Sığır

Familya 4. Bovidae (Cavicornia = Boynuzlu Hayvanlar):


Eski kaynaklarda memeli hayvanların sistematik sıralamasının en sonunda Primates takımına yer verilmektedir. Böyle bir sıralama ancak beynin gelişmişliği göz önüne alındığında doğru olmaktadır. Yapılan son araştırmalardan elde edilen bulgulara dayanılarak, Primates takımını bu sıralamanın tepesinde göstermenin yanlış olacağı ileri sürülmektedir. Çünkü insan da dahil olmak üzere, Primates takımı örnekleri özel uyumları (adaptasyon) dışında hala birçok ilkel Insectivora özelliklerini taşımaktadır. Bu nedenle birçok modern sistematik kaynaklarda sistematik sıralamanın tepesinde Bovidae familyasına yer verilmektedir. Fiziksel olarak bu familya örnekleri Primates takımından daha gelişmiş olup, günümüzde gerek tür sayısı ve gerekse özelliklerindeki çeşitlilik bakımından en üst düzeye ulaşmışlardır.


  • Vücut şekilleri çok değişiktir. Gözleri genellikle büyüktür.
  • Dört boynuzlu antiloplar (Tetracerus quadricornis) dışındakilerde iki boynuz mevcuttur.
  • Bazılarında boynuz yalnız erkek bireylerde görülür.
  • Geyiklerden farklı olarak boynuzlar keratinden meydana gelmiş olup ortasında bir kemik öz bulunur.
  • Boynuz üzerindeki deri örtü ya sürekli kalır ya da erginlerde yaşamları süresi boyunca bir kez değiştirilir.
  • Herbivordurlar fakat bazan hayvansal besinleri de yerler.
  • Bazıları çok miktarda su içerler.


  • Diş formülleri: 0/3, 0/1, 3/3, 3/3 şeklindedir. Alt çenede öndeki dişler ile premolarlar arasında bir boşluk vardır.
  • Yaşam alanları çok farklıdır. Bazıları çok sık ormanlarda yaşamalarına karşın, bir kısmı açık steplerde, kutuplarda, çoğunluğu ise sıcak bölgelerde yaşarlar.
  • Dişilerinde 2-4 meme vardır.
  • Gebelik 5-11 ay sürer.
  • Bazı türler yılda 2 kez yavru yapar.
  • Genellikle 1, ender olarak 2-3 yavru doğururlar.


Bazılarının davranışları ayrıntılı bir şekilde çalışılmadığından sistematikteki yerleri de kesinlikle saptanamamıştır. Örneğin, önceleri antilop olarak adlandırılan boynuzlu hayvanların sistematiği çok karışıktır. Buradaki türler birbirlerine çok yakın akraba olarak görülmemekte ve bir kısmı Antilocapridae familyası içerisine konulmaktadır. Bu nedenle Bovidae familyası son zamanlarda çok değişik şekillerde sınıflandırılmaktadır. Burada Grzimek’s Animal Life Encyclopedia (Cilt: 13)’da kullanılan Fritz Walther’in yaptığı sistematik esas alınacaktır. Buna göre Bovidae familyası 15 alt familyaya, 53 cins, 99 tür ve 866 alttür içermektedir [*]. Alt familyalardan yalnız önemlilerine burada yer verilecektir. Kuzey Amerika, Avrupa, Asya ve Afrikada yaşarlar.





Alt familya 3. Bovinae (Sığırlar):


Hem erkek hem de dişilerinde boynuz mevcuttur. En gelişmiş duyu organı koku almadır. İşitme duyusu da gelişmiş olmasına karşın hareketsiz cisimleri çok yakına gelmedikleri sürece göremezler. Yalnız renkleri çok iyi ayırdederler. Çoğunlukla sürüler oluştururlar. Bazıları sık ormanları, bazıları ise açık ve otlu alanları tercih ederler. Bir kısmı ise 5.000-6.000 m yükseklikteki dağlarda bulunurlar. Yabani olanlar Asya, Afrika ve Kuzey Amerikada yaşarlar. Dört cins ve dokuz türü vardır.



Örnek Türler:


  • Bubalus depressicornis: Boyları 160, omuz yüksekliği 100 cm, ağırlıkları 300 kg kadardır. Boynuzları en fazla 40 cm uzunluktadır. Soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bu tür Celebes’de yaşar.


  • Bubalus arnee (Su mandası = Hint mandası): Boyları 300 cm, kuyrukları 100, omuz yüksekliği 180 cm, ağırlıkları 1.000 kg kadardır. çok uzun ve geriye doğru yönelmiş olan boynuzları 2 m kadar olabilmektedir. Toynakları genişlemiş ve bataklık alanlarda yaşamaya uyum göstermiştir. Erkek ve dişiler arasında, renk ve boynuz yapısı bakımından bir fark yoktur. Gebelik 300-340 gün sürer. Bir yavru doğurur. Yavru 6-9 ay süre ile emzirilir. Yirmibeş yıl kadar yaşar. Güney Hindistan, Güneydoğu Asya ve civarında yaşar. Soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

    Evcilleştirilmiş olan manda
    B. a. bubalis’tir. Bugün dünyada 75 milyon evcil manda mevcuttur. Bunların 50 milyonu Hindistan ve Pakistan’da yaşamaktadır. Anadoluya müslümanlıkla birlikte gelen evcil manda daha sonra buradan Mısır ve diğer bölgelere yayılmıştır. Avrupaya ise orta çağda Türkler tarafından sokulmuştu. Hastalıklara dayanıklılığı, gereksinimlerinin az oluşu, kuvveti, zekası ve her türlü koşula kolaylıkla uyumu sebebiyle dünyanın birçok bataklık alanlarındaki en ekonomik ve en değerli hayvandır.


  • Syncerus caffer (Afrika mandası): Boyları 260, omuz yüksekliği 170 cm, ağırlıkları 800 kg kadardır. Başın yan taraflarında önce aşağı daha sonra yukarıya doğru ay şeklinde kıvrım yapan boynuzları yaşlı erkeklerde 1 m’den daha uzun olabilir. Burunlarını rüzgarın geldiği yöne doğru çevirip koku alırlar. Çiftleşme mevsiminde erkekler arasında müthiş kavgalar olur. Bu sırada 1 tonluk güç ile birbirlerine toslarlar. Kendilerine saldıran arslanları bile öldürdükleri saptanmıştır. Gebelik süresi 10-11 aydır. Afrikada yaşar.



  • Bos primigenius (İlkin sığır): Eskiden Avrupanın steplerinde yaşayan bu hayvanın soyu tükenmiştir. Yalnız bunun iki alttürü günümüzde yaşamaktadır.


  • Bos primigenius primigenius: Boyları 310, omuz yükseklikleri 185 cm, ağırlıkları 1.000 kg kadar olabilmektedir. Erkek dişilerden daha büyük ve ağırdır. Gebelik 9 ay sürer. İnsanlar yanında en büyük düşmanları kurtlardır. Yalnız kurtlar ancak hasta ve genç bireyleri avlayabilir. Köken olarak Hindistanda meydana gelmiş ve daha sonra Avrupa, Kuzey Afrika ve Anadolu’ya yayılmıştır.


  • Bos primigenius taurus (Evcil sığır): Taş devrinin sonlarında Asya ve Avrupada tarımsal amaçlarla Bos primigenius primigenius’tan evcilleştirilmiştir. Günümüzde et üretimi vb amaçlarla çok sayıda soyu üretilmiştir.




  • Bos mutus (Yak): Boyları 425, omuz yüksekliği 190 cm, ağırlıkları 750 kg kadardır. Boynuzların uzunluğu 90 cm olabilir. Koku alma duyuları çok gelişmiştir. Vücut soğuğa karşı korunmak amacıyla sık kıllar içermektedir. Kuzey Tibet çöllerinde 5.000 m yükseklikteki alanlarda yaşar.

    Bu türün evcilleştirilmiş olan formu,
    Bos mutus grunniens’tir (Evcil yak). Daha küçük olan bu alttür soğuğa karşı çok dayanıklıdır ve 150 kg yükü kolaylıkla taşıyabilir.


  • Bison bonasus (Avrupa bizonu): Boyları 350, kuyrukları 60, omuz yüksekliği 200 cm, ağırlıkları 1.000 kg kadardır. Onyedinci asrın başlarından bu yana Avrupa’da görülmemektedir.


  • Bison Bison (Amerikan bizonu): Boyları 300, omuz yüksekliği 190 cm, ağırlıkları 1.000 kg kadar olabilmektedir. Erkekler dişilerden daha büyük ve ağırdır. Baş, boyun, omuz ve ön bacaklarda 50 cm uzunluğunda kıllar mevcuttur. Gebelik 9 ay sürer. Yavrular 1 yıl süre ile emzirilir. Üç yaşında eşeysel olgunluğa erişir. Yirmibeş yıl yaşar. Evcil sığır ile çiftleşip yavru verebilmesine karşın yavrular kısır olur. Amerikada bulunur.



_________________
* Buradaki fotoğraflar ve  güncel filogenetik çalışmalar için bkz:




______________________________________________________________________________________

Kaynak: Omurgalı Hayvanlar | Prof. Dr. Mustafa Kuru (Palme Yayınları: 305 - 9. Baskı: 2009)

Zeka Geriliğini Elimine Etmek İçin Zorunlu Kısırlaştırma


6.3 Seçilim Modelleri: Populasyon Genetiği Teorisi Tahminlerinin Sınanması

1927 yılındaki Buck ile Bell davasında, Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi, Virginia Eyaleti kısırlaştırma yasasını 8’e karşı 1 oyla kabul etti. Öjeniklerin (Eugenics) tavsiyeleri doğrultusunda hazırlanan  bu yasa, kalıtsal delilik, geri zekalılık ve diğer zihinsel bozukluklara sahip bireylerin zorla kısırlaştırılmalarına izin vererek, gelecek nesillerin genetik kalitesini geliştirmeyi amaçlamaktaydı. Buck ile Bell duruşmasındaki mahkeme kararı, 1907 yılına dayanan zorunlu kısırlaştırma hareketini tekrar canlandırmıştır (Kevles 1995). 1940’a gelindiğinde otuz eyalet kısırlaştırma yasasını kanunlaştırmış ve 1960’lara kadar 60.000’in üzerinde insan kendi onayları olmadan kısırlaştırılmıştı (Reilly 1991; Lane 1992). Bu insanların kalıtsal hastalıklardan muzdarip olduğuna ilişkin kanıtların çok zayıf olduğu sonradan fark edildi.

Peki, zorunlu kısırlaştırmanın arkasındaki evrimsel mantık neydi?
Eğer genetik varsayımlar doğru olsaydı, kısırlaştırma işlemi, istenmeyen özelliklerin seyreltilmesi için etkili bir yol olur muydu?

Bu soruyu cevaplamadan önce, daha genel bir soruyu ele almak yararlı olacaktır:
Populasyon genetiği teorisi gerçekte ne derece iyi çalışır?

Seksiyon 6.1 ve 6.2’de bu teoriyi etraflıca ele aldık. Son ürün doğal seçilime cevap olarak alel frekanslarının nasıl değişeceğinin bir modelidir (Şekil 6.11 ve 6.12, Kutu 6.3 ve 6.6). Eğer modelimiz iyi bir model ise, farklı seçilim baskıları altında alel frekansı değişiminin yönünü ve hızını doğru tahmin edebilmelidir. Örneğin, seçilim tarafından korunan alel dominant veya resesif olsa da ya da bu alel yaygın veya nadir olsa da bu model çalışmalıdır. Yine bu model seçilimin heterozigotları mı yoksa homozigotları mı koruduğuna bakmaksızın çalışmalıdır. Hatta bu model belli bir alelin, seçilim tarafından korunduğu ve korunmadığı durumlarda ne olacağını öngörebilmelidir.

Bu kısımda modelimizin ne derece iyi çalıştığını öğreneceğiz. Farklı seçilim modelleri altında, evrimin seyrini önceden tahmin etmek için geliştirdiğimiz teoriyi kullanacağız ve kendi tahminlerimizi deneysel populasyonlardan elde edilmiş verilerle karşılaştıracağız. Daha sonra zorunlu kısırlaştırma ile ilgili soruya tekrar döneceğiz.
[NOT: Metin içerisinde atıfta bulunulan sayfalardaki bilgileri merak edenler kitabı edinsinler]

Zorunlu Kısırlaştırma

Basit varsayımlar setine dayanmasına karşın, populasyon genetiği teorisi bizim evrim sürecini önceden tahmin etmemize olanak sağlar. Yukarıda yaptığımız dört test de geliştirdiğimiz modelin son derece iyi çalıştığını  göstermektedir. Başlangıçtaki alel frekanslarını ve genotiplerin uyum gücü değerlerini bildiğimiz sürece, model farklı seçilim şemaları altında gelecek nesillerde alel frekanslarının nasıl değişeceği hakkında tahminlerde bulunabilir. Şüphesiz gerekli bilgileri kontrollü laboratuvar koşullarında yaşayan deneysel populasyonlardan elde etmek en kolayıdır. Ancak Gigord ve meslektaşları tarafından parçalı yumrulu orkide türü üzerinde yapılan çalışma modelin doğal populasyonlarda da oldukça doğru tahminlerde bulunduğunu göstermektedir. Dört testimizin başarısı göz önüne alındığında, modelimizi bir ögenik kısırlaştırma programının sonuçlarını ele almak için kullanmak da mantıklıdır. Ögenik zorunlu kısırlaştırmayı savunan insanlar, belli genotiplerin uyum değerlerini sıfıra düşürerek istenmeyen fenotiplerin oluşumunu sağlayan alellerin frekanslarını azaltmanın peşindeydiler.

Peki bu insanların planları işledi mi?

Ögeniklerin dikkatlerini en çok çeken fenotipik özellik, geri zekalılık fenotipi idi.

İngiltere’deki Kraliyet Fizik Koleji geri zekalı birey tanımını şu şekilde yapmıştır:

“Geri zekalı, belirli şartlarda geçimini sağlayabilen biridir, fakat doğuştan veya ilk yaşlardan kalan zihinsel bozukluklar nedeniyle;
  1. yaşıtları olan normal bireyler kadar verimli değildir,
  2. kendilerini ve yaptıkları işleri kontrol etme basiretinden yoksundurlar”
(bkz. Goddard 1914).

New Jersey eyaletindeki Zeka Özürlü Kız ve Erkek Çocuklar Okulu (Training School for Feebleminded Girls and Boys in Vineland)’daki araştırmaları yöneten Henry H. Goddard, 1914 yılında sunduğu kanıtlarla birçok ögeni savunucusunu zeka derecesinin basit bir Mendel özelliği gibi davrandığı yönünde inandırdı. Normal zekalılığın dominant, geri zekalılığın ise resesif olduğuna inanılıyordu.

Hastalıklı kişilerin kısırlaştırılmasıyla, resesif bir aleli elemeyi hedeflemek ümit verici bir program değildir. Şekil 6.16a ve 6.17a’nın gösterdiği gibi, güçlü bir seçilim baskısı altında bile nadir resesif alellerin frekansı yavaş bir şekilde düşer. Diğer taraftan, ögenikler geri zekalılık fenotipinin özellikle nadir olduğuna inanmıyorlardı. Hatta geri zekalılığın korkunç derecede yaygın ve gittikçe arttığına inanıyorlardı.

  • Edward M. East (1917), geri zekalılık frekansını ‰3 olarak tahmin etmişti.
  • Henry H. Goddard ise New York öğrencileri arasında %2’lik bir frekans bildirmiştir.
  • Birinci Dünya Savaşı sırasında, Amerikalı beyaz askerler arasında yapılan bir teste göre, geri zekalılık frekansının yaklaşık %50 kadar olduğu savunulmuştur.

Buradaki geri zekalılık için %1’lik bir frekans varsayıp, R. C. Punnett (1917) tarafından bildirilen ve daha sonra R. A. Fisher (1924) tarafından tekrar ele alınan bir hesaplamayı yineleyeceğiz. Örneğimizde ƒ geri zekalılığı ifade eden alel ve q da bu alelin frekansı olsun. Eğer populasyonun %1’lik kısmı ƒƒ genotipine sahipse, Hardy-Weinberg denge prensibine göre ƒ alelinin başlangıç frekansı şudur:


Eğer hastalıklı tüm bireyler kısırlaştırılmışsa, bu durumda ƒƒ genotipinin uyum gücü sıfırdır (ya da diğer bir ifade ile ƒƒ genotipi için olan seçilim katsayısı 1 olacaktır). Kutu 6.7’de geliştirilen eşitliği kullanarak, izleyen nesillerdeki q değerini ve sonra bu q değerinden ƒƒ genotipinin frekansını hesaplayabiliriz.

Bu hesaplamalar ile ilgili sonuçlar Şekil 6.22’de görülmektedir.

Şekil 6.22 Homozigot resesif bireyleri üremekten mahrum bırakan ögenik bir kısırlaştırma durumunda,
geri zekalılıktan sorumlu olduğu kabul edilen farazi bir alel için homozigotların frekansında tahmini değişme.

On nesil sonra, yani yaklaşık 250 yılda, hastalıklı bireylerin frekansı 0,01’den 0,0025’e düşer.

Bir genetikçinin bu hesaplamayı cesaret verici ya da umut kırıcı görmesi, adeta onun yarıya kadar dolu bir bardağı dolu ya da boş olarak görmesine benzer. Bu sayılara bakanlardan bazıları, geri zekalılığın tamamen elimine edilmesinin çok uzun süre alacağını ve zorunlu kısırlaştırmanın çaba harcamaya değmeyen ümitsiz bir çözüm olduğunu düşünebilirler. Diğer taraftan, Fisher’in yaptığı gibi, bazıları bu çıkarsamayı “insan-ıslahı karşıtı propaganda” olarak değerlendirebilirler.

Fisher, sadece bir nesil sonrasında, hastalıklı birey frekansının 100/10.000’den 82,6/10.000’e düşeceğini bildirmiştir. Fisher, kendi ifadesi ile “tek bir nesilde geri zekalılık hastalığının neden olduğu toplumsal maliyet ve kişisel dertler %17’nin üzerinde azalır” demiştir. Keza Fisher, geri zekalılığa neden olan alelin çoğu kopyalarının, hastalardan çok taşıyıcı heterozigotlarda bulunduğunu da belirtmiştir. East, Punnett ve diğer bazı araştırmacılarla birlikte Fisher, taşıyıcıları belirlemeye yönelik metotların araştırılmasını istemişlerdir.

Her ne kadar ögeniklerin evrimsel mantıkları sağlamsa da, onların modelleri kuşkulu genetik hipotez üzerine kurulmuştur. Günümüz standartları ile Goddard’ın geri zekalılık genetiği üzerindeki araştırmasını eleştirmek çok adil olmaz. Çünkü, o dönemlerde Mendel genetiği emekleme aşamasında idi. Yine de, yaklaşık bir asır sonra dönüp geriye bakıldığında, Goddard’ın kanıtları sakattı.

Sakat olması ile ilgili üç problemi ele alacağız.

1. Birincisi, Goddard’ın üzerinde çalıştığını bildirdiği bireyler oldukça değişken gruplardandı.

  • Bunlardan bazıları Down sendromuna sahipken; bazıları ise diğer bazı zihinsel yetersizliklere sahipti. En azından biri sağırdı ve açık şekilde yetersiz eğitim kurbanı imiş gibi görünüyor.
  • Bazıları, ikinci kez evlenmeye hazırlanan dul babaların kendilerine eş bulmada problem yaratacaklarını düşündükleri için Goddard’ın okuluna gönderdiği çocuklarmış gibi görünüyor.
  • Bazıları ise, sadece okul yöneticilerinin düşündüklerinden farklı davranışlar sergilemiş çocuklar olabilir.

Goddard, ilk vakayı sonuçlandırırken kitabında, yedi yıldan beri okulda bulunan 16 yaşındaki bir kızın durumunu tanımlamak için şöyle yazmaktadır:

“Gertrude, kendi başına buyruk ve fazla problem yaratan kızlara iyi bir örnektir. Güzelliği, çekiciliği ve nispeten akıllı oluşu onun her yerde kendini normal bir çocuk gibi kabul ettirmesini sağlar, ancak yine de, o kendi kendini kontrolden aciz olup kolaylıkla yoldan çıkarılabilir. Kızın bu şekilde gözetim altında tutulması toplum için bir şanstır.”

2. İkincisi, Goddard’ın veri toplama metotları sapmaya müsaitti. Goddard, yetiştirme yurdunda bulunan öğrencilerin aile soy ağaçlarını edinmek için vaka çalışan kişiler görevlendirmiştir. Ailelerden bilgi toplayan vaka çalışan insanlar, çoğu çoktan ölmüş aile üyelerinin akıl durumları konusunda yargıya varmak için, çoğu kez söylenti ve subjektif değerlendirmelere güvenmişlerdir.

3. Üçüncüsü, Goddard’ın analiz metodu ile edinilen veriler, kendi çıkarsaması lehine hileli ildi.

Goddard, önce 327 vakayı bir dizi kategoriye ayırdı:

  • kesinlikle kalıtsal olan vakalar;
  • muhtemelen kalıtsal olan vakalar;
  • kazaların neden olduğu vakalar;
  • herhangi bir nedene bağlanamayan vakalar.

Goddard’ın, sadece kardeşleri, yakın ataları veya diğer yakın akrabaları geri zekalı olan insanları “kesinlikle kalıtsal olan vakalar” kategorisine koyduğu açıktır. Goddard daha sonra geri zekalılığın bir Mendel özelliği olarak kalıtılıp kalıtılmadığını belirlemek için yaptığı analizlerde sadece “kesinlikle kalıtsal olan vakalar” kategorisine ait verileri kullanmıştır. Verileri önceden nasıl seçtiği göz önüne alınırsa, bu araştırmacının geri zekalılığı bir Mendel özelliği şeklinde yorumlamış olması hiç de sürpriz değildir.

Her ne kadar geri zekalılık dahil değilse de, birçok genetik hastalığın basit Mendel özellikleri olarak kalıtıldıkları bugün bilinmektedir.

Yine de, ögenik kısırlaştırmayı savunanlar oldukça azdır.

  1. Bunun nedenlerinden biri, çoğu ciddi genetik hastalığın resesif olarak kalıtılması ve nadir olmasıdır; dolayısıyla hastalıklı bireylerin kısırlaştırılması hastalıklı yeni doğumların frekansı üzerine çok az etkili olacaktır.
  2. İkinci neden, üreme hakkı ile ilgili tutumlar, toplumsal baskınlık yerine kişisel özgürlük lehine değişmiştir (Paul ve Spencer 1995).
  3. Üçüncü bir neden de, bundan sonraki seksiyonda tartışacağımız gibi, heterozigot üstünlüğü nedeniyle, populasyonlarda korundukları tahmin edilen veya bilinen hastalık aleli listesi gittikçe kabarmaktadır.

Bu durumda, bu hastalıklı kişilerin üremelerini engelleyerek bu tür alellerin frekanslarının düşürülmesini önermek, boş ve yanlış olacaktır.

...

______________________________________________________________________________________________
Kaynak: Evrimsel Analiz (Evolutionary Analysis Fourth Edition | Scott Freeman & Jon C. Herron) sf. 194-195, 208-210