Bilim ve sanat üzerine düşünceler
Rönesansla birlikte yeni bir evren tablosu oluşmuş, yüzyıllarca bilgi değeri yadsınmış olan duygusallık bu tablo içinde onurlu bir yer almıştır.
Ancak, Rönesans'ta pozitiv doğa bilimlerinin kuruluşu ve yeni bir mantığın ortaya çıkışı ile bu evren tablosu değişir, yeni bir evren tablosu oluşur. Ve bu evren tablosu içinde, yüzyıllarca bilgi değeri yadsınmış olan duyusallık, onurlu ve hatta merkezi bir yer alır. Çünkü, başta fizik ve astronomi olduğu halde, bilimin konusu artık duyulur bilgidir, duygusallıktır. Böyle bir varlık anlayışı, sanat için de, poetik etkinlik için de yeni bir anlayışı beraberinde getirir. Sanat, artık dinsel bir gerçeklik içindeki geçerlik alanını genişleterek durağanlığından kurtulur, mitolojiden yaşam gerçekliğine kadar uzanan geniş bir eylem özgürlüğüne kavuşur. Böyle bir özgürlük ortamı içinde sanat giderek, bilimsel varlık tablosuna yaklaşır; sanat adamı da bir bilim adamı tavrı ile varlığa, nesneler dünyasına yaklaşır. Sanat adamı, tıpkı bilim adamı gibi, renk, perspektif araştırmalarına girer ve atölyeler birer laboratuvara dönüşürler.
Bilimin, duyu-bilgisi olarak kurulması, sanatın varlığa bir bilimsel tavırla yaklaşması bir yandan geleneksel akıl-duyarlık karşıtlığını bir uzlaşıma götürdüğü gibi, öbür yandan sanat ile bilim arasında da bir uzlaşım olanağı hazırlanmış olur. Özellikle 19. yüzyıla yaklaşıldığı zaman, bu durum daha belirginleşir. Çünkü 19. yüzyıl, modern fizik ve biyolojinin kurulduğu bir çağdır.
Geçen yüzyıldan beri fizik, bilimlerin kraliçesi sayılmış ve büyük saygınlık kazanmıştır. Fizik, gözlem ve deney yöntemi ile çalışmaktadır. Amacı, olayları, varlığı açıklamaktır. Ama, fizikçi olayları, varlığı nasıl açıklar? Açıklama olarak fizikçinin yaptığı şey, araştırdığı olaylar ile ilgili olarak 'hipotetik taslaklar'dır; teknik deyimi ile söylersek, 'modeller' ortaya koymaktır. Bir bilimsel modelden beklenen nitelik, onun yalınlığı, tutarlığı ve bu anlamındaki güzelliğidir.
Geçen yüzyıldan beri sanat, bilime dayanmaya, bilimsel araştırmalardan yararlanmaya çalışmıştır. Çünkü, bilim yapıtı ile sanat yapıtı arasında bir karşıtlık değil, tersine bir koşutluk vardır.
Öbür yandan aynı koşutluk içindeki sanata gelince: Geçen yüzyıldan, özellikle izlenimci sanat anlayışından beri sanat, bilime dayanmaya, bilimsel araştırmalardan yararlanmaya çalışmıştır. Doğal bir model'i ortaya koymak isteyen sanat, bu 'model'in sağlam ve inandırıcı olabilmesi için, gerçekliğin bilgisel ve bütünsel tanınmasına gereksinme duyar. Bir ressamın, bir fizikçi gibi, ışık ve renkler üzerine çalışması; bir romancı ya da bir oyun yazarının bir sosyolog gibi inceleme yapması bu nedenden ötürüdür. Bu arada izlenimci sanatçıların, çağın büyük fizikçileri Helmholtz ve Chevreul'nün renk araştırmalarına duyduğu ilgiyi, renk karşıtlığı ve özellikle aynı-zamanda -renk-karşıtlığı deneylerini incelemelerini ve bu deneyleri resim alanına aktarmaları girişimlerini anımsayalım. Buna göre, bilim yapıtı ile sanat yapıtı arasında bir karşıtlık değil, tersine bir koşutluk vardır. Şu farkla ki, bilimsel yapıtlar düşünsel-kavramsal nitelikte model'lerdir. Ama, her ikisinde de söz konusu olan, doğanın ve doğada meydana gelen olayların birer modeli olmalarıdır.
Sanat 'soyutlaşırken', aynı soyutlaşma sürecini bilimde de görürüz. Bu değirmenin ilkin hangisinde meydana geldiği önemli değildir. Önemli olan ikisinde de ortak bir soyutlaşma niteliğinin bulunmasıdır.
Aynı koşutluğu, çağdaş soyut sanat alanında da görmekteyiz. 20. yüzyılın daha başlarında sanat, doğadan ve nesnelerden uzaklaşır ve kendine özgü bir soyut biçimler dünyası kurarken, düşünsel etkinlik ve bilim de aynı koşutluk içine girer. Bunu başka türlü söylersek: Sanatta böyle temelden bir değişme meydana gelirken, yani sanat 'soyutlaşırken', aynı soyutlaşma sürecini bilimde de görürüz. Bu değişmenin ilkin hangisinde meydana geldiği sorusu bizim için önemli değildir. Önemli olan, her ikisinde de ortak bir soyutlaşma niteliğinin bulunmasıdır.
Çağdaş bilime baktığımız zaman, özellikle fizikte, fizik-evren tablosunda kökten değişmeler olduğunu görürüz. Bu değişmeler nelerdir?
"Çağın ilk on yılı içinde nesnelerin, nesnelere özgü katılığı ile ilgili tasavvuru değiştiren iki değişik buluş meydana gelir: Bunlar, atom çekirdeğini parçalama ve uzay-zaman kavramının bilime sokulması. Birincisi, madde kavramını enerji kavramı ile değiştirir. Nesnelere dayalı, geometrik-organik örneklerin yerini kuvvet alanları alır. İkincisi de, Rönesans'tan beri nesneleri içine soktuğumuz bizim statik ve perspektifli tasavvur tablomuzu yıkar ve onu dinamik ve perspektifsiz bir dünya tablosuna değiştirir. Ama, her ikisinde ortak olarak bulunan yan, daha en baştan bu tablonun ifadesi için ince cebirsel sayı ilgilerinin geometrinin nesnel yönden tasavvur edilebilen biçimlerinin yerini almasıdır." (İsmail Tunalı, Fesefenin Işığında Modern Resim, İst. 1983).
Nesnelere ait geometrik biçimlere oranla, cebirsel sayı ilgileri olarak düşünülen varlık, evren ve nesneler dünyası, evren tablosunun daha soyut olarak kavranması anlamına gelir.
"Doğa biliminde yeni bir evren tablosu biçim kazanmaya başlar, tinsel yaşamdan çözünmüş olarak değil de, kendi alanında bu kuşatıcı tinsel olayı yansıtan doğa biliminde".
Bu değişen dünya tablosunun en önemli niteliği, yukarıda işaret etmiş olduğumuz gibi klasik doğa bilimlerinin anladığı anlamda 'madde' kavramının değişmesidir. Madde, katılığı olan varlık demektir.
"Katılığı olan madde bugün çözümlenmiştir, 'maddilik' artık mevcut değildir. Bizim 'madde' dediğimiz şey, 'kuvvet alanları'dır, birbirini izleyen olaylar değil, bir bütüne ait olaylardır, sürekli biçim alan bir değişmenin dinamik yapısıdır. Bugün fizikte artık klasik fiziğin anladığı anlamda katılığı içeren bir madde kavramı yoktur; sürekli değişen ve bu değişmeler içinde sürekli biçimler alan 'yapı-tasavvuru' vardır."
Çağdaş doğa biliminde bir başka önemli değişiklik de 'zaman' kavramında meydana gelir. Bugün artık zaman deyince, geçmiş, şimdi, gelecek gibi bölümlü bir zaman tasavvurunu anlamıyoruz.
Çağdaş doğa biliminde bir başka önemli değişiklik de 'zaman' kavramında meydana gelir. Bugün artık zaman deyince, geçmiş, şimdi, gelecek gibi bölümlü bir zaman tasavvurunu anlamıyoruz.
"Fizikte gelişen yeni zaman kavramı, geleceğin asıl etkili bir 'şimdi' olduğunu söyler. 'Gelecek' şimdi başlar. Bu, fiziğin ortaya koyduğu bir yasadır. Buna göre, artık 'gelecek' perspektifinden görülen bir 'zaman' yoktur, tersine her ikisi de (gelecek ve geçmiş) 'şimdi'nin merkezi içinde vardır. Şimdi olarak 'eş-zamanlılık' vardır".
Madde ve zaman kavramlarında meydana gelen bu değişmeler, kendiliğinden bir dünya-tablosu değişikliğine götürür. Bu yeni dünya-tablosu, artık, klasik fiziğin yüzyıllardır çizdiği dünya-tablosundan farklıdır. Bu farklılık, özellikle eski dünya-tablosunun somut olmasına karşılık, yeni fiziğin dünya-tablosunun soyut niteliğinde kendini gösterir. Bunun için artık, dünya deyince, belli ilgiler içinde bulunan somut bir varlık anlaşılmaz. Bu anlamda artık "hiçbir dünya mevcut değildir, tersine birbiriyle ilgi içinde bulunan ve böylece de geometrinin kurduğu bir ilgiler bütününü oluşturan bir 'dünyalar-bütünlüğü' vardır".
Madde ve zaman kavramlarında meydana gelen bu değişmeler, kendiliğinden bir dünya-tablosu değişikliğine götürür. Bu yeni dünya-tablosu, artık, klasik fiziğin yüzyıllardır çizdiği dünya-tablosundan farklıdır. Bu farklılık, özellikle eski dünya-tablosunun somut olmasına karşılık, yeni fiziğin dünya-tablosunun soyut niteliğinde kendini gösterir. Bunun için artık, dünya deyince, belli ilgiler içinde bulunan somut bir varlık anlaşılmaz. Bu anlamda artık "hiçbir dünya mevcut değildir, tersine birbiriyle ilgi içinde bulunan ve böylece de geometrinin kurduğu bir ilgiler bütününü oluşturan bir 'dünyalar-bütünlüğü' vardır".
Şimdiye kadar madde, nesne dediğimiz ve belli bir süreklilik yüklediğimiz evren, şimdi birden değişir, sürekli bir değişim içinde kuvvet noktalarının meydana getirdiği soyut-aritmetik bir evren tablosu olur. Böyle bir evren tablosu, özellikle relativite fiziğinde ve atom fiziğinde en belirgin niteliğini elde eder. Her iki fizik-evren tablosu da, evreni soyutlaştırmayı en son sınırına kadar götürüyor. Bugün fiziğin aldığı 'matematik-fizik' adı da bunun yine en somut örneği oluyor.
Şimdi, çağdaş sanatı böyle bir soyut evren tablosu ile ilgi içine koyar ve onları karşılaştırırsak, çağdaş sanatın böyle bir evren tablosuna uygun bir tavır alacağı kolayca anlaşılabilir.
Günümüzde modern sanat, çağına ve çağının bilimsel evren tablosuna uyar. Bu uygunluk her ikisinin de soyutlamaya dayanmasından ileri gelir.
Şimdi, çağdaş sanatı böyle bir soyut evren tablosu ile ilgi içine koyar ve onları karşılaştırırsak, çağdaş sanatın böyle bir evren tablosuna uygun bir tavır alacağı kolayca anlaşılabilir.
"Modern sanatın çabasının bu yeni fizik tabloya biçim vermeye çalıştığını, uzay görüşlerini ve hareket evrelerini resim alanı içinde kavurmaya çalıştığını düşünelim. Burada dikkat edilecek nokta, dünya uzayına uygun tavır almanın bir ödev gibi ciddiye alınmasıdır... Gerçekten de, dünyanın bu fizik çehresinden doğan modern sanatın bu ödevi yerine getirdiğini görüyoruz".
Buna göre, modern sanat, soyut sanat, çağına ve çağının bilimsel evren tablosuna uyar. Bu uygunluk, her ikisinin de soyutlamaya dayanmalarından ileri gelir.
"Doğa bilimlerinde meydana gelen değişmeler, sanatta da elbette eski biçimleri parçalayıp atacak ve sanatçıyı yeni biçim vermelere götürecekti" (Aynı eser).
Doğa bilimlerinde teorik alanda meydana gelen bu kökten değişmeler, sanata da yansıyarak soyut sanatın biçim dünyasını etkiler. Bilimlerdeki soyutlaşma sanattaki soyutlaşmayı meydana getirir. Buradan gerek bilim ve gerekse sanatın ortak evren tablosu oluşur: Soyut bir evren tablosu.
İsmail Tunalı | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 90/15 - Şubat 1984
_________________________________________________________
Doğa bilimlerinde teorik alanda meydana gelen bu kökten değişmeler, sanata da yansıyarak soyut sanatın biçim dünyasını etkiler. Bilimlerdeki soyutlaşma sanattaki soyutlaşmayı meydana getirir. Buradan gerek bilim ve gerekse sanatın ortak evren tablosu oluşur: Soyut bir evren tablosu.
İsmail Tunalı | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 90/15 - Şubat 1984
_________________________________________________________
Sanat / bilim ilişkileri arasından esintiler
Gerçekte bilimsel incelemenin en önemli koşulu, tarihsel temel bağlantıyı unutmamak; her sorunu şöyle tasarlamak: Herhangi bir olgu tarihte nasıl ortaya çıkmış, gelişiminin belli başlı evreleri neler; bu gelişim açısından o olgunun günümüzde nasıl olduğunu görmektir.
Bu yazımın amacı ne bilimsel bir inceleme yapmak, ne de sanat/bilim ilişkilerinin tarih boyunca evrimini sergilemek: Ordan burdan, türlü dönemlerden esintilere kapılıp koyvermek kendimi...
"Macit Gökberk Armağanı"nda (1) Türk Dil Kurumu şöyle bir soru yöneltmişti Macit Gökberk'e:
Türk Dil Kurumu: Bugün Batı'da, belli bir akımın gitgide egemen olduğunu görüyoruz. Bu akım bize de yansımış durumda. Bu anlayış, felsefeye kesinlikle karşı bir tutum bir tutum içinde. Bu okul içinde yer alan düşünürler, daha çok dil analizine, çözümlemesine yöneliyorlar ve felsefeyi adeta dışarıda bırakıyorlar. Bu akım konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
Macit Gökberk: Efendim, günümüzün bir özelliği, teknolojik bir dönem oluşu. Teknolojik dönem de, pozitivist bir düşünceyi ister istemez gerektiriyor. Pozitivist demek de, adı üstünde, ancak duyularımıza konu olan olguların bilgileriyle yetinmek, bunların dışına çıkmamak demektir. Böyle bir anlayışta da, tabiî felsefenin pek yeri olmuyor. Nitekim Hegel'le birlikte, yani 1830'larda, bundan 150 yıl önce, spekülatif felsefenin, büyük sistemler felsefesinin sona ermesi de bir rastlantı değil. Çünkü 1830'lar aynı zamanda, bugünkü teknolojik çağın, dönemin, büyük bir hızla hazırlanmaya başladığı bir dönemdir. Demiryolları'nın Avrupa'ya döşenmeye başladığı bir dönemdir bu. Elektrikte, çeşitli bilgi kollarında, kimyada, fizikte büyük buluşların dönemidir. Böyle bir dönemde de artık Hegel'inki gibi, spekülatif bir felsefeye, yani ayaklarımızı bastığımız dünyadan kopuk bir felsefeye artık olanak kalmamıştır. Şimdi bu sürenin içindeyiz. İçinde yaşadığımız teknolojik çağ, felsefeye de belli bir tipte yansıtıyor kendini. Bu da, yalnızca mantıkla, matematik mantıkla, yani felsefenin ancak kıyı bucağındaki bir uzmanlıkla yetinen, belki de 'mühendis felsefeci' diyebileceğimiz bir tip. Felsefenin yüzyıllar içinde geçirdiği gelişimi hiç bilmeyen, tıpkı bir mühendisin, bir teknisyenin yaptığı gibi, felsefenin ancak bilgi ve mantıkla, matematik bir mantıkla işlenebilen bir bölümüyle uğraşan bir uzman tip bu. Bu da bir rastlantı değil; bu teknolojik dönem, felsefeden ancak bunu anlıyor ya da kendisinin felsefeye ilgisini ancak bu biçimde yansıtabiliyor, diyebiliriz."
Bu "teknikçi" görüş, anlayış öylesine ağırlığını duyurdu ki, sonunda Stalin de yazarları "insan ruhlarının mühendisleri" olarak tanımlamaktan kendini alıkoyamaz bir türlü. Oysa dünyamız ne bir "yapı", ne de bir "makine"dir. "Teknodemokrasi"yle de toplumlar mutluluğa kavuşamazlar.
Gerçi ozanlar sırasında filozoflardan daha filozofturlar, ama bakın geçen yüzyılda yaşamış büyük bir yenilikçi ozan Isodore Ducasse (Montevideo 1846 - Paris 1870) ne diyor felsefe konusunda:
"Şiir üstüne yargılar, şiirden daha değerlidir. Bu yargılar şiirin felsefesidir. Böyle anlaşılan felsefe sarıp sarmalar şiiri. Şiir felsefeden yoksun kalamaz. Felsefe şiirden yoksun kalabilir" (2).
Bana sorarsanız, ne şiir felsefeden, ne de felsefe şiirden yoksun kalsın, derim: Her ikisi el ele, kol kola, iç içe, sarmaş dolaş sürüp gitsin...
Fransız filozofu Louis Althusser'in ileri sürdüğü bir sava göre:
"Her bilimsel büyük buluş felsefede büyük bir dönüşüme yol açar. Büyük bilimsel anakaraları ortaya koyan bilimsel buluşlar felsefe tarihi dönemlerinin büyük 'tarihlerini' düşürür:
- anakara (Matematikçiler): Felsefenin doğuşu. Platon.
- anakara (Fizik): Felsefenin derin dönüşümü. Descartes
- büyük anakara (Tarih, Marx): Feurbach üstüne XI. Sav'ın bildirdiği felsefede devrim. Klâsik felsefenin sonu, dünyanın yorumu değil, dünyanın dönüşümü.
BİLİM VE TİYATRO
Sanki bu savımı kanıtlamak, doğrulamak istercesine, Althusser, Milano'nun "Piccolo Teatro"su 1962'de Paris'te, Teéâtre des Nations'da Bertolazzi ve Brecht'ten oyunlar sunduğunda kaleme ya da yazı makinesine sarılır, enine, boyuna, derinliğine bir inceleme döktürür... Bizim felsefecilerden geçtik, ama eskiden Anayasa Profesörü Bahri Savcı düzenli tiyatro eleştirileri yazardı. İlber Ortaylı da yolu düştükçe, gönlü çektikçe tiyatro gösterileri üstüne sıcağı sıcağına yazılar döşenirdi...
Söz tiyatrodan açılmışken, çağımızın en büyük "tiyatrocu"sunun, Bertolt Brecht'in "Tiyatro ve Bilim" yazısından bir iki parçayı aktarıvereyim:
"Çağımızın bilimini yerinde kullanırsak, sanata, hele tiyatroya çok yararlı olabileceğini anlatmaya çalıştığımda, omuz silktiler. Sanatın da, bilimin de çok önemli olduğunu, ama insan uğraşları arasında ayrı ayrı yerleri olduğunu ileri sürdüler. Bilimle sanatın korkunç denecek bir ortaklaşması vardır oysa. Bu iki alanın, bu iki kolun değişik etkileri vardır, tamam. Ama ben sanatçı olarak bilimden yararlanmadan bir adım atamam. Bu sözlerim birçok kişiyi ürkütecek, bir sürü insan da yaptığım işlere kuşkuyla bakacaklar, biliyorum. Alıştıkları bir şey vardır. Söz gelimi: onlara sorarsanız, ozanlar doğaüstü yaratıklardır. Başkalarının güçlükle görebildiklerini ozanlar -Tanrıl bir sezgiyle- şıp diye anlayıverirler. Bu türlü yüce yaratıklardan olmadığımı benimsemek ağırıma gidiyor ama, ne yaparsınız ki, onlar gibi değilim ben. Bilimle boş vakitlerimde, ne bileyim, hani yalnızca meraklı bir şeyle ilgilenir gibi uğraşmadığımı da söylemek zorundayım..."
Goethe'nin de, Schiller'in de bilimle ilgilendiklerini, ama uğraşları yönünden bilimi ciddiye almadıklarını, yalnızca merak etmekle yetindiklerini belirttikten sonra, şöyle diyor Brecht:
"Suçlamıyorum onları. Şiirleri için gerekliydi bu merakları, ama ben yetinemem merak etmekle, ben dört elle sarılmak zorundayım bilime. Bilimle işbirliği yapabilirsem çalışabilirim. Bilgilerinin yeterli olmadığına inandığımız sanatçıları beğenmiyorum, küçümsüyorum onları...
...Diyelim ki, ulusların yazgılarını etkileyecek büyük tutkulardan söz açılması gerekiyor. Günümüzün büyük tutkusu 'iktidar' olduğuna göre, oyun yazarı içinden gelen itkiyle kahramanını baş yapmak ister. Ama o zaman, çevresinde çapraşık dolapların nasıl döndüğünü, neler gerektiğini nasıl anlayacaktır. Oyun yazarının kahramanı politikacıysa, yazarın politikayı çok iyi bilmesi gerekmez mi? Yoo politikacı değil de, bir iş adamıysa, işlerin günümüzde nasıl çekilip çevrildiğini, döndürüldüğünü bilmeksizin yazabilir mi? Hele birtakım yazarlar tek kişiyle de yetinmiyorlar, düpedüz politika ya da iş yaşamını ele almaya kalkıyorlar! Ne biliyorlar ki, ne yazacaklar? Gözlerini açıp baksınlar, öğrenirler, diyeceksiniz... Bakmasını bilseler, gene bir şeydir onlar için, ama bilmiyorlar; yarım yamalak bilgileriyle, bilgiçlik taslıyorlar anca!"
Bilime, bilimle sanatının işbirliğine bunca önem, değer veren Brecht, biliyorsunuz, kendini Einstein ile bir tutmuştur ve tiyatro anlayışını nasıl bilimsel temellere oturttuğunu açıklamak için üşenmemiş, "Tiyatro İçin Küçük Organon(Araç)"u ortaya koymuştur. İşte bu incelemesinin, bir bakıma bildirisinin "prolog"unda, bilim estetiğinden söz açar Brecht:
"Kaldı ki, bugün pozitif bilimlerin estetiğinden bile söz edilebilir. Galile, belli formüllerin inceliğinden(zarafetinden) ve deneylerin mantığından söz eder. Einstein, güzellik duygusuna bilimsel buluşların yapılmasını sağlama açısından bir işlev tanır. Atom fizikçisi R. Oppenheimer ise 'kendine özgü bir güzelliği olan ve insanın yeryüzündeki durumuna yakışır görünen' bilimsel tutumu över.
Bu durumda gelin çoğunluğu mutsuz kılma pahasına 'zevk verici' olanın alanından göçme yolundaki niyetimizi geri alalım ve çoğunluğu daha da hoşnutsuz kılma pahasına, bundan böyle bu alana iyice yerleşmek niyetinde olduğumuzu açıklayalım. Estetiğin gereğine uyarak, tiyatroyu insanları eğlendiren bir yer olarak ele alalım ve bize seslenebilen eğlence türünün hangisi olduğunu araştıralım!"
Brecht bu araştırmalarının sonlarına doğru da şunu iyice vurgulamaktan geri kalmıyor:
"Bilimsel çağın tiyatrosu diyalektiği bir eğlence kaynağına dönüştürebilecek güçtedir. Mantıksal bir çizginin doğrultusunda ya da ansızın oluşan gelişmenin, değişken konumların, çelişkilerin ve benzerlerinin şaşırtıları insanların, nesnelerin, ve süreçlerin canlılığının verdiği zevkin düzeyini yükseltir.
Bütün sanatlar, hepsinin en büyüğü olan yaşama sanatına katkıda bulunur" (3)
Yaşama sanatının asal kaynağı da yaşama sevinci, sevme sevinci değil midir? İşte bilim ve sanat insanların ayakta kalabilmelerini, bakımlarını, gönençlerini, yaşamdan tad almalarını, sevinç duymalarını, mutlu olmalarını sağlamak için kesişiyor, sırasında kaynaşıyor ve insan onurunu yüceltiyor. Bilim ve sanat el ele insanları tek boyutlu olmaktan kurtarmak için didiniyor.
Yalnız Galile, Einstein, Oppenheimer değil, daha birçokları; örneğin, iktisatçı Paul A. Samuelson da bizde pek tutulan ve çok okunan "İktisat" kitabında yer yer "güzellik"ten, estetikten söz açmadan edemez. Samuelson andığım kitabının "Giriş"inde güzellik ve yarardan söz ederken şunları belirtir:
"İktisat okumak için başka bir neden daha vardır. İktisat çok çekici bir konu olabilir. İki yüzyıldan beri aydınlar, iktisatta yaşamın en insancıl ilgisini bulmuşlardır. Öte yandan iktisat ilkelerinde Euclid geometrisinin mantıksal güzelliğinin bir parçasını bulmak olasıdır. Kuantum fiziğinin güzelliğine varabilmek için, önce ileri matematik tekniklerini öğrenmek gereklidir, ama ekonomik çözümlemenin estetik yapısını duyumsamak için mantığı sevmeniz ve bu çeşit zihinsel denemelerin, dünyanın milyarlarca insanı için ölüm kalım sorunu olduğunu değerlendirme yeteneğine sahip olmanız yeterlidir" (4).
BİLİM VE EDEBİYAT
Romancı olarak tanınan Ahmet Midhat Efendi'nin (1844-1912) üstelik iktisatçı da olduğunu bilir miydiniz? Ben bunu arkadaşım öğretim görevlisi Kadir Yerci'den öğrenince doğrusu çok sevindim. Evet, Ahmet Midhat Efendi'nin "Ekonomi Politik" ve "Teşrik-i Mesai, Taksim-i Mesai" adlı iki incelemesi, yapıtı varmış (5). Şimdilerde bizim iktisatçılar da (kime özenmekten?) sanata, yazına ilgi duymaya başladılar ve çalışmalarını dizelerle bezemeye koyuldular. Ne sevindirici bir şey! Örneğin, Prof. Dr. Yakup Kepenek "Gelişimi, Üretim Yapısı ve Sorunlarıyla Türkiye Ekonomisi" adlı yapıtında kesim, bölüm başlarına daha çok ozanlardan dizeler, ikilikler vb. serpiştirmiş. Bence, çok iyi etmiş. Sırası gelmişken, değinmeden edemeyeceğim. Okullarımızda okutulan hukuk, iktisat, tıp vb. kitaplarının büyük çoğunluğu ne çekilmez, ne dayanılmaz, ne takur tukur şeylerdir... Şaka götürü yanı yoktur işin! Sonunda üniversitelerimize "Türkçe dersi" koymak zorunda kalmadık mı? Oysa, öğrencilerimizin "ana sütü" gibi, "ses bayrağı" olan dilimizi doğru, düzgün ve güzel konuşabilmeleri, okuyup yazabilmeleri için "hocaları"nın konuşmalarını dinlemeleri, yazdıklarını okumaları yeterli olmamalı mıydı? Gelin de burada, siz siz olun da Yunus Emre'yi anmayın:
"İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır"
Biliyorum, biz uzun süre bilimi büyük ozanımız Fuzuli gibi anladık:
"İlim kesbiyle paye-i rifat
Aşk imiş her ne var âlemde
Arzu-yu muhal imiş ancak
İlim bir kıylükal imiş ancak"
Oldu olacak, yukarıdaki sözleri bir de günümüz Türkçe'siyle dile getirelim:
"Bilim elde ederek yükseklere çıkmak,
Saçma bir istekmiş ancak
Dünyada ne varsa hep aşkmış
Bilim boş bir konuşmaymış ancak"
Hem bilim adamı, hem de romancı olan rahmetli arkadaşım Oğuz Atay, "Bir Bilim Adamının Romanı" / Mustafa İnan" adlı yapıtında şöyle anlatır:
"Mustafa İnan'ı bilmek zorundayız. Onu bütün yönleriyle anlamaya çalışmak, neyi yapabildiğini ve neyi yapamadığını ortaya koymak zorundayız. Bilim adamını bekleyen tehlikeleri açıkça görmek zorundayız.
'Ne yapalım?' diye ellerini açtı genç adam, 'Bir taşra kasabasından geliyoruz, her şeye korkarak yaklaşıyoruz. Mustafa İnan gibi örneklerden haberimiz olmuyor'. Profesör devam etti: 'Bir ülkümüz olsa bile önce karnımız doymalı arkadaş gibi ucuz felsefeye başvuruyoruz hemen'.
'Bu açlık korkusu iyi bir şey değil. Bir ruh hastalığı gibi insanın içini kemiren bir korku. Sonra bir şeyler yapıyor ve karnı doyuyor. Onlar için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ama çoğunlukla eski günlerin, soğuk öğrencilik yıllarının hayali içimize yerleşip kalıyor. Erdal İnönü'nün dediği gibi, her şeyden önce sanatçı olması gereken bilim adamları eski korkuları yüzünden renksiz, kokusuz bir kalabalık haline geliyorlar. Durmadan satın almaktan, yani elde etmekten, yani biriktirmekten ve satın alınabilecek şeylerden söz eden ruhsuz bir kalabalık sarıyor çevremizi. Nerde eski dalgın profesörler!'
Genç adama parmağını salladı: 'Ama sen böyle bir bilim adamı olmayacaksın değil mi?'
'Kim? Ben mi bilim adamı olacağım?' "
Bütün bilim adamlarımızın, öğrencilerimizin, özellikle öğretmenlerimizin okumalarını yürekten salık vereceğim bu romanda bir de Mustafa İnan'ın bir gözlemi ve özlemini anmadan edemeyeceğim:
"Evet başlangıç şartları önemlidir. İşte Oppenheimer'in her şey olması bekleniyormuş: Ressam, şair, müzisyen... Ama büyükbabadan bir maden miras kalıyor ve Oppenheimer onbir yaşında New York Mineroloji Klübüne üye yazılıyor. Sonra geniş bir kültür ediniyor. Eflâtun, Sofokles, Homeros okuyor. Fransızca şiir yazıyor (Ben de yazmak isterdim). Ne garip adam: Harvard'da okurken, hem matematikle hem de Dante ile ilgileniyor. Bir yandan felsefe öğreniyor, bir yandan Çince. Bu adam bizde yaşayan birine benziyor, ama kime? Durmadan yabancı dil öğreniyor: Almanca, Latince. Bu Alaman Yahudi göçmenin oğlu, ırkının evrensel özelliklerini sezmiş olmalı. Bunlar yetmiyormuş gibi, Sanskritçe, Çince ve Felemenk dilini de biliyor."
Söz hazır romandan açılmışken, başka tür bir örnek vermek isteyeceğim. Tarım mühendisi, romancı, sinemacı olan Alan Robbe-Grillet, Roman-manuel ya da manuel du roman (Elkitabı- roman ya da romanın elkitabı)'ında Fransızcada "zamanların" kullanılışını uyguluyor: "Djinn". Birleşik Amerika'da oldukça sık görülen bir şey bu: yazarlara "öğretici metinler" ısmarlamak. Doğrusu, yazarlar da bu tür ısmarlanan işlerin üstesinden geliyorlar. Bu tür denemeler, bir bakıma, bizde de olmuyor değil. Hukuk bilgini Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, bir bakıyorsunuz, Atatürk'ün Söylev'ini günümüz Türkçesiyle yeniden yazmış. Eee, ne de olsa eski ozan diyeceksiniz...
YALNIZLAŞTIRILAN İNSAN
Şimdi sıkı durun! Leonardo da Vinci'ye geliyoruz. Öğrenme tutkusuyla yanıp tutuşan, en karmaşık kişilikli insan, sanatçı, düşünür, ve bilim adamı olan Leonardo'nun işleri, çalışmaları saymakla bitmez. Hem sonra, onun kişiliğini ve yapıtlarını -nasılsa- TV'den izlediniz. Kaçırdınızsa, yazık! Mektuplar yağdırın TV'ye, bir daha göstersinler. Bu büyük düğümü attıktan sonra, yine çok yönlü, hem sanatçı, hem bilim adamı bir başka büyük kişiye geçelim.
"Rubai" türünün kurucusu sayılan büyük ozan Ömer Hayyam'ın üstelik büyük bir bilgin de olduğunu bilir miydiniz? Ben bilmezdim. Bu İranlı ozan ve bilgin (Nişabur 1044 - a.y. 1123/1136) neler nelerle uğraşmamış, kaç karpuzu sığdırmış koltuklarına: Dörtlüklerinden başka, mantık, felsefe, matematik, gökbilim konularında çalışmış, fizik, fizikötesi alanlarında da yapıtlar vermiş.
Ya Machiavelli'ye ne buyrulur? "Halklar, başkaları filozof olunca ya da filozoflar onlara başkanlık edince mutlu olacaklardır" diyen, "çağcıl yaşambilim"in kurucusu Nicolas Machiavelli (Floransa 1469 - 1597) kimlerin çağdaşı dersiniz? Erasmus'un, Leonardo da Vinci'nin, Mikelanj'ın. Tam kırk yapıt üretmiş bir yazar. Ozanlığını pek gözünüz tutmadı mı? Açın, anlatı yapıtlarını okuyun. Onlar da mı pek sarmadı? Ünlü "Adamotu" (Mandragore)nu seyredin. İtalyanların Moliére'i diyenler de var ona,
Machiavelli doğmadan az önce, bir parlak "yıldız" sönüyor yeryüzünde: Nguyen Trai (1382-1442). Bu Doğulu büyük asker, hem devlet adamı, hem filozof, hem de ozan. Çinli feodallere, Ming'lere karşı on yıl kurtuluş savaşında dövüştükten, ulusal bağımsızlık sağlandıktan sonra, bu büyük adam, asker/filozof/ozan köyüne çekilmiş, gözden düşmüş, çevrilen aşağılık dolaplar yüzünden ailesiyle birlikte, evet, evet, tüm ailesiyle ölüme yargılanmış. Bu büyük haksızlığa uğramış ozanı, bütün haksızlıklara karşı göğüs germiş insanlarla birlikte saygıyla analım ve yeniden yola koyulalım.
Yeni denizlere, yeni ufuklara yelken açmadan önce, şöyle bir ardımıza, uzaklara, epeyce uzaklara göz atarsak kimlerle karşılaşmayız: İşte Platon, işte Aristoteles, işte Parmenides, işte Empedokles, işte Lucretius Carus, işte yine Hegel... Bilimi, felsefeyi, sanatı, şiiri takmışlar kollarına, ellerinde kocaman ışıldaklar, aydınlatıyorlar yolumuzu, insanlığın yolunu...
Belki şaşacaksınız ama, kulağınıza fısıldayıvereyim. Yukarıda saydığım kişilerin hiçbiri TÜBİTAK'ta çalışmamıştır. Tutturmuş, gidiyoruz: Varsa TÜBİTAK, yoksa TÜBİTAK. Peki ama, niye toplumsal bilimler anlamında incelemeler, araştırmalar yapacak bir "Toplumsal Bilimler Ulusal Araştırma Merkezi"miz yok?! Başkalarının, yabancıların reçeteleri, toplumsal araştırmaları yetiyor da artıyor mu bizlere?...
Nobel bilim ödülü alan Jacques Monod, konserlerde viyolonsel çalan bir sanatçıdır da. Günümüzden, daha da ilginç bir başka örnek verelim. Bakın, hem filozof hem ozan, hem matematikçi/mimar ve müzikçi olan İannis Xenakis neler söylüyor, kendisiyle "yapılan bir konuşmada":
"Kişi birçok işi bir arada, aynı zamanda yapabilir. Şimdiye değin hiçbir toplumda denenmedi bu. Örneğin bir matematikçi kamu yönetimiyle, müzikle ya da mimarlıkla ya da başka şeylerle uğraşabilir... Her toplumun planlaması gelecek'e yöneliktir. Öyleyse, bütün bunların anlamı yoktur belki, günümüzdeki yapılar içinde ele alındığında. Bilim bu anlayışı söküp atabilir, geçmiş'i, şimdi'yi, gelecek'i tümüyle değişik bir biçimde görebilir. Bunun nasıl olacağı tasarlanamıyor bile. Gelecek diye adlandırdığımız şeyde, gerçekten geçmiş'te yaşıyoruz. Önce ve sonra BİR'den başka şey değil... İnsan 'Kozmik bir Kent'de birkaç 'işi' birlikte yapabilir. Bugünkü kentleşme anlayışımızda insan topluluktan yalıtılmış bir biçimde, yalnız yaşıyor. Kişi, işçi olunca, kentlerin dışında yaşayınca daha iyi anlıyor bunu: Alış-veriş yapılan bir merkez var, o kadar, başka bir şey yok. Öteki sınıfların, öbür kümelerin, toplumun başka görevlilerinin yaşamına karışmak, katılmak için kilometrelerce yol gitmek gerekiyor, kimse de bunu göze alamıyor. Üniversiteler için de aynı şey söylenebilir. Örneğin, 'Kampüs'ler de çok zararlı, onlar da birçok bakımdan kişileri yalıtıyor, yalnızlaştırıyor. Günümüzde yeryüzünün yüzeyi baş döndürücü bir hızla yok edilmekte. Ağaçlar, yeşillikler olmazsa, oksijen de olmaz, canlıların yaşamının boğulması, soluğunun kesilmesi olur bu..." (6).
Yerimiz elverse, çağdaş Fransız düşün yaşamına damgasını vurmuş Gaston Bachelard'dan, Türk düşün yaşamını derinden etkilemiş Ziya Gökalp'ten söz edebilirdik uzun uzun... Ne bileyim, bizde hem sanatla, hem bilimle uğraşan kişileri saymaya, anlamaya girişirdik, Nanterre Üniversitesi'nde matematik öğreten ozan Jacques Roubaud'ya da bir selâm uçururduk. "Tarih tiyatrodur" der, meskenlerin, kahramanların söylevlerinin ardındaki neden-sonuç ilişkilerini, her türlü çatışmaları gün ışığına çıkarmaya çabalardık. "Tek boyutlu insan" olmaktan sıyrılmaya çalışırdık. Yok canım, öyle büyük işlere sokmadık burnumuzu. Örneğin, iyi yurttaş nasıl olur, "örgensel aydın" kime derler, "eksiksiz, tam aydın", kısacası "tüm insan"a nasıl varılır? Bu ve benzeri sorunları, kıyısından bucağından eşelemeye... Sanat ile bilimin insan gerçeğinin değişik görünümleri olduğunu... Her ikisinin de yaşama sevincinden fışkırdığını, sevmek sevincinde tüttüğünü dile getirirdik.
T. S. Eliot'un dediği gibi:
"And the fire and the rose are one" (7) (Ateş gül, gül ateştir).
Yürekten bir dilekte bulunmama izin lûtfen: Bilim adamları sanata biraz daha çok eğilin, sanat adamları biraz daha çok yönelin bilime, n'olur!
_____________
(1) Macit Gökberk Armağanı, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1983, ss. 12-13.
(2) Latréamont (Isodora Ducasse), Les Chants de Maldoror, Poésise II, Librairie Générale Française, Paris, 1963, s. 436.
(3) Bertold Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon, Günebakan Yayınları, İstanbul, 1976, s. 113-162.
(4) Paul A. Samuelson, İktisat, Menteş Kitabevi, İstanbul, 1966, ss. 4-5.
(5) Ahmet Midhat, Ekonomi Politik, v.b., Kırkambar Matbaası, İstanbul, 1926.
(6) İannis Xenakis, La Revue Musicale, Double Numéro Spécial, ss. 265-266.
(7) Gaston Bachelard, La Flamme d'une chandelle, Presses Universitaires de France, Paris, 1961, s. 82.
Teoman Aktürel | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 90/15 - Şubat 1984
"Rubai" türünün kurucusu sayılan büyük ozan Ömer Hayyam'ın üstelik büyük bir bilgin de olduğunu bilir miydiniz? Ben bilmezdim. Bu İranlı ozan ve bilgin (Nişabur 1044 - a.y. 1123/1136) neler nelerle uğraşmamış, kaç karpuzu sığdırmış koltuklarına: Dörtlüklerinden başka, mantık, felsefe, matematik, gökbilim konularında çalışmış, fizik, fizikötesi alanlarında da yapıtlar vermiş.
Ya Machiavelli'ye ne buyrulur? "Halklar, başkaları filozof olunca ya da filozoflar onlara başkanlık edince mutlu olacaklardır" diyen, "çağcıl yaşambilim"in kurucusu Nicolas Machiavelli (Floransa 1469 - 1597) kimlerin çağdaşı dersiniz? Erasmus'un, Leonardo da Vinci'nin, Mikelanj'ın. Tam kırk yapıt üretmiş bir yazar. Ozanlığını pek gözünüz tutmadı mı? Açın, anlatı yapıtlarını okuyun. Onlar da mı pek sarmadı? Ünlü "Adamotu" (Mandragore)nu seyredin. İtalyanların Moliére'i diyenler de var ona,
Machiavelli doğmadan az önce, bir parlak "yıldız" sönüyor yeryüzünde: Nguyen Trai (1382-1442). Bu Doğulu büyük asker, hem devlet adamı, hem filozof, hem de ozan. Çinli feodallere, Ming'lere karşı on yıl kurtuluş savaşında dövüştükten, ulusal bağımsızlık sağlandıktan sonra, bu büyük adam, asker/filozof/ozan köyüne çekilmiş, gözden düşmüş, çevrilen aşağılık dolaplar yüzünden ailesiyle birlikte, evet, evet, tüm ailesiyle ölüme yargılanmış. Bu büyük haksızlığa uğramış ozanı, bütün haksızlıklara karşı göğüs germiş insanlarla birlikte saygıyla analım ve yeniden yola koyulalım.
Yeni denizlere, yeni ufuklara yelken açmadan önce, şöyle bir ardımıza, uzaklara, epeyce uzaklara göz atarsak kimlerle karşılaşmayız: İşte Platon, işte Aristoteles, işte Parmenides, işte Empedokles, işte Lucretius Carus, işte yine Hegel... Bilimi, felsefeyi, sanatı, şiiri takmışlar kollarına, ellerinde kocaman ışıldaklar, aydınlatıyorlar yolumuzu, insanlığın yolunu...
Belki şaşacaksınız ama, kulağınıza fısıldayıvereyim. Yukarıda saydığım kişilerin hiçbiri TÜBİTAK'ta çalışmamıştır. Tutturmuş, gidiyoruz: Varsa TÜBİTAK, yoksa TÜBİTAK. Peki ama, niye toplumsal bilimler anlamında incelemeler, araştırmalar yapacak bir "Toplumsal Bilimler Ulusal Araştırma Merkezi"miz yok?! Başkalarının, yabancıların reçeteleri, toplumsal araştırmaları yetiyor da artıyor mu bizlere?...
Nobel bilim ödülü alan Jacques Monod, konserlerde viyolonsel çalan bir sanatçıdır da. Günümüzden, daha da ilginç bir başka örnek verelim. Bakın, hem filozof hem ozan, hem matematikçi/mimar ve müzikçi olan İannis Xenakis neler söylüyor, kendisiyle "yapılan bir konuşmada":
"Kişi birçok işi bir arada, aynı zamanda yapabilir. Şimdiye değin hiçbir toplumda denenmedi bu. Örneğin bir matematikçi kamu yönetimiyle, müzikle ya da mimarlıkla ya da başka şeylerle uğraşabilir... Her toplumun planlaması gelecek'e yöneliktir. Öyleyse, bütün bunların anlamı yoktur belki, günümüzdeki yapılar içinde ele alındığında. Bilim bu anlayışı söküp atabilir, geçmiş'i, şimdi'yi, gelecek'i tümüyle değişik bir biçimde görebilir. Bunun nasıl olacağı tasarlanamıyor bile. Gelecek diye adlandırdığımız şeyde, gerçekten geçmiş'te yaşıyoruz. Önce ve sonra BİR'den başka şey değil... İnsan 'Kozmik bir Kent'de birkaç 'işi' birlikte yapabilir. Bugünkü kentleşme anlayışımızda insan topluluktan yalıtılmış bir biçimde, yalnız yaşıyor. Kişi, işçi olunca, kentlerin dışında yaşayınca daha iyi anlıyor bunu: Alış-veriş yapılan bir merkez var, o kadar, başka bir şey yok. Öteki sınıfların, öbür kümelerin, toplumun başka görevlilerinin yaşamına karışmak, katılmak için kilometrelerce yol gitmek gerekiyor, kimse de bunu göze alamıyor. Üniversiteler için de aynı şey söylenebilir. Örneğin, 'Kampüs'ler de çok zararlı, onlar da birçok bakımdan kişileri yalıtıyor, yalnızlaştırıyor. Günümüzde yeryüzünün yüzeyi baş döndürücü bir hızla yok edilmekte. Ağaçlar, yeşillikler olmazsa, oksijen de olmaz, canlıların yaşamının boğulması, soluğunun kesilmesi olur bu..." (6).
Yerimiz elverse, çağdaş Fransız düşün yaşamına damgasını vurmuş Gaston Bachelard'dan, Türk düşün yaşamını derinden etkilemiş Ziya Gökalp'ten söz edebilirdik uzun uzun... Ne bileyim, bizde hem sanatla, hem bilimle uğraşan kişileri saymaya, anlamaya girişirdik, Nanterre Üniversitesi'nde matematik öğreten ozan Jacques Roubaud'ya da bir selâm uçururduk. "Tarih tiyatrodur" der, meskenlerin, kahramanların söylevlerinin ardındaki neden-sonuç ilişkilerini, her türlü çatışmaları gün ışığına çıkarmaya çabalardık. "Tek boyutlu insan" olmaktan sıyrılmaya çalışırdık. Yok canım, öyle büyük işlere sokmadık burnumuzu. Örneğin, iyi yurttaş nasıl olur, "örgensel aydın" kime derler, "eksiksiz, tam aydın", kısacası "tüm insan"a nasıl varılır? Bu ve benzeri sorunları, kıyısından bucağından eşelemeye... Sanat ile bilimin insan gerçeğinin değişik görünümleri olduğunu... Her ikisinin de yaşama sevincinden fışkırdığını, sevmek sevincinde tüttüğünü dile getirirdik.
T. S. Eliot'un dediği gibi:
"And the fire and the rose are one" (7) (Ateş gül, gül ateştir).
Yürekten bir dilekte bulunmama izin lûtfen: Bilim adamları sanata biraz daha çok eğilin, sanat adamları biraz daha çok yönelin bilime, n'olur!
_____________
(1) Macit Gökberk Armağanı, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1983, ss. 12-13.
(2) Latréamont (Isodora Ducasse), Les Chants de Maldoror, Poésise II, Librairie Générale Française, Paris, 1963, s. 436.
(3) Bertold Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon, Günebakan Yayınları, İstanbul, 1976, s. 113-162.
(4) Paul A. Samuelson, İktisat, Menteş Kitabevi, İstanbul, 1966, ss. 4-5.
(5) Ahmet Midhat, Ekonomi Politik, v.b., Kırkambar Matbaası, İstanbul, 1926.
(6) İannis Xenakis, La Revue Musicale, Double Numéro Spécial, ss. 265-266.
(7) Gaston Bachelard, La Flamme d'une chandelle, Presses Universitaires de France, Paris, 1961, s. 82.
Teoman Aktürel | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 90/15 - Şubat 1984
