2. Dünya Savaşında Barış Şiirleri






Alman ordusuna 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırı emrini veren Adolf Hitler 6 yıl sürecek,
cephelerde ve cephe gerilerinde 55 milyon insanın ölümüne yolaçacak 2. Dünya Savaşı’nı başlatmış oldu.

Ay sona ermeden Polonya haritadan silinecekti. Bu ülkede “düzeni sağlamak” savıyla Sovyet Rusya, Almanya’nın yanında harekete geçmişti. Alman ve Sovyet dışişleri bakanları Von Ribbentrop ile Molotov’un Moskova’da imzaladığı antlaşma Polonya topraklarının bütününü emperyalist iki ülke, Almanya ile SSCB arasında paylaştırdı.

İlk saldırı alanı Polonya bütün savaşın en ağır yitiklerini veren ülke oldu. Savaş boyunca 6 milyon Polonyalı öldürüldü. Bu, bütün ülke nüfusunun yüzde 25’iydi. Almanya ve SSCB ise savaştan çıkarken nüfuslarının yüzde 10’unu yitirmiş olacaklardı. Bu da savaşın ikinci derecedeki yitik oranı idi.

1939 yılının sonuna kadar Sovyetler Estonya, Litvanya, Letonya ve Finlandiya’ya girmişlerdi. Almanya’nın birbirini izleyen saldırılarıysa kısa sürede Hollanda, Belçika, Fransa, Romanya ve bütün Balkanları kapsadı. Arkasından düşmanlık şeytanı iki istilacı ülkeyi karşı karşıya getirecek ve Almanya Sovyet Rusya’ya da saldıracaktı. Savaş noktalanırken ise saldırgan Japonya Hiroşima ve Nagazaki’de patlatılan atom bombalarıyla kesin etkili en yoğun kıyıma hedef olacaktı.

Türkiye bu korkunç savaşı 6 yıl barut kokuları arasından, fakat ateşin dışından izleyen pek az sayıdaki ülke içinde yer aldı.


ATEŞ ALTINA SÜRÜKLENMEK

Türkiye’nin ateş altına sürüklenmesi bütün savaş boyunca hep an meselesi oldu. Türkiye’nin Eksen Devletleri (Almanya, İtalya, Japonya) ya da Bağlaşıklar (İngiltere, ABD, SSCB) yanında savaşa girmesini sağlamaya yönelik girişimler hatta baskılar savaş boyunca aralıksız sürdü. Bağlaşıkların Kazablanka ve onu izleyen Tahran görüşmelerinde Türkiye’nin kendi yanlarında derhal savaşa katılması kararlaştırıldı. İngiliz Başbakanı Churcill’in Cumhurbaşkanı İnönü’yle yaptığı Adana görüşmesi, İnönü’nün Kahire’de Churchill ve Başkan Roosevelt ile yaptığı görüşmeler bu konuyla ilgiliydi. Ancak TC yönetimi Almanya ve SSCB’den savaşın gelişmeleri içinde ve savaş sonrasında gelebilecek tehlikeleri göz önünde tutarak savaşa katılmadan Türkiye’nin toprak bütünlüğünü korumak politikasını titizlikle uyguladı.

Hükümette ve basında Eksen’i ya da Bağlaşıklar’ı destekleyen görüşler ise her zaman var oldu.

İzlenen politik çizgiyse Edward Weisband’ın “2. Dünya Savaşı’nda İnönü’nün Dış Politikası” kitabında (Türkçe çevirisi: Milliyet Yayınları Tarih Dizisi) yer alan bir raporda dile getirilmiş olan şu gözlemin doğrultusundaydı:

“Halkın her sınıfı, hatta her devlette savaşa en meraklı olan ordu bile savaşa karşıdır. Bugün her Türk vatandaşı, Türkiye’nin savaşa katılmasıyla bir şey kazanamayacağını anlamıştır. Ancak kendi bağımsızlığı tehlikeye düştüğünde savaşa girmeyi düşünmektedir. Bir saldırıya uğramadan ya da özgürlüğü doğrudan doğruya tehdit edilmeden, yani kışkırtılmadıkça savaşa girmenin, ülkesine daha büyük bir yoksulluk, açlık, hastalık, hatta ölüm ve yıkım getireceği kanısındadır”.

Türkiye savaşa katılmadıysa da savaşın somut gerçekleri radyo ve gazeteler aracılığıyla canlı bir biçimde kamuoyunun önüne serilmekte, öte yandan silahlı kuvvetlerin konuş ve harekâtı, uzatılmış askerlik hizmeti, karartma geceleri, ekmek başta gelmek üzere ihtiyaç maddelerine uygulanan vesika sistemi savaş ekonomisinin doğurduğu karaborsa, türeyen savaş zenginleri vb., vatandaşın yaşamını yakından etkilemekteydi.

Bu çerçeve içinde kamuoyu gibi edebiyatımızın ve özellikle şiirimizin önemli temalarından birini de savaş oluşturdu.


AYRI GÖRÜŞLERİN SANATÇILARI

Ozanlarımız bütün bu dönem boyunca, savaşan insanlığın sorunlarını dile getirdiler. Savaş acılarını anlattılar.
İnsan soyunun hakkı olan barışı, özgürlüğü, eşitliği savundular. Bunların önüne çekilen engelleri kınadılar.

Toplumcu eğilimli sanatçıların toplumsal ağırlıklı, kati gerçekçi yapıtları kadar onlara derece derece uzak sayılabilecek ürünlerde de savaşın getirdiği yıkımlar konu edinildi, savaşa karşıt değerler eleştirildi. İnsan soyuna yönelen kıyımın karşısında solda ve daha sağda farklı görüşlerin sahibi sanat adamları birbirlerine yaklaşmışlar, insanlığın ortak değerlerini birlikte savunmuşlardı.

Örneğin Asaf Halet Çelebi’nin savaşla ilgili bir şiirini, onun sanatına iyice uzak bir görüşün savunucusu Hasan İzzettin Dinamo, “İkinci Dünya Savaşı’ndan Edebiyat Anıları” kitabında şöyle değerlendirmiştir:

Beni arayıp buldu: ‘Hasan Beyefendi, faşizmin pençesine düşmüş Fransa için ağlıyorum. Onun için yazdığım şiiri dinlemek lütfûnda bulunursanız çok sevinirim’ dedi.

Hemen okumaya başladı. Sesi tatlı, lirikti:


Fransa’nın onun çocukluk kültürü üzerine yaptığı etki, Asaf Halet’i, şiirinde olsun Fransız çocuklarının yardımına koşturmuştu.
Güzel kadınlar, kızlar, snop şiirler arkasında koşan dostum, birdenbire, havasında kızgın demirler uçuşan gerçeğin demir ülkesine girmişti...

Asaf Halet Çelebi’nin küçük şiiri, benim için zengin bir lirizm taşıyordu”.


GARİP ŞİİRİ

Orhan Veli’nin Eylül 1939 tarihini taşıyan ve Polonya’nın Alman saldırısına uğraması üzerine kaleme alinmiş bir dizi şiiri vardır. Bu şiirler yazıldığı zaman bir dünya savaş söz konusu değildi. Ateşin bu iki ülkenin dışına sıçrayacağını da, Nazi emperyalizminin hangi boyutlara ulaşacağını da hiç kimse bilmiyordu. Ozan ise, otoriter yönetimin zorba temsilcisini karşısına almıştı.

Tereyağı” şiirinde Nazi diktatörüne ancak çok sonra Charlie Chaplin’in ünlü filminde gerçekleştireceği türden bir taşlama yöneltiyordu:


O. Veli’nin “Karanfil” şiiri Varşova’nın işgaliyle ilgilidir ve militarizmi Brecht’cil bir biçimde yerer:

Hakkınız var, güzel değildir ihtimal
Mübalağa sanatı kadar,
Varşova’da ölmesi on bin kişinin,
Ve benzememesi
Bir motorlu kıtanın bir karanfile,
Yarin dudağından getirilmiş”.

“Bizi Gibi” şiiri de aynı niteliktedir.

6 yıl boyunca yeryüzüne ölüm kusacak savaş araçlarından kurulmuş ve insan doğasına karşıt yapay bir çevrenin anlamsızlığı vurgulanır:

Arzulu mudur acaba,
Bir tank, rüyasında?
Ve ne düşünür tayyare
Yalnız kaldığı zaman?
Hep bir ağızdan şarkı söylemesini,
Sevmez mi acaba gaz maskeleri,
Ay ışığında?
Ve tüfeklerin merhameti yok mudur,
Biz insanlar kadar olsun?

Harbe Giden” şiiri, insancıl değerleri vurgulayarak barış özlemini dile getirir:
Harbe giden sarı saçlı çocuk!
Gene böyle güzel dön;
Dudaklarında deniz kokusu,
Kirpiklerinde tuz;
Harbe giden sarı saçlı çocuk!

Garip Şiiri’nin yerleşik kurallara, beylik yargılara, aklın baskısına yan çizmek için zaman zaman kullandığı “çocuk” motifinden Oktay Rifat savaşla ilgili şiirlerinde insanlığa yönelik kıyımın ölçüsüzlüğünü vurgulamak için yararlanır.

Polonyalı Çocuklar” şiiri şöyledir:


Cephelerde ölen yabancı askerleri akraba ölüleri kadar kendine yakın bulduğuna işaret eden “Şehitlik” adlı dizi şiirde, savaşta ölmüş çocuk motifi yeniden karşımıza çıkar:

Akraba ölülerin kılığında geliyorlar
 Kolayca girmek için odama
 Bir bakıyorum amcam kardeşim
 Bir bakıyorum Polonyalı bir gedikli çavuşu
 Hemen de konuşuyor
 Bir kızım vardı beş yaşında
 Ölmüş şimdi beraberiz
 İçi sıkılıyor burada
 Ellerini Varşova’da unutmuş”.


YENİ ŞİİRİN BÜTÜN TEMSİLCİLERİ

Basında Eksen ve Bağlaşma devletlerinin yandaşları ayrılmıştır.
Savaşa katılmayı ya da katılmamayı savunan kalemler vardır.

Sağcı sanat dergilerinde savaş dolaylı bir yoldan konu edilir.
Eski Türk destanlarına benzetiler yazılmaya, tarihteki kahramanlık öyküleri anlatılmaya girişilir.

Yeni şiirin temsilcileriyse en sol uçtan ılımlıya kadar savaşın kötülüklerini dile getirirler. Barışı överler. Savaş ve barış temaları özgürlükten yola çıkarak eşitlik, hatta toplumsal eşitlik ve demokrasi gibi temalara doğru uzanır. Yönetim organı ise savaşan büyük devletlerin tepkisiyle karşılanacak yayınlar kadar kurulu düzene karşı saydığı ilerici görüşleri de denetim altında tutmaya çalışır. İlerici dergiler bu tür yayınlar yüzünden kovuşturmaya uğrar hatta büsbütün kapatılır. Ancak bütün bir edebiyatçı kuşağı savaşın kötülüklerini sayıp dökmeyi ve barışa özlemi dile getirmeyi sürdürür.

Cahit Sıtkı, savaşın ilk yıldönümünde Sulh bir hatıra oldu der.

Ajans Dinlerken” adlı şiirinde bir mahalle dekoru içinde dinlenen radyonun verdiği savaş haberleri karşısında,
Neyleyim gönlümce değil bu olup bitenlerdiye yakınır.


Bir Haritam Vardı Benim” şiiriyle geçmişin barış dönemiyle savaş belâsının sardığı dünyanın çileli görünümünü karşılaştırır:

“Karalı ve denizli ve renk renk memleketli,
Mektep hatırası bir haritam vardı benim.
İnsanları şen, bacaları asude tüter
Ne güzel bir dünyam vardı, tanıyamaz oldum,
Karalı ve denizli ve renk renk memleketli.
Ağla gözüm ağla haritamız kan içinde.
Kabil’in akıttığı kanmış, durdurulmazmış;
Dünyamıza karanlık bir vahdet getiriyorlar;
Cümlemize, cümlemize mihnet getiriyorlar.
Ağla gözüm ağla haritamız kan içinde”.

Cahit Külebi’nin “Harb içinde” şiiri savaşın yoksunluklara sürüklediği ülkelerin gerçeklerini göz önüne serer:


Savaşanların giriştiği kıyımlar da Külebi’nin şiirinde şöyle yer alır:
“Yirminci yüzyıl insanları
 Asıp kestiler
 Kesip biçtiler
 Tepeler gibi ölü yığıp
 Deryalar gibi kan içtiler.
 Çocukları ağlattılar
 Kadınların ırzına geçtiler.”

Çok büyük bir grup şiir siyasal yan tutuşlardan ısrarla uzak durur. Cephelerde ölen askerlerin hangi ulustan olduğunu bilmeyiz, Hangi devletin tarafından olursa olsun insanin ölüme sürüklenmiş olması, söz konusudur. Devletler arasındaki siyasal askeri ilişkiler değil, insanoğluna karşı girişilen kıyım eleştirilir. Bunun dayanağı olan çağdışı anlayış yerilir.

Salah Birsel “1940” şiirinde böyle bir yerginin örneğini verir:


Toplumsal yergi kara gülmece öğeleriyle savaş karşıtı düşünceyi birleştirir.

Orhan Murat Arıburnuİkinci Dünyadan Birinci Dünyaya Mektuplar” şiiriyle bunun örneklerden birini verir:

Harpte güldürücü gaz da kullanmışlardı.
Ve biz üç yaralı arkadaş
Bir mermi çukurunda güle güle ölmüştük.
Herhalde karılarımızın sözü geçiyor Allah’a
Biz cenge giderken,
Güle güle demişlerdi…

Savaşın kötü görüntülerini canlandıran bütün şiirlerin asıl ereği barışın gerçekleşmesine katkıda bulunmaktır.
Dile getirilen barış özlemidir. Bütün bu edebiyat barışa övgüdür.

Şinasi Özdenoğlu’nun “Sulh” şiiri bütün kuşağın bu ortak özlemini ortaya koyar:
Bir harp arabasında ölecek Mars
Namluların sustuğu şen günde
Köpüklü yeleler, bayraklar üstünde
Büyük ihtişamıyla parlayacak
Sulh..

Sükûnun, kardeşliğin yıldızı doğacak
Baharı kucaklayan beşikte
Uyanacak sulh…


KİTAPLAR... KİTAPLAR...

Dergilerde konumuzla ilgili şiirler yayınlanır,
kitaplarda birçok şiirler bu temayı işlerken bütün şiirleri savaşın acılarını yansıtan ve barış özlemini dile getiren kitapların da yayınlandığı görülür.

Necati Cumalı’nın yapıtı, “Harbe Gidenin Şarkıları”, bunların en önemlilerindendir.

 Şiirler hürriyet kavgalarında ölenler”,
silahlanmış ordulara göğüs verenler”,
iyi günlerin muştucularıyanında
saltanatlar, maceralar uğruna / bilmeden harbe sürüklenenlerin anısına sunulmuştur.

Bu insancıl bir yaklaşımdır. Karşılıklı cephelerde ölenlere aynı insan sevgisiyle yaklaşır.

Esir” şiiri birbiriyle çarpışan insanlara anlayıp kavrama, bağışlama duygusuyla yaklaşır:
Başucumda bir Alman esirinin resmi var
’Daha ne kadar bekleyecek’ yazılı altında
Tel örgülerin arkasında yalnız
Mavi gözlü kumral
Yakışıklı bir çocuk
Olsa olsa benim yaşımda

Sanki o bütün gün
Benim yanıbaşımda gezer
Onu tanıdığımdan beri,
Daha güzel sevdiğim kız
İşim daha kolay

O, arkadaş canlısı,
Temiz çocuktur
Kaç gündür iştahı yok
Gözüne uyku girmiyor
Kardeşi Doğu cephesinde öldü
Annesi Berlin’de yalnız
Eh, işleri pek öyle fena değildi.
Ama harbe girerken onun
Fikrini mi sordular”.

Cephelerin iki yanında ölenleri siyasal tutumlar, ideolojiler adına mahkûm etmeye girişmez.

Hangi yandan olursa olsun ölen insanoğulları için insanlık adına ağıt yakar:
Karda ayak izleri var
Vurulup düştükleri yere kadar
Yüzleri tanınmayacak halde
Olduğu yerde kalmiş cesetleri
...
En güzel ocak ateşleri
Artık ısıtmaz ellerini
İsimlerini en yakın tanıdık söylese işitmezler
Kurt mu, dost mu, düşman mı?
Bilmeyecekler başuçlarına geleni
Artık ne tren, ne gemi
Onları getirmez bir daha.

Ölenle öldüren arasındaki ilişkinin içyüzünü sergiler:
...tetiği elin titremeden çekersin

Artık karşındaki sana benzemez
O da küçük bir dükkân
işletir memleketinde da karısını sever
Onun da senin gibi
Küçük bir çocuğu var
Aklına bile gelmez
Artık senin yaşaman için
Onun ölmesi lâzımdır”.

Ancak elbette ilkesiz bir gözlemci olarak kalmaz ozan. İnsanlığın temel değerlerinin savunucusudur.

Hürriyete Övgü” şiirini yazar:


Cahit Irgat “Rüzgârlarım Konuşuyor” kitabının başındaBu şiirler istila görmüş şehirlere ve İkinci Dünya Harbi’nin sefaletlerine dairdirdiyor.

Kitabının sunuş şiiri şöyledir:
Niçin yaşadığını, öldüğünü bilmeyen
Dert çeken dost
Çürüyen dost
Sizin için söylüyorum
Milyonlarca harp ölüsü adına
İyiliğin, kardeşliğin, ümidin
Aynı hakkın, hürriyetin
İnsanlığın şarkısını”.

Berlin’de soğuktan ve açlıktan ölmeye mahkûminsanlara kendi mezarlarının kazdırılması çarpıcı bir savaş gerçeğidir.

Ozan Tecrit kamplarında çıldırdı
            İşçiler, talebeler, genç kızlarderken karşı safta olanların yazgısına tanıklık eder.

Gene ölen ve öldürenin, mahkûm ve celladın aynı yazgıyı paylaşması teması karşımıza çıkar:
...Seni de seviyorum
İpimi çeken cellat
Biliyorum, ekmeğin var
Boynumdaki ilmikte”.

Irgat da bütün insanlığa barış, birlik çağrısını yöneltir:
İnsan insan paylaşalım
Yaşamayı, komşuluğu, dostluğu
Bağdaş kurup yan yana
Bir sahandan yiyelim
Dünyamızın sofrasında”.

Sulha Selâm” adlı şiir kitabinin sahibi Fethi Giray “Milyonlardan Biri İçin” şiirinde Kimbilir hangi cephedeölmüş,
yani hangi ulustan olduğu değil insanlığın bir bireyi olduğu vurgulanan bir savaş ölüsünü konu edinir.

Bir bayram sabahı kadar serin ve taze;
   Yüzükoyun kapandığın toprak
İçimden geliyor arkadaş!
Bir ana gibi,
Bir kardeş gibi
Sana sarılmak!.. der.

Harp Bitti” şiirinde, savaşın sona ereceği günlere ait gerçekleri sergiler:
Bir gün,
Rengârenk bayraklarla donanacak,
Dünyanın en büyük şehirleri,
Dönecekler,
Avuçları parça parça,
Mafsalları kan içinde...
Ve sonra hepsi birden
Cephede döğüşür gibi ekmek peşinde...

Birinci Kilometre” kitabında bir dizi savaş şiiri de yer alan Mehmet Kemal’in bir şiirinde “Tophane amelesi Haydar”,

Malzeme-yi harbiye yapıyorum ama
 Harbi sevmiyorum der.

Şiirlerde savaşın acımasızlıkları yansıtılır:
Asker oldum anlı şanlı piyade
Talim gördüm yürümeyi öğrendim
Dağ başında esen rüzgâr
Vatan derdi kulağıma yar derdi
Simdi öldüm
Melül mahzun cesedim
Gözlerime yağmur dolar kar dolar
Çamurlarda yüzer nazik bedenim”.

Ozan, “hürriyet için döğüşenler”in dertlerini paylaşır.


Haklı amaçlar için döğüşüp ölenleri ulular:
İnsan anasından kahraman doğmaz
Nice ölümlerin adi kahramanlıktır
Herk etmek kadar kolaydır
Vatan uğruna döğüşmek ve ölmek
Vadeli vadesiz ölen yiğitler
Bir gün olur naminiz söylenir
Türkiyeli bir şairin mısralarında”.


SAVAŞTAN “İNSAN MANZARALARI”

Nazım Hikmet’in şiirinde 2. Dünya Savaşı’nın gerçekleri geniş bir biçimde yer almıştır.
İnsan Manzaraları”nın genel olarak hemen hemen bütününü şekillendiren bu gerçekler ve savaş görüntüleri yapıtın 4. kitabında özellikle yoğunlaşır.


Moskova önlerinde, kenti savunurken ölen Panfilov birliğinden 28 askerin öyküsü, Patrişsevo köyünde asılan SSCB’li partizan kız Tanya’nın,
Paris’te Gestapo tarafından kurşuna dizilen Komünist gazeteci Gabriel Peri’nin serüvenleri kitapta geniş yer tutar.

Nazım Hikmet anlattığı olayları siyasal ve ideolojik temele oturtarak dile getirir.

Cezaevinde mahkûm Halil, köylü ressam Ali’ye,
“Memleketini seven adam,
ama yalnız bizim burda değil, her yerde,
Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da,
ama sahiden seven,
şöyle candan, yürekten, halkın sevdiği gibi memleketini seven insan,

Türk olsun, Bulgar olsun, Fransız, ne bileyim, Sumatralı, hatta Alaman
onların kazanmasını ister” der.

Onlar”, Bağlaşıklardır!

Ancak ozan insanlığın barıştan sonraki yazgısına da yabancı durmamakta, örneğin;
“Rozvelt ve Çörçil:
Biz toprak ilhak için değil
milletlerin hürriyeti için,
diyorlar,
kavga ediyoruz.
Peki,
Cava, Sumatra, Hindistan,
Afrika sömürgeleri filan
yani bir yığın millet
bir milyardan fazla insan
kavuşacak mı harpten sonra istiklâline?
Kurtulacak mi tröstlere pazar olmaktan?” diye sormaktadır.

Dayandığı ideolojik temel ozanı yanlı kılar. Kavgacıdır, hırçındır.

Kahramanlarının cephede yaşadığı düşmanlık duygusunu paylaşır:
...anladı ki İvan:
Karşısında duran
yarı hayvan, yarı insan
Gelmişti Vels’in romanı Doktor Moro’nun adasından.”

Savaş, kahramanlarına nefret etmeyi ve affetmemeyi öğretmiştir.

Savaş görüntülerine ozan da onların yanından bakar:
Ortaçağ sürüleri habire geliyordu,
paraşütlerle inen
motosiklete binen
Ortaçağ sürüleri.
Subaylar başlarındaydı:
yobaz
inanmış,
sormak,
yasak,
düşünmek günah.
Ve kalkık bir kaşın altında tek gözlük gibi küstah
ve zırhlarının içinde balık gibi mağrur,
üst insan.
Irz düşmanı ve dehşetli obur”.


SAVAŞ, BİR OKUL

Savaş insanlığa dersler vermiştir.
Yaşamın bu acı deneyi ozanların dizelerine yansır.

Enver Gökçe, Sana bin teşekkür Büyük ıstırap
                       Bana sevmeyi
                       Bana hakikati
                       Bana insanları öğrettin.der.

Savaş sonrasının insanca bir yaşam getireceği umudu ortaya konur.

H.i. DinamoFaşizm” yenildikten sonraki barış günlerinin yaşamını tasarlar.

Savaş ekonomisi, barış içinde, insandan yana yeni yerini alacaktır:


İnsanlığın yaşadığı korkunç savaş gerçeği insanları ve ülkeleri yok ederken gelecekte yeni dünyanın nasıl kurulması gerektiği yolunda dersler de vermiştir.

Savaşın acılı görüntüleri, özgürlük, siyasal ve toplumsal eşitlik düşünceleri
A. Kadir, Ömer Faruk Toprak, Arif Damar, Fuat Ofşin gibi daha pek çok ozanın yapıtlarını beslemiştir.



Savaş yıkımlarını, barışın değerini ortaya koyan bütün bu şiirler unutuldu mu?
Hatta bu temanın işlenmesi artık bir yana bırakıldı mı?

Sözde barışın imzalanmasından bu yana Cezayir’den Filistin’e, Kore’den Vietnam’a kadar ülkelerde silahlar susmadı.
Ozanlarımız bu topraklarda yaşanan acıları da dile getiren ürünler verdiler.

Ama 2. Dünya Savaşı’nın destanı, savaş sonrasının bakış açışından belki gene yazılabilir.

1954’te Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’nde Attila İlhan’ın “Şafak Vakti Dünya” adlı bir destanın 3000 dizesini kaleme aldığı duyurulmuş,
sonradan “Duvar”ın yeni baskılarına eklenen örnekler yayınlanmıştı.

Bu şiirlerden birinde,
biz bizden sonraki nesiller için
harpsiz akşamlar güneşler mesut vatanlar
aydınlık şehirler köyler için
bir çelik mermi gibi harcanmışız
biz artık sadece şarkılarda variz
şarkılarda resimlerde hatıralarda
ne çıkar
yeter ki hürriyet yaşasın
hürriyet yaşadıkça bahtiyarız deniyordu.


Özgürlüğü gerçekleştirmek için ölenlerin, yanlış siyasal değerlendirmelerle cephelere sürülüp öldürülenlerin, kentlerde savaş silahlarıyla savaş yoksunluklarıyla ölüme sürüklenen halkların anisi unutulmamalıdır. Bu öğrence dolu görüntüleri şiirleriyle yansıtmış, insanlığın acısına ortak olmuş ozanlarımızın emeği var olsun.



Konur Ertop | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 103 - 1 Eylül 1984
_________________________________________________________________________________________




Necati Cumalı

1 - Soruşturmanız çok ilginç. İkinci Dünya Savaşı gibi çok önemli bir olay karşısında, bizde aydınların, resmi çevrelerin yorumları uzun uzun üzerinde durulmaya değer bir konu.

Böyle bir araştırma bizi aydınlarımızın düşünce yapısı, karakteri ile karşı karşıya getirecektir. Özelliklerini saptayacağımız bu yapı ile karakter bugün de sürüp gitmekte, o dönemde olduğu gibi bugün de toplumsal siyasal ekonomik yaşayışımıza yön vermektedir.

Bizde her ne zaman sözü edilse aydın denilince kimlerin kastedildiği kapalı kalır. Sorunuzda da öyle kalıyor. Aydın, okur-yazar takimi ise, resmi çevreler de okur yazarlardan oluştuğuna göre, arada bir ayrılık kalmıyor. Gerçekte de böyledir. Aydınlarımızın iyi kötü bütün özellikleri resmi çevrelerde gözlenebilir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında da görülen buydu.

Bende kalan izlenimiyle, o yıllarda aydınlarımızın tutumu tam bir zavallılık gösteriyor. Ne yazık ki bizde geçmiş anlaşılmadan geçip gidiyor, yaşandıktan sonra bir daha doğru dürüst üzerinde durulmuyor. Bu yüzden dünümüzle bugünümüz arasında kopukluklar oluşuyor. Savaş yıllarının tartışmalarını bütünüyle yansıtan romanlarımızın olmayışı ayrı bir üzüntü konusu.

Genelde savaş karşısında aydınlarımızın tutumunda izlenen şuydu:

  • Okur yazar takiminin büyük çoğunluğu, Birinci Dünya Savaşının kalıtı duygusal bir tutumla Alman yanlısıydı. Almanların yengisiyle ilk savaştaki yenilginin öcünü almak sevdasındaydı. Bu gibilerin faşizmin, nasyonal sosyalizmin, Hitlerciliğin ne olduğundan haberleri yoktu. Ne olduğunu öğrenmek hevesi de göstermiyordular. Basının büyük bölümü Almanya’nın yanındaydı. Cermen ırkının üstünlüğü ardındaki nazi Almanyasının bütün dünya için, bu arada bizim için nasıl bir tehlike olduğunu düşünemiyordular.

  • Savaşa katılmamıştık ama savaşın içindeydik. Karaborsası, karartmaları, kıtlıkları, kargaşası ile savaşın acılarını yaşıyorduk. Savaşa katılmayan bir ülkenin, zenginleşeceği yerde yoksullaşması, savaşın zararlarını savaşanlar kadar çekmesi üzerinde durulmaya değer bir konu.

  • Okur-yazar kesimlerinde savaşa karşı bir vurdumduymazlık egemendi: Bize saldıran yok ya, saldıran olursa Allah büyük... gibilerden.

  • Resmi çevreler deyince bir kişiyi ayrı düşünmek gerekir: İnönü. Gerçek barışseverdi. Savaşın nasıl bir felaket olduğunu, kazananı da yitireni de nasıl acılara boğduğunu biliyordu. Ayrıca İttihatçılardan ayrı yapıda bir devlet adamıydı, akilciydi. Savaşın dışında kalabilmemizi onun insancıl bilincine borçluyuz.

İnönü’nün dışında resmi çevreler çeşitli zikzaklar gösterdiler.
Almanların cephelerde güçlü olduğu dönemlerde solcu bildiklerine, Sovyet Rusya’nın güçlü olduğu dönemlerde sağcı bildiklerine yüklendiler.

2- İkinci Dünya Savaşının anlamı özgürlük, eşitlik, demokrasi kavramlarıyla iç içeydi, kendiliğinden birleşiyordu. Nazilerin savaşı kazandıklarını düşünmek bile bu gerçeği anlamamıza yeter. Öte yandan Sovyet Rusya, o yıllarda dünyanın tek sosyalist devletiydi. Geri kalmiş bir ülke olarak bu deneye girişmişti. Uygulamasında ne türlü aksaklıklar olursa olsun, savaş yitirmesi sosyalizmin de ezilmesi sonucuna varıyordu. Oysaki, kapitalist bir dünyada, denge sağlayabilecek, kapitalizmin azgınlıklarını frenleyebilecek, hiç değilse kapitalist ülkeleri kendi yapıları içinde sosyal adalet ilkelerine yönelmeye itebilecek tek denge öğesi buydu. Sosyalizme karşı olan devletler, sosyal adalet dönüşümleri gerçekleştirmek zorundaydılar. Rusya’nın yenilmesiyle bu zorunluk ortadan kalkmış olacaktı. Bu sorunlar, kendiliğinden savaş sorunuzdaki kavramlarla eşdeğer kılıyordu.

3 - Savaşın çaktığı yıl Ankara Hukuk Fakültesi birinci sınıf öğrencisiydim. 1942-44 yılları arasında ise topçu yedek subay olarak Çanakkale’de askerlik görevimi yaptım. 1 Eylül 1939 günü, ikindi üstü, İzmir’de savaşı haber veren Yeni Asır’in ikinci baskısını nasıl ürkerek elimde tuttuğumu hâlâ görürüm. Onsekizinde bir genç, savaş olayını ürperti duymadan karşılayacak olursa, ruh yapısında aksaklıklar var demektir. Savaş geliyorum diye diye gelmişti. Nazilerin gelişmesi, Yahudi sürgünü, İspanya iç savaşı, o delikanlılık yıllarımda üzüntüyle izlediğim olaylardı. Savaş bir insanlık dramıydı düşüncemde. Hiçbir zaman, hiçbir ulusun gözü kapalı dostu ya da düşmanı olmadım. Almanlar değildi karşı olduğum, Nazizmdi. Almanya ki, geçmişte bunca ilerici düşüncelerin, bu arada sosyalizmin, bilimde bunca atılımların kaynağıydı, böyle bir ülkenin bütün çocuklarının canavar kesildiğini düşünebilir misiniz? Savaş mekanizması öyle bir kuruluş gösteriyordu ki, insani istese de istemese de karşısındakini öldürmek, ya da karşısındakinin kurşunu ile ölmek zorunda bırakıyordu. Oysa o iki insanı bir araya getirseniz belki de birbirlerinin en yakın dostu olacak bir uyum gösterebilirlerdi. Askerlik görevim sırasında, Ezine’de bir tepede bir uçaksavar topunun başında, numara erleriyle birlikte, gün doğumundan, gün batıncaya kadar nöbet tutardım. Almanlar az ötemizde Midilli’deydiler.Her an bize saldırabilirlerdi. Elime geçen yerli yabancı dergilerle, radyo ile savaşın gidişini izlerdim. Savaşın düşüncemde sürekli bir yeri vardı. Çevremdeki çoğu okur yazarların kayıtsızlığı şaşırtıcı gelirdi bana. Harbe Gidenin Şarkıları, bu duygularımın ürünü oldu.


Hasan İzzettin Dinamo

İkinci Dünya Savaşı’nda bütün uluslar, savaşın getireceği çıkarlara ya da kötülüklere karşı yer almıştı.Türkiye’nin bu savaştan hiçbir çıkarı olamazdı, ona karıştığında da toz olup yitiklere karışmak tehlikesi vardı. İsmet Paşa’nın, Mustafa Kemal’in çömezi olması, bizi bu korkunç tehlikenin uçurumlarından sonuna dek korudu. İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın öğrencisi olduğundan olabildiğince büyük felaketin dışında kalabilmişse de onun buyruğundaki yöneticiler, hep başka düşünler taşımaktaydılar. Örneğin: Türk ordusu, ta Sultan Hamit zamanından Goltz Paşa’dan ve Birinci büyük savaştaki Liman von Sanders Paşa vb.’nin dört uzun yıllık eski savaş anılanyla doluydu. Bu yüzden Almanlara büyük sempati besliyordu. Onun yenmesini istiyordu. Bu koca ordunun neyin arkasında olduğunun ayrımında değildi. Bunu ancak savaşın sonuna doğru biraz anlayabildi.

Ayrıca, Türk halkı da, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Almanları müttefik olarak tanıdığından, Hitler’in ordusunu tutuyor,
gamalı haçın taşıdığı anlam üstüne kendisini aydınlatacak kişilere vatan haini gözüyle bakıyordu.

Bu durumda bütün Türk müzleri susmuştu.
Şairler, apışmış duygularıyla bekliyor, düşün adamları, başlarına belâ gelmesin diye bilim ağacından yeni bir yemiş silkemiyorlardı.

Ünlü Hececi şairlerden Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç mizah yapıyorlar, Faruk Nafiz Çamlıbel ile Enis Behiç, eski şiirlerini topluyordu. Nazım Hikmet’se kodeste dem almaktaydı. Bütün oyun alanları bomboştu. Bu boş alanlar üzerinden (Garip) tekerlenerek bize doğru gelmeye başladı. Arkasında üç çocuk vardı, üçünün de ellerinde birer değnek; demek ki dedik bu çemberi çeviren onlardır. Bu çocuklar çemberlerini büyük şairliğin sınırına dek çevirdiler. Biz, Yeni Edebiyat dergisinde büyük sesli manzumeler yazdık; bunlar sınırlarımızın dışında başlayan ve sürmekte olan savaşın yergisiydi, bu öyle geniş kapsamlı bir savaştı ki, bizim topraklarımıza atlamamasını olanaksız görüyorduk.

Toplar, gürleyin gürleyebildiğiniz kadar
Ben yine büyük barış şarkısını söyleyeceğim
Büyük, mutlu Demokrasi’nin şarkısını.

Bu demokrasi sözcüğü benim için bayağı kutsal bir sözcüktü.

Yeryüzünün insanoğlu için en son barınağıydı. Bu yeni laflar, donuk şiir havasını birdenbire canlandırdı. Yığınla genç, bu çeşit şiirler yazarak göndermeye başladı dergiye. Hele Türkiye’deki Amerikalılarla İngilizler Demokrasi lafından çok hoşlandılar. Bizi kendi şairlerinden biri gibi ele alıp reklamımızı yaptılar. Sundan ki, biz de demokrasiden söz ederken bilmeden faşizmin karşısında onların reklamını, propagandasını yapıyorduk.

Yalnız, İngilizlerle Amerikalıların sevdiği bu şiirler, bizimkileri rahatsız etti, beni sürgüne gönderdiler.
Sekiz on yıl ne gazete, ne kitap okuyabildik, ne de Türk edebiyatıyla uğraşabildik.

Bu şiirleri sonradan İngiltere’de bastırmış olan Derek Patmore, bunları Birleşmiş Milletler radyosundan okuduğu gibi, dergisinde de yayımlamış.
Ancak, ben sürgünde olduğumdan haberim olmadı.


Rıfat Ilgaz

O yıllar gün begün yaşamış bir sanatçı, bir öğretmen, bir dergi yöneticisi olarak bu ayrılıkların ayrıntılarını da yakından izlemek zorunluluğundayım.

Eleştirmen Fahir Onger der ki:

Değişik bir konu olduğu için bazı şairler özgürlüğe değinen şiirler de yazmışlardır...

Bilim düşmanlar, çıkarcılar, sömürgenlerdir. Bu tipler özgür bir uygarlık düzeyinde tutunamayacaklardır. İkinci Dünya Savaşı’nın savaş dişi Türkiye’sinde bunalımlardan bu tipler yararlandı, dar gelirli ve az kazançlı halk zor durumda kaldı. Bu tipler bunalımların daha da artmasını, hatta belki savaşa katılmamızı bile isterdi, çünkü o zaman kendisiyle kimse ilgilenemeyecek, vurgunlar daha büyük ve çıkarları daha çok olacaktı. Ama şair, bu tipleri gözden kaçırmadı. Onları kafalarındaki ince hesaplarına dek çizmesini bildi.

Rifat Ilgaz’in bu başarılı gözlemciliği onun şiirlerinin gerçekçi yanını güçlendirdi. Ve bir tarihsel dönemin acıklı manzarası o unutulmaz tipleriyle edebiyatımıza girdi.

Yine bir arkadaşımın, Hikâyeci Burhan Arpad’in 1940 yılları için bir saptamasını vereyim:

1940 İstanbul’u, savaş dışı kalmış Türkiye’de karartmalı gecelerin başlangıcı olduğu kadar, içkisiz lokallerde ve çay evlerinde genç, orta yaşlı, yaşlı edebiyat ve düşünce insanlarımızın bir kültür aranışı içinde söyleşiler yaptığı ve dergiler çıkardığı bir donemin de başlangıcıdır.

Eleştirmen Fahir bu dönemin olumlu etkilerini benim üzerimde şöyle izlemektedir:

Rıfat Ilgaz’ın 1939’dan sonra dünya görüşü, sanat anlayışı diyalektik bir değişme gösterir. Bu değişimin türlü nedenleri vardır.

En başta şairin kendi özel hayatı ele alınabilir: Zaman zaman onu ölümün kenarına kadar iten hastalığı, dar gelirli oluşundan ötürü içinde yaşadığı geçim zorlukları, savaş dışı kalmış Türkiye’de, İkinci Dünya Savaşı’nın derin ekonomik ve sosyal etkileri ve mesleği icabı okul içinde ve dışında yakından görüp tanıdığı çocukların aile çevreleri, büyük şehrin gittikçe artan sorunları, gazeteler, radyo haberleri olağanüstü tedbirler ve kanunlara rağmen şehir hayatinin ikili tabloları şairin düşüncesini harekete getirmiştir. Bu uyanış (deyim uygun düşer mi bilmem) fikir ve sanatta yeni atılımlar yapan geniş bir aydınlar kitlesinin varlığı ve onların yayınladığı gerçekçi dergiler tamamlamıştır denebilir. Böylece Rıfat Ilgaz’ın kendi özbenliği ile çevresi arasında çatışma sona ermiş, birlik ve beraberlik doğmuştur.

Fahir Onger’in bu yanımı yukarıda çok başarılı biçimde saptadığını gördük,
Burhan Arpad da bu 1940 döneminin kültüre, sanata çok açık olduğunu ustaca belirtmişti yazısında.

Sanatoryumdan çıkıp da İstanbul’a atanan bir Türkçe-Edebiyat öğretmeni, bir genç şair olarak çok elverişli bir ortama düşmem, gelişmem için çok olumlu bir etken olmuştur. Yürüyüş, Yeni Edebiyat, Uyanış ve Ses gibi sanat dergileriyle yakından ilişkimin oluşu da bu etkinliği büsbütün artırdığını söylemem gerekir.

1940 kuşağı deyince ben ve benim gibi düşünen arkadaşlar, 1940-1945 dönemini öngörmekteyiz. Savaş bu yıllarda Türkiyemizde de etkisini göstermiş, edebiyatımızda, daha çok şiirimizde etkilerini göstermiştir. Toplumcu-gerçekçi kuşağın çağına yakışır işlevini başarıyla sürdürdüğü kanısındayım. 1940 toplumcu kuşağının öncüleri Nazım Hikmet başta olmak üzere İlhami Bekir Tez, Hasan İzzettin Dinamo’dan sonra gelenler, genç kuşakları bile etkileyen olumlu yapıtlar ortaya koymuşlardır. Yan tutan, ya da tutmayanların nereye kadar haklı çıkacaklarını kuşkusuz zaman gösterecektir.


Attila İlhan

Savaş başladığında, (1939 Eylül’ü) henüz çocuktum: Ondört yaşında. Yalnız, hayli uyanık bir çocuk; gazetelerden İspanya iç savaşını, İtalyan Habeş harbini izlemişim; ilkinde Cumhuriyetçilerden, ikincisinde Habeşistan’dan yana olmuşum, tabii içgüdüsel olarak. Savaşın başlangıcında da, ayni şekilde İngiltere ve Fransa’dan yanayım. Olayın bilincine varışım, iki yıl sonra, savaşın iyice kızıştığı dönemdir. Henüz lisedeyim, lisede olmakla kalsam iyi, burnumu toplumculuğa sokmuş, başıma bir takim belalar da sardırmışım. Deyim uygun düşerse, artık savaşı çok daha siyasal açıdan izliyor, cephelerde kendi kaderim belirleniyormuş gibi heyecanlanıyorum. Bendeki radyo düşkünlüğü bu yıllardan kalmadır: Geceleri, BBC, Zagrep, Moskova, bütün muharip radyoları bulur, Türkçe yayınlarını dinlerdim. 1941’de, “demokrasiler cephesi” davayı kaybetmişe benzerdi. Aylarca Stalingrad ve Tobruk önlerinde, kalbimiz elimizde titreştik, durduk.

Bir yandan da, anlar anlamaz, Türkiye’de satılan ‘propaganda’ dergilerini alıyorum:
Signal,
Neptun,
Victory vs.

Kaymak kağıda basılmış, olağanüstü güzellikle savaş resimleriyle süslü, her tarafın kendi başarılarını şişirdiği dergiler bunlar. Savaş bittiğinde (1945 Mayıs’ı) İstanbul’da Işık Lisesi’ni bitirmek üzere olan bir öğrenciyim, kendimi büyümüş sayıyorum, savaş boyunca başımdan geçen siyasal olaylar, dayandığım en önemli kanıt; tabii, bu arada, şairliğimin meydana çıkması da! Bir yıl sonra, önemli bir armağanda hiç de küçümsenmeyecek bir derece alacağım.

İnsan savaşı ‘taraf’ olarak izleyince, ister istemez, yandaşlarını ve karşıtlarını tanıyor.

O tarihte, Türk basını, ikiye ayrılmıştı;

  1. bir yanda, Ahmet Emin Yalman, Hüseyin Cahit Yalçın, Zekeriya Sertel v.s’nin sürüklediği (Tan, Vatan, Yeni Sabah gazeteleri) “Demokrasi Cephesi
  2. öbür tarafta, Ali ihsan Sabis, Hüsnü Emir Erkilet, Peyami Safa, vs’nin sürüklediği (Cumhuriyet, Tasviriefkâr gazeteleri) “Totaliterler Cephesi”.

Bu ayrılık sanat hayatına da yansıyor.

  • Edebi karakterli gibi görünen, aslında ‘Almancı’, daha doğrusu ırkçı olan dergiler var, (Bozkurt, Gökbörü, Adsız, Orhun vs), bunlardan birinin sloganı Her Irkın Üstünde Türk Irkı idi;

  • öte yandan, ‘İlericilerin’ ağır bastığı dergiler çıkıyor, (Küllük, Sokak, Hamle, İnsan, Ses, Yeni Ses, Yeni Edebiyat, Yürüyüş, Pınar vs.) bunlar da savaş hürriyet ve demokrasi ideallerinin savaşı diye alıyor, hürriyet ve demokrasi cephesine katkıda bulunuyorlar. Ben elbette bu yandayım, yanlış hatırlamıyorsam, 1942’den başlayarak, Ömer Faruk Toprak’la mektuplaşıyorum, şiirlerimi ve romanlarımı ona iletip eleştirilerini alıyorum; zaten çok geçmeden, değişik adlarla yazdıklarım günışığına çıkmaya başlayacaktır, çoğu da savaş şiirleridir bunların: ‘Şafak Vakti Dünya’ başlığı altında, bir destana heveslenmiştim, üçbin mısra olacaktı, yazdığım bölümlerini yayınlıyorum; bir de romanım var, üç cild olarak tasarlanmış, adı “Saadet Hepimize Mahsustur”. Savaş yıllarında bir ailenin tarihini mi ne anlatacaktı; sonradan, birinci cildin epeyce bir kısmını, Gerçek’te tefrika etmiştik.

Cumhuriyet hükümetleri, savaşın başlangıcında, İngiliz Fransız ittifakına girmişlerdi. Aslında bu bir değişiklik, zira Atatürk zamanında Türkiye, Batı ittifaklarından uzak duruyor, onun ölümünden sonra bu yana kaymış oluyoruz. Savaşın ilk yılları Alman zaferleriyle taçlanınca, Ankara ana doğrultusunu pek bozmamakla birlikte, Mihver’e doğru yöneldi, özellikle Numan Menemencioğlu ve Şükrü Saracoğlu bu eğilimde miydiler, yoksa ben mi öyle hatırlıyorum, gerçek ki, savaşın ortasında bir şu  Türk/Alman Dostluk Anlaşması imzalanmıştır, Hitler’in Sovyetler’e saldırısı da hemen bunu izler. Buna rağmen, ülkemiz, İkinci Dünya Savaşı’nı bulaşmadan atlatmayı öngörmüş, bir politika izlemekteydi, bunu başarmıştır denebilir, bence İsmet İnönü’nün yönetici olarak tarihe geçecek en büyük başarısı da budur.

Savaşı konu edinen şiirler, bilmem ama, ‘duygusal katkı’ diyebileceğimiz şeylerdi. Ateş dünyayı sarmıştı, cehennem soluğunu ensemizde duyuyorduk, elde silah savaşmıyorduk ama, ajans haberi, havadis filmi, propaganda filmleri, savaş dergileri v.s. ile o derece haşir-neşir, o derece içli-dişliydik ki, olayın’ dışında kalmamız imkânsız gibiydi. Ayrıca, 1940’dan başlayarak, ekonomik hayatta darlıklara kıtlıklara uğradık, karaborsa belirdi, ekmek karneye bindi, şeker, lastik, gaz, o zaman ithal ettiğimiz bir çok şey, piyasadan çekildi. Bu da savaşı daha ‘etimizde’ hissetmemize neden oldu. Bir de büyük şehirlerde tifüs salgınları başgösterince, büsbütün ‘savaşan’ ülkenin dramını içimizde duyar olduk.

  • Nazım’ın cezaevinde Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazdığını biliyorduk, eserin birçok bölümleri İkinci Dünya Savaşı’na aittir,
  • Fethi Giray / Suat Taşer, 1943 diye bir şiir kitabı yayınladılar,
  • H. İ. Dinamo’nun Yeni Edebiyat’da, Ses’de, müthiş savaş şiirleri yayınlanıyordu.
  • A. Kadir’in Tebliğ’ini,
  • Ö. F. Toprak’ın ‘Hayır, Affetmiyorum Sevgilim’ini,
  • Cahit Irgat’ın, ‘Rüzgârlarım Konuşuyor’unu hatırlıyorum.

O tarihte, okudukça kabıma sığamaz, heyecandan deliye dönerdim. Çok mu güçlü şiirlerdi?

Sonraları yeniden okudum, muhteva olarak, duygusal bir özgürlük, heyecanlı bir demokrasi yandaşlığını işlemişlerdi: Nazim’in yazdıklarının dışında kalanlar, çokluk heyecanlarına mağlup oluyor, şiirin estetiğini ihmal ediyorlardı. Düşünüyorum da, o zaman en az önemsenen Cahit Irgat’ınkilerin, galiba en iyileri olduğuna hükmediyorum.

İlginçtir, ‘ilerici’ kesim o kötü basılmış, yoksul ve iki sayıda bir batıp çıkan dergilerde hürriyet ve demokrasi savaşı verirken, ülkede şiir yeniliğini temsil ettiği iddiasında olan Garip (Birinci Yeni) şairleri, Süleyman Efendi’nin nasırından, rakı şişesinde balık olmaktan sözediyorlardı; zaten hemen hepsi, İnönü Diktası’nın yönetiminde maaşlı memurdu; pardon, hepsi değil, çoğunluğu!..


Mehmed Kemal

1 - İkinci Dünya Savaşı, Hitler Almanya’sının saldırısı ile başladı. İlkin İngiliz ve Fransızlar savaşın yayılmayacağını sandılar. İngiliz başbakanı barış görüşmelerinden dönerken, “Yüz yıllık barış getiriyorum” aymazlığı içinde idi. Hele Polonya’nın paylaşılmasında Sovyet-Alman saldırmazlık paktının imzalanması, çok kişiyi şaşırttı. Çünkü faşizm ile sosyalizm kucaklaşıyor, birbirlerine saldırmıyorlardı.

Türkiye, olup bitenleri uzaktan seyrediyordu. Yansızlık politikası izler gibi görünmemize karşın, iktidarda bulunanlar, kimi yerde Mihver’e kimi yerde Müttefikler’e kayıyorlardı. Fakat şurası bir gerçek ki, İnönü, (tek partinin milli şefi) savaşa girme yanlısı değildi. Çevresinde savaş yanlıları yok muydu, elbette vardı. Ama İnönü, dengeli bir politika ile herkesi idare ediyordu. Birinci Dünya Savaşı’nı görmüş ve yaşamış olan kuşak savaşın ne kadar acı olduğunun bilincindeydi.

Aydınlar ikiye bölünmüştü.

  1. Açıktan açığa Alman ırkçılık ve faşizmini tutanlar, bu yolda yayın yapanlar (ki, gazetelerde çoğunlukta idiler) bir an önce Almanların yanıbaşında savaşa girmemizi istiyorlardı. Bu yolda örgütlenmişlerdi bile. Sonra da mahkemeye verilen Turancılar, bu örgütlenmenin nerelere kadar uzandığını kanıtlar.

  1. Ama gerçek aydınlar ve yurtseverler, Müttefikler (yani demokrasiler) safında bulunmamızı öneriyorlardı. Yayınlanma olanağı bulunanlar, dergilerde bu görüşü açıklıyorlardı.

Başta Churchill olmak üzere, İngiliz politikacıları, bizim savaşa katılmamızı istiyorlardı. Türk hükümeti ise, savaşa girecek maddi güçte olmadığımızı, yeni silahlarla donatılmamızı, silah, cephane, araç ve gereç sağlanırsa, savaşa girebileceğimizi öne sürüyorlardı. Adana ve Kahire’de, İnönü’nün katıldığı görüşmelerde bu konu ele alınıyordu.

İngilizler, istenilen yeterli silah ve cephaneyi zamanında veremediler. Böylece sözlerini yerine getirememeleri durumunda savaşa girmemiz de erteleniyordu. Özet olarak, verin cephaneyi, silahı, savaşa ondan sonra girelim deniyordu. Böylece sıcak savaş döneminde savaşa girilemedi. Savaşa katılındı ama, savaş bittikten sonra.

Şurası bir gerçektir ki, aydınlarımız, barış yanlısıydılar ve savaşa girilmesini istemiyorlardı.

2 - Savaşlar sırasında yazılan şiirler, sürekli barış yanlısı idi. Barış istemek, savaşa karşı olmak demekti.
İşlenilen tema budur. Savaş, Polonya’da başladığı için Polonya üstüne şiirler, dergilerde görülmeye başlandı. Nitekim, benim savaş karşıtı olan şiirimin adı “Polonyalı Hemşire“dir. Daha sonraki şiirlerimde de hep barış temasını işlemişimdir (Birinci Kilometre adlı şiir kitabim, daha sonra toplu şiirlerim arasında yayınlandı. Milliyet Yayınları: Söz Gibi). O yıllarda hemen hemen her şair barış temasını işleyerek, savaşa karşı çıkıyordu. 1940 kuşağı diye adlandırılanların bir özelliğini de barış yanlısı oluşları belirler.

Savaşa girilmemiştir ama, savaşın bütün sıkıntıları çekilmiştir. Ekmek karne ile alınmış, şeker bulunmaz olmuş, temel besin maddeleri karaborsaya düşmüştür.

3 - Savaşa girilmedi ama, savaş, içinde yaşanarak izlendi. Savaşın alınyazısını Sovyet-Alman savaşı çiziyordu. Gerçi, başka bölgelerde de savaş vardı ama, savaşın kaderini Sovyet ordusu çizecekti. Eğer Stalingrad ve Moskova savaşları büyük bir yengi ile sonuçlanmasa idi, çok şey başka türlü olurdu. Leningrad, Moskova ve Stalingrad savunmaları, birkaç kentin savunması değil, demokrasinin ve insan haklarına dayalı düşüncenin savunması idi. Almanlar yenildiler, dünya rahat bir nefes alabildi. O günleri yaşamış olanlar, bu savaşların anlamını iyi bilirler.

İkinci Dünya Savaşı, özet olarak, demokrasi ile faşizmin (zorbalığın) kapışması idi. Bu kapışmada demokrasi haklı çıktı.
Dünyaya demokrasi gelebildi mi, onu ayrıca incelemek gerekir. Demokrasi savaşı bitmeyen bir kavgadır.



Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 103 - 1 Eylül 1984
_________________________________________________________________________________________





Büyük politik olayların, sanat ve kültürü etkilemesi, başyapıtların en çok böyle olayları izleyen ya da yaşayan günlerde ortaya çıkması doğal sayılabilir. 2. Dünya Savaşı yılları da, bu açıdan bakıldığında, birçok önemli yapıtın kökenini, ortaya çıktığı dönemi oluşturur. Ancak, yine ayni dönem, birçok yazarın yapıtları nedeniyle yargılandığı, engellendiği bir dönem olarak da bilinir. Savaş yılları Paris’i, bu görüntüyü çok belirgin olarak gözler önüne serer.

Bir yanda Alman yanlısı yazıları, yayınlarıyla dikkatleri çeken, adlarını bu dönemde duyuran yazarlar, öte yanda direnenler.

Bu çekişme arasında, Nazi yanlılarıyla aynı yayınevinde görünmek istemeyen ve Ulusal Yazarlar Komitesi adıyla bir birlik kuran direnen yazarların oluşturduğu kara listede Jacques Chardonne Giono, Morand ve “Je Suis Partout” (Ben Her Yerdeyim), adlı, sık sık “Hitler’e Bağlılık” gibi başlıklar atmaktan kaçınmayan haftalık gazetenin yazarlarından Lucien Rebatet vardır.


Başka bir cephede savaşım veren Goncourt Akademisi, savaş yıllarında ödülünü, daha sonra Aragon’un karısı olan Elsa Triolet’ye verir. 1945 yılında ise, Goncourt Ödülü, genç bir yazarın doğuşunu müjdeler: Jean-Louis Bory, “Alman Saatinde Köyüm” adlı kitabıyla, savaş yıllarının Fransa’ya kazandırdığı bir yazar olarak ortaya çıkar.


Aynı sıralarda, bir başka cephede, 1944 yılında “Caligula” ve “Le Malentendu” (Anlaşmazlık) adlı kitaplarını yayınlayan, ünü çoktan almış yürümüş Albert Camus ile François Mauriac arasında, dil polemikleri sürmektedir. Camus, o dönemde “Combat” (Savaş) adlı gazetenin yazı işleri müdürlüğünü yapmaktadır. “Veba“nın yazarı, gençlerin en onurlusu, en basarilisi olarak, dostlarınca gözetilmekte ve laik bir toplumun işgal kuvvetlerinin mutlaka yenilgiye uğratılması gerektiğine inanmış bir öncüsü olarak bilinmektedir. Cumhuriyetçi hümanizm Baden-Powell’ını bulmuştur artık. Sartre da, o sıralarda ünlenmiş ve Camus ile aynı cephede savaş vermektedir. Sartre’ın tiyatrosu, hem savaş öncesinde, hem savaş sonrasında temsillerini başarıyla sergilemişti. Sartre 1945 yılında ise, “Özgürlük Yolları” adlı yapıtının iki cildini tamamlar: “Akıl Çağı” ve “Le Sursis” (Erteleme).


Bir yandan da engellemeler sürmektedir: Öteki edebiyat dallarına göre, daha önde giden şiirin öncülerinden Max Jacob, Yahudi olması nedeniyle Drancy kampına kapatıldığında, başta Cocteau olmak üzere tüm dostları, onu kurtarmak, beslemek, giydirmek için büyük bir çaba harcarlar. Anouilh, daha sonra yazdığı oyunlarında, Ulusal Yazarlar Komitesi’nin kara listesindeki yazarlara saldırır, bir yerde onlardan intikam alır ve bu savaşımda önemli bir kaleyi oluşturur.

  • Gallimard’da kitaplarını yayınlayan Belçikalı Simenon;
  • “Mareşal İçin Lirik Bir Deyiş” adlı yapıtını, General de Gaulle için yeniden uyarlayan Claude Louis Jouvet ve
  • Marguerite Moreno ile birlikte 1944 Paris’inin (savaş sonu) ilk tiyatrosunu kuran bu arada sessiz sedasız “Chaillot’nun Delisi” adlı ünlü oyununu sahneleyen Giraudoux da bu cephenin önemli adları arasındadır.
  • Bu listeye André Gide’i, Breton’u da katabiliriz. Savaş yıllarında, Mexico’ya giden Breton, Fransızcasını bozmamak ya da kendi deyimiyle “şımartmamak” için, sadece üç kelimelik bir İngilizce öğrenmişti: “Good morning, Sir.”


1944 Ağustos’unda Paris’e dönen edebiyatçılar arasında,
  • Brezilya’ya yerleşip orada “Monsieur Quine”i yazan Bernanos,
  • Washington’a yerleşen Saint-John Perse,
  • Cenevre’de yaşayan Pierre Jean Jouve,
  • “Lettres Francoises”in kurucularından Paulhan,
  • savaş yıllarında da bazı gazetelerde sürekli günlük yazılar yayınlatan Colette ve André Malraux,
  • Henri Michaux,
  • “La Belle et La Béte” (Güzel ve Aptal) adlı filmini tamamlayan Cocteau,
  • 1943 yılında ilk romanı “L’Invitée” (Misafir)’i, 1944’te ise “Pyrrhus ve Cinéas”i yayınlayan Simone de Beauvoir da vardır.

Bu sıralarda Marguerite Duras da, “La Vie Tranquille” (Sakin Yaşam) adlı ilk romanıyla edebiyat dünyasına adımını atmıştır.

Hemingway ise yeniden ortaya çıkmak için 1945 yılını bekler.


1944-1945 yıllarının, güç koşullara karşın, edebiyat dünyasında büyük bir boşluk yaratmadığı görülüyor.

Bu döneme ekleyebileceğimiz yapıtlar arasında,
  • Saint-John Perse’in “Exil”i,
  • Paul Valéry’nin “Cantate du Narcisse” ve “Variété V”i,
  • Aragon’un “Aurélien”i ve
  • Raymond Quenneau’nun “Loin de Rueil” adlı kitapları da var.

Ancak, edebiyatta, savaşın güçlüğünü, ezikliğini yaşamış, ardından özgürlüğünü yeniden kazanmış bir toplumun şokunu ve mutluluğunu en iyi veren yapıt olarak Céline’in “Le Voyage au Bout de la Nuit” (Gecenin Sonuna Yolculuk) adlı oyunu örnek gösterilebilir. Bu oyunun çok benzerlikler gösterdiği “Notre-Dame des Fleurs” (Çiçeklerin Notre Dame’ı) adlı 1944 yılında yayınlanan bir yapıt ise büyük bir ozanı muştuluyordu: Jean Genet. Bazılarına göre, Jean Genet, savaş döneminin getirdiği tek yeniliktir. Ancak, bu nitelemenin nedeni, başkalarının olmayışı değildir. Örneğin Nathalie Sarraute’un edebiyata başlayışı da savaş yıllarına rastlar. İlk romanı “Tropismes” 1939 tarihini taşır. O yıllarda, bir yazarın özgünlüğünü, yeteneğini saptamak için, salt savaş yeterli bir neden değildir. Daha sonra, Sartre’ın yeniden ele alıp incelediği yapıt. İtalyancadan ya da İngilizceden çevrilen best-seller’ler kadar iş yapar.


Bu dönemde çevrilen best-seller kitaplar arasında;
  • Curzio Mallaparte’nin “Kaputt”
  • Louis Bromfield’in “Bombay Geceleri”,
  • Vicki Baum’un “Bali’de Kan ve Zulüm”,
  • Arthur Koestler’in “Sıfır ve Sonsuz” adlı yapıtları sayılabilir.


SAVAŞ YILLARINDAN İLGİNÇ OLAYLAR

1944 baharında, Paris’in kültürel yaşamının sorumlusu Otto Abetz, arkadaşlar inin heyecanını yatıştırmak için bir blöf yapar.
Nostradamus’un kehanetlerine dayanarak, Almanların zaferinin önlenemeyeceğini açıklar.

Bu mesajın anlamını kavrayan Céline, 22 Haziran’da, Almanya’ya gitmek üzere pasaport ister. Bu sırada Naziler Ascg’i bombalamakta, Oradour’u ateşe vermektedirler. Yüzbaşı Heller ise, Aragon’un, Eluard’in, Saint-Exupery’nin yapıtlarının yayınlarına izin sağlamak, Mauriac’ın tutuklanma emrini, Gestapo’ya karşın durdurmak, böylece sanat yaşamını ayakta tutmak için çaba harcar. Ancak bu, o kadar kolay değildir, çünkü Otto’nun kara listesinde olduğu için önceleri satışı yasaklanan “Rüzgâr Gibi Geçti“nin iki cildi 1600 franka satılmaktadır ki, bu fiyat küçük bir memurun bir aylık maaşına eşittir, o dönemde. Sorun yalnız kitap fiyatlarında değil, edebiyat gereçlerinin edinilmesinde de geçerlidir. Örneğin bir daktilo makinesi 20 bin frank tutarındadır. Sansür çok yönlü olarak devrededir: Yayınevinin sansürü, resmi sansür, Propaganda Staffel, Schrifttum Gruppe, vb. Tüm bunlar geçerse, yazarın karşısına kâğıt sorunu dikilecektir. Bu dönemde, genç Margueritte Duras’nın, arkadaşı Claude Roy için çalıştığı kitabevinden kâğıt aşırdığı bilinir.


1954’ten itibaren yeni romancıların kalesi olacak Minut Yayınevi’nin ve direnen aydınların gazetesi olan “Lettres Françaises”in kurulduğu 1942 yılından 1944’e değin, bir sözcük servet gibiydi: Bağımlılık.

Daha sonra, Sartre “Temps Modernes” dergisinin ilk sayısında şu satırları yayınlayacaktır:

“Cezalandırılan yazarlar gördük, çünkü onlar kalemlerini acılı bir şaşkınlığı göstermek üzere Almanlar’a kiraladılar.
Şimdi ‘Bu bağımlılık mı?’ diye soruyorlar. Bizim için, yazar düşündüğü olayın içindedir. Her sözün bir anlamı vardır. Her susuşun da...”

İşgal döneminin bitişiyle birlikte, Minuit Yayınevi’nin sahibi de, kafasını hangi konuya vereceğini şaşırmış, büyük bir akına uğramıştı.

Herkes bir şeyler yayınlatmak istiyordu.

  • Aragon “Le Musée Grevin”i,
  • Elsa Triolet “Avignonlu Aşıklar”ı,
  • Mauriac “Kara Defter”i,
  • Eluord da direnen şairlerin şiirlerinden oluşan bir antolojiyi yollamıştı.
  • Tunus’ta “Hamlet”i çeviren André Gide, müsveddeyi gönderiyor,
  • John Steinbeck, işgal altındaki Amerika’yı anlatacak olan “Kara Geceler” adlı kitabın taslağından söz ediyordu.


Aynı günler, öteki sanat dallarında da verimli sayılabilecek bir yoğunluk gösterir.

  • Picasso, “Guernica“ya rağmen, resim yapmayı ve yapıtlarını iyi fiyatlarla satmayı sürdürür.
  • “Tenten” çizgi romanının yaratıcısı Hergé, yayınlarına ara vermez.
  • Marcel Carné - Jacques Prévert ikilisi ise, “Gece Yolcuları” adlı filmden sonra, 1944 baharında, bir büyük süper prodüksiyona daha ortak imza atarlar:
  • “Cennetin Çocukları” 1945 yılının ocak ayında gösterime giren film, aynı zamanda yetenekli bir dekor sanatçısını da ortaya çıkarır:
  • Trauner.

Bu arada, tiyatrolarda, kitabevlerinde, bazen varoluşçuların kurduğu kulüplerde birlikte görülen Sartre-Beauvoir çiftine,
Gaston Gallimard entelektüel iktidarı ellerine geçirmelerini sağlayacak önemli bir armağan verir, 1945 başında:

“Les Temps Modernes” dergisidir bu armağan.

Ancak o yıllarda, Paris’in gerçek imparatorları olarak komünizm yanlısı başka bir çift bilinir: Louis Aragon ve Elsa Triolet.

Aragon - Triolet çifti, o dönemde bildiriler dağıtarak,
Ulusal Yazarlar Komitesi’nin kara listesine yeni adlar ekleyip, bazılarını çıkararak, kitap günleri ve satışları düzenleyerek büyük bir etkinlik gösterirler.

2. Dünya Savaşı, politikanın, savaşların, büyük adamların kararlarının edebiyatı köşeye kıstıramadığının en önemli göstergelerinden biridir. Tersine anlar, özlemler, efsaneler birleşerek edebiyat desteklemekte, yapıtların büyük bir bölümünü oluşturmaktadır.

Stendhal, Michelet ve Tolstoy da, büyük öyküde devrim döneminin yazarları değiller miydi?..



Derleyen: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 103 - 1 Eylül 1984

Miguel de Unamuno

Ölümünün 50.[78.] yılında

Tarihsel bunalıma bir İspanyol çözümü


İsterse akla karşı olsun, ben ölmek istemiyorum. Ve sonunda eğer ölürsem, hepten ölürsem, o zaman kendiliğimden ölmeyeceğim -kendimi bırakmayacağım ölüme, ama insan yazgım öldürmüş olacak beni. Kafam ya da daha doğrusu gönlümü yitirmedikçe, vazgeçmeyeceğim yaşamdan- koparılıp alınmış olacak benden yaşam” (1)

Ve insan yazgısı Miguel de Unamuno'yu 1936 yılının 31 Aralık gecesi buldu; dizelerindeki gibi, sessiz sedasız:

“Geceleyin gelecek, evet, geceleyin gelecek o,
 kapkara damgasıyla kilit vuracak ruhuma;
 geceleyin gelecek, gürültüsüzce

İç savaşın patlak verdiği kara yıldı, altı aydır kardeş kardeşi vuruyordu:

İspanya, Avrupa kültürüne armağan ettiği bu büyük romancı, şair, bilim ve düşünce adamının ölümünü savaş bildirileri arasında duyurdu.

Çevresinde, ulusal tarihinde, insanoğlunun iç dünyasında bir “gerçek” arayarak yaşamış, her zaman ateşli, kimi zaman çelişen düşüncelerinden ötürü sağdan-soldan saldırılara uğramış, yine de sonuna değin kendi kendisi olarak kalmıştı Unamuno: Tutkuya, umutsuzca çırpınan bir yürek, ödün-aman vermeden işleyen bir akil ("zekâ korkunç şeydir'' derdi), bu kişisel “iç savaş” ortamında doğru bildiğini var gücüyle savunan ve kamu önünde bunun bedelini ödeyen bir aydın olarak.



Salamanca kentindeki mezartaşında şu dizeleri okunur:
Ulu Tanrım,
 bağrına bastır beni,
 gizemli ateşinde uyuyayım,
 bitkin geliyorum çünkü
 amansız savaşımdan





“98 KUŞAĞININ DEVİ”

Savaşımı onurlu yasamanın ve gerçeğe ulaşmanın tek yolu bilen Unamuno 1864'te Bask topraklarında Bilbao kentinde doğmuştu.

Ömür boyu ülkesinin trajik yıllarına tanık oldu:

İspanya endüstri devrimini gerçekleştiren Avrupa ülkelerine kıyasla geri kalmış, toplum Restorasyon döneminden artakalmış köhne yapıların yetersizliği içinde bunalıyordu. En koyu Katolik ve ulusalcı gelenekler 80'li yıllara değin herkesçe, edilgenlikle benimsenirken, o tarihlerde bir ideolojik kargaşa ortamı başgösterdi;

1898'de ise İspanya, Küba ve Filipinler'deki son sömürgelerini yitirmenin acısını tattı. Çoğu aydınlar bu olayları köklü değişiklikler gerektiren bir siyasal-toplumsal ortamın kaçınılmaz sonucu olarak gördüler. İlk tepkileri, aslında bu dönemde Avrupa'nın çoğu ülkelerinde de benzeri görülen bir karamsarlık oldu. Daha sonra, daha yapıcı bir tutumla gerçeği, doğruyu, ülkeleri için geçerli olan araştırdılar (2).

Unamuno İspanya'da "haykıran bir ses" oldu, ama yalnız bir ses değildi,

"98 Kuşağı" olarak anılan ve XX. yüzyılın başlarında edebiyatta ve düşüncede "ikinci bir altın çağ" yaratan bu yazar grubunun;

(Azorin,
Velle-Inclán,
Baroja,
Maeztu,
A. Machado ve başkaları) “devi” sayılır.


Kendisi, ülkesinin siyasal gerçeğinin içinde yaşadı ve savaştı:

Kilisenin sunduğu tartışmasız, rahatlatıcı dinsel inanca, yerleşik değerlere, tahta, 1924'te Primo de Rivera diktasına karşı çıktı.

Kendi deyişiyle “İspanyol politikasında meslekten siyasetçilerden fazla etkili olmasına” karşın, düşüncelerini bilim adamı olarak savunmayı gündelik politikaya bulaşmaya yeğledi, ömrünün büyük bölümünü 1900 yılında Yunan Dili ve Edebiyatı Kürsüsü başkanıyken atandığı Salamanca Üniversitesi rektörlüğüyle geçirdi. Ancak görevinden alındığı, sürüldüğü, ülkesinde barınamayıp Fransa'ya sığındığı dönemler de oldu. İç savaşın trajik çelişkilerini günü gününe yaşadı.


GELİŞMİŞ AVRUPA
TARTIŞILAN ÖRNEK

Sosyalizm, Avrupa kültürü, ulusal gelenekler, bu kavramları Unamuno zaman içinde değişik açılardan değerlendirdi. Belli bir ideolojinin peygamberi değil, hiç sona ermeyen bir trajik arayışın adamıydı o: Kafası kadar gönlünü de doyuracak çözümü arıyor, bulduğuna içtenlikle inandığında, tutkuyla sarılıyordu. tutumuyla, ülkesinin, tarihsel ve toplumsal bunalımın kıskacında bir kanlı iç hesaplaşmaya sürüklenen İspanya'nın çelişkili ve acili durumunu en iyi dile getiren yazar oldu denebilir.

98 Kuşağı yazarları, ülkenin toplum düzenini ve kültürünü yenileme dileğiyle, ilkin ulusal geleneklere karşı çıkarak Avrupa'yı örnek almaya yöneldiler. Ama çok sürmeden ulusal kültür değerlerine gerisingeri döndüler. Güçlü uygarlık geleneklerine tutkulu bir gururla sarılmış bir ulusun yenilgiyi içine sindiremeyişiydi bu. İlkin "Don Kişot ölmeli!" diyen Unamuno da az sonra "Yaşasın Don Kişot!'' diye haykıracak, Avrupa'nın bilimsel gelişmesini kısır ve yetersiz bulacak, Avrupa ile İspanya arasındaki karşıtlığı akıl ile inanç arasındaki karşıtlık olarak yorumlayacak, İspanya'yı Avrupalılaştırmaktansa, ulusal geleneklerinin trajik dinsel görüşlerini aktararak "Avrupa'yı İspanyollaştırmayı" isteyecekti.

Özetle, 98 Kuşağındakiler ekonomik ve toplumsal nitelikli tarihsel bunalıma somut ve kılgısal bir tanı yerine, soyut ve düşünsel bir tanı koymuşlardı: Avrupa'nın öteki ülkelerinde Pozitivizme, onun gerçekçilik ve akilcilik değerlerine karşı görülen tepkiye katılarak, sorunu İspanya için bir “ulusal bilinç bunalımı”, bir “ulusal kısırlık” sorunu olarak yorumlamışlardı, ulus için bir ortak ideal, çevresinde toplanılacak “anafikirler” arıyorlar, daha doğrusu yaratmaya çalışıyorlardı. Özellikle Unamuno'nun önerdiği çözüm, geleneksel kurumlara karşı çıkmakla birlikte, yine geleneksel kültür değerleri doğrultusunda oldu:

Evet, anlıyorum hepsini! -çok büyük bir toplumsal çalışma, güçlü bir uygarlık, bir bilgi bolluğu, sanat, endüstri, ahlaklılık bolluğu ve sonra, dünyayı endüstriyel harikalar, büyük fabrikalar, yollar, müzeler ve kitaplıklarla doldurduğumuz zaman, bütün bunların dibine bitkin yığılacağız ve bunlar kalacak- kimin için? İnsan mı bilgi için, bilim mi insan için oluşturulmuştur?”.

Ve akılcılığı metafizik açıdan eleştirerek şöyle noktalayacaktı:

Ruhumdan söküp atamadığım bir kanı var:

Eğer evren bir ereğe yönelik değilse, bizim bir ereğe yönelmemizin hiçbir yararı yoktur”.


“ÇELİŞKİ Mİ?
ELBETTE!”

Evrene ereklilik vermek, onu bilinçlendirmek ve kişileştirmek için duyulan çok büyük özlemdir bizi Tanrı'ya inanmaya,
Tanrı'nın var olmasını arzulamaya, kısacası Tanrı'yı yaratmaya neden olan”.

Evreni hiçlikten kurtarmak için yarattık biz Tanrı'yı, çünkü bilinç ve ölümsüz bilinç olmayan,
ölümsüzlüğünün bilincinde ve ölümsüzce bilinçli olmayan her şey, görüntüden fazla bir şey değildir”.

Unamuno'nun, eski dinsel düşünürlerden sonra Schopenhauer'den, Pascal'dan, özellikle Kierkegaard'dan esinlenen felsefesi “bilimdense şiire yakın”dı: Soyut insanlığın değil, “etten kemikten insanın” sorunlarına yönelikti, yeryüzündeki kısacık, çaresiz, belki de anlamsız varlığının bilincine varan, o varlığa ille bir anlam arayan bireye odaklanmıştı. Unamuno bu düşünüş biçimiyle varoluşçuların öncüsü sayıldı.

Türkçesi geçtiğimiz aylarda yayımlanmış bulunan Del sentimiento trágico de la vida (1913) (Yaşamın Trajik Duygusu, çev. Osman Derinsu, İnkılâp Kit, İstanbul 1986) bu düşüncenin geliştirildiği yapıttır ve Unamuno'nun anlatımının coşkulu güzelliğini biraz olsun sezebilmek için Türkçesinin bezdirici çetrefilliğiyle boğuşmaya değer (3).

Gözle görülen evren, kendini koruma içgüdüsüyle yaratılan evren çok dar geliyor bana” diye haykırır Unamuno bu yapıtında.

Daracık bir zindan odası gibi o, demir çubuklarına ruhumun kanatlarının boş yere çarptığı. Havasızlığı boğuyor beni.”

Çağın çoğu İspanyol yazarları gibi Unamuno için de, yüreğin gereksinimleri de aklınkiler kadar buyurgandı:

Hem gerçeği arıyordu o, hem avuntuyu; ama birini bulmak ötekini yitirmek anlamına geliyordu.

Çelişki mi? Elbette! Evet diyen kalbimle hayır diyen kafamın çelişkisi! Kuşkusuz çelişki var.
(...)
Mademki yalnız çelişkiler içinde ve çelişkilerle yaşıyoruz,
mademki, yaşam bir trajedidir, trajedi ve utkusuz ya da utku umudu olmayan sürekli bir savaşımdır, yaşam bir çelişkidir”.

İnsanca yaşam bu çelişkiyi benimseyip, trajediyi göğüslemektir:

Burada, uçurumun derinliklerinde, kalbin ve iradenin umutsuzluğuyla aklin şüpheciliği yüzyüze karşılaşıyor ve kardeşler gibi kucaklaşıyorlar.
Ve bu kucaklaşmadan, bir trajik kucaklaşmadan yaşam pınarının akacağını göreceğiz, ciddi ve korkunç bir yaşamın”.

Unamuno "yaşamın trajik duygusu''nu İspanyol ulusunun özelliği olarak görüyor.

Önerdiği çözüm de kültürün ağırlıklı bileşeni olan dinsel inanç doğrultusundadır:

İnsandaki Tanrı özleminin gücü, o inancı benimsemeye ve ona göre davranmaya yeterlidir:

Bir de onun gerçekliğine, bizlerle bir ilişkisi olmayan, mantığımızın ve gönlümüzün ötesindeki gerçek gerçekliğine gelince - kim bu gerçekten bir şey bilir ki?


BİR KÜLTÜR GELENEĞİ
“KİŞOT’VARİ ÇILGINLIK”

Unamuno'nun yücelttiği insan tipi, Cerventas'in, yalnız kendi bildiği, daha doğrusu düşlediği idealler uğruna çılgın uğraşlara dalan hüzünlü Şövalyesi -bizim genellikle akılcılık adına hafife aldığımız- Don Kişot'tur. Aslında “Kişot'çuluk” (Quijotismo), yani Don Kişot'vari davranış İspanyol kültür ve tutumunda günümüzde hâlâ canlılığını koruyan gerçek bir öğedir. Unamuno'nun tanımında ise, Don Kişot mantığa meydan okuyarak ölümsüzlük peşinde koşanların örneği, en geniş anlamıyla ruhsal değerleri arayan birey olarak, İspanya'nın Avrupa kültürüne katkısıdır:

İspanyol düşüncesinin kahramanını, yaşamış olan etten ve kemikten bir filozofta değil de, tüm filozoflardan daha gerçek olan bir hayal insanında, bir eylem adamında aramamız gerekir belki de - Don Kişot'ta”.

Ve bir tip vardır, komikçesine trajik bir tip, kendisinde insanlık komedyasının bütün derinliği görülen bir tip, kendisinde benim ulusumun ölmez ruhunun özetlendiği ve içerildiği, Mesihimiz Don Kişot, İspanyol İsa'sı tipi vardır. Ola ki Hüzünlü Yüz şövalyesinin tutkusu ve ölümü İspanyol ulusunun tutkusu ve ölümüdür, onun ölümü ve dirilişidir.
(...)
Bunları ussal biçimde anlatmak, hayır; Kişot'vari çılgınlık bilimsel mantığa boyun eğmez.”


“ÇÖLDE HAYKIRMAK”

Vida de Don Quijote y Sancho (Don Kişot ile Sancho'nun Yaşamı) (1905) adlı deneme kitabında Unamuno bu ruhu canlandırmayı önerir:

"Çılgınlık Şövalyesinin mezarını Aklın soylu savaşçılarının sultasından kurtarmak için Haçlı Seferi'ne çıkma zamanının geldiğine inanıyorum.

(...)

Yola koyulun!

Nereye mi gideceksiniz?
Yıldız bunu size söyleyecek: "Mezara!".

Yolda giderken ne mi yapacağız? Ne mi?
Savaşacağız, savaşacak!

Nasıl mı?

Yalan söyleyen birine mi rastladınız?
Yüzüne karşı haykıracaksınız 'Yalan!' ve sonra, ileri!

Çalıp çırpan birine mi rastladınız?
Yine haykıracaksınız: "Hırsız!" ve sonra, ileri!

Saçma sapan laflar eden birini ağzı açık dinleyen bir kalabalığa mi rastladınız?
“Salaklar!” diye haykıracaksınız ve sonra ileri!

Hiç durmadan ileri!

(...)

Yola koyul, tek başına.

Bütün öteki yalnızlar da senin yanıbaşında olacaklar, onları görmesen bile”.

Yaşamın Trajik Duygusu'nu da yine böyle noktalar Unamuno:

Öyleyse, bugün, bu dünyada, Don Kişot'un yeni özel görevi nedir? Haykırmak, haykırmak çölde. Ama insanlar duymasalar da, çöl duyar ve günün birinde bu çöl, sesi her yanda yankılanan bir ormana dönüşecektir ve çöl üzerinde tohumlar gibi dağılan bu yalnız ses, yüzbinlerce diliyle yaşam ve ölüm Tanrısı'na sonsuzca bir şükran ve övgü ilahisi okuyarak, dev gibi koskocaman bir sedir ağacı verecektir.”

İspanya'da Unamuno'nun en önemli işlevi,
ülkenin üzerini bir fanus gibi kapamış olan, edilgenlikle benimsenen ve aktarılan inanış ve düşünüş yığınını sarsmak, bilinçlendirmek olmuştu.

Ölümünün üzerinden elli yıl geçtikten sonra,
Avrupa'nın öteki ucundaki bizlere iletisi de -kendi Katolik kültür gelenekleri doğrultusundaki çözümünün çok ötesinde- burada aranmalı:

"Hep bir tutkunun sarhoşluğu içinde yaşa'' diyor Unomuno,

bir tutkuya kapıl da ne olursa olsun.
Gerçekten uzun ömürlü ve verimli işlerin üstesinden ancak tutkulu kişiler gelebilir” (4).
_______________________________________
(1) Unamuno'nun bu yazıdaki deyişleri başka kaynak belirtilmediği yerlerde Del sentimiento trágico de la vida'nın belirtilen Türkçe çevirisinden aynen alınmıştır.

(2) Burada aktarılan bilgiler için kaynakça:
  • D. SHAW, The Generation of 98 in Spain (isp. çev.: La generacion del 98, C. Hierro, Cátedra Yay., Madrid 1985);
  • G.G. BROWN, A literary history of Spain dsp. çev.: historia de la literatura espanola, Ariel Yay., Barcelona 1974);
  • J. MARIAS, Miguel de Unamuno, Espasa-Calpe Yay., Madrid 1976.

(3) Unamuno'nun ülkemizde yayımlanan öteki yapıtları:
  • Yaman Adam (öyküler), çev. B. Necatigil, Varlık Yay., istanbul 1954:
  • Sis (Niebla) çev. B. Necatigil, Bilgi Yay., İstanbul 1970;
  • Tula Teyze (La tia Tula), çev. Y. Canpolat, Can Yay., İstanbul 1985.

(4) Vida de Don Quijote y Sancho'dan.



Gül Işık | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 151 - 1 Eylül 1986