Sanat ve Bilim

Bilim ve sanat üzerine düşünceler


Aristoteles, insanda üç temel etkinlik bulur: Bilme etkinliği, eylem etkinliği ve yaratma etkinliği. Bu üç temel etkinliği yine üç bilgi türü araştırır: Bilmeyi teoretike, eylemi praktike ve yaratmayı poetike. Bilmeyi inceleyen teoretike, bilimsel bilgi ve felsefedir; eylemi inceleyen praktike ahlâktır, ethik'tir ve yaratmayı inceleyen poetike ise sanat felsefesidir, estetiktir. Bu üç bilgi türü de üç yeti ile ilgilidir. Teorik bilgi, akıl ile; pratik bilgi, istem(irade) ile ve poetik bilgi de duyarlılık ile ilgilidir.

Rönesansla birlikte yeni bir evren tablosu oluşmuş, yüzyıllarca bilgi değeri yadsınmış olan duygusallık bu tablo içinde onurlu bir yer almıştır.

Bu üç bilgi türü değer bakımından karşılaştırıldığında, en üstün değere, akla dayandığı ve açık-seçik bir bilgi olduğu için teorik bilginin; buna karşılık, en aşağı değere de, duyulara dayandığı ve bu nedenle açıklık-seçiklikten yoksun olduğu için, poetik bilginin sahip olduğu kabul edilir. Düşünce tarihinde, Platon'da kaynağını bulan böyle bir anlayış, tüm rasyonalist düşünür ve dönemlerde geçerliliğini korumuştur. Böyle bir anlayış, antagonist bir anlayış olup bu anlayış akıl ve duyarlılık karşıtlıklarından meydana gelir ve evreni, bu uzlaşmaz karşıtlıkların belirlediği bir 'karşıtlıklar' tablosu olarak düşünür.

Ancak, Rönesans'ta pozitiv doğa bilimlerinin kuruluşu ve yeni bir mantığın ortaya çıkışı ile bu evren tablosu değişir, yeni bir evren tablosu oluşur. Ve bu evren tablosu içinde, yüzyıllarca bilgi değeri yadsınmış olan duyusallık, onurlu ve hatta merkezi bir yer alır. Çünkü, başta fizik ve astronomi olduğu halde, bilimin konusu artık duyulur bilgidir, duygusallıktır. Böyle bir varlık anlayışı, sanat için de, poetik etkinlik için de yeni bir anlayışı beraberinde getirir. Sanat, artık dinsel bir gerçeklik içindeki geçerlik alanını genişleterek durağanlığından kurtulur, mitolojiden yaşam gerçekliğine kadar uzanan geniş bir eylem özgürlüğüne kavuşur. Böyle bir özgürlük ortamı içinde sanat giderek, bilimsel varlık tablosuna yaklaşır; sanat adamı da bir bilim adamı tavrı ile varlığa, nesneler dünyasına yaklaşır. Sanat adamı, tıpkı bilim adamı gibi, renk, perspektif araştırmalarına girer ve atölyeler birer laboratuvara dönüşürler.

Bilimin, duyu-bilgisi olarak kurulması, sanatın varlığa bir bilimsel tavırla yaklaşması bir yandan geleneksel akıl-duyarlık karşıtlığını bir uzlaşıma götürdüğü gibi, öbür yandan sanat ile bilim arasında da bir uzlaşım olanağı hazırlanmış olur. Özellikle 19. yüzyıla yaklaşıldığı zaman, bu durum daha belirginleşir. Çünkü 19. yüzyıl, modern fizik ve biyolojinin kurulduğu bir çağdır.

Geçen yüzyıldan beri fizik, bilimlerin kraliçesi sayılmış ve büyük saygınlık kazanmıştır. Fizik, gözlem ve deney yöntemi ile çalışmaktadır. Amacı, olayları, varlığı açıklamaktır. Ama, fizikçi olayları, varlığı nasıl açıklar? Açıklama olarak fizikçinin yaptığı şey, araştırdığı olaylar ile ilgili olarak 'hipotetik taslaklar'dır; teknik deyimi ile söylersek, 'modeller' ortaya koymaktır. Bir bilimsel modelden beklenen nitelik, onun yalınlığı, tutarlığı ve bu anlamındaki güzelliğidir.

Geçen yüzyıldan beri sanat, bilime dayanmaya, bilimsel araştırmalardan yararlanmaya çalışmıştır. Çünkü, bilim yapıtı ile sanat yapıtı arasında bir karşıtlık değil, tersine bir koşutluk vardır.

Öbür yandan aynı koşutluk içindeki sanata gelince: Geçen yüzyıldan, özellikle izlenimci sanat anlayışından beri sanat, bilime dayanmaya, bilimsel araştırmalardan yararlanmaya çalışmıştır. Doğal bir model'i ortaya koymak isteyen sanat, bu 'model'in sağlam ve inandırıcı olabilmesi için, gerçekliğin bilgisel ve bütünsel tanınmasına gereksinme duyar. Bir ressamın, bir fizikçi gibi, ışık ve renkler üzerine çalışması; bir romancı ya da bir oyun yazarının bir sosyolog gibi inceleme yapması bu nedenden ötürüdür. Bu arada izlenimci sanatçıların, çağın büyük fizikçileri Helmholtz ve Chevreul'nün renk araştırmalarına duyduğu ilgiyi, renk karşıtlığı ve özellikle aynı-zamanda -renk-karşıtlığı deneylerini incelemelerini ve bu deneyleri resim alanına aktarmaları girişimlerini anımsayalım. Buna göre, bilim yapıtı ile sanat yapıtı arasında bir karşıtlık değil, tersine bir koşutluk vardır. Şu farkla ki, bilimsel yapıtlar düşünsel-kavramsal nitelikte model'lerdir. Ama, her ikisinde de söz konusu olan, doğanın ve doğada meydana gelen olayların birer modeli olmalarıdır.

Sanat 'soyutlaşırken', aynı soyutlaşma sürecini bilimde de görürüz. Bu değirmenin ilkin hangisinde meydana geldiği önemli değildir. Önemli olan ikisinde de ortak bir soyutlaşma niteliğinin bulunmasıdır.

Aynı koşutluğu, çağdaş soyut sanat alanında da görmekteyiz. 20. yüzyılın daha başlarında sanat, doğadan ve nesnelerden uzaklaşır ve kendine özgü bir soyut biçimler dünyası kurarken, düşünsel etkinlik ve bilim de aynı koşutluk içine girer. Bunu başka türlü söylersek: Sanatta böyle temelden bir değişme meydana gelirken, yani sanat 'soyutlaşırken', aynı soyutlaşma sürecini bilimde de görürüz. Bu değişmenin ilkin hangisinde meydana geldiği sorusu bizim için önemli değildir. Önemli olan, her ikisinde de ortak bir soyutlaşma niteliğinin bulunmasıdır.

Çağdaş bilime baktığımız zaman, özellikle fizikte, fizik-evren tablosunda kökten değişmeler olduğunu görürüz. Bu değişmeler nelerdir?

"Çağın ilk on yılı içinde nesnelerin, nesnelere özgü katılığı ile ilgili tasavvuru değiştiren iki değişik buluş meydana gelir: Bunlar, atom çekirdeğini parçalama ve uzay-zaman kavramının bilime sokulması. Birincisi, madde kavramını enerji kavramı ile değiştirir. Nesnelere dayalı, geometrik-organik örneklerin yerini kuvvet alanları alır. İkincisi de, Rönesans'tan beri nesneleri içine soktuğumuz bizim statik ve perspektifli tasavvur tablomuzu yıkar ve onu dinamik ve perspektifsiz bir dünya tablosuna değiştirir. Ama, her ikisinde ortak olarak bulunan yan, daha en baştan bu tablonun ifadesi için ince cebirsel sayı ilgilerinin geometrinin nesnel yönden tasavvur edilebilen biçimlerinin yerini almasıdır." (İsmail Tunalı, Fesefenin Işığında Modern Resim, İst. 1983).

Nesnelere ait geometrik biçimlere oranla, cebirsel sayı ilgileri olarak düşünülen varlık, evren ve nesneler dünyası, evren tablosunun daha soyut olarak kavranması anlamına gelir. 

"Doğa biliminde yeni bir evren tablosu biçim kazanmaya başlar, tinsel yaşamdan çözünmüş olarak değil de, kendi alanında bu kuşatıcı tinsel olayı yansıtan doğa biliminde".

 Bu değişen dünya tablosunun en önemli niteliği, yukarıda işaret etmiş olduğumuz gibi klasik doğa bilimlerinin anladığı anlamda 'madde' kavramının değişmesidir. Madde, katılığı olan varlık demektir. 

"Katılığı olan madde bugün çözümlenmiştir, 'maddilik' artık mevcut değildir. Bizim 'madde' dediğimiz şey, 'kuvvet alanları'dır, birbirini izleyen olaylar değil, bir bütüne ait olaylardır, sürekli biçim alan bir değişmenin dinamik yapısıdır. Bugün fizikte artık klasik fiziğin anladığı anlamda katılığı içeren bir madde kavramı yoktur; sürekli değişen ve bu değişmeler içinde sürekli biçimler alan 'yapı-tasavvuru' vardır."

Çağdaş doğa biliminde bir başka önemli değişiklik de 'zaman' kavramında meydana gelir. Bugün artık zaman deyince, geçmiş, şimdi, gelecek gibi bölümlü bir zaman tasavvurunu anlamıyoruz. 

"Fizikte gelişen yeni zaman kavramı, geleceğin asıl etkili bir 'şimdi' olduğunu söyler. 'Gelecek' şimdi başlar. Bu, fiziğin ortaya koyduğu bir yasadır. Buna göre, artık 'gelecek' perspektifinden görülen bir 'zaman' yoktur, tersine her ikisi de (gelecek ve geçmiş) 'şimdi'nin merkezi içinde vardır. Şimdi olarak 'eş-zamanlılık' vardır".

Madde ve zaman kavramlarında meydana gelen bu değişmeler, kendiliğinden bir dünya-tablosu değişikliğine götürür. Bu yeni dünya-tablosu, artık, klasik fiziğin yüzyıllardır çizdiği dünya-tablosundan farklıdır. Bu farklılık, özellikle eski dünya-tablosunun somut olmasına karşılık, yeni fiziğin dünya-tablosunun soyut niteliğinde kendini gösterir. Bunun için artık, dünya deyince, belli ilgiler içinde bulunan somut bir varlık anlaşılmaz. Bu anlamda artık "hiçbir dünya mevcut değildir, tersine birbiriyle ilgi içinde bulunan ve böylece de geometrinin kurduğu bir ilgiler bütününü oluşturan bir 'dünyalar-bütünlüğü' vardır"

Şimdiye kadar madde, nesne dediğimiz ve belli bir süreklilik yüklediğimiz evren, şimdi birden değişir, sürekli bir değişim içinde kuvvet noktalarının meydana getirdiği soyut-aritmetik bir evren tablosu olur. Böyle bir evren tablosu, özellikle relativite fiziğinde ve atom fiziğinde en belirgin niteliğini elde eder. Her iki fizik-evren tablosu da, evreni soyutlaştırmayı en son sınırına kadar götürüyor. Bugün fiziğin aldığı 'matematik-fizik' adı da bunun yine en somut örneği oluyor.

Günümüzde modern sanat, çağına ve çağının bilimsel evren tablosuna uyar. Bu uygunluk her ikisinin de soyutlamaya dayanmasından ileri gelir.

Şimdi, çağdaş sanatı böyle bir soyut evren tablosu ile ilgi içine koyar ve onları karşılaştırırsak, çağdaş sanatın böyle bir evren tablosuna uygun bir tavır alacağı kolayca anlaşılabilir. 

"Modern sanatın çabasının bu yeni fizik tabloya biçim vermeye çalıştığını, uzay görüşlerini ve hareket evrelerini resim alanı içinde kavurmaya çalıştığını düşünelim. Burada dikkat edilecek nokta, dünya uzayına uygun tavır almanın bir ödev gibi ciddiye alınmasıdır... Gerçekten de, dünyanın bu fizik çehresinden doğan modern sanatın bu ödevi yerine getirdiğini görüyoruz".

 Buna göre, modern sanat, soyut sanat, çağına ve çağının bilimsel evren tablosuna uyar. Bu uygunluk, her ikisinin de soyutlamaya dayanmalarından ileri gelir. 

"Doğa bilimlerinde meydana gelen değişmeler, sanatta da elbette eski biçimleri parçalayıp atacak ve sanatçıyı yeni biçim vermelere götürecekti" (Aynı eser).

Doğa bilimlerinde teorik alanda meydana gelen bu kökten değişmeler, sanata da yansıyarak soyut sanatın biçim dünyasını etkiler. Bilimlerdeki soyutlaşma sanattaki soyutlaşmayı meydana getirir. Buradan gerek bilim ve gerekse sanatın ortak evren tablosu oluşur: Soyut bir evren tablosu.



İsmail Tunalı | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 90/15 - Şubat 1984
_________________________________________________________



Sanat / bilim ilişkileri arasından esintiler


Gerçekte bilimsel incelemenin en önemli koşulu, tarihsel temel bağlantıyı unutmamak; her sorunu şöyle tasarlamak: Herhangi bir olgu tarihte nasıl ortaya çıkmış, gelişiminin belli başlı evreleri neler; bu gelişim açısından o olgunun günümüzde nasıl olduğunu görmektir.

Bu yazımın amacı ne bilimsel bir inceleme yapmak, ne de sanat/bilim ilişkilerinin tarih boyunca evrimini sergilemek: Ordan burdan, türlü dönemlerden esintilere kapılıp koyvermek kendimi...

"Macit Gökberk Armağanı"nda (1) Türk Dil Kurumu şöyle bir soru yöneltmişti Macit Gökberk'e:

Türk Dil Kurumu: Bugün Batı'da, belli bir akımın gitgide egemen olduğunu görüyoruz. Bu akım bize de yansımış durumda. Bu anlayış, felsefeye kesinlikle karşı bir tutum bir tutum içinde. Bu okul içinde yer alan düşünürler, daha çok dil analizine, çözümlemesine yöneliyorlar ve felsefeyi adeta dışarıda bırakıyorlar. Bu akım konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Macit Gökberk: Efendim, günümüzün bir özelliği, teknolojik bir dönem oluşu. Teknolojik dönem de, pozitivist bir düşünceyi ister istemez gerektiriyor. Pozitivist demek de, adı üstünde, ancak duyularımıza konu olan olguların bilgileriyle yetinmek, bunların dışına çıkmamak demektir. Böyle bir anlayışta da, tabiî felsefenin pek yeri olmuyor. Nitekim Hegel'le birlikte, yani 1830'larda, bundan 150 yıl önce, spekülatif felsefenin, büyük sistemler felsefesinin sona ermesi de bir rastlantı değil. Çünkü 1830'lar aynı zamanda, bugünkü teknolojik çağın, dönemin, büyük bir hızla hazırlanmaya başladığı bir dönemdir. Demiryolları'nın Avrupa'ya döşenmeye başladığı bir dönemdir bu. Elektrikte, çeşitli bilgi kollarında, kimyada, fizikte büyük buluşların dönemidir. Böyle bir dönemde de artık Hegel'inki gibi, spekülatif bir felsefeye, yani ayaklarımızı bastığımız dünyadan kopuk bir felsefeye artık olanak kalmamıştır. Şimdi bu sürenin içindeyiz. İçinde yaşadığımız teknolojik çağ, felsefeye de belli bir tipte yansıtıyor kendini. Bu da, yalnızca mantıkla, matematik mantıkla, yani felsefenin ancak kıyı bucağındaki bir uzmanlıkla yetinen, belki de 'mühendis felsefeci' diyebileceğimiz bir tip. Felsefenin yüzyıllar içinde geçirdiği gelişimi hiç bilmeyen, tıpkı bir mühendisin, bir teknisyenin yaptığı gibi, felsefenin ancak bilgi ve mantıkla, matematik bir mantıkla işlenebilen bir bölümüyle uğraşan bir uzman tip bu. Bu da bir rastlantı değil; bu teknolojik dönem, felsefeden ancak bunu anlıyor ya da kendisinin felsefeye ilgisini ancak bu biçimde yansıtabiliyor, diyebiliriz."

Bu "teknikçi" görüş, anlayış öylesine ağırlığını duyurdu ki, sonunda Stalin de yazarları "insan ruhlarının mühendisleri" olarak tanımlamaktan kendini alıkoyamaz bir türlü. Oysa dünyamız ne bir "yapı", ne de bir "makine"dir. "Teknodemokrasi"yle de toplumlar mutluluğa kavuşamazlar.

Gerçi ozanlar sırasında filozoflardan daha filozofturlar, ama bakın geçen yüzyılda yaşamış büyük bir yenilikçi ozan Isodore Ducasse (Montevideo 1846 - Paris 1870) ne diyor felsefe konusunda: 

"Şiir üstüne yargılar, şiirden daha değerlidir. Bu yargılar şiirin felsefesidir. Böyle anlaşılan felsefe sarıp sarmalar şiiri. Şiir felsefeden yoksun kalamaz. Felsefe şiirden yoksun kalabilir" (2).

Bana sorarsanız, ne şiir felsefeden, ne de felsefe şiirden yoksun kalsın, derim: Her ikisi el ele, kol kola, iç içe, sarmaş dolaş sürüp gitsin...

Fransız filozofu Louis Althusser'in ileri sürdüğü bir sava göre:

"Her bilimsel büyük buluş felsefede büyük bir dönüşüme yol açar. Büyük bilimsel anakaraları ortaya koyan bilimsel buluşlar felsefe tarihi dönemlerinin büyük 'tarihlerini' düşürür:
  1. anakara (Matematikçiler): Felsefenin doğuşu. Platon.
  2. anakara (Fizik): Felsefenin derin dönüşümü. Descartes
  3. büyük anakara (Tarih, Marx): Feurbach üstüne XI. Sav'ın bildirdiği felsefede devrim. Klâsik felsefenin sonu, dünyanın yorumu değil, dünyanın dönüşümü.
     ...Hegel ile birlikte denebilir ki: Felsefe her zaman iş işten geçtikten sonra gelir. Felsefe her zaman gecikir. Felsefe her zaman sonra yapılır."


BİLİM VE TİYATRO


Sanki bu savımı kanıtlamak, doğrulamak istercesine, Althusser, Milano'nun "Piccolo Teatro"su 1962'de Paris'te, Teéâtre des Nations'da Bertolazzi ve Brecht'ten oyunlar sunduğunda kaleme ya da yazı makinesine sarılır, enine, boyuna, derinliğine bir inceleme döktürür... Bizim felsefecilerden geçtik, ama eskiden Anayasa Profesörü Bahri Savcı düzenli tiyatro eleştirileri yazardı. İlber Ortaylı da yolu düştükçe, gönlü çektikçe tiyatro gösterileri üstüne sıcağı sıcağına yazılar döşenirdi...

Söz tiyatrodan açılmışken, çağımızın en büyük "tiyatrocu"sunun, Bertolt Brecht'in "Tiyatro ve Bilim" yazısından bir iki parçayı aktarıvereyim:

"Çağımızın bilimini yerinde kullanırsak, sanata, hele tiyatroya çok yararlı olabileceğini anlatmaya çalıştığımda, omuz silktiler. Sanatın da, bilimin de çok önemli olduğunu, ama insan uğraşları arasında ayrı ayrı yerleri olduğunu ileri sürdüler. Bilimle sanatın korkunç denecek bir ortaklaşması vardır oysa. Bu iki alanın, bu iki kolun değişik etkileri vardır, tamam. Ama ben sanatçı olarak bilimden yararlanmadan bir adım atamam. Bu sözlerim birçok kişiyi ürkütecek, bir sürü insan da yaptığım işlere kuşkuyla bakacaklar, biliyorum. Alıştıkları bir şey vardır. Söz gelimi: onlara sorarsanız, ozanlar doğaüstü yaratıklardır. Başkalarının güçlükle görebildiklerini ozanlar  -Tanrıl bir sezgiyle-  şıp diye anlayıverirler. Bu türlü yüce yaratıklardan olmadığımı benimsemek ağırıma gidiyor ama, ne yaparsınız ki, onlar gibi değilim ben. Bilimle boş vakitlerimde, ne bileyim, hani yalnızca meraklı bir şeyle ilgilenir gibi uğraşmadığımı da söylemek zorundayım..."

Goethe'nin de, Schiller'in de bilimle ilgilendiklerini, ama uğraşları yönünden bilimi ciddiye almadıklarını, yalnızca merak etmekle yetindiklerini belirttikten sonra, şöyle diyor Brecht:

"Suçlamıyorum onları. Şiirleri için gerekliydi bu merakları, ama ben yetinemem merak etmekle, ben dört elle sarılmak zorundayım bilime. Bilimle işbirliği yapabilirsem çalışabilirim. Bilgilerinin yeterli olmadığına inandığımız sanatçıları beğenmiyorum, küçümsüyorum onları...
...Diyelim ki, ulusların yazgılarını etkileyecek büyük tutkulardan söz açılması gerekiyor. Günümüzün büyük tutkusu 'iktidar' olduğuna göre, oyun yazarı içinden gelen itkiyle kahramanını baş yapmak ister. Ama o zaman, çevresinde çapraşık dolapların nasıl döndüğünü, neler gerektiğini nasıl anlayacaktır. Oyun yazarının kahramanı politikacıysa, yazarın politikayı çok iyi bilmesi gerekmez mi? Yoo politikacı değil de, bir iş adamıysa, işlerin günümüzde nasıl çekilip çevrildiğini, döndürüldüğünü bilmeksizin yazabilir mi? Hele birtakım yazarlar tek kişiyle de yetinmiyorlar, düpedüz politika ya da iş yaşamını ele almaya kalkıyorlar! Ne biliyorlar ki, ne yazacaklar? Gözlerini açıp baksınlar, öğrenirler, diyeceksiniz... Bakmasını bilseler, gene bir şeydir onlar için, ama bilmiyorlar; yarım yamalak bilgileriyle, bilgiçlik taslıyorlar anca!"

Bilime, bilimle sanatının işbirliğine bunca önem, değer veren Brecht, biliyorsunuz, kendini Einstein ile bir tutmuştur ve tiyatro anlayışını nasıl bilimsel temellere oturttuğunu açıklamak için üşenmemiş, "Tiyatro İçin Küçük Organon(Araç)"u ortaya koymuştur. İşte bu incelemesinin, bir bakıma bildirisinin "prolog"unda, bilim estetiğinden söz açar Brecht:

"Kaldı ki, bugün pozitif bilimlerin estetiğinden bile söz edilebilir. Galile, belli formüllerin inceliğinden(zarafetinden) ve deneylerin mantığından söz eder. Einstein, güzellik duygusuna bilimsel buluşların yapılmasını sağlama açısından bir işlev tanır. Atom fizikçisi R. Oppenheimer ise 'kendine özgü bir güzelliği olan ve insanın yeryüzündeki durumuna yakışır görünen' bilimsel tutumu över.

Bu durumda gelin çoğunluğu mutsuz kılma pahasına 'zevk verici' olanın alanından göçme yolundaki niyetimizi geri alalım ve çoğunluğu daha da hoşnutsuz kılma pahasına, bundan böyle bu alana iyice yerleşmek niyetinde olduğumuzu açıklayalım. Estetiğin gereğine uyarak, tiyatroyu insanları eğlendiren bir yer olarak ele alalım ve bize seslenebilen eğlence türünün hangisi olduğunu araştıralım!"

Brecht bu araştırmalarının sonlarına doğru da şunu iyice vurgulamaktan geri kalmıyor:

"Bilimsel çağın tiyatrosu diyalektiği bir eğlence kaynağına dönüştürebilecek güçtedir. Mantıksal bir çizginin doğrultusunda ya da ansızın oluşan gelişmenin, değişken konumların, çelişkilerin ve benzerlerinin şaşırtıları insanların, nesnelerin, ve süreçlerin canlılığının verdiği zevkin düzeyini yükseltir.

Bütün sanatlar, hepsinin en büyüğü olan yaşama sanatına katkıda bulunur" (3)

Yaşama sanatının asal kaynağı da yaşama sevinci, sevme sevinci değil midir? İşte bilim ve sanat insanların ayakta kalabilmelerini, bakımlarını, gönençlerini, yaşamdan tad almalarını, sevinç duymalarını, mutlu olmalarını sağlamak için kesişiyor, sırasında kaynaşıyor ve insan onurunu yüceltiyor. Bilim ve sanat el ele insanları tek boyutlu olmaktan kurtarmak için didiniyor.

Yalnız Galile, Einstein, Oppenheimer değil, daha birçokları; örneğin, iktisatçı Paul A. Samuelson da bizde pek tutulan ve çok okunan "İktisat" kitabında yer yer "güzellik"ten, estetikten söz açmadan edemez. Samuelson andığım kitabının "Giriş"inde güzellik ve yarardan söz ederken şunları belirtir:

"İktisat okumak için başka bir neden daha vardır. İktisat çok çekici bir konu olabilir. İki yüzyıldan beri aydınlar, iktisatta yaşamın en insancıl ilgisini bulmuşlardır. Öte yandan iktisat ilkelerinde Euclid geometrisinin mantıksal güzelliğinin bir parçasını bulmak olasıdır. Kuantum fiziğinin güzelliğine varabilmek için, önce ileri matematik tekniklerini öğrenmek gereklidir, ama ekonomik çözümlemenin estetik yapısını duyumsamak için mantığı sevmeniz ve bu çeşit zihinsel denemelerin, dünyanın milyarlarca insanı için ölüm kalım sorunu olduğunu değerlendirme yeteneğine sahip olmanız yeterlidir" (4).


BİLİM VE EDEBİYAT


Romancı olarak tanınan Ahmet Midhat Efendi'nin (1844-1912) üstelik iktisatçı da olduğunu bilir miydiniz? Ben bunu arkadaşım öğretim görevlisi Kadir Yerci'den öğrenince doğrusu çok sevindim. Evet, Ahmet Midhat Efendi'nin "Ekonomi Politik" ve "Teşrik-i Mesai, Taksim-i Mesai" adlı iki incelemesi, yapıtı varmış (5). Şimdilerde bizim iktisatçılar da (kime özenmekten?) sanata, yazına ilgi duymaya başladılar ve çalışmalarını dizelerle bezemeye koyuldular. Ne sevindirici bir şey! Örneğin, Prof. Dr. Yakup Kepenek "Gelişimi, Üretim Yapısı ve Sorunlarıyla Türkiye Ekonomisi" adlı yapıtında kesim, bölüm başlarına daha çok ozanlardan dizeler, ikilikler vb. serpiştirmiş. Bence, çok iyi etmiş. Sırası gelmişken, değinmeden edemeyeceğim. Okullarımızda okutulan hukuk, iktisat, tıp vb. kitaplarının büyük çoğunluğu ne çekilmez, ne dayanılmaz, ne takur tukur şeylerdir... Şaka götürü yanı yoktur işin! Sonunda üniversitelerimize "Türkçe dersi" koymak zorunda kalmadık mı? Oysa, öğrencilerimizin "ana sütü" gibi, "ses bayrağı" olan dilimizi doğru, düzgün ve güzel konuşabilmeleri, okuyup yazabilmeleri için "hocaları"nın konuşmalarını dinlemeleri, yazdıklarını okumaları yeterli olmamalı mıydı? Gelin de burada, siz siz olun da Yunus Emre'yi anmayın:

"İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır"

Biliyorum, biz uzun süre bilimi büyük ozanımız Fuzuli gibi anladık:

"İlim kesbiyle paye-i rifat
Aşk imiş her ne var âlemde
Arzu-yu muhal imiş ancak
İlim bir kıylükal imiş ancak"

Oldu olacak, yukarıdaki sözleri bir de günümüz Türkçe'siyle dile getirelim:

"Bilim elde ederek yükseklere çıkmak,
Saçma bir istekmiş ancak
Dünyada ne varsa hep aşkmış
Bilim boş bir konuşmaymış ancak"

Hem bilim adamı, hem de romancı olan rahmetli arkadaşım Oğuz Atay, "Bir Bilim Adamının Romanı" / Mustafa İnan" adlı yapıtında şöyle anlatır:

"Mustafa İnan'ı bilmek zorundayız. Onu bütün yönleriyle anlamaya çalışmak, neyi yapabildiğini ve neyi yapamadığını ortaya koymak zorundayız. Bilim adamını bekleyen tehlikeleri açıkça görmek zorundayız.

'Ne yapalım?' diye ellerini açtı genç adam, 'Bir taşra kasabasından geliyoruz, her şeye korkarak yaklaşıyoruz. Mustafa İnan gibi örneklerden haberimiz olmuyor'. Profesör devam etti: 'Bir ülkümüz olsa bile önce karnımız doymalı arkadaş gibi ucuz felsefeye başvuruyoruz hemen'.

'Bu açlık korkusu iyi bir şey değil. Bir ruh hastalığı gibi insanın içini kemiren bir korku. Sonra bir şeyler yapıyor ve karnı doyuyor. Onlar için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ama çoğunlukla eski günlerin, soğuk öğrencilik yıllarının hayali içimize yerleşip kalıyor. Erdal İnönü'nün dediği gibi, her şeyden önce sanatçı olması gereken bilim adamları eski korkuları yüzünden renksiz, kokusuz bir kalabalık haline geliyorlar. Durmadan satın almaktan, yani elde etmekten, yani biriktirmekten ve satın alınabilecek şeylerden söz eden ruhsuz bir kalabalık sarıyor çevremizi. Nerde eski dalgın profesörler!'

 Genç adama parmağını salladı: 'Ama sen böyle bir bilim adamı olmayacaksın değil mi?'

'Kim? Ben mi bilim adamı olacağım?' "

Bütün bilim adamlarımızın, öğrencilerimizin, özellikle öğretmenlerimizin okumalarını yürekten salık vereceğim bu romanda bir de Mustafa İnan'ın bir gözlemi ve özlemini anmadan edemeyeceğim:

"Evet başlangıç şartları önemlidir. İşte Oppenheimer'in her şey olması bekleniyormuş: Ressam, şair, müzisyen... Ama büyükbabadan bir maden miras kalıyor ve Oppenheimer onbir yaşında New York Mineroloji Klübüne üye yazılıyor. Sonra geniş bir kültür ediniyor. Eflâtun, Sofokles, Homeros okuyor. Fransızca şiir yazıyor (Ben de yazmak isterdim). Ne garip adam: Harvard'da okurken, hem matematikle hem de Dante ile ilgileniyor. Bir yandan felsefe öğreniyor, bir yandan Çince. Bu adam bizde yaşayan birine benziyor, ama kime? Durmadan yabancı dil öğreniyor: Almanca, Latince. Bu Alaman Yahudi göçmenin oğlu, ırkının evrensel özelliklerini sezmiş olmalı. Bunlar yetmiyormuş gibi, Sanskritçe, Çince ve Felemenk dilini de biliyor."

Söz hazır romandan açılmışken, başka tür bir örnek vermek isteyeceğim. Tarım mühendisi, romancı, sinemacı olan Alan Robbe-Grillet, Roman-manuel ya da manuel du roman (Elkitabı- roman ya da romanın elkitabı)'ında Fransızcada "zamanların" kullanılışını uyguluyor: "Djinn". Birleşik Amerika'da oldukça sık görülen bir şey bu: yazarlara "öğretici metinler" ısmarlamak. Doğrusu, yazarlar da bu tür ısmarlanan işlerin üstesinden geliyorlar. Bu tür denemeler, bir bakıma, bizde de olmuyor değil. Hukuk bilgini Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, bir bakıyorsunuz, Atatürk'ün Söylev'ini günümüz Türkçesiyle yeniden yazmış. Eee, ne de olsa eski ozan diyeceksiniz...


YALNIZLAŞTIRILAN İNSAN


Şimdi sıkı durun! Leonardo da Vinci'ye geliyoruz. Öğrenme tutkusuyla yanıp tutuşan, en karmaşık kişilikli insan, sanatçı, düşünür, ve bilim adamı olan Leonardo'nun işleri, çalışmaları saymakla bitmez. Hem sonra, onun kişiliğini ve yapıtlarını  -nasılsa-  TV'den izlediniz. Kaçırdınızsa, yazık! Mektuplar yağdırın TV'ye, bir daha göstersinler. Bu büyük düğümü attıktan sonra, yine çok yönlü, hem sanatçı, hem bilim adamı bir başka büyük kişiye geçelim.

"Rubai" türünün kurucusu sayılan büyük ozan Ömer Hayyam'ın üstelik büyük bir bilgin de olduğunu bilir miydiniz? Ben bilmezdim. Bu İranlı ozan ve bilgin (Nişabur 1044 - a.y. 1123/1136) neler nelerle uğraşmamış, kaç karpuzu sığdırmış koltuklarına: Dörtlüklerinden başka, mantık, felsefe, matematik, gökbilim konularında çalışmış, fizik, fizikötesi alanlarında da yapıtlar vermiş.

Ya Machiavelli'ye ne buyrulur? "Halklar, başkaları filozof olunca ya da filozoflar onlara başkanlık edince mutlu olacaklardır" diyen, "çağcıl yaşambilim"in kurucusu Nicolas Machiavelli (Floransa 1469 - 1597) kimlerin çağdaşı dersiniz? Erasmus'un, Leonardo da Vinci'nin, Mikelanj'ın. Tam kırk yapıt üretmiş bir yazar. Ozanlığını pek gözünüz tutmadı mı? Açın, anlatı yapıtlarını okuyun. Onlar da mı pek sarmadı? Ünlü "Adamotu" (Mandragore)nu seyredin. İtalyanların Moliére'i diyenler de var ona,

Machiavelli doğmadan az önce, bir parlak "yıldız" sönüyor yeryüzünde: Nguyen Trai (1382-1442). Bu Doğulu büyük asker, hem devlet adamı, hem filozof, hem de ozan. Çinli feodallere, Ming'lere karşı on yıl kurtuluş savaşında dövüştükten, ulusal bağımsızlık sağlandıktan sonra, bu büyük adam, asker/filozof/ozan köyüne çekilmiş, gözden düşmüş, çevrilen aşağılık dolaplar yüzünden ailesiyle birlikte, evet, evet, tüm ailesiyle ölüme yargılanmış. Bu büyük haksızlığa uğramış ozanı, bütün haksızlıklara karşı göğüs germiş insanlarla birlikte saygıyla analım ve yeniden yola koyulalım.

Yeni denizlere, yeni ufuklara yelken açmadan önce, şöyle bir ardımıza, uzaklara, epeyce uzaklara göz atarsak kimlerle karşılaşmayız: İşte Platon, işte Aristoteles, işte Parmenides, işte Empedokles, işte Lucretius Carus, işte yine Hegel... Bilimi, felsefeyi, sanatı, şiiri takmışlar kollarına, ellerinde kocaman ışıldaklar, aydınlatıyorlar yolumuzu, insanlığın yolunu...

Belki şaşacaksınız ama, kulağınıza fısıldayıvereyim. Yukarıda saydığım kişilerin hiçbiri TÜBİTAK'ta çalışmamıştır. Tutturmuş, gidiyoruz: Varsa TÜBİTAK, yoksa TÜBİTAK. Peki ama, niye toplumsal bilimler anlamında incelemeler, araştırmalar yapacak bir "Toplumsal Bilimler Ulusal Araştırma Merkezi"miz yok?! Başkalarının, yabancıların reçeteleri, toplumsal araştırmaları yetiyor da artıyor mu bizlere?...

Nobel bilim ödülü alan Jacques Monod, konserlerde viyolonsel çalan bir sanatçıdır da. Günümüzden, daha da ilginç bir başka örnek verelim. Bakın, hem filozof hem ozan, hem matematikçi/mimar ve müzikçi olan İannis Xenakis neler söylüyor, kendisiyle "yapılan bir konuşmada":

"Kişi birçok işi bir arada, aynı zamanda yapabilir. Şimdiye değin hiçbir toplumda denenmedi bu. Örneğin bir matematikçi kamu yönetimiyle, müzikle ya da mimarlıkla ya da başka şeylerle uğraşabilir... Her toplumun planlaması gelecek'e yöneliktir. Öyleyse, bütün bunların anlamı yoktur belki, günümüzdeki yapılar içinde ele alındığında. Bilim bu anlayışı söküp atabilir, geçmiş'i, şimdi'yi, gelecek'i tümüyle değişik bir biçimde görebilir. Bunun nasıl olacağı tasarlanamıyor bile. Gelecek diye adlandırdığımız şeyde, gerçekten geçmiş'te yaşıyoruz. Önce ve sonra BİR'den başka şey değil... İnsan 'Kozmik bir Kent'de birkaç 'işi' birlikte yapabilir. Bugünkü kentleşme anlayışımızda insan topluluktan yalıtılmış bir biçimde, yalnız yaşıyor. Kişi, işçi olunca, kentlerin dışında yaşayınca daha iyi anlıyor bunu: Alış-veriş yapılan bir merkez var, o kadar, başka bir şey yok. Öteki sınıfların, öbür kümelerin, toplumun başka görevlilerinin yaşamına karışmak, katılmak için kilometrelerce yol gitmek gerekiyor, kimse de bunu göze alamıyor. Üniversiteler için de aynı şey söylenebilir. Örneğin, 'Kampüs'ler de çok zararlı, onlar da birçok bakımdan kişileri yalıtıyor, yalnızlaştırıyor. Günümüzde yeryüzünün yüzeyi baş döndürücü bir hızla yok edilmekte. Ağaçlar, yeşillikler olmazsa, oksijen de olmaz, canlıların yaşamının boğulması, soluğunun kesilmesi olur bu..." (6).

Yerimiz elverse, çağdaş Fransız düşün yaşamına damgasını vurmuş Gaston Bachelard'dan, Türk düşün yaşamını derinden etkilemiş Ziya Gökalp'ten söz edebilirdik uzun uzun... Ne bileyim, bizde hem sanatla, hem bilimle uğraşan kişileri saymaya, anlamaya girişirdik, Nanterre Üniversitesi'nde matematik öğreten ozan Jacques Roubaud'ya da bir selâm uçururduk. "Tarih tiyatrodur" der, meskenlerin, kahramanların söylevlerinin ardındaki neden-sonuç ilişkilerini, her türlü çatışmaları gün ışığına çıkarmaya çabalardık. "Tek boyutlu insan" olmaktan sıyrılmaya çalışırdık. Yok canım, öyle büyük işlere sokmadık burnumuzu. Örneğin, iyi yurttaş nasıl olur, "örgensel aydın" kime derler, "eksiksiz, tam aydın", kısacası "tüm insan"a nasıl varılır? Bu ve benzeri sorunları, kıyısından bucağından eşelemeye... Sanat ile bilimin insan gerçeğinin değişik görünümleri olduğunu... Her ikisinin de yaşama sevincinden fışkırdığını, sevmek sevincinde tüttüğünü dile getirirdik.

T. S. Eliot'un dediği gibi:

"And the fire and the rose are one" (7) (Ateş gül, gül ateştir).

Yürekten bir dilekte bulunmama izin lûtfen: Bilim adamları sanata biraz daha çok eğilin, sanat adamları biraz daha çok yönelin bilime, n'olur!
_____________
(1) Macit Gökberk Armağanı, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1983, ss. 12-13.
(2) Latréamont (Isodora Ducasse), Les Chants de Maldoror, Poésise II, Librairie Générale Française, Paris, 1963, s. 436.
(3) Bertold Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon, Günebakan Yayınları, İstanbul, 1976, s. 113-162.
(4) Paul A. Samuelson, İktisat, Menteş Kitabevi, İstanbul, 1966, ss. 4-5.
(5) Ahmet Midhat, Ekonomi Politik, v.b., Kırkambar Matbaası, İstanbul, 1926.
(6) İannis Xenakis, La Revue Musicale, Double Numéro Spécial, ss. 265-266.
(7) Gaston Bachelard, La Flamme d'une chandelle, Presses Universitaires de France, Paris, 1961, s. 82.


Teoman Aktürel |  Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 90/15 - Şubat 1984

Down Sendromu

İlk kez 1866'da John Langdon Down tarafından tanımlanan Down sendromu, bireylerin bir yaşından fazla yaşayabildiği insanlardaki tek otozomal trizomi durumudur. Bu hastalık G grubu* kromozomlarından birisi olan kromozom 21'deki trizomi sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu durum Down sendromu veya trizomi 21 (47, +21) olarak da bilinir. Yaklaşık 800 canlı doğumda bir görülür.

 [*büyüklüğüne ve sentromerlerinin yerine göre insan otozomal kromozomları yedi gruba ayrılır: A(1-3), B(4-5), C(6-12), D(13-15), E(16-18), F(19-20) ve G(21-22).]

Sendrom olarak belirlenen durumlarda tipik olarak birçok fenotipik özellik bulunur, ancak genelde sendromu taşıyan bir birey bunların bir kısmını ifade eder. Down sendromuna ait 12-14 karakteristik özellik vardır ama her bir birey bu özelliklerin ortalama 6-8 tanesini gösterir. Bununla beraber bu kişilerin fiziksel görünüşü birbirine şaşırtıcı bir benzerlik gösterir. Bu benzerliğin çoğu gözlerin kenarındaki epikantik katlanma*dan, tipik düz yüz ve yuvarlak baştan kaynaklanır. Ayrıca tipik olarak boyları kısadır. Ağzın açık kalmasına neden olan çıkık-kırışık dil, kısa-geniş eller-avuç içi ve özgün parmak izine sahip olabilirler. Fiziksel, psikomotor ve zihinsel gelişimleri geri kalmıştır ve kasları zayıftır. 50'sine kadar yaşayabilen bireyler bulunmasına rağmen genelde yaşamları kısadır.

[*Epikantik katlanma veya epikantus; üst göz kapağının, burundan kaşın iç kısmına kadar uzanan deri katlanmasıdır. Gözün iç köşesini kaplar ve bunu göze yatay bir görünüm vererek aşağıya doğru uzatır. Down sendromunun yanısıra, epicanthus Asya toplumlarının çoğunun gözlerinde görülen yaygın ve normal bir durumdur.]

Down sendromlu çocuklar solunum yolu hastalıklarına ve kalp malformasyonlarına yatkındır. Lösemi bu çocuklarda normal populasyona göre yaklaşık 15 kez daha fazla görülür. Ancak, itinalı bakım ve tıbbi tedavi ile ömürleri önemli ölçüde uzatılabilir. Down sendromlu yetişkin bireylerin ölüm nedeni çoğunlukla Alzheimer hastalığıdır. Bu hastalık normal populasyona göre bu bireylerde daha erken ortaya çıkar.

Bu trizomik durumun kökeni, çoğunlukla kromozom 21'in mayoz sırasındaki "ayrılmama" (nondisjunction) durumudur. Homolog kromozom çiftleri anafaz I ya da II'de ayrılamaz ve sonuçta dişi ya da erkek eşey hücrelerinde n+1 kromozom yapısı oluşur. Down sendromuna neden olan bu hataların yaklaşık %75'i mayoz I'deki "ayrılmama" durumuna atfedilir. Normal bir eşey hücresi ile döllenme sonucu trizomik durum ortaya çıkar.

Kromozom analizleri ilave kromozomların anneden ya da babadan gelebileceğini göstermekle birlikte 47, +21 trizominin kaynağı %95 oranında yumurtadır. Babadan ve anneden gelen homologların açıklıkla ayırt edilmesine olanak sağlayan, polimorfik markerları içeren yöntemler geliştirilmeden önce, bu sonucu destekleyen daha dolaylı bulgular Down sendromlu çocukların annelerinin yaşlarından ortaya çıkarılmıştır. Annenin yaşı arttıkça, Down sendromlu çocuk doğumunun sıklığı hızla artmaktadır. Anne yaşı 30 iken 1000'de 1 olan risk, 40 yaşındakiler için 10 kez artarak 100'de 1'e ulaşmaktadır. Anne yaşı 45 iken bu oran 50'de 1'e yükselmektedir. Dikkat çekici bir istatistiksel veri de annenin doğum yapma yaşı 45'i aştığında Down sendromlu çocuk doğurma olasılığında önemli bir artış olduğudur. Bu istatistiksel verilere rağmen şunu da vurgulamak gerekir ki, 35 yaşın altındaki kadınlar daha çok doğum yaptıkları için genelde Down sendromlu çocuk doğumlarında annelerin %50'sinin yaşı 35'in altındadır.

Down sendromuna büyük bir olasılıkla 35 ile 45 yaşları arasındaki kadınlarda yumurta oluşumu sırasında kromozomların ayrılmaması neden oluyor gibi görünse de bunun nedeni kesin olarak açık değildir. Şöyle bir gözlem geçerli olabilir; insanların dişilerinde, bütün yumurtalarda mayoz, fetal gelişim sırasında başlatılır. Homologlar arasında sinaps oluşmuş ve rekombinasyon başlatılmıştır. Yumurta gelişimi mayoz I'de durdurulmuştur. Böylece bütün ilkin oositler doğumla birlikte oluşur. Şu halde, ergenlik çağında yumurtlama başladığında, her yumurtlama döngüsünde, bir yumurtada mayoz yeniden başlar ve mayoz II'ye doğru devam eder. Yumurtlamadan sonra bu işlem bir kez daha durdurulur ve döllenme gerçekleşene kadar tamamlanmaz.

Bu gelişmenin sonucunda; bir sonraki, bir öncekine göre mayoz I'de bir ay daha fazla süre geçirmektedir. Sonuç olarak, 30-40 yaşlarındaki kadınlar, 10 ya da 20 yıl öncesine göre daha yaşlı ve mayozda daha uzun süre kalmış yumurta üretmektedir. Ancak, yumurta yaşının, Down sendromuna yol açan, yüksek insidanstaki ayrılmamanın nedeni olduğu konusunda doğrudan bir kanıt yoktur.

Bu istatistikler kadının doğurganlık yaşının geç olması durumunda ailelerin ciddi sorunlarla karşılaşabileceğine işaret etmektedir. Bu yaşlardaki hamileliklerde genetik danışmanlık alınması önerilir. Genetik danışmanlık, aileleri, hasta çocuk sahibi olma olasılığı ve Down sendromu hakkında bilgilendirmektedir. Hasta çocukların bazılarının bakımı özel kurumlarda yapılabilmektedir, bununla birlikte, diğer bazı bireyler de onları cesaretlendiren ev ortamı ve özel eğitimden ise daha iyi yararlanmaktadır. Ayrıca, bu çocukların sevgi dolu oldukları da bilinmektedir.

Genetik danışman, fetal hücrelerin alınıp kültürünün yapıldığı doğum öncesi tanı yöntemini önerebilir. Örnekleme, amniyosentez denen işlemle; amniyotik sıvıdan ya da korionik villus örneklemesi (CVS) olarak bilinen yöntemle plasentanın korionundan alınan fetal hücreler ile yapılabilir. En yeni yaklaşım, fetal hücreleri doğrudan annenin dolaşımından elde etmektir. Başarılı biçimde uygulandığı takdirde cenin için en az risk taşıyan bu yöntem tercih edilir. Cenin hücreleri elde edildikten sonra sitogenetik analiz ile karyotip tayini yapılır. Cenine Down sendromu tanısı konursa, ailelerin bebeğin kürtajla alınması yönünde seçenekleri oluşmaktadır. Bu tabii ki zor bir karardır ve meselenin dini ve ahlaki yönleri bulunmaktadır.

Down sendromu, kromozom 21'de, annenin ya da babanın mayoz esnasında homolog kromozomlarında ayrılma olmaması gibi rastgele bir hata sonucu ortaya çıktığından, kalıtımsal olması beklenmez. Ancak, nadir de olsa ailesel vakalar vardır. Bunlara ailesel Down sendromu denir ve kromozom 21'de translokasyon sonucu bir tip kromozomal bozukluk olarak ortaya çıkar.

________

Ailesel Down Sendromu

1959'dan beri yürütülen araştırmalar sonucunda, insanlarda çeşitli translokasyonlar saptanmıştır. Yaygın tiplerden biri olan Robertsonian translokasyonu ya da sentrik füzyonda, homolog olmayan iki akrosentrik kromozomun (13, 14, 15, 21 ve 22) kısa kollarının en ucunda kırıklar oluşmaktadır. Küçük asentrik parçacıklar kaybolurken, büyük kromozomal segmentler sentromerik bölgelerinden kaynaşarak daha büyük yeni submetasentrik ya da metasentrik kromozom oluştururlar. Bunlar, insanlarda en sık rastlanan kromozomal yeniden düzenlenmelerdir.

Ailesel ya da kalıtsal Down sendromuna böyle bir translokasyon neden olmaktadır. Down sendromuna trizomi 21'in neden olduğu belirtilmişti. Trizomi 21, ebeveynlerden birinde, mayoz esnasında oluşan "ayrılmama" olayından kaynaklanmaktadır. Trizomi, Down sendromu vakalarının %95'inden sorumludur. Böyle durumlarda aynı ebeveynlerin ikinci bir Down sendromlu çocuğa sahip olma riski çok düşüktür. Ancak Down'lu çocuk sahibi olan ailelerin bir kısmında sendrom birkaç nesil yüksek sıklıkta görülür.

Bu nadir vakalardaki ebeveynlerin ve sonraki kuşakların sitogenetik analizleri ailesel Down sendromunun nedenine açıklık getirmektedir. Analizler, ebeveynlerden birinde 14/21 D/G translokasyonunun olduğunu ortaya koymaktadır. Ebeveynlerden birinde G-grubu kromozom 21'in büyük bir bölümü translokasyonla D-grubu kromozom 14'ün bir ucuna taşınmaktadır. 45 kromozoma sahip olmasına rağmen bu birey fenotipik olarak normaldir.

Mayozda, bireyin gametlerinin dörtte birinde kromozom 21'in iki kopyası bulunmaktadır. Biri normal kromozom ve diğeri büyük bir kısmı kromozom 14'e taşınmış olan kromozom. Böyle bir gamet standart haploid bir gametle döllenirse oluşan zigot 46 kromozoma sahiptir, ancak kromozom 21'in üç kopyası bulunmaktadır. Bu bireylerde Down sendromu görülür. Yaşamlarını sürdürmekte olan diğer çocuklarda ya standart diploid genom bulunur (translokasyona uğramamış) ya da ebeveynde olduğu gibi dengeli translokasyon durumu sözkonusudur. Her iki durumda da bireyler normal fenotipe sahiptir. Translokasyonlar hakkındaki bilgiler sayesinde genetikçiler, diploid kromozom sayısına sahip, ancak trizomik fenotip kalıtımı gösteren bireylerin ardındaki paradoksu çözmüşlerdir.

45 kromozoma sahip, diploid genetik materyalin tümünü içermeyen taşıyıcının normal fenotip göstermesi ilginçtir. Translokasyon sırasında hem kromozom 14'den hem de 21'den ufak bir bölge kaybedilmiştir. Bunun nedeni, her iki kromozomun uçlarının birleşmeden önce kırılmış olmasıdır. Kırılan uçlar rRNA genlerinin birçok kopyasının bulunduğu kromozom bölgesidir. rRNA genlerinin %20'si eksik olmasına rağmen, taşıyıcı birey hastalıktan etkilenmemektedir. 


Kaynak: Genetik Kavramlar (Concepts of Genetics 8th edition)

Sabır Süreçleri

Özgünlük saplantım, deneyimlerimin ve deneyimlerimin bendeki fizyolojik, psikolojik, düşünsel, reaktif, refleksif vs. sonuçlarının sunumunu yahut keyifli paylaşımını yaşım ilerledikçe teneffüsleri uzayan...

...

daha doğrusu; yaşım ilerledikçe tekkelere odun taşıma sürelerim uzuyor ve görüp iletişim kurabildiğim/kurabileceğim memleket insanlarından, onların iletişim ve ortak üretim konularında kötürüm olmaya and içmiş yaşam duruşlarını gördükçe varlık-yokluk ayrımının gereksizliği, odunumu sırtmdan atıp pınar başında yüzümü yıkarken aklımdan geçen tek düşünce oluyor.

Kendime "zor mu gördün ki" deyip hayat akışımı daha da zorlara yöneltme gayretim iyice, ezberlenmiş hikayelerden örneklenebilecek bir yaşamdan ırak bir yaygın(geniş) yaşam örüntülü seyyah figürü ile görevi gereği her arazide otlamış beygirler ya da her dağda kurşun sıkmış meçhul asker figürü arasında bir görünüm arz ettiriyor.

Bu tekkeye odun taşıma yılları (yaş geçtikçe yılları oluyor) günlük yaşayan ve düşünen canlılar için çoğu zaman şizofrenik bir karakter ortaya çıkartıyor. Yer yer, zaman zaman seçmediğim bir sürü insan, alet-edevat, donanım, gelenek ve alışkanlık içerisinde yaşayıp gidiyorum.

"Sahneye çıkmaktan veya albüm yapmaktan ziyade farklı bir enstruman çalan başka biri(leri)yle birlikte hissettiklerini ses halinde ortaya dökmekten zevk alan bir güruha erişip, belki cümleten öylece icraat halinde yok/var olana dek ve belki kopuştan sonra birkaç (belki on) yıl o özgünlüğü yakalayana dek sabrederek, tekrar kavuşmayı düşleyerek yaşamayı" düşlüyorum.

"Hayat beni zorluyor, ben de az değilim" gibi.

Göreceğiz.

Espri

Çağımızın hastalığı, günümüzün vebası.

Kendilerini böyle acımasızca yargılayıp mahkum etmek, türlü kötü sıfatlarla yermek; elbette tıpkı bilim ve teknolojinin kapital düzenin güdümünde, kapital düzenin yağmasını ifade eder bir ürün olarak önümüze gelmesi gibi "espri"nin de sentezlenme ve sunulma aşamalarında muhatabının "gülümseyiş"i, "anlayış"ı dışında pek tasvib ve takdir edemediğim amaçlara hizmet etmesi ile ben ve benzerlerimin asabiyetinin enerjisini sağladığı bir indirgemedir.

___

Espri'nin aklıma gelen, günümüzde mevcut bazı varyeteleri şöyle yaşamakta:

- İletişimi başlatmak ve sürdürmek için bir zorunluluk. (Evde, işte, okulda, eğlencede)
- Erkeği kadına "zeki" gösteren bir araç. (Bu duruma dair "erkeğin aldanışı" başlığı altında makaleler yazılabilir.)
- Otoritenin kendini savunma mekanizmalarından biri. (Siyasi, sosyal "büyük"ler espri yapmazlarsa, dalga geçmezlerse küçülebilirler.)
- Çocukları kandırmanın en sağlam araçlarından biri. (Tertemiz, saf, Aristo Mantığı ile çalışan beyinler espri "yakalatıcı" fıkra ve kıssadan hisselerle eğitilirler.)

- ...
___________

Ve, yani, kısa yoldan, öz fikrim şu ki:

- İletişimi taciz, tacizi espri sanan primatların yönettiği,
- Kadınların espri yapmadığı, beyninin sentez yeteneğini geliştiremediği,
- Otoriteyle dalga geçilemeyen, sorgulanmazlarla örülü duvarlar içinde tek başına oturulan,
- Her masalın esprisinin, o masalın anlatıcısının kendisinin "espriler bütünü"nün oluşturduğu felsefesine dinleyiciyi gütmek amacıyla bir manipulasyon ve propaganda aracı olma ihtimalini göremeyen çocukların yetiştiği

böylesi espri dolu, espri üreteci dolu, espri üreteci üreteci dolu yaşamdan hayli sıkıldım.

...Cumhuriyet dönemi mizah ve karikatür tarihi kitaplarını ikokulda/ortaokulda iken defalarca inceledim. Rıfat Ilgaz'la, Aziz Nesin'le, Muzaffer İzgü'yle büyüdüm. Leman, Lombak dünkü çocuk sayılır...

Kendisi için espri olmayanı bana itelemeye çalışanların kalbini kırıyorum ve kırmaya, öğretmeye devam edeceğim.

Off-shore Kenarında Yayılır, Atlar


Off-shore: Kıyı ötesi (kıyıya ½ ila 2 km uzaktaki balık çiftliğinin konumu)

Off-shore
terimi çipura-levrek çiftliklerinde çalışanların ağızlarında ağı yüzdüren HDPE boruyu ifade eden bir sözcük olmuş. Bence sakıncası yok.

Karayla pek yüzgöz olmadan yetiştiricilik yapılan bu su yüzeylerinde çalışmanın emektarlara en mühim getirilerinden biri, -hiyerarşi gözetmeksizin- sempatiyi kaybetmeme zorunluluğudur. Çoğu zaman üç-beş insanla dönen derya üstü üsler sisteminde küçücük işlerin aksaması çok fazla zaman(=para), balık(=para), yem(=para) vd. kaybına sebep olabilir. Takım ruhu ve kütlesi iyi beslenmelidir.

Aşağıdaki soruyu yukarıdaki bilgiler doğrultusunda cevaplayalım:

Soru: Çalışanlar sıcak yaz günlerinde çiftliklerdeki platformlar üzerinde boylama, aşı gibi gün boyu kesintisiz performans gerektiren işleri yaparlarken verilen kısa molalarda çıldırmamak amacıyla ne yaparlar?

Cevap: Espri.