bir sosyalist gelişme modeli nasıl gerçekleştirilebilir? Kemal Tahir, Osmanlı devlet yapısından, Asya tipi üretim biçimi üzerine yapılan yorumlamalardan yararlanarak bunu göstermeye çalıştı.
İHTİLALLER DÖNEMİ
27 Mayıs ihtilali ile Türk yazını siyasal içeriğe daha önceki bütün dönemlerden daha geniş bir biçimde açıldı. Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına romanı ihtilal dizisinin bu ilk adımını konu edinir. 27 Mayıs öncesindeki toplumcu kadrolar, onların eylemleri, yanlışları, doğrularını tartışır. İhtilalden sonra gündeme gelen önemli sorunlardan biri gene tam bağımsızlık konusudur.
Fakir Baykurt’un Amerikan Sargısı romanı dışa bağimli ekonomik ve siyasal yaşamın eleştirisidir. Bu temayı çok daha önce, 2. Dünya Savaşı’nın bitiminde Missouri zırhlısı İstanbul Limanı’na geldiğinde, Osmanlı-İngiliz dostluğunu güçlendirmek için gelmiş Victory adlı bir zırhlının parodili öyküsüyle Cevdet Kudret de ele almıştı.
Şükran Kurdakul ise İzmir’in İçinde Amerikan Neferi adlı kitabında yer alan şiirleriyle Kurtuluş Savaşı’nın bağımsızlık ilkesiyle çağdaş uluslararası ilişkilerin nasıl ters düştüğünü dile getirmişti.
27 Mayıs’ı izleyen dönemde siyasal edebiyat daha öncesiyle oranlanamayacak ölçüde zenginleşti. Toplumsal-siyasal konulu çeviriler, özgün yapıtlar, Türkiye’nin somut koşullarını ele alan çalışmalar edebiyatı da besledi. Türk yazarları ülkelerinin sorunlarını Cezayir’den Kongo’ya, Vietnam’dan Şili’ye kadar uzanan dünya ülkelerinin ortak sorunlarıyla aynı çizgide gördüler ve bunları açıklamaya koyuldular.
12 Mart’i izleyen dönemde ise baskı ve aydın kırımı hareketinin sancıları geniş bir edebiyatın konusu oldu.
- Çetin Altan, Büyük Gözaltı romanında tutuklanan yazarı,
- Erdal Öz, Yaralısın’da,
- Füruzan 47’liler’de gözaltına alınanlara uygulanan işkenceleri,
- Şafak romanıyla Sevgi Soysal sürgünü konu edinen imzalara sadece birer örnek olarak gösterilebilir.
Bu geniş çerçevede Can Yücel’den Adalet Ağaoğlu’na kadar çok geniş bir edebiyatın temsilcileri yer almaktadır.
12 Mart sonrasından 12 Eylül’e kadar uzanan dönemin sağ-sol çatışmaları, sokağa taşan yılgı olayları, patlayan silahlar, öldürmeler edebiyat yapıtlarında da yansıtılmıştır.
- Adalet Ağaoğlu, Yazsonu’nda,
- Orhan Pamuk Sessiz Ev’de 12 Eylül öncesinin gerilimlerini sergilediler.
- Ferit Edgü, Yazmak Eylemi yapıtında 1980 Şubat’ında esnafın kepenklerini açmama eylemine çağrılması olayını öyküledi.
- İnci Aral, Kıran Resimleri’nde Kahraman Maraş’ta Alevi-Sünni çatışmasının yol açtığı insan kırımını anlattı.
12 Eylül sonrasının siyasal yaşamı ise 5-6 yıl boyunca edebiyatın konusu olamadı.
Edebiyat adamlarının bu dönemi yargılamaları için daha vakit olduğu görülüyor.
12 Eylül öncesine ilişkin yargılamalara gelince, böyle değerlendirmeler zaman zaman yapılmaktadır.
Bu tür yapıtlarda 12 Eylül’e gelişin sorumlusu olarak sol eylemciler gösteriliyor.
Bunlar yanlış stratejiler uygulamıştır, deniliyor. Zaafları sergileniyor.
Ahmet Altan’ın Sudaki İz’i, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ü ve Gece Dersleri için Yalçın Küçük, Küfür Romanları kitabını kaleme aldı.
Küfür yani gerçeği örtme, gizleme, onu yanlış gösterme, küçük düşürme, kınama...
Yalçın Küçük’ün, yazarları sorumluluğa çağırırken hırçın bir anlatım kullanması “Aydın despotizmi” diye adlandırıldı
ama Alev Alatlı’nın bu adı taşıyan kitabı, savunduğu yazarların başarısına hiçbir biçimde tanıklık edemedi.
Günümüzün yazarı, günümüzün sorunlarına tanıklık etmekten, bu toplum ve siyaset çalkantısı dönemini ele almaktan şimdilik uzak duruyor.
Konur Ertop | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 155 - 1 Kasım 1986