Türkiye'de Edebiyat Enflasyona Yetişemiyor

Sayım suyum yok

Bu yazımı çağımızın en çirkin insanına adıyorum; ama biliyorum ki o hiç üstüne alınmayacak
Aziz Nesin

Asâr-ı atîka’nın Türkçesi eskil yapıtlar... Arapça “atîk” ile batı dillerindeki “antique”i birbirine karıştıranlar “asâr-ı atîka” yerine “asârı antika” diyorlar. Antik ile antika, aynı anlama gelse de, dil onlara ayrı anlamlar yüklemiş. Antik değerlidir, oysa antikalık değersizliktir. “Antiklik etme!” denilmez de “antikalık etme!’” deyince başka bir anlam çıkar.

Eski günlerden sözetmek hoşuma gitmiyor, çünkü artık antika olmuşum, antikalık ediyormuşum gibi geliyor.

Müze, eskil ve değerli şeylerin ve yapıtların bulunduğu yerdir. Bir insanın müzede yeri olması değerini, ama “müzelik” olması değersizliğini gösterir.
Geçmişten sözetmek hiç hoşuma gitmiyor, çünkü kendimi müzelik olmuşum sanıyorum.

Bizim zamanımızda...” diye söze başlamayı da sevmiyorum, çünkü tarih olmak hoşuma gitmiyor. Hoşuma gitsin gitmesin, işte tarih olmuşum bile.

Bir zamanlar, ben ortaokul öğrencisiyken, fırınların vitrin camlarına yapıştırılmış kâğıtlarda6 1/4 gruşyazardı. Ne demek “6 1/4 gruş”? TV bilgi yarışmalarında sorulsa, ne soran ne sorulan bilir. Altı kuruş on para demektir. Bir ekmeğin fiyatı altı kuruş on paraydı ve ekmekler de somundu, bin gram. Kaç yıl bu böyle sürdü? Belki on, belki onbeş yıl, Şimdiki gibi akşam fiyat yüz lira olan şey, sabah kalkınca bin lira olmuyordu. Sonra günün birinde ekmeğin fiyatına zam yapılacak denildi. Yapılsın mi yapılmasın mi, yapılacaksa ne kadar yapılsın tartışmaları aylarca sürdü. Ekmeğin fiyatı “6 1/2 gruş” olmuştu da kıyametler kopmuştu. Bütün gazeteler on paralık zam yüzünden “Milletin ekmeğiyle oynayamazsınız” yollu başlıklar atmıştı. Kırk yılda bir zam olursa elbet kıyamet kopar, her kırk saatte bir kopan kıyamete bile insan alışır.

Şimdi biliyor musunuz bir ekmek kaçadır ve kaç gramdır? Ben bilmiyorum. Nasıl bilebilirim?
Her ay gramı iniyor, fiyat biniyor. Sizi bilmem, ama ben sayıyı şaşırdım.
Herhangi bişeyi alacağım zaman, satıcı sekiz lira da dese, seksen lira da dese, sekizyüz lira da dese, aradaki ayrımı anlamaz oldum.

İlk telif hakkımı 1943 yılında Sedat Simavi’den almıştım. Babıali’nin en cömert patronuydu. “Fahri Bey!” diye muhasebecisine seslenmiş, bana telif hakkimin ödenmesini söylemişti. Zarf içinde beş lira almıştım. Bir öykümün karşılığıydı. Aynı tarihte Tan gazetesinde çıkan öykülerime Babıali tarihinin en cimri patronu Halil Lütfi bir lira veriyordu. 1953 yılında Yusuf Ziya Ortaç, Akbaba’da çıkan öyküm için on lira ödetirdi ama, elime sekizyüzelli kuruş geçer, yüzelli kuruşu vergiye kesilirdi. Akbaba’nın başyazısıyla çeviri öyküsü dışındaki bütün yazılarını ben yazardım ve taş çatlasa -göbeğim de çatlasa- haftada elli liradan çok alamazdım.

O zamanlar bütün fiyatları öykülerimin sayısıyla ölçerdim.

Ev kirası mi? Üç öykü...
Çocuklara ayakkabı alınacak, dört çocuk için beş öykü.
Gazsobası mi alınacak? Eyvaah, on öykü yazmam gerekiyor.

Bunca çok öyküyü keyfimden yazmadım, zorda kaldığımdan yazdım. Yazdığım öyküler üçbini geçmiştir. Bu bir dünya rekorudur. Salt öykü mü? Yusuf Ziya Ortaç “Sen bir rotatifsin!” derdi. Hayır, hiçbir rotatif bu zora elli yıl dayanamazdı. Buna dayansa dayansa ancak yazar -ama Türk yazarı- dayanabilir. Ben de pek dayandım sayılmam ya, üç kez bozulup kırılıp tekledim: Böbrekten, yürekten, beyinden (inme)...

Gelelim günümüze. Üç kez bozulup tekleyen bu rotatif, artık yazsa yazsa ancak yılda on-onbeş öykü yazabiliyor. Benim narhım oldukça yüksektir. İyi ama alıcısı var mi? Kapıya yığılıp kuyrukta bekleyen yok. Üstelik çoğu dergilerden telif hakki da almam. Bugün oturduğum apartmanın aylık kirasını ödeyebilmem için beş öykü yazmam gerekiyor. demek, yılda yazabileceğim öykülerin yarısı bir aylık ev kirasına gidiyor. Öyleyse nasıl geçiniyorum? Hani bir zamanlar, bir liraya, beş liraya, on liraya yazdığım öykülerimin kitap olarak yeni yeni basımlarıyla. Ya rotatif olmasaymışım da normal bir yazar olsaymışım! Hergün aldığım dört ayrı ilacım var, her ilaç kutusu, her ilaç şişesi bir öykü... Buna yazar değil, gerçek bir rotatif bile dayanmaz. Türkiye’de sayılar çıldırmıştır.

Bir zamanlar yazmış olduğum kitaplarımın yeni basımları demiştim ya, o kitaplardaki bütün sayıları, kitapların her yeni basımında değiştirmek zorunda kalıyorum. Örneğin kitabın ilk basımındaki bir öyküde bir evin 500 lira olan kirasını çok yüksek diye yazmışım. Kitabın ikinci basımında 500 lira en ucuz kira durumuna düştüğünden kirayı 5.000 liraya yükseltiyorum. Üçüncü basımında 5.000 lira da para sayılmıyor, kirayı 50.000 liraya çıkarıyorum. Kitabın dördüncü basımı yapılırken 50.000 lira yüksek değil, beleş sayılıyor, ben de kirayı 150.000 liraya çıkarıyorum.

Her basımda durmadan kiralar yükseltiyorum: 200.000, 300.000, 500.000...
Sayılar çıldırmamış mı?

Diyelim bir kitabımın ilk basımındaki bir öykünün kahramanı 10 lira rüşvet alıyor. Kitabımın ikinci basımında 10 lira rüşvet değil sadaka için bile az geldiğinden, rüşveti 100 liraya yükseltiyorum. Üçüncü basımında kitabımın, 100 liranın bahşiş değeri bile kalmadığından, rüşveti 1000 lira yapıyorum. Dördüncü basımda 10.000 lira. Bu 10.000 lira, beşinci basımda 100.000, altıncı basımda 1.000.000 lira oluyor.

Şu geçende kırkına bile varmamış gemicinin bakana verdiği söylenilen rüşvet ne kadardı? 25.000.000 lira mı? Ya kaçakçılık sanığı Dündar Kılıç’ın verdiği söylenilen rüşvet? 2.000.000.000 lira mı? Demek ben bir yazar olarak, istesem de rüşvet veremeyeceğim. Bir rüşvet verebilmek için kaç yüzbin öykü yazmalıyım. Siz söyleyin, sayılar delirmemiş mi?

Otuz yıl, kırk yıl önceki bir öykümde adam metresine ayda 100 lira verse, metresi adama günde beş vakit göbek atardı. Bu öykünün bulunduğu kitabın ikinci basımını yaparken, hizmetçinin aylığı 1000 liraya yükseldiğinden metresin aylığını 10.000 liraya yükseltmek zorunda kalıyordum. Üçüncü basımda 100.000. Dördüncü basımda 500.000... Beşinci basımda 1.000.000... E benim kitaplarım da maşallah- on-onbeş basım yapıyor. Her yeni basımda yeni sıfırlar eklemek zorundayım, yoksa öykülerim gerçekçi olmaz. Gazeteler yazdı ya, hani şu onsekiz yaşındaki tefeci oğlan Ahu adlı bombanın bir geceliğine 150.000 lira vermiş. Ahu’nun aylığı 5.000.000 liraya geliyor.

Hem aklı, hem parası olan elini çabuk tutup tetik davranmalı, çünkü bu hızla bombanın aylığı gelecek hafta 50.000.000 liraya fırlayacak.

Peki, ben böyle bir işe kalksam, yani bombayla bir gece…
Niçin olmasın, herkesinki can, benimki patlıcan mi?
Bir geceliği için altı-yedi öykü yazmam gerekiyor.

Gecede altı öykü yazınca kimde bombalık hal kalır ki…
Buna rotatif değil, linotip değil, entertip değil, tifdruk da dayanmaz, ofset de...

Görülüyor ki, sayılar delirmiş, sayılar çıldırmıştır ve bu çılgın sayılar ülkesinde artık bir yazara -rüşvet bile veremediğine göre- yaşam hakkı kalmamıştır.
Kitaplarımın yeni basımları sürerse, sayıların önüne sıfırları dize dize, sayılar satırlara, sayfalara sığmaz olacaktır.

Eskiden çocuk oyunlarında çocukların sık sık kullandıkları bir deyim vardı: “Sayım suyum yok!..”

Bu çılgın, bu deli sayılar beni iyice şaşırttı: “Sayım suyum yok. Oynamıyorum…”


Aziz Nesin | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 116 - 15 Mart 1985
____________________________________________________________________


Edebiyata da yansıyan pahalılık

On altıncı yüzyıl ozanı Fuzuli, Celalzade Nişancı Mustafa Paşa’ya yazdığı Şikâyetname adıyla ünlü mektubunda, Evkaf gelirinden kendisine 9 akça gündelik bağlandığını, berat geldiği halde parayı bir türlü alamadığını, Evkaf dairesine gidip, “rüşvet değil diye selamını dahi almayan” kâtiplerle görüştüğünü, bir sonuç elde edemediğini ama kusurun kimsede değil, kendi talihinde olduğunu anlatır,

Gerçi enduh-ü mihnetim çoktur
Hiç kimden şikâyetim yoktur
Talihimdir bana ceza yetiren
Her bir anında bin bela getiren” der.

Akça” artık kullanılmayan bir para birimi. Bugünün parasıyla bir akçanın kaç lira ettiğini kolay öğrenemezsiniz.

Çünkü kullanıldığı uzun dönemde değeri yani alım gücü durmadan düşmüş,
buna koşut olarak da tıpkı günümüzdeki gibi fiyatlar aralıksız yükselmiş yani pahalılık artmıştır!

Akça”yla ilgili derli toplu bilgiyi veren Mehmet Zeki Pakalın bu para birimi için şunlar söylüyor:

Akçanın kullanılmaya başlanmasından 120 yıl sonrasına kadar ayar ve ağırlığı bozulmamışken Fatih Sultan Mehmet tarafından 1444’te babasının sağlığında tahta birinci geçişinde bastırılan akçaların ağırlığı 6 kırat yerine 6 kırata indirildi. Bu önlem askerin ödeneğinden bir miktar indirim yapmak ve devlet hazinesine bir parça gelir sağlamak amacıyla alınmıştı. Oysa bu durum askerin gayretini kesip büyükçe bir fitnenin de başlangıcını oluşturduğundan sonunda askerin ulufelerine yarım akça eklenmesiyle, o vakte kadar 3 akça olan gündeliklerini yeni basılan parayla 3.5 akçaya yükseltildi.” (Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü)

Paranın sık sık değerinin düşürülmesi altın ya da gümüşün içine başka madenler katılması
ya da sikkelerin küçültülmesi paranın miktarını artırırken alım gücünü düşünmektedir.

Göriceli Koçi Bey, XVII. yy’da Deli İbrahim’e verdiği layihada paranın değerinin düşmesiyle ilgili gözlemlerini dile getirir ve önlemler gösterir:

Benim Devletli Hünkârım, sikke üzerinde yapılacak çalışma, en büyük işlerdendir. Sikke bozulmuştur. Bu yüzden bütün halk ıstıraptadır. Gerek Hıristiyan uyruklarınız gerek kendi kullarınız fakir olmuşlardır. Vezir-i azam kulunuza, ’Sikkenin durumuna el koymak gerektir’ diye ferman-ı şerif buyurunuz... Padişahların bir sikke, bir hutbe ile namları yücedir. Benim Devletli Hünkârım, değeri düşük gümüş üzerine şerefli adınız yazılmak caiz değildir.”

Koçi Bey’in çırpınmaları boşa çıkmıştır. Ondan sonra verilen ıslah layihaları da işe yaramamıştır.
Tanzimat hareketi, rejim değişiklikleri de paranın değerinin düşmesini önleyememiştir...

Artık gümüş ve altın para birimleri ortadan kalktı. Onlara ait terimler de tarihin malı oldu.
Bugünkü para sistemimizin “para”, “kuruş”, gibi birimleri uzun yıllardır ancak kağıt üzerinde yer almaktaydı.
Artık “1 liralık” birim de ortada yoktur.

KİTAP FİYATLARINA BİR BAKIŞ

Bir insan yaşamının art arda dizilen on yılları arasında para değerinin düşmesi ve fiyatların yükselişi bile şaşırtıcı olmuştur.
Yeme içmeye, giyim kuşama verilen paranın zaman içinde ne kadar hızla yükseldiği görülmektedir.
Eski kitaplar gözden geçirirken bu hızlı değişmeleri canlı biçimde görmek olasıdır.

Örneğin Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı klasikler dizisinde günümüzden 30 yıl önce satılmakta olan kitapların fiyatı henüz “kuruş”la saptanıyordu.

  • Erasmus’un Deliliğe Methiye’si 50 kuruş,
  • Descartes’in Metot Üzerine Konuşma’s 80 kuruş,
  • Moliere’in Cimri’si 55 kuruş,
  • Balzac’ın Vadideki Zambak 135 kuruş,
  • Shakespeare’in Hamlet’i 110 kuruş,
  • Gogol’un Müfettiş’i 120 kuruş,
  • Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sının iki cildi 460 kuruş...

Günümüzden 15 yıl önce ise kitap fiyatları 10 liranın altındaki miktarlardadır.

  • Varlık Yayınları’nda Flaubert’in Madam Bovary’si 6 liradır;
  • Cahit Sıtkı’nın Otuzbeş Yaş’ı 4 lira,
  • Behçet Necatigil’in Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü 8 lira,
  • Steinbeck’in Yukarı Mahalle’si 6 liradır.

Bugün ise kitapların fiyatı “100” liranın birkaç katı miktarlardadır.

Cumhuriyet Gazetesi’nin geçen yılın sonunda yayınladığı Kitap-84 eklerindeki fiyatlara göre,
  • Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu romanı 750 liradır. Bu kitabın 10 yıl önceki basımı ise bu fiyattan 30 kat daha ucuzdu; 25 liraya satılıyordu.

Şimdi KDV eklenerek daha da artmış bulunan fiyatları kuşbakışı gözden geçirmeyi sürdürelim:

  • Pertev Naili Boratav’ın Az Gittik Uz Gittik kitabı 700 lira olmuştur. 1969’da 10 liraydı.
  • Sait Faik’in “Bütün Eserleri” dizisinde yapıtları 400’er liradır, 1970’te 10 liraydı.
  • Nedim Devanı 1500 liradır, 1950’de 10 liraydı.
  • Mehmet Akif’in Safahat’ı 1000 liradır, 1958’de 15 liraydı.
  • Halikarnas Balıkçısı’nın yapıtlarından Aganta Burina Burinata 1963’te 5 liraydı, bugün 500 liradır.
  • Mavi Sürgün 1971’de 10 liraydı bugün 500 liradır.
  • Ötelerin Çocuğu 1955’te 3 liraydı, bugün 600 liradır.
  • Hey Koca Yurt 1972’de 15 liraydı, bugün 600 liradır.
  • 1980’de 100 liraya satışa çıkarılan Merhaba Anadolu bugün 500 lira oldu.
  • Azra Erhat’ın Sevgi Yönetimi kitabı 1978’de 30 liraydı, 1980’de 125 lira, bugün ise 400 lira oldu.

TARİH BOYUNCA PAHALILIK

Hızla gelişen fiyat yükselişlerine yalnız biz yaşadığımız günlerde tanık olmadık.
Geçen yüzyılda Seyrani de geri düşen, alım gücü azalan para için, “Bozuldu sikkenin tucuna kaldık” diye yakınıyordu.

1845’te yaşanan bir kıtlıkta bir halk ozanı artan fiyatlar karşısında,
Muktedir melunlar buldular fırsat
 Una bin ziyade koydular kıymet” diyordu.

XVIII yy. ozanı Hüdayi, Şikâyet Destanı’nda,
Aldığı pahalı sattığı ucuz
 İşte böyle müflis kaldı fukara” demişti.

Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanan pahalılık savaştan sonra yazılmış Barış Destanı’nda şöyle dile getirilmişti:
              “Vaktiyle bir çuval un alan para
                Şimdi üç okka un koymaz ambara.”

Cumhuriyet’in ilk on yılı içinde pahalılıktan yakınan halkın Serbest Fırka lideri Fethi Bey’in ucuzluk getirebileceğine umut bağlaması,
hele fiyatları denetim altında tutan ve dengeleyen devlet tekeline karşı çıkması
pahalılık karşısında çaresiz kalan insanın gerçekleri görmesinin pek de kolay olmadığına işaret etmektedir:

Fethi Bey de sözlerime bakaydı
Gazyağı da ucuzlayıp akaydı
Şeker kibrit inhisarı kalkaydı
Millet size duacıdır Fethi Bey

Yukardaki dizelerin sahibi Âşık Mehmet, günümüzde yaşasa gene pahalılıktan yakınacak ve belki gene Fethi Bey’in yaptığı gibi liberal ekonomiyi savunacaktı.
Oysa onun beklediği çözüm, bir yana bırakılan devletçi yöntemdeydi.
Nitekim ülkemizde ilk basımevinin ilk kitabı satışa çıkarken devlet müdahaleci görevini yerine getirmiş ve halkının çıkarlarını gözetmişti.

Hatırlanacağı gibi İbrahim Müteferrika’nın açtığı ilk Türk basımevinde 1729 yılında ilk kitap olarak iki ciltlik Vankulu Sözlüğü basılmıştı.
Bu kitabın fiyatı padişah 3. Ahmet tarafından fazla bulunmuş ve “talebe-i ulum”un yani medrese öğrencilerinin yararlanabilmesi için
fiyatının 35 kuruşa indirilmesi bir hat yazılarak İstanbul kadısına bildirilmişti.

Padişahın hattında şöyle denir:

Onur sahipleri ve devlet büyüklerinin tabi olup boyun eğdiği Sadrazamlığın kalem halifelerinden Sait ve ululuğu sürsün, yüce kapımın müteferrika görevlilerinden İbrahim Kutlu eşiğime durumunu bildirip bundan önce izin aldıkları sözlük kitaplarından basımı gerçekleşen Vankulu Sözlüğü’ne ciltsiz olarak elverişli fiyat belirlenmesini istemeleriyle anılan sözlüğün basılarak çoğaltılmasından asıl amacın medrese öğrencilerinin söz konusu kitabı ucuz fiyatla almaları ve yararlanmaları dolayısıyla hayır dualarını kazanmaları olduğu için 35’er kuruşa alınıp satılmaları şeklinde fiyatı doğrultma ve düzeltme taraflara gadr olmayacağı görülmekle sözü geçen kitabin ciltsiz olarak 35’er kuruşa alınıp satılmak üzere düzenlenip sicile geçirilmesi ve fazla ve eksik alıp satıma izin verilmemek konusunda yüce fermanım çıkarılmıştır…

GÜNÜMÜZDE ARTAN FİYATLAR

Günümüzde paranın değeri hızla düşüyor. Fiyatlar yükseliyor.

Artık altın ve gümüş para kullanılmadığı için elimizdeki sikkeden değil döviz kurlarından, fiyat indekslerinden izleyebiliyoruz nereden nereye gidildiğini.
Döviz kurları cebimizdeki liranın dolar karşısında nasıl sürekli değer yitirdiğini gösteriyor.

Paramız 1946’dan 1977’ye kadar yüzde 687.5 değer yitirmiştir.
31 yıllık bu orandaki düşüşe karşılık son 8 yılda düşüş oranı yüzde 2550.6’dır.

  • Toptan eşya fiyatları indeksine göre fiyat artışları da 1946-1977 döneminde yüzde 807.3 olmuş,
  • 1977’yle 1984 arasındaysa yükseliş yüzde 1484.2 olmuştur.

EDEBİYAT YAPITLARINI OKURKEN

Eski defterlerde unutulmuş hesapları incelerken, ardan çıkıp gelen rakamları düşünürken, eski gazeteleri karıştırırken
ya da edebiyat yapıtlarını okurken gördüğümüz fiyatlar bizi şaşırtıyor.

Okura bu türden karşılaştırmalar için bazı rakamlar vereceğiz.

Örneğin Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Kardeş Mektuplar” adlı yapıttaki 1948 tarihli mektubunda eşi Eren’le açtıkları sergideki tablo satışlarını anlatıyor. “Topu topu beş resim sattık. İki büyük, bir orta, iki küçük yani 50-50-100-250-300 yekûn 750 lira” diyor. Eyüboğlu’ların sanatında daha sonraki gelişmelerin, resim piyasasında spekülasyonların bir yana bırakılmasıyla bile bu fiyatın günümüz fiyatlarıyla karşılaştırılması okuru şaşırtacaktır. Bugün Bedri Rahmi’nin en küçük boy bir resminin 250 bin liraya satıldığını hatırlatmak yararlı olacaktır.



Nazım Hikmet, Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektupları’nda 1940’larda, Bursa’da kaplıca ücretlerini belirtiyor: 50 kuruş. 1941’de onun aracılığıyla Göl İnsanları yazarına gönderilen bir ara 25 liradır. Aynı yıl arkadaşına 5 lira göndermiştir. Birkaç ay sonra 8 lira gönderir. Ertesi yıl bir mektubunda “Son yolladığım 5 lirayı da alınca bildir” der. “Sana 10 lira yolladım, aldın mı?” diye sorar. 1943’te bir mahkûmun ötekine gönderebileceği miktar biraz yükselmiş gibidir. “Sana dört beş gün önce bir on beş lira daha yolladım, alıp almadığını bildir?” der. Yılın sonuna doğru gönderilmesi mümkün olan para biraz daha yükselmiştir. Mektupta, “Paran bitmiştir. Sana iki gün sonra 20 lira gönderiyorum” denir. O yıl “vipla” yahut süper alüminyum denen madenden diş kaplamasının 5-6 liraya yapıldığı mektuplardan öğrenilmektedir.

1944’te Bursa mahkûmu, arkadaşına “20 lira yollamıştım. Alıp almadığını derhal bildir. Birkaç güne kadar yine para gönderirim” diye seslenir.
Dokuma işiyle kendisinin, kader ortaklarının geçimini sağlamak istemiştir.

Bu girişimini anlatır:

Bizim tezgâhlar üç adetti, 249 lira açıkla, -yani bana borç bırakarak- bu ayın başında iflâs ettiler. Şimdi bu borcu ödemek ve yeniden faaliyete geçmek için çareler ararken bi taraftan da çoluk-çocuğun geçimi için tercüme filan araştırıyorum. Bizi karaborsa mahvetti. Kooperatiften üç tezgâh için ancak bir paket iplik alıyorduk, karaborsaya çalışıyorduk, bütün sermaye zaten 160 kâattı. Bir ters işle 160 kâattan başka yukarda söylediğim kadar da içeri girdik. Haydi hayırlısı.

1947’de arkadaşına gönderdiği miktar 25 liraya yükselmiştir.

Sabahattin Eyüboğlu az önce anılan kitapta Orhan Kemal’le ilgili olarak şunları söylemektedir:

-Yıl 1945’tir- Adana’da kendisini tanıdım. Bana yayınlamadığı romanlarından saatlerce okudu.
İnsanı hayran eden şeyleri yok, ama iyi iş çıkarıyor. Bir türkü tutturmuş.
Çalışmasına, işini ciddiye almasına hayran oldum. Ustasını Nazim Hikmet’i utandırmayacak sanırım.

Orhan Kemal Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları” adlı kitapta Fikret Otyam’la dertleşirken 1955’ten 1970’e kadar geçen sürede bir yazı emekçisini kuşatan geçim güçlüklerini, para sorunlarını sayar, döker. 1956’daki bir mektubunda evindeki eski kitapları 4 paket halinde sahaflara götürüp 15 liraya sattığını anlatır. S. Eyüboğlu, Edip Cansever gibi dostlarına 1770 lira borcu vardır. İhsan Ada’dan 100 lira borç aldığını 50 lirasını çocuklarının sünneti için eşine verdiğini anlatır. 1957’de bir çizelge çıkarır. Borçları 250 liradır, alacaklarıysa 650 liradır.

1963’teki bir mektubunda kalemiyle yazı yazarak çözümleyemediği geçim sorununa alım satım işleriyle nasıl bir geçici çözüm bulabildiğini anlatır:

İki buz dolabı alıp yarı fiyatlarına satarak dört aylık ev kirası borcumla, uçan kuşlara olan borçlarımı temizledim.
Yani yüzde yüz faizle borçlanıp bütün borçlarımı koordine ettim gibi bir şey.

1964’te yurt dışından bir telif hakki gelir,
Sovyetler’den Merkez Bankası eliyle 9.700 lira aldım ve tahmin edeceğin gibi, gırtlağa kadar olan borçlarımdan kurtuldum” diye anlatır.

1968’de Ankara’da oynayan oyunundan para beklemektedir.
AST’ın orada Kemali’ye verdiği siki söz gereğince 1.000 Türk’ü hâlâ bekliyorum” der.

Cumhuriyet’ten Müfettişler Müfettişi’nin ikinci cildi için bir avans alabilmenin yollarını araştırır:

Sırası düşerse, yani Nadir Bey oraya uğradığı vakit, bir yolunu düşürüp sen işi koparabilir,
yani üstadın usulü veçhile elinden 2.000 avans verilsin gibilerinden bir kâğıt alıp bana uçurabilir misin?



ÇOCUKLARIMIZ, TORUNLARIMIZ İÇİN

Cebimizdeki paranın tarih boyunca serüveni çalışan insanın, emekçinin aleyhine gelişmiştir hep.

Yazı emekçisi Orhan Kemal günümüzden 20 yıl kadar önce kaleme aldığı bir mektubunda şunları söylüyor:

Elli yaşıma bastım. Yetti birader. Hiç olmazsa çocuklarım, torunlarım dahi politika cücelerimizin nurlu ufukları fantezisinden kurtulsunlar da, ekmeklerini insan gibi kazanıp insan gibi yaşama imkânına kavuşsunlar. Dünyanın belki de hiçbir yerinde bizdeki kadar vasat devlet ve hükümet adamlarının, memleket idaresini bir satranç oyununa çevirdiği görülemez.

Romancının sözleri 24 Ocak 1980 sonrası ekonomik yaşantımıza yön veren yönetim için söylenmiş gibidir.
Biz ise, şimdi insanimizin alın teriyle kazandığı paranın torunların, çocukların gününe kalmadan gerçek alım gücüne kavuşmasını,
insanımızın insanca yaşama düzeyine bir an önce ulaşmasını diliyoruz.


Konur Ertop | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 116 - 15 Mart 1985
____________________________________________________________________


Gurur ve sefaletle geçinenler...

Türkiye’de yazarlığın bir meslek niteliği kazanmasının tarihi yüzyıllık bir geçmişe bile uzanmaz.

Tanzimat’tan sonra gazetecilikle iç içe geçerek oluşmaya başlayan yazarlık, bir istisna’yı, Hüseyin Rahmi’yi (Gürpınar) saymazsak, İkinci Meşrutiyet’ten (1908) sonra birkaç kişi için bir meslek olma “vaadini taşıyacak, gerçek anlamıyla Cumhuriyet’ten sonra biçimlenecektir. Yazarsız toplum olmaktan yazarlara sahip toplum olmaya evrilmiş Türkiye’de, onca “meşakkat“e göğüs gererek yazar olmuş ya da yazarlığa adaylığını koymuş kimselerin hiç olmazsa emeklerinin karşılığını elde etmeleri beklenir, değil mi? Oysa gidiş ters yöndedir. Her geçen gün, yazarların “pastadan” aldıkları kırıntı payı azalmaktadır.


Bunun malûm nedenlerini bir yana bırakıp, kimi tanıklıklara başvurarak bir grafik çizmeye çalışalım:


SAVAŞ YILLARINDA

Birinci Dünya Savaşı yıllarında (1914-1918) Ömer Seyfettin, 2500 satan Yeni Mecmua’dan ve öteki dergilerle gazetelerden öykü başına 5 lira almaktadır. (Yusuf Ziya Ortaç, Portreler, 1960): Savaşın ilk yıllarında İstanbul’da işçi gündeliklerinin ortalama 14.1 kuruş olduğu, ekmeğin kilogramının 1.46, taze sebzenin kilogramının 0.78 kuruşa satıldığı; “mümeyyiz” denilen katiplerin (alt derecedeki bürokratlar) 15-45 lira aylık aldıkları (Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğu’nun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, 1970) gözönüne alınırsa, bu hiç de azımsanmayacak bir telif ücretidir.


CUMHURİYET YILLARI

Refik Ahmet Sevengil’in belirttiğine göre, (Hüseyin Rahmi Gürpınar, 1944),
Hüseyin Rahmi bizim memleketimizde yazılarına en çok para alan muharrir, kalemiyle yurt sahibi olan tek adamdır.

Abdülhamid ve İkinci Meşrutiyet dönemlerinde olduğu gibi yüksek kazanç elde etmektedir:

Cumhuriyet devrinde Vakit gazetesinde tefrika edilen romanlarının herbiri için eserin büyüklüğüne göre bin beş yüz, iki bin lira kadar para aldı. Bu romanları kitap halinde bastırdığı zaman tâbiden (yayıncıdan) aldığı ücret de ayrıdır, eserinin bu suretle yapılan tabılarında bazı romanlarında her tabı için forma başına yirmi lira alıyordu.” (agy.).

Buna karşılık şu ölçütleri verebiliriz:

1928’de usta işçiler ayda ortalama 30-80 lira kazanmaktadır. Yiyecek fiyatları sözünü ettiğimiz döneme oranla 21 kat artmıştır.
(Şnurov - Rozaliyev, Türkiye’de Kapitalistleşme, 1970).

İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası’nın bir bültenine göre de, daha önceki 12 altın liranın karşılığı 156 liradır.
Ancak, enflasyon önemli boyutlara ulaşmış, 1914-100 alınırsa gıda maddeleri 1399, giyecek 1.372 olmuştur.
(Cumhuriyet, 13.9.1929)

Görüldüğü gibi, büyük boyutlu enflasyon, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kazancını etkilememiştir.

Buna karşılık gazete ve dergiler yazı başına 3-6 lira ödemektedirler,
(Sabri Esat’ın Yaşar Nabi’ye 27.12.1928 günlü mektubu ve Abdülhak Şinasi’nin Cevdet Kudret’e 25.7.1931 günlü mektubu, Türk Dili, Temmuz 1974, Necip Fazıl, Babıâli; vb.)
ki, Ömer Seyfettin’in öykü başına 5 lira aldığı gözönüne alındığında, önemli bir genel düşüş saptanmaktadır.

1940-1950 DÖNEMİ

1940’lı yıllardan birkaç tipik örnek alalım:

Yedigün dergisi, ilk öykülerini yayımladığı Haldun Taner, Aziz Nesin gibi gençlere 5’er lira ödemektedir.
(Aziz Nesin, Milliyet Sanat Dergisi, 28.11.1977; Haldun Taner, Yalıda Sabah, 1983).

Aynı dönemde, 1945-46’da, Varlık dergisi Sait Faik’e öykü başına 10 lira ödemektedir. Haldun Taner de adını duyurunca aynı ücreti almaya başlayacaktır.
(Ömer Faruk Toprak, Yansıma, Mart 1973; H. Taner, agy).

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1946 yılında Remzi Kitabevi ile imzaladığı sözleşmede ise şu koşullar yer almaktadır:

Atatürk adlı kitabın birinci baskısı için, 5 bin adet basıp satma karşılığında, yazara forma başına 75 lira;
Nur Baba, Kiralık Konak ve Okun Ucundan adlı kitaplarının 2.500’er adetlik yeni baskıları için ise forma başına 10 lira ödenecek.
(Milliyet, 12.10.1983, sözleşme fotokopisi)

Bu dönemde Yaşar Nabi, genç yazarlara Varlık Yayınları’nda çıkan kitaplar için 100’er lira ödemektedir.

Oktay Akbal, Ali Sirmen’in sorularını yanıtlarken şu bilgileri verir (Cumhuriyet, 29.8.1983):

Yaşar Nabi Bey, daha sonra 100 lirayı vermiş (Sait Faik’in) kitabı(nı) almış. O kitap ’Lüzumsuz Adam’ olarak çıktı.
O zamanlar 100 liraydı kitaplar. Benim ’Garipler Sokağı’ adlı romanıma da Varlık 100 lira vermişti.

Bir önceki dönemle kıyaslandığında, yazı ücretlerinde önemli bir artış olmadığı kolayca görülecektir. Oysa söz konusu dönem, görece olarak, kitaba ve yazara ilginin arttığı bir dönemdir. Kimi yazarlar ününü pekiştirirken yeni bir yazar kuşağı yetişmektedir. Öte yandan, 1928 Harf Devrimi’nin sarsıntıları da geride kalmıştır.

Buna karşılık, fiyatlar 1938’den sonra sürekli artış gösterecek; 1938 yılında fiyatlar genel düzeyi 100 iken 1962’de 1381.87’ye çıkacaktır.
(Milliyet, 23.10.1977).

DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ

Bu dönemin konumuz yönünden en önemli özelliği, bir değerler değişimi sürecinin başlangıcı olmasıdır.

Dr. Kenan Bulutoğlu, şu gözlemleri dile getirmektedir. (Vatan, 31.7.1958):

İçinde yaşadığımız toplumda gençleri ta küçük yaşlarından itibaren yakalayan bu bezirgan değerler hiyerarşisi, parayı ve onun verdiği iktisadi hakimiyeti ellerinde tutanlarla, kültüre sahip olan ve onun nemalandırmayı deneyen çilekeş aydınları gitgide birbirinden ayırmaktadır. Birinciler ikincileri gittikçe açıktan açığa hor görmektedirler. İlme, sanata verilmesi esirgenen değer, bu yolların yolcularını da fakirleştirmekte, geçim sıkıntılarını artırmaktadır. Bugün düşünce üretiminin toplumumuzda bedeli, fakirlik ve zaman zaman da hapishaneleri ziyarettir.

Yine Yakup Kadri Karaosmanoğlu örneğini alalım:

Yeni yazdığı iki ciltlik Panorama romanını, Remzi Kitabevi’ne 5 bin sayı basma karşılığında forması 100 liradan vermektedir.
Sözleşmeye eklenen maddeye göre, ikinci baskıda yine 5 bin adet için formasına 75 lira ödenecektir.
(18.11.1953 günlü sözleşme fotokopisi).

Varlık ve Yeditepe Yayınevleri, 1 liralık cep kitapları dizilerinde çıkan yayınlar için yazarlara 100’er lira ödemeyi sürdürmektedir.
Kimi kitap ve yazarlara Varlık’ın 250-300 lira ödediği de olmaktadır.
(Çeşitli örnek ve tanıklıklar için: A. Kabacalı, Türkiye’de Yazarın Kazancı, Haldun Taner, agy.).

Bu dönemde birbiri ardı sıra romanlar yazan Orhan Kemal’in yayınevlerinden aldığı telif, gazetelerden aldığı tefrika ücretleriyle geçinemediğini;
sürekli para sıkıntısı çektiğini ve borç içinde yaşadığını ortaya koyan mektupları yayımlanmıştır.
Onun, Dünya Evi ve 72. Koğuş romanlarının kitap olarak yayınlanması karşılığı 500’er lira telif ücreti aldığını biliyoruz.
(Fikret Otyam, Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları).

Orhan Kemal, öykü ya da yazıları için gazete ve dergilerden 20-50 lira telif ücreti elde etmektedir.
Sait Faik’in aldığı en yüksek telif ücreti de öykü başına 50 liradır ve bu onu “çocuk gibi” sevindirmektedir.
(Çeşitli örnek ve tanıklıklar için: A. Kabacalı, agy.).

1960’LARDAN GÜNÜMÜZE

1960’ların, 70’lerin ve 80’lerin ekonomik koşulları, dar ve sabit gelirli kesimleri daha da yoksullaştırırken yukarıda sözü edilen değerler değişimi süreci hızlanmaktadır. Ekonomik yönden güçlü olan çevrelerin bilim ve sanatı da denetimlerine alma eğilimleri belirginleşmekte, bu da bir takım sürtüşmelere, çatışmalara yol açmaktadır.

Bu genel çerçeve içerisinde hareketli dönemler yaşandığı, birbiri ardı sıra kendini kabul ettiren yeni yazarların ortaya çıktığı görülmekle birlikte,
yazarlık günümüzde ancak on, on beş yazar için başka bir iş tutmadan geçim sağlayabilen bir “meslek”tir.

1980’lere gelindiğinde yazarlara kitapları için baskı sayısı üzerinden yüzde 10-20 oranında telif ücreti ödenmesi yöntemi yerleşmeye başlamıştı.
Ama 1980’lerin koşulları, yeni kitapların yayımlanmasını güçleştirmiştir. Basılan kitapların tirajları da düşük tutulmaktadır.

Şöyle bir örnek verelim:

Bir yazarın yılda -yeni kitap ya eski kitabının yeni baskısı olarak- 1000 lira üst fiyatla bir ya da iki kitabının yayımlandığını, bunun 5 bin basıldığını varsayalım.
5.000 x 1.000 = 5.000.000. Yüzde 10 telif ücreti alırsa, eline 500 bin lira geçer. Bunu 12’ye bölersek, aylık kazancı 41 bin küsur lira olur!

“Yazarlık“a ilginin bunca arttığı, ama kalemiyle geçinmek isteyen yazarların aç kaldığı bu ortamda,
Verlaine’in “Biz birkaç kişi, gurur ve sefaletle geçiniriz” sözünü anımsamamak elden gelmiyor.


Alpay Kabacalı | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 116 - 15 Mart 1985
____________________________________________________________________


Osmanlı paraları aracılığıyla Osmanlı döneminde enflasyon

Dünya tarihinde ilk para, Anadolu topraklarında, başkenti Sart (Sardes) olan Lidya ülkesinde, Kral Krezüs adına basıldı (M.Ö. 6. yy).

Heredot ve diğer antik çağ yazarlarının naklettiğine göre, altın ve gümüşten basılan bu paralar, ekonomi tarihinde bir dönüm noktasını da oluştururlar... Böylece, bu tarihe kadar ödeme biçimi olan takas, başta hayvan olmak üzere eşya değiş tokuşu tarihe karışıyordu. Özellikle Yakin Doğu ülkelerinde kullanıldığını bildiğimiz çeşitli boy ve ağırlıktaki madeni külçeleri ise, madeni paranın bir anlamda öncüsüdür.

İnsanlığın ekonomi tarihi için, bunca önemi olan madeni para veya asıl kullanılan adıyla sikke, altın, gümüş, elektron veya bakırdan yapılmış ve ödeme aracı olarak kullanılan, ayarı ve ağırlığı, üzerindeki resim ya da yazı ile devletçe garanti edilen bir ödeme aracıdır. Arkaik çağdan günümüze kadar kesintisiz kullanıldıklarından ötürü, kültür, sanat ve ekonomi tarihi açısından birinci derecede kaynak görevi yaparlar. Dönemlerinin dil, din ve sanat anlayışı konusunda önemli ip uçları vermesine rağmen, sikkeler şüphesiz her şeyden önce, basıldıkları ülkenin ekonomik gelişme ve gerilemesinin göstergesidirler. Değişen ağırlıklar ve ölçüler, diğer tarih belgeleri ile birleşerek, o dönemin satınalma gücü, hayat pahalılığı ve bundan kaynaklanan pek çok siyasi olaya da şık tutacak bilgiyi sağlarlar. Bunda, sikkelerin, maden gibi dayanıklı bir malzemeden yapılması ve günümüze kalma şansının büyük olmasının da elbette büyük payı vardır.

İslamiyetle birlikte resime yer vermeyen, sadece yazıların yer aldığı yeni tür paralar Doğu dünyasında görülmeye başlar.

İlk Emevi parası Hicretin 77. yılında (696) basılmıştır. Zamanın Halifesinin adının yanı sıra, darb yeri ve tarihinin de yer aldığı bu paralar, İslam paralarının bir prototipi görünümündedirler. Asıl konumuz olan Osmanlı sikkeleri de, genel çizgileriyle, İslami şemaya uyarlar.

İlk Osmanlı parası Hicri 727 yılında (1325) Bursa’da Sultan Orhan zamanında basılmıştır. Gümüşten olan bu küçük akçe, uzun yıllar Anadolu’da geçerli para birimi olmuştur. Gümüş ayarının yüksek olduğunu “100 dirhem gümüşten 300 adet akçe basıldığı”nı belgeler söylüyor.

Ancak, gene de Ortaçağ dünyasının en güvenilir parası, değişmeyen standardı ile tüm Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi, Osmanlı topraklarında da geçen Venedik Düka altınıdır, Osmanlı parasına olan değer ölçüsü ise, 1 florin karşılığı 40 akçe konumundadır.

Bir paranın gerçek değerini, en iyi, onun satın alma gücü belirler.

Sağlıklı belgelere sahip olduğumuz Fatih donemi bize bu konudaki ilginç ayrıntıları sunar:

Bir yeniçerinin günde 3 akçe aldığı dönemde;
  • sade yağın okkasının (1282 gr) 8 akçe,
  • zeytinyağın okkası 6 akçe,
  • Eflak tuzunun okkası 2 akçe,
  • 200 yumurtanın 23 akçe, ve
  • 1000 adet limonun 70 akçe olduğunu 1473 yılına ait arşiv belgelerinden öğrenmekteyiz.

Bunu satın alma gücü ile değerlendirdiğimizde,
bir askerin gündeliğinin 50 adet limon veya 25 adet yumurta almaya imkan verdiğini görüyoruz.

FATİH DÖNEMİ

Diğer yandan, enflasyon olayının da ilk kez Fatih döneminde gündeme geldiğini biliyoruz.

Fatih II. Mehmed, her 10 yılda yeni tip akçeleri piyasaya sürerken, bunların ağırlıklarında da, 10 bir azaltma yapmıştır. Akçelerin ağerliğinin azaltılması, Hazineye -her para operasyonunda- 800.000 Düka altını kâr sağlar gözükmekteyse de, paranın ağırlığının azalmasının fiyat artışlarına neden olduğu ve artık bir yevmiye ile 50 limon yerine 45 limon; 25 yumurta yerine 22 yumurta alınabildiği, dönemin kaynaklarında yer almaktadır. Fiyat artışlarının sonucu, başını yeniçerilerin çektiği karışıklıklara ve siyasi çalkalanmalara yol açınca yevmiyeler 3 akçeden, 3.5 akçeye çıkarılmıştır.

Osmanlı akçesinin yanı sıra, onun kesirleri olan daha küçük değerde paraya da ihtiyaç duyulduğundan, bakırdan mangır tabir edilen paralar da öteden beri kullanılmaktaydı. Sekiz büyük mangır 1 akçe ettiği gibi, yarim ve çeyrek mangırlar da, bu değerde satın alınacak mal olduğundan, gerekli idi.

Fatih döneminde, 1 mangır ile, İstanbul Boğazı’nda iki yakaya çalışan dolmuş kaynaklarında bir kişi karşı yakaya geçebilmekteydi. Osmanlı para tarihi için önemli olan bir husus da, ilk altın ve 10 akçeliğin de Fatih döneminde bastırılmış olmasıdır. Venedik Düka altınlarının ayar ve ağırlık açısından eşi olan Osmanlı altınları, bu değer ölçülerini uzun süre korumuşlardır.

1556 yılında yapımı tamamlanan Süleymaniye Camii’nin toplam masrafı 896.383 florin = 53.782.980 akçe olarak belirlendiğinden, bu devirde Osmanlı altınının 60 akçeye tekabül ettiği ve bu suretle, akçenin %50 değer kaybetmiş olduğu anlaşılmaktadır. Fatih’ten Kanuni Süleyman dönemine kadar 50 yıl geçmiş olduğundan, bu 50 yıldaki enflasyon oranı da yılda %1 olarak belirmektedir. Kanuni Süleyman’dan sonra, akçenin değer kaybının hızlandığını görüyoruz. Nitekim, III. Murad devrinde, Hazine’nin dara düşmesi üzerine, 1584’te para ayarlaması yapmak için, piyasadan gümüş akçeler toplattırılıp, eskisinin yari ağırlığında ince akçe basılarak, nominal değerini değiştirmeden, tedavüle çıkarılmıştır. Bu ise, derhal gıda ve diğer maddelerin fiyatlarının artması sonucunu doğurmuştur.

Bu suretle 100 dirhem gümüşten 800 akçe basılmaya başlanması, sonra da “züyuf akçe” denilen 100 dirhemden 2000 adet akçenin kesilmesi üzerine, 1 Osmanlı altını da 60 akçeden 120 akçeye fırlamıştır.

III. Murad’dan sonra ekonomik sıkıntının giderek arttığını gözlemekteyiz. 1595-1623 arasındaki kısa dönemde 6 padişahin tahta çıkması ve her çıkışta askere cülus parası verme geleneğinin doğurduğu sarfiyat, yeni gelir kaynaklarının azalması ve Sarayın artan harcamalar sonucu akçe hızla değer kaybetmiş;

  • 1627 yılında 180 akçeye çıkan altın,
  • 1628’de 200,
  • 1633’de 220 ve
  • bir sene sonra da 240 akçeye fırlamıştır.

1640 senesi Narh defterlerine bakınca, bir karşılaştırma yapabilmek için,
  • 2 yumurtanın 1 akçeye,
  • gene 3 limonun da 1 akçeye satıldığını görüyoruz.
  • Aynı şekilde Kumkapı’dan Üsküdar’a kayıkla geçiş de bir kişi için 3 akçeye çıkmıştır.

IV. Murad’ı izleyen Deli İbrahim ve IV. Mehmed dönemleri tam bir mali çöküş yıllarıdır. Bu devirdeki züyuf akçeleri (ki bir dirhemden 40 akçe basılıyordu) esnafın kabul etmemesi, bu paraları devletten maaş olarak alan asker ve memuru da güç durumda bırakıyordu.

1683 seferi bozgunu, tüm umudunu Viyana fethi, yeni gelirler ve ganimetlere bağlamış olan Osmanlı devletinin siyasi ve mali çöküşünün başlangıcı oldu.

IV. Mehmed’in tahttan indirilmesiyle başlayan kısa süreli saltanatlar döneminde, 16 yıl içinde 4 ayrı sultan ve 4 ayrı cülus bahşişi verilmesi, cılız Osmanlı maliyesini çökertmekteydi; Çünkü her cülus bahşişi 2.500.000 altınlık bir dağıtım gerektirmekteydi.

1695 yılında başa geçen II. Mustafa’nın yeni mali kaynaklar bulma çabası arasında, İmparatorluk sınırları içinde yaşayan çingenelerden bile vergi almak suretiyle, o güne kadar vergiye tabi olmayan bu 45.000 nüfustan bir gelir elde etmeyi umması kayda değer. Buna göre, Müslüman kıptiler yılda 5 kuruş (1 kuruş-40 para; 1 para = 3 akçe), Hıristiyan kiptiler 6 kuruş vergi (cizye) vereceklerdir.

III. AHMED’İN PARA REFORMU

III. Ahmed döneminde (1703-1730) bir para reformu yapılarak değerler yeniden belirlendi. Buna göre, Osmanlı altınının değeri 375 akçe; yeni çıkan fındık altınının değeri de 400 akçe oldu. Bu tarihten itibaren artık akçe bir para birimi olarak kalmakla birlikte, fiilen geçerliliğini yitirmiş oluyordu. Akçenin yerine, itibari değeri 1 para = 3 akçe olan kuruş ve aksamı (1 kuruş = 40 para, 20 para, 10 para, 5 ve 1 para) yeni Osmanlı parası olarak kullanılmaya başlandı.

Sultan III. Mustafa (1757-1774) döneminde “Cedid Zer Mahbub” adı verilen altınlar 110 paraya; yeni fındık altınları da 3 kuruş 35 paraya çıkmış bulunuyordu. Aynı zamanda, 1770 yılından başlayarak, piyasadan altın paranın yavaş yavaş çekildiğini ve alış verişin sadece gümüş parayla yapıldığını görüyoruz. Bunun sebebi, şüphesiz, altın paranın devletçe saptanan değerinin düşüklüğüdür. Çünkü, bu arada Zer Mahbub’lar 120 paraya, fındık altınları da beheri 4 kuruş 5 paraya bozdurulmaktadır.

Yeni para ayarlamalarının da çok kısa süreli olduğu ve geçerliliğini hemen yitirdiği biliniyor.

1788 yılında Rusya ve Avusturya’ya karşı yeni bir savaş belirdiğinde,
Sultan I. Abdülhamid, “Orduyu Hümâyundan gelen ve tez elden 3-4000 kese akçe ihtiyaç gösteren” istekler karşısında çaresizliğini belirtmekte
ve “olsa, kendi harçlığından vereceğini...” söylemektedir.

Fındık altını, aynı Sultan döneminde 5, III. Selim zamanında 7. II. Mahmud zamanında ise 11 kuruş olacaktır.
Bu kargaşaya çözüm olarak düşünülen ve büyük umutlar bağlanarak 1839 yılında uygulanmaya başlanan kağıt para olayı ise
kısa sürede bir ekonomik felakete dönüşecektir.

İLK DIŞ BORÇLANMA

İmparatorluğun 500 yıl boyunca bata çıka, gerektiğinde hazinesindeki altın ve gümüş eşyayı bile eriterek sürdürdüğü madeni para politikası, bu dönemde kağıt para ile birlikte ilk dış borçlanmayı da gündeme getirmiştir. Önceleri, altınla kâğıt paranın birbirine eşit değerde olduğu bir değer sistemi öngörülmüşken, 23 yıllık uygulamanın daha ilk yıllarından başlayarak, oran 1/2, 1/3 ve giderek artar hale gelmiştir. Mali bir esareti beraberinde getiren kağıt para uygulaması, 23 yıl sonunda, büyük fedakârlıklar ve gene Avrupa ülkelerinden alınan borç para ve gene Avrupa ülkelerinin kurduğu Osmanlı Bankası aracılığıyla kaldırılacaktır. Buna göre, Osmanlı Bankası, Avrupa devletlerinin kendisine verdiği para kaynağı ile, Osmanlı topraklarında dolaşan kâğıt paraları toplayacak ve yeniden geri dönülen altın ve gümüş para esaslı madeni para sistemine geçişi garanti edecektir.

Osmanlı devleti, ikinci bir kâğıt para dönemini II. Abdülhamid devrinde bir daha yaşar. Bu defa, kâğıt para, ya da kaime Osmanlı devleti yerine Osmanlı Bankası tarafından çıkarılmış, ve garantörü de Osmanlı Bankası olmuştur. Tabii, İngiltere ve Fransa’nın verdiği borç altınların geri ödenmesi de, Osmanlı devletinin gelirlerine el koyan Düyun-u Umumi İdaresi’nin varlığı ile gerçekleşecektir. Başlangıçta 1 altın karşılığında basılan kâğıt paralar, piyasada derhal 1/4 oranı ile kabul görmüş, ve 1. Dünya Savaşı da, bu oranın 1/5 olması ile son bulmuştur.

Cumhuriyet dönemi, bir altın lirayı 9 kâğıt lira karşılığı olarak devralmıştır.

Olayın bundan sonrasını hep birlikte izledik ve izlemekteyiz.
Altın hakimiyetinin dolara geçtiği bu günlerde, son durum 1 altın 30.000 TL ve 1 dolar 500 TL’dir.


Cüneyt Ölçer | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 116 - 15 Mart 1985