Türkmenler

Türkmenlerde Semah

Türkmen geleneklerinde, dansın, şiirin, sazın, sözün, sohbetin önemli bir yeri vardır.

Türkmenler, çeşitli günlerde semah düzenlerler.
Düğünde, bayramda, adak için, doğumda, ölümde, konuklar onuruna ve başka vesilelerle...
Sofraları çeşitli yemeklerle kurarlar.
Sazlar çalar, türküler söylerler. Semah oynanır[dönülür!].

Bu tür toplantılara kadın erkek tüm köy halkı çağrılır.
Böylesi toplu şölenler evlerde, bağda, bahçede yapildigi gibi köy meydanında da düzenlenebilir.

Bir konuk şerefine verilen şöleni izleyelim:
Şölene tüm köy halkı davetlidir.
Şölene gelen her hane, beraberinde bir sini dolusu yemek getirir.
Toplantının yapilacağı yere hasırlar serilir, kilimler atılır, sofra örtüleri yayılır. Yer minderleri döşenir.
Bu tür sofralarda 100-150 kişi rahatlıkla oturur, yer içer.

Köy halkı, çağrının yapıldığı zamana uyarak, şölen evinde ya da yerinde yavaş yavaş toplanmaya başlar.
Her gelen, beraberinde getirdiği yemekleri yer sofrası üzerine bırakır. Konuk onuruna verilen şölen, köylülerce ortaklaşa hazırlanır.

Şölene gelen konukları bir erkek karşılar, hoş geldiniz, der.
Onlara, sofrada oturacakları yerleri gösterir.

Örneğin:
Aşa, sen Ali’nin yanına otur. Yazgülü, sen de Veli’nin yanına geç. Fatma, sen Mustafa’nın yanındasın…

Sohbeti sohbetine uygun düşenleri özenle seçer, sofraya yerleştirir. Bu işin yöneticisi, hatırı sayılan, sözü dinlenen saygıdeğer bir kişidir. Çünkü sofra düzenini ve sofranın uyumunu ancak böylesi yetenekleri olan bir kişi sağlayabilir. Saatlerce sürecek sohbetlerin, anlatılacak hikayelerin, söylenecek şiirlerin, karşılıklı yapılacak taşlamaların, okunacak türkülerin, oynanacak[dönülecek!] semahların geleneklere uygun şekilde ve neşe içinde geçebilmesi, törenleri yönetenlerin bilgi ve ustalıklarına bağlıdır. Nitekim her köyün böylesi şölenleri ustalıkla yönetecek ‘üstat’ kişileri vardır.

Sofrayı ise, sofracıbaşı yönetir. Elinde, beline bağlayacağı peştamalı vardır.
Peştamalı üç kez belinde dolandırır. Sofrayı kusursuz yöneteceğine söz verir.

İşte bu ‘üstat’ kişi, herkesin ne kadar içeceğini ve ne ne kadar yiyeceğini bilir. Sofrayı ona göre yönetir.
Meclisin sohbetini de dikkatle izler, herkesi yakından, ama belli etmeden izler.

  • Kocası mecliste olmayan kadın semaha kalkmaz.
  • Semaha daveti kadın, erkeğe yapar; ancak bu erkek, kadının kocası olamaz.
  • Zaten kadın, sofrada kocasının yanına da oturtulmaz.

Avrupa’daki ‘davet’ sofraları gibidir buradaki düzenleme. Ama bir farkla:
Onlar masalarda köylülerimiz yer sofralannda otururlar;
Avrupalılar sıkıcı bir ciddiyetle, köylülerimizse yürekten gelen bir içtenlikle yer içerler.

Türkmen törenlerinde herkes sofracıbaşı olamaz.

Semah sofrası, kişilerin ahenkli sohbetleriyle saatlerce sürer.
Lokma lokma yenir, yudum yudum içilir.

Yunus’tan, Karacaoğlan’dan şiirler okunur.

Burcu burcu kokar durur
Mut’un gülleri gülleri
Bülbül gibi şakır durur
Yârin dilleri dilleri

Gurbet ele varmak gerek
Aşka gönül vermek gerek
Hele bir yol sormak gerek
ince belleri belleri.

Karacaoğlan yâri ünler
Acı tatlı geçti günler
Türkmen kızı diye inler
Sazın telleri telleri.”

Sofra, şiir ve edebiyat havasına bürünür.
Hikâyeler anlatılır, hoşsohbet kişiler sofraya renk katarlar.
Sesi güzel olanlar türküler söylerler. Sazlar çalar.

Bazen herkes birlikte söyler, bir koro gibi:
 “Bu dünya bir gelindir
Yeşil kızıl donanmış
Kişi, yeni geline
Bakar bakar doyamaz.”
                                         (Yunus Emre)

Semah başlayacağı zaman kadın kalkar, erkeğin önüne gelir. Yere diz çöker. Niyaz alır, semaha davet eder onu.
Semah bir çift, iki çift, dört çift altı çift, sekiz çift olarak oynanır[dönülür!].
Eskiden köy meydanlarında kırk çiftin semah yaptığını söylerler.



Semah, dinsel inançla oynanan[yapılan!] bir oyundur[ritüeldir!]. Felsefesi vardır. Bu nedenle, semahı iyi bilmeyen yapamaz. Semah türküsünü sazlar çalar. Topluluk, türküleri koro halinde söyler. Çiftler aynı anda, aynı ölçüler içinde hareket ederler. Çiftler, 40 da olsa, aynı anda aynı dönüşleri eş figürlerle yaparlar. Semahı izleyen yabancı yaşlı bir kişi, onu valse benzetebilir.

Semah dört bölümden oluşmaktadır.

  1. Birinci bölüm çok ağırdır. Burada çiftlerin yalnız kolları bir sağa bir sola hareket eder. Çiftler, birbirlerinden iki metre kadar uzaklıkta karşılıklı dururlar. Sol ayaklari üzerine sağ ayaklarını koyarlar, dengelerini hiç bozmadan yere doğru eğilerek birbirlerini saygıyle selâmlarlar.

Saz, ağır ağır semah havası çalar.
Dön, dön şah boylum...”

Birinci bölüm, insanın doğumuyla yirmi yaş arasındaki büyüme dönemini anlatmaktadır.

  1. Birinci kısım biter, ikinci kısım başlar. Çiftler, birbirlerine doğru yaklaşırlar. Kadın saygıyla eğilerek iki elini erkeğin omuzları üzerine koyar. Kadınla erkek yavaşça, başlarını birbirine üç kez değdirerek niyazlaşırlar. Sonra bir sağ ellerinin küçük parmaklarıyla, bir sol ellerinin küçük parmaklarıyla tutuşarak sağa sola dönmeye başlarlar.

İkinci kısımda oyun biraz hareketlenmiştir. Çiftler büyük bir uyum içindedirler.
Vücutlar ve başlar diktir. Eşit hareketlerle oyun sürer.

İkinci kısım, insanın yirmi ile kırk yaş arasını dile getirir.
İnsanoğlu, bu yaşlarda bastığı yeri bilmez, aşka, sevgiye, üremeye en açık olduğu bir dönemdir bu.

  1. Sonra üçüncü kısım başlar. Hareketler daha da hızlanır. Bu bölüm, insanın kırk ile altmış yaş arasını yansıtır. İnsanoğlunun canını, malını, ocağını, çoluğunu çocugunu, dostunu, ilmini ve irfanını en iyi değerlendirdiği dönemdir bu yaşlar.

Dans, saz, söz bir başka türlü anlam kazanır bu kısımda.
Çünkü bu yaşlar olgunluk, verimlilik, ermişlik çağıdır.

  1. Sonra, semahın dördüncü kısmına geçilir. Yerle gök birleşir. Dönülür, dönülür... Ayaklar yerden kesilir. Baş yukarı doğru uzanır, kollar açılır. “İlahi” bir görünüm kazanır semah. Arada fazladan bir erkek girer; yorulan erkeğin yerini alır. Böylece “kavalyeler” değişir.

Dördüncü bölüm, insanın altmış ile seksen yaş arasındaki zamanıdır.
İnsan yerle gök arasında gider gelir.

İnsan ömrünü dörde bölmüşler,
Yaşam, seksen yaşına kadar değerlidir,” demişler.
Sekseninden sonraki hayat, boşlukta yaşamaktır.

Semah sona erer böylece.
Çiftler sofraya gelirler, secde ederler.
Sonra oturup sofraya karşı niyazlaşırlar, semahlarını kutlarlar, bade içerler.
Sofrada sakin sakin, sohbetleri dinleyerek yorgunluklarını giderirler.

Yıllar önce böyle bir sofranın konuğu olmuş ve hayretler içinde kalmıştım. Uygarlık örneği olarak gösterdiğimiz batı ülkelerinin modern “ileri” yaşantılarını yüzyıllardır bizim köylülerimiz uyguluyorlarmış meğer. Hem de büyük bir felsefeyle, inançla, soylulukla. Ayrıca, Avrupa’da kadının erkeği dansa davet ettiğini henüz duymamıştım.

İşte Anadolu’muzda böylesi uygar gelenekler hâlâ var.
Tabii zamanın akışı içinde Anadolu’nun tüm bölgelerindeki insanların gelenekleri görenekleri değişecektir. Bu doğaldır.

Ama biz, bu değişim sırasında Anadolulu insanımızla nasıl ilgilenebiliyoruz?
Onun yapısına uygun neler sunabiliyoruz?
Eski gelenekleri araştırmak için ne yapıyoruz?
Özetle, insanlarımızın yapısını öğrenmek için ne gibi çabalara girişiyoruz?

Tabii, böylesi binlerce yıllık gelenekleri atom çağında aynen sürdürmek istesek de olamaz.
Ama halkımızın bünyesini -hem şimdi hem gelecek çağlarda- tanıyabilmek için bu tür etnografya araştırmaları yapmak da zorunludur.



Sabiha Tansuğ | sanat olayı - Sayı: 4 - Nisan 1981
____________________________________________________________________



Türkmen Köylerinde Ölüm Töreni

Bir Türkmen köyünde ölüm olunca, tüm köy halkı işini hemen bırakır; yas yerine gider.

  • Herkes yapılacak işlere yardımcı olur.
  • Cenazeye, kadın erkek, beraber katılırlar.
  • Türkmenlerde ölü giydirilir ve öyle gömülür.
  • Damatlık delikanlı ya da gelinlik genç kız ölürse, köyün gençleri cenazeye bayrak açarak katılırlar. Ayrıca, cenazenin önünde Türk bayrağı taşınır.
  • Tabutun içine çiçekler konur; baş ucuna bir çiçek demeti bağlanır.
  • Ölene ağıt yakmak gelenektendir.


Göher Kadın

Göher kadın, yana yakıla kız kardeşinin genç yaşta ölümünü anlatıyordu:

Ah! Gardaşım ölünce onu ben elimle hazırladım. Eline ayağına kına yaktım. Sonra yıkadım, yudum, deyresini (üç eteğini) giydirdim. Gelinlik göğüs kapağını göğsüne örttüm. Ketenini bağladım. AInına allı yağlığını çektim. Başına taze çiçekler taktım. Avuçlarına pembe mis gülleri verdim. Mis kokulu karanfiller serptim başucuna, ayak ucuna. Ama ne edeyim ki, altınlı terliğini gardaşımın başına giydiremedim.

Mezarı açmayacaklarını bilsek, ölenin altınlı başlığını ve tüm takılarını beraber gömmek isteriz.
Ölenin eşyalarını beraberinde gömmek geleneklerimizdendir.

İşte, gardaşımı giydirdim; öylece yatırdım. Tüm köy halkı geldi, onunla helâlleşti.
Küçükler ellerini öptüler, büyükler yüzünü. Her gelen, bir bağ çiçek getirip bıraktı üzerine.

Bizde böyledir işte. Ölümüzle helâlleşir, ondan öyle ayrılırız.
Anlayacağın Sabaha hanım, biz ölümüze dirimizden daha çok değer veririz.
Ölüsünün kıymetini bilmeyen, dirisinin kıymetini hiç bilmez.

Bizde, yeni doğan bir bebek bile ölse, tüm köy halkı işini gücünü oracıkta bırakır. İsterse tarlada gündelikçi olsun. Hemen yas evine gider.
Herkes, elinden geldiğince, yapılacak işleri yapar. Defin bittikten bir gün sonra herkes işine döner.

Türkmen köylerinde, bir delikanlı ölünce, köyün genç kızları cenazeye bayrak açarak katılırlar.

Bir kargının ya da bir sopanın ucuna çiçek demeti, yeşil dallarla bağlanır. Sonra renk renk krepler sopaya alt alta düğümlenir. Al, yeşil, mor, pembe, sarı gibi. Her kız evi gönlünce bir bayrak hazırlar. Delikanlının cenazesine elde bayrak taşıyarak katılınır. Böylece, genç kızlarin taşıdıkları renk renk süslü bayraklar tabutun arkasında göğe doğru uzanır. Delikanlı toprağa verilirken elleri bayraklı genç kızlar, çevresinde dururlar. Defin bitince kizlar mezar üzerine çiçekler bırakırlar. İsteyen sopadaki kreplerden de bırakır mezara. Delikanlıyı seven genç kız ise, bayraklı sopasını mezarın baş ucuna diker; böylece, ölene olan sevgisini belirtir. Murat almamış delikanlıya kızlar murat vermeye çalışmış olurlar.

Hepimiz, zaman zaman, köy mezarlıklarında. rengârenk kreplerin uçuştuğunu görmüşüzdür.
İşte orada, muradına erememiş bir genç yatıyor demektir.



17 Bayraklı Kadın

Ali Dayı, bana şunları anlatmıştı:

Torunum Hasan’ı on sekiz yaşında toprağa verdik. Cenazesinde 17 bayrak çekilmişti. Hele Döne Kız nasıl da donatmıştı bayrağını, bir görseydin...”

Delikanlıyı seven genç kız bayrağı elinde olarak önde gider.
Cenazede ne kadar çok bayrak varsa, ölen gencin o kadar çok sevildiği anlaşılır.

Yunus Emre der ki:
 “Bu dünyada bir nesneye
Yanar göynür özüm
Yiğit iken ölenlere,
Gök ekini biçmiş gibi.”

Bir genç kız ölünce bu kez delikanlılar bayrak çekerler. Kızı seven delikanlı, bayrağını kızın mezarı başına diker.

Ölene ağıt yakmak da gelenektendir.
Ağıt, yüreği acılı kadının o anda duygularını yüksek sesle dışa vuruşudur.
En acıklı ağıtı oğlunu, kızını, bebesini yitiren analar ve bacılarla kocasını kaybeden eşler yakarlar.

Bazen de ağıt, “istek üzerine” başkalan tarafından söylenebilir.

Örneğin bir Ege köyünde Eşe Kadın şöyle anlatmıştı:

Ben kız iken, komşumuz Zala Nene ölmüştü. Zala Nenenin yakınları, anamdan ağıt yakmasını istemişlerdi. Rahmet olsun, anam iyi ağıt yakardı.

İşte orada herkes toplandı ve anam ağıta başladı,
Yüksek dağların oduncusu
Engin ovaların otçusu diyerekten...

Köylerde kadınlar, dağdan bağdan odun toplarlar; sırtlarına vurup evlerine getirirler. ovalardan çeşitli otlar toplarlar.
Ot, kendi kendine yetişen emeksiz sebzedir köylüler için.

Anam da Zala Nenenin ömrü boyu odun getirişini, ot toplayışını ağıtla dile getiriyordu ki, birden şöyle deyiverdi:

Bakırımızı da çaldın Çolak Ahmet’in karısı.

Çünkü bir zamanlar Zala Nene, anamın bakırını almış, geri vermemişti.

Bu ağıt’ı köyde hâlâ unutmazlar. Ben de herkes gibi, hatırladıkça gülerim.”

İşte ağıtlar, çok çeşitli şekillerde dile getirilir köylerimizde. Zaten Anadolu’da söylenen tüm ağıtlar yazılsa, destanlar dolar taşardı.


Ölen Kıza Ağıt

Ölen bir kıza ağıt:
 “Evleri nazarlıykene,
Çifte sandıkları doluykene,
Hepsini boş bıraktın felek.”

Ölen bir delikanlıya anasının söylediği ağıt:
 “Sevdiği güzeli beraber sevdiğim kadersizim.
Eşeği dama bağlı kalan,
Baltası duvarda asılı kalan,
Gözü güzel kızlarda kalan Mistanım.”

Beş yaşında ölen kızına anasının yaktığı ağıt:
 “Evimin duldasına (kuytusuna) evciğini kurduğum,
Elindeki bir dilim ekmek üzerine domat suyu sürdüğüm,
Akşam sekizde, arkam şelekli eve geldiğimde, kapının önünde uyurkene bulduğum,
Güzelin anasıyım.

Dört erkek evladını kaybeden ananın ömrü boyu kendi kendine söylediği ağıt:
 “Kış gelirkene,
Arkam kürk kaftanlıykene,
Ayağım mes ayakkabılıykene,
Bir araba dolusu İstanbul eşyasını indirirkene,
Dört yiğidim iki yanımda dönerkene,
Ayağımı yarım nalinle bıraktın felek.
Arkamı kırk yamalıklı elbiseylen bıraktın felek.
Önümü peştimalsız bıraktın felek.
Gelin otuyla gıdalı bıraktın beni felek.
Çifte yiğitlerimi alıp yalnız bıraktın beni felek.”


Güneş İnmeden

Türkmenlerde ölü yıkandıktan sonra iki kefene sarılır: Bir iç kefen, bir üst kefen vardır.

  1. İç kefen ölenin etine dolanır, sonra giysileri giydirilir.
  2. Giysilerin üzerine dış kefen sarılır.
  3. Tabuta yorgan ve yastık konur.

Ayrıca,
  • tabutun üzerine ölenin giysilerini atarlar ve öylece tabutuyla gömerler.
  • Defin, güneş inmeden yapılır.
  • Akşam da, konu komşu, yemekleriyle yas evine gelirler. Yemek yenir topluca.
  • Yaşlılar teselli edilir.

  • Kırk gün süreyle mezar başında fener yakılır.
  • Üçü’nde, yedisi’nde, kırkı’nda, elli ikisi’nde koyun kesilir, yemek yapılır.
  • Yas evinde yemekler, ölen kişinin sevdiği aşlardan seçilir.
  • Her yıl yemek yapılarak ölen kişi anılır.

Türkmen köylerinde, Ramazan ve Kurban Bayramları arefesinde, tüm köylüler mezarlığa giderler.
Herkes mezarlarını kireçler, temizler, süpürür. Mezarların başuçlarına yeşil dallar, çiçekler bağlar.

Türkmenler ölülerini hiç unutmazlar. Bu nedenle de Türkmen köylerinin mezarlıkları bakımlı olur.

Zaten, Türkmenlerin bir deyimi doğum ve yaşamla ölümü birleştiriyor:
Gelimli, gidimli dünya.
Sonu ölümlü dünya.

Köylülerimizin gelenekleri, ne açıdan bakılırsa bakılsın, düşündürücü oluyor.



Sabiha Tansuğ | sanat olayı - Sayı: 5 - Mayıs 1981

Anadolu'da “Kadın Ana”lar

Anadolu’da bilinen beş “Ana” vardır.

Toprak Ana”
“Havva Ana”
“Meryem Ana”
“Fadime Ana”
“Kadın Ana”

Kadın Ana”, bugün de yaşar.

Kadın Ana” köyde hastaların, umutsuzların yardımcısıdır.
Gelinlerin, gençlerin, çocukların, bebelerin doktorudur, ebesidir.
Yoksulların, varlıklıların, kadınların, erkeklerin her tür derdine deva arayandır.
Düğünlerde, sünnetlerde, adaklarda, ölümlerde köylünün daima yanındadır.

Ona bu adı halk verir.

Yaşar Emmi, Kadın Ana’yı nasıl tarif edersin?

Kadın Ana olmak çok zordur kızım. Kadın Ana olmak için akıl ister, sabır ister, yüreği çok varlıklı olmak gerekir.

  • Kadın Ana’nın sözü, bir köy ağasınınki kadar geçerlidir.
  • O, tüm kadınların anasıdır. Doğumda kadının koruyucusudur, çünkü o doğurtur.
  • Lohusaya ve bebeye günlerce o bakar. Lohusa iyileşip ayağa kalkıncaya kadar ilgilenir.
  • Bebeleri o tuzlar. Tuzladığı bebeler ‘pişkin’ olurlar, dayanıklı olurlar. Ömürleri boyu ağızları, terleri, ayakları kokmaz.
  • Ağır hastalara Kadın Ana bakar, başlarında bekler.
  • Ölüm oldu mu, oradan hiç ayrılmaz. Cenaze kadınsa, onu Kadın Ana yıkayıp kefenler. Ölü evine, yas almak için, sık sık gelir gider.
  • Kız istemede, nişan takmada, düğünde hep o vardır. Törenler onsuz olmaz. Kadın Ana gönlünü, elini, gözünü halkın üzerinden hiç eksik etmez.
  • Düğün hazırlığında, düğün sahibi, pişecek yemeklerin tüm malzemesini (hatta kilerin anahtarını) Kadın Ana’ya teslim eder. O da, düğün süresince hiç kimseyi aç bırakmaz. Düğünün yarısında ‘malzeme bitti’ demez. Elindekini ustaca idare eder, hatta biraz artırır bile. Tabii, düğün evi bundan memnun kalır.

Bu işleri yönetmek kolay mı?
Hacı Bektaş Dergâhı’nın kiler anahtarı boşuna Kadın Ana’ya verilmemişti.

Düğünü yöneten Düğün Dayısı, köyde sayılan kişidir. Bütün düğünü o düzenler.

Ama düğünün başlaması ve bitmesi, Kadın Ana’dan sorulur. Düğün Dayısı, Kadın Ana’ya danışmadan hiçbir ikramda bulunmaz. Konuklara ne sunulacağını, ne kadar içki verileceğini Kadın Ana ayarlar. Konuklar, Düğün Dayısı’ndan tekrar içki isteyebilirler. Kadın Ana ‘yeter’ yanıtını verirse, buna kimse ses çıkaramaz.

Halkın Kadın Ana’ya saygısı böylesi büyüktür.

Peki, Yaşar Emmi, düğünde Kadın Ana ne gibi yemekler pişirir?

Düğünde çok aş pişer. Fakat toğra çorbasını (yoğurtlu düğün çorbasını) bir de pilav Kadın Ana yapar.

Sonra, ‘hayır devir’ dediğimiz (ölü için hazırlanan) yemeklerin pişirilmesi, Kadın Ana’nın yardımıyla olur. Yaz kurbanı şölenini, sünnet sofralarını o onarır (kurar). Eli iş tutan kızlar, taze gelinler, genç kadınlar yardımcı olurlar Kadın Ana’ya hep. Birçok kız, kadın, onun yanında çıraklık ederek yetişir. Yıllarca hizmet edenler arasından, zamanla, yeni bir Kadın Ana çıkar.

Demek Kadın Ana’nın yardımcıları var, öyle mi Yaşar Emmi?

Elbetteki var. Kadın Ana’nın bağını bahçesini köylü toplanıp çapalar, eker, mahsulünü toplar. Başka köylerden bile yardımcılar gelir bu iş için.
O bizden hiç para pul beklemediği gibi biz de ondan emeğimizi esirgemeyiz.”

Oradan Veli Dayı lafa karıştı; şöyle anlattı:

Bundan on beş yıl kadar önce, Seferihisar’ın Turgut köyünde bir Yakici Emine Aba vardı. Çevredeki tüm köylerin Kadın Ana’sıydı o. Rahmet olsun, eliyle hazırladığı çeşitli yakılar ün salmıştı. Emine Aba’nın evi, çevreden gelenlerle dolar taşardı. İzmir’den, Manisa’dan bile yakı yaptırmak için gelen olurdu.”

Veli Dayı, sen hiç Emine Aba’ya gittin miydi?

Çocuktum. Bir gün anam, kardeşimle beni aldı Yakıcı Emine Aba’ya götürdü. Karnımızın ağrıdığını söyledi Emine Abaya.
Emine Aba, eliyle karnımıza şöyle bir bastırdı. Eh, dedi, şimdi birer yakı koruz, hiçbir şeyleri kalmaz.

Hâlâ hatırlarım. Arpa ununu eledi, pekmezle kardı. İçine çeşitli baharat attı. Ocakta pişirdi. Mis gibi kokuyordu tencere. Hazırladığı yakıyı tülbentlerin üzerine döktü; ılık ılık karnımıza bağladı. Tencerenin dibinde kalandan da bana ve kardeşime üçer lokma yedirdi. Eşeklerimize bindik. Köye yollandık. Kardeşim Fatma’yla aynı eşekteydik. Yakının tadı damağımızda kalmıştı. Yol boyu, iki kardeş, karnımıza sarılı yakıları lokma lokma yeyip bitirdik. Eve varınca anam bir baktı ki, yakıların yerinde yeller esiyor.

Ama karnımızın ağrısı da geçmişti.

Seferihisar’ın köylerinde de şöyle anlatırlar:

Soğuk bir kış gecesi. Döndü Bibi’nin gelini doğum sancıları içinde kıvranıyormuş. “Ölüyom, ölüyom.” diye inliyormuş.

Döndü Bibi’nin kocası ve oğlu, atlamışlar atlara. Turgut koyundeki Emine Aba’ya gitmişler. Gece yarısı çalmışlar kapısını.

Kim o?” demiş Emine Aba.
Doğum var. Seni almaya geldik. Hava çok soğuk, iyi giyin.

Fırtınada, soğukta, yağmurda bir saat sürmüş doğum evine gitmeleri.

Bu kez. Döndü Bibi’nin oğlu Mehmet anlattı olayı:

Onun kapıyı açısıyla atın üzerine binmesi bir oldu. Hiç uyumaz mıydı? Hiç yorulmaz mıydı? Bilemiyoz. Namaz kılardı. Kuran okurdu. Ama hiç erkekten kaçmazdı. Korkusuzdu. Güzel mi güzeldi. Nur gibi kadındı. Biz Türkmenler, uzakta oturmamıza rağmen, ona koşardık. Her derdimizle uğraşırdı. Hiç ayrılık gütmezdi. Kadın Ana adını ona biz vermiştik.


Eşe Bibi

Soruyorum: “Başka Kadın Ana tanıdın mı Veli Dayı?

Gençliğimde, bizim köyde Eşe Bibi vardı. Akıllı kadındı. İnsana akıl öğretir, yol gösterirdi.

  • Kızlar, gelinler, akça saçlılar, delikanlılar, damatlar ona gidip akıl danışırlardı.
  • Karı koca geçimsizliklerini, ne yapar yapar, tatlıya bağlardı.
  • Rüya görenler, rüyalarını ona anlatırlardı. O, rüyayı, kişiye göre yorumlardı.
  • Küskünlüğü, kırgınlığı, öfkeleri giderirdi.

  • Kişinin selameti için yol gösterirdi.
  • Yoksulları korurdu.
  • Hastalara bakardı.
  • Evinde her türlü ilaç hazırlardı. Özellikle merhemleri şifalıydı.
  • Sünnetli çocukların yaralarına toz dökerdi. Mersin yaprağını kavurur, havanda un gibi döverdi. Bunu, sünnet yarasının üzerine serperdi.
  • Evinde her çeşit otlar, çiçekler, tohumlar bulunurdu. Şuruplar vardı...

Kadın Ana olmak zor iştir. Sık sık Kadın Ana çıkmaz.

Kadın Ana,
  • herkesin derdini sırrını bilir. Ama kimsenin sırrını kimseye demez.
  • Dedikodu yapmaz. Görmedim, duymadım demesini bilir.
  • Kimseyi kınamaz, zavallıları hoş görür.

Kadın Ana’nın evi ocağı yerli yerinde olur; derli toplu olur, tertemizdir. Onun bahçesinde açmayan çiçek, meyve vermeyen ağaç bulunmaz.
Köyün kadınları çiçek tohumlarını, fidelerini ondan alırlar. Çünkü onun ektiği çiçekler başka türlü açar.

Kadın Ana, sebzesini kendi yetiştirir. Bağı bahçesi, meyvelerle doludur; düzenlidir, bakımlıdır.

Eşe Bibi’nin 80-100 kovan arısı da vardı. Kendi bakardı bunlara. Yüzünü bağlar, kovanlardan kendi toplardı balını.

Anlayacağın kızım, Kadın Ana insanların, çiçeklerin, ağaçların, otun, toprağın, hayvanın, kurdun kuşun anasıdır.
O, dünyanın sırrını öğrenmiştir. Ermiş kadındır.
Zaten akıllı kadından, çalışkan kadından iyi yürekli kadından çıkar Kadın Ana.
O saygınlığı herkes kazanamaz.

Şimdi Kadın Ana’nız var mı?

Yok. Şimdi herkes kendi evinin Kadın Ana’sı oldu. Eskiden toğra çorbasını ve pilavı yalnız Kadın Ana pişirirdi. Şimdi herkes pişiriyor.

Yollar açıldı. Arabalar köye geldi. Ebe var, doktor var, hastane var. Televizyon var, okul var. Ama Cumaovalı Hayrünnisa Aba sağ olsaydı, o bugün bizim Kadın Ana’mız olabilirdi. Mektepten çıkma ebeydi. Doktor gibiydi. Akıllıydı. Hiç çocuğu olmamıştı. Ondan mıdır ne, tüm vaktini insanlara iyilik yapmakla geçirirdi.

Yüzü güleç, gönlü cömertti. Hiç para pul gözetmeden koşardı yardıma. Kapısında motosikleti dururdu. Hangi köyde hasta varsa, doğum varsa atlardı motoruna gece gündüz demeden. Ayağında şalvarı, yanında çantası, çağrıldığı köye giderdi doğruca. Düşük olurdu, hasta olurdu, kaza olurdu, hep Hayrünnisa Aba çağrılırdı. Yoksullara, kendi parasıyla ilaç alırdı, iğne alırdı. Ama sordun mu ‘ben bedava alıyom’ derdi.

Tüm çevre köylerde ün salmıştı. Yazık ki genç öldü. 40 yaşında verdik onu toprağa, beş altı yıl önce. Ah gardaşım, onun cenazesini görecektin. Tüm çevre köylerin halkı toplandı. Türkmeni, Yörüğü, kadını, erkeği, çoluğu çocuğu... Acı haberi duyan binlerce insan koştu Cumaovası’na. Camiden alındı tabutu. Kadınlara koştular hocaya, ‘biz de tabutu taşımak istiyoruz’ dediler. Hoca da bu bir istektir, sevgidir. Hiç bir sakıncası yoktur dedi. Ve gardaşım, mezara kadar cenazeyi kadınlar da taşıdılar. Onun çok kadında emeği vardı.


Gülizar Bibi

Genellikle köylerde Kadın Ana bir tane olur.

Buna karşılık Elif Aba, Güllü Aba gibi "Aba" takısıyla çağrılanlar vardır. Kardeş yakınlığı duyulanlara verilir bu ad.

Elif Kız, Güllü Kız gibi “Kız” deyimi, iyi anlama gelir. İyi huylu, yardım seven, becerikli kadınlara bu adı verirler.

Elif Bibi, Güllü Bibi gibi ünlenenler, köyde sevilen sayılan kadınlardır.
Bibi”, hala demektir.

Eşe Bibi diye çağrilanlardansa, köyde ancak iki-üç tane olur.
Eşe”, hanım demektir. Terbiyeli, halim selim sayılan, saygı duyulan kadınlara denilir böyle.

Laf arasında Elif Karı, Güllü Karı diye adlandırılan kadınlar dedikoducu, haset fesat, kavgacıdırlar.
Bu ad onlara bu nedenlerle uygun görülmüştür.

Karaburun bölgesindeki bir köyde oturan otuz beş yaşlarında genç bir kadın vardır.
Herkes onu Gülizar Bibi diye ünler.

Gülizar on dört yaşında evlenmiş. Güzel mi güzelmiş. Ama bebesi olmadığından, ocağı dağılmış.
Gülizar’ın gelinlik takılarını, boyun altınlarını da alıvermişler elinden.

O, yeniden ocak açmış. Gün dememiş, gece dememiş. Taş taşımış, harç karmış... Yeniden bir köy evi yapmış. Şimdi bahçesinde her tür çiçek açıyor. Ağaçları, çeşitli meyvelerle dolu. Damında boy boy inekler. Kümesinde cins tavuklar. Evi ve bahçesi tertemiz. Damdan çıkınca ya da tarladan dönünce hemen yıkanır, giyinir. Ancak ondan sonra konuklar varsa onların elini sıkar, hal hatır sorar. Güleryüzlüdür, konuşkandır.

Gülizar Bibi,
  • zor doğuran hayvanları doğurtur.
  • Hasta hayvanlara iğne atar, ilaç verir; ta ki hayvanlar iyileşinceye dek.
  • Onun evine iğne yaptırmak için hastalar gelir.
  • Gariplerin dikişlerini diker, çeyizlerini hazırlar, onları doyurur.
  • Yoksullara süt, yoğurt, sebze, meyve verir.
  • İşsizlere iş arar.
  • Gerektiğinde, Türkçe Mevlut okur. Doğumda, ölümde, bayramda Gülizar Bibi hep bulunur.
  • Bölgede sulama nergis çiçeğini 24 Ekim günü ilk o sürer piyasaya.
  • Sütten, yoğurttan makineyle yağ çıkarır.

Ürettiği ürünlerin bir kısmını çevresine dağıtır, bir kısmını da satışa gönderir.

İşte, bir kadının el bereketiyle ve gönül zenginliğiyle neler yapabileceğini bugün de bize Gülizar Bibi gibileri öğretiyor.

Zaten Anadolu’da kadın, çağlar boyunca “üretken” ve “fedakâr” bir unsur olmuştur. Anadolu, analarla dolu bir yerdir.
Ve bu toprakların geçmişine baktığımızda, onun ana tanrıçalar diyarı olduğunu da görürüz.



Tanrıçalar doğurganlığı, bereketi, güçlülüğü simgelerler. Anadolu halkının bugün inandığı beş “Ana”yı da bu tanrıçalara ekleyebiliriz.
Kadın Ana’ları, böylesi bir geçmişin devamı sayabiliriz. Zaten “Anadolu” adı bize bunu söylemiyor mu?

Kadın Ana’lar, durmadan değişen cagimizda kaybolup gidecekler.
Ama, gelecekte yeni tip Kadın Ana’lar herhalde doğacak.



Sabiha Tansuğ | sanat olayı - Sayı: 12 - Aralık 1981