Operada Çeviri Sorunu


Opera metniyle ilgili çeviri sorunları, genellikle ortak bir başlık altında toparlanır: Çevirmen Haindir. Hiç kuşkusuz, bu genelleme çevirmenin kötü niyetinden çok, çözümü kuramda kalan bir sorunu ortaya koymaktadır. Bu yüzden kimi kez ele aldıkları yapıtı (opera) özgün dilde sahneleme olanağı bulamayan yönetmenlerin öncelikle çeviriye ağırlık vermelerini doğal karşılamak gerekir. Gerçekte çeviri opera metninin bir sorun olarak ortaya çıkışında çeşitli nedenler vardır. Ancak, çağdaş yönetmenin söz/müzik ikileminde “eylem”i (action) belli bir dünya görüşüyle bütünleştirip, tutarlı yorumlara çıkış yolu araması bu nedenlerin başında gelmektedir.

Çeviri konusundaki aşırı titizliğiyle ün yapan Walter Felsenstein’in Satılmış Nişanlı operasından verdiği örnek oldukça düşündürücüdür.

Provalara başladıktan bir süre sonra soluğu kesilen yönetmen, o dönemle ilgili anılarında şunları yazıyor:

Eğer çalışmaya kapılıp, bırakamayacak denli işin içine girmemişsem eksik bir şey vardır. Kendi kendime oyunun başında şarkı söyleyen koronun neden böylesine coşkulu olduğunu sorup duruyordum. Müzik metinden çok daha güçlüydü. Bu, belli ki yersiz, düzmece bir sevinç değildi. Provaları kesip Çek Konsolosluğu’ndan birini yollamalarını istedim. İki gün içinde tüm metin kabaca, ancak her sözcük tam karşılığı ile çevrilecekti. Hemen bir öğrenci bulundu; iki gün sonra çeviriyi teslim ettiğinde az daha yere yuvarlanıyordum. İnanılır gibi değildi. Özgün dilde, kuşkulandığı için, öcünün kanlı olacağını söyleyen Marienka, elimizdeki metinde sevgilisine güvenle baktığını söylüyordu.

Şu var, çeviriyle ilgili temel sorunlar yalnızca anlamda öbeklenseydi, hemen hiç kimse opera diliyle alay edemezdi. Nitekim, Felsenstein’in verdiği örnekten yola çıkarak, opera metni çeviren kişilerin yabancı dili yeterince bilmediklerini söylemek çok yanlış olur. Bu bağlamda, tüm opera metni çevirilerinde benzer anlam kaymaları olduğuna göre, adı geçen çalışmalarda bilinçsiz yanlıştan çok, çarpıtılmış ve zorlama doğrulardan söz etmek gerçeğe daha uygun düşmektedir.

Ayrıntılara girmeden önce Don Giovanni operasından kısa bir bölüme bakalım.

Zerlina’ya kur yapan çapkın delikanlı, elindeki mandolin eşliğiyle, şöyle seslenmektedir:
Se neghi a me di dar qualche ristoro,
davanti agli occhi tuoi morir vogl’io.

Bu tümce yalnızca anlama bağlı kalınarak çevrilirse, ortaya şu çıkıyor:
Eğer biraz olsun avutmayı reddedersen
Gözünün önünde ölmek isterim.

Sahnelerimizde geçerli olan çeviri ise şöyle:
Sen reddedersen bu aşk mahveder,
Ölsem de gam yemem güzel gözün için...

Yapıtın büyük bir bölümünü doğru çeviren kişinin böylesine kolay ve açık bir yerde takılıp kalışı, ne dikkat dağınıklığı ne de bilgisizlikle açıklanamaz. Çevirmen, özgürlüğünü çepçevre kuşatan acımasız kuralların tutsağı olunca, anlamı bir yere itmek zorunda kalmıştır. Üstelik Don Giovanni düpedüz yalan söyleyip kızı aldatmaya kalkıştığına göre, nasılsa ölmeyecektir. Öyleyse bu çeviride yanlış yok, esnek bir uyarlama vardır. Ancak her oyunun ayrıntılarla geliştiğini ve kimi zaman tek tümce ya da sözcükle tüm kurgunun ayrı bir yörüngeye oturacağını anımsamak yararlı olur. Bu yüzden, ilk bakışta doğru görünen esnek uyarlama, giderek yapıtın varlık nedeni ve amacıyla uzlaşmayan çözü(l)m(e)lere yol açmaktadır.

Opera metninin çevirisinde anlamın ikinci plana itilmesi elbette rastlantı değildir. İki dil, müziğin belirlediği sınırlara göre, seslem sayısından söz dizime (syntax) kadar hemen her türlü yapısal özelliğiyle uyum (kongruenz) sağlama zorunda bırakılınca çevirmenin yeteneği ergeç tıkanıp kalacaktır. Sözle müziğin biraraya gelişindeki sorunsalı atlamayan sıradan bir gözlem bile, müzikli metin çevirisinde ortaya çıkan zorunlu çarpıklığın ayrımina kolayca varabilir. Burada, küçük bir ayraç içinde, şu gerçeği anımsamakta yarar var: Yaklaşik dört yüzyıllik opera tarihi boyunca söz/müzik ikilemi çözülememiş ve bu sorun, operanın her bir uygarlık tarihiyle kesişen bağdaşıklarına eksen olmuştur. Operada söz ya da müziğin önceliği için verilen savaşımın 1980’li yıllarda da inandırıcı bir biçimde çözümlendiği, en azından kuramla uygulamanın birbirleriyle örtüştüğü söylenemez. Bu bağlamda kolayca saptanan bir olguya göre, adı geçen tartışma, kuramsal açıdan sözün, uygulamada ise müziğin utkusuyla noktalanmıştır. Ancak ister kuramda, ister uygulamada olsun, opera metninin, burada sözün temel işlevi müziğin var oluş nedenini somut bir temele bağlamak, yani sözün yetişmediği varsayımından yola çıkarak durum (situation) üretmektir. Böyle bir durumda ise, metnin kendisi ikinci planda kalsa bile, çevirisinin kolayca gözardı edilemeyecek bir işlevi üstlenmiş olduğu görülür. Buna göre, çevirinin özgün metinle bağdaşmadığı yerde, ne eylem için itici güç (a gens), ne de müzik için var oluş nedeni kalmamaktadır. Açıkça söylemek gerekirse, opera metni çevirisinin bir sorun olarak ortaya çıkışında temel rolü, bu nedenlerden ilki, yani eylem adına itici dürtüyü kurcalama olmuştur. Öyle ki, kimi yürekli çalışmalarda özgün metnin bile niteliği tartışmaya açılıp, gerekirse yeniden yazılmaktadır. Örneğin, Romantik dönemin en gözde bestecilerinden biri olan Carl Maria von Weber’in Euryanthe adlı yapıtı bu yönde irdelenmiş ve XX. yüzyıl başında metnin belli yerleri yeniden yazılmıştır.

Müzikli metin çevirisiyle ilgili sorunları yeterince bilmeyen bir kişi, doğal olarak, üstlendiği görevi yalnızca uyak ve notalara bağlı seslem sayısıyla sınırlayacaktır. Nitekim, İzmir’deki Türk Operet Kumpanyası’nın kendisine verdiği çeviriyi kısa sürede tamamlayan Halit Ziya Uşaklıgil bu konuyu fazla önemsemez.

Kendisine verilen Macotte adlı opereti tam üç gün içinde tamamladığını bildiren yazar, anılarında bu konuyla ilgili olarak şunları yazıyor:

Nesir öğreten kitapların konuşma kısımları kadar kolay bir şeydi. Teganni edilecek manzum parçalara gelince bunda dikkat edilecek tek şey her mısraın Türkçe karşılığı olan mısra notalara dağılma bakımından aynı sayıda heceyi havi olmalıydı; bunlara ne aruz ne de parmak hesabı ile vezin düşünülemezdi. Kafiyeye gelince: En fakir kafiye ile hatta kafiye denilemeyecek bir ses benzerliğinden ileri gelen bir ahenk yeterdi... Dikkat olunacak tek taraf aynı sayıdaki notalara dağıtabilmekten ibaretti...

Mahmut Şevket Efendiden nota dersleri alan Uşaklıgil’in özellikle nota sayısı üzerinde durmasını doğal karşılamak gerekir. Çünkü nota ile seslem sayısının farklı olduğu durumda müzik, özgün biçiminden uzaklaşmaya başlar. Başka bir deyişle, özgün metindeki seslem sayisinin dışına çıkıldığı sürece nota değerleriyle oynamak gerekecektir. Gerçi müzikli metinde söz ya da müziğin önceliği yüzyıllar boyu tartışma konusu olmuştur; ama bu yönde sürdürülen tartışmaların yalnızca yaratma süreciyle ilgili olduğunu ve çeviride müziğin ikinci planda kalamayacağını anımsamakta yarar vardır. Öyleyse müzikli metin çevirisinde salt notayla seslem sayısını eşleyerek bir yere varmak olası değildir. Bu aşamada müziğin beraberinde getirdiği ve yapısal özelliğinden ötürü sözü sınırlayıp bağladığı noktaları kısaca açımlamaya çalışalım.

Hiçbir çalgı sözlü müzik yapamadığına göre müzikli metnin seslendirilmesinde karşı karşıya bulunduğumuz en ön önemli konu insan sesinin, daha doğrusu hançerenin anatomik özelliğidir. Ortalama on yıllık eğitimden geçen olağanüstü güçlü ve esnek bir sesin bile belli sınırları vardır; bunu dikkate almadan yapılacak beste ve çeviri ister istemez kâğıtta kalacaktır. Örneğin, özellikle kadın seslerinde tiz notaya gelen ünlünün “a” olması zorunludur. Eğer sesin fizyolojik yapısından doğan bu gerçek atlanırsa, ya şarkıcı o bölümü değiştirip kendisi yeni bir sözcük bulacak, ya da o ünlüyü yine “a”ya dönüştürüp sözgelimi “şimdi”yi “şamda” olarak söyleyecektir. Bu durumda, çevirmenin tiz notalara koyduğu sözcüklerde ünlülerin “a” olması cayılmaz bir koşuldur.

Müziğin belirlediği sınırlamalardan bir başkası da dil ile müzik tümcelerinin birlikte başlayıp sona ermeleridir.

Hasan Ferit Alnar, Şarkı ve Opera Adaptasyonları başlıklı yazısında bu konuyla ilgili olarak şunları yazıyor:

“(...) Hele müzik cümleleri sükûtlarla bariz bir surette ayrılmışsa güçlük büsbütün artar. Avrupa dillerinde dört, beş kelime tutan bir cümleyi Türkçede bazan bir tane çok heceli kelime ile ifade edebilmemize mukabil, onlarda iki, üç tane tek heceli kelime ile kurulan bir cümleyi Türkçede aynı hece adetleriyle söylemeğe her zaman imkân bulunamıyor.

Müzikli metin çevirisinde çözümü en güç ve önemli sorunlardan biri de dilin kendi yapısına özgü vurgu (akzent), tartım (rhytmus), titrem (ton), durak ve süre gibi ses olgularının müzikle uyum sağlayabilmesidir. Örneğin, belli ayrıntılar bir yana bırakılırsa, Türkçede vurgu sözcüklerin son sesle mine rastlar; tek seslemli sözcüklerde vurgu yoktur; ki ve de bağlaçlarının vurguları, işlevlerine göre değişir vb. gibi daha bir dizi özellik müzikle kaynaşmak zorundadır.

“Prozodi” başlığı altında toparlanan bu sorunlar yalnız çeviride değil,
kimi zaman İstiklal Marşı örneğinde olduğu gibi özgün parçalarda da çözümlenmemiştir.

Burada, önemli bir ayrıntıya değinmek gerekiyor. Müzikte büyük nota değerlerinin yanı sıra özellikle tiz seslere doğru geniş aralıklar kendiliğinden bir vurgu oluşturmaktadır ve dilin kendi yapısı ile anlam yönünden vurgulanması gereken seslem ya da sözcüklerin, son aşamada örtüşüp organik bir bütün oluşturacağı bu seslerle aynı vurguyu paylaşması zorunludur. Daha açık ifade etmek gerekirse müzikli metin çevirisinde yapısal bir çarpıklık, yani sondan başa doğru yaratma özlemi vardır. Öyle ki, anlamdan ödün vermeden yapılacak bir çeviride sözle müziğin “prozodi” kurallarını çiğnemeksizin uyum sağlaması için, âdeta mutlu rastlantılar gereklidir. Opera tarihi, yüzyıllar boyu süren çeviri etkinliğinde usta çevirmenin/yazarın büyük bir tutku ve hırsla girdiği bu sınavda nasıl tıkandığını kanıtlayan belgelerle doludur. Aşağı yukarı tüm yazın türlerinde yapıtlar veren Franz Werfel, bu konuda verilecek en çarpıcı örnekler arasında yer alır.


Kurt Honolka, yazarın bu denemesine ilişkin kısa ve ilginç bir açıklama yapıyor:

Eğer sadık bir uzlaşma zorsa, neden tümüyle özgür bir çeviriye gidilmesin? Bu yol da sık sık denenmiştir. Nitekim büyük bir dil ustası olan Franz Werfel, Verdi’nin Yazgının Gücü adlı yapıtında buna kalkışıp, ortaya iyi bir metinle çoğu yerde şiirsel tadı olan bir Almanca koymuştur; ancak, ne yazık ki, fazla özgür davrandığı için yapıtın genel etkisini olumsuz yönde etkilemiştir. Bu yüzden, bir dönem şairin adı için sıkça oynanan bu oyun, giderek bırakılmıştır. Yalnız iyi bir Almanca ile şiirsel değerler operaya yetmez. Özgür uyarlamaya, ancak dramaturjik yapı ile metnin yetersiz olduğu ve yapılacak başka hiç bir şey kalmadığı durumda başvurulabilir.

Honolka’ya göre koskoca opera tarihinde, olağanüstü başarılı Janacek çevirileriyle, tek yüz ağartan örneği Max Brod vermiştir. Ne ki, Max Brod’un bu konuda sahip olduğu olanaklar da sınırsızdır. Ünlü yazar, Çekişmeli Yaşam adlı otobiyografik kitabında bu konuya her şeyden umudunu kesen Janacek, yapıtlarını çevirmesi için Brod’un ayağına kadar gelip gönlünü almaya çalışmaktadır. Hiç kuşkusuz, günümüzde Almancası da özgün dil sayılan bu çevirilerde Brod’un bireysel yeteneği yadsınamaz; ancak Janacek’le sıkı bir dostluk kuran yazar, gerekli yerde notaları bile değiştirme olanağı bulmuştur.

Şimdi, müzikli metin çevirisinin daha çok genel çizgileriyle belirlenen bu özelliklerinden yola çıkıldığında kolayca şu sonuca varılabilir: Müzikli metinde katı ve kesin kurallarla özgürlüğün kuşatılması, yaratma sürecinde müziği, çeviride ise sözü bağlamaktadır. Bir başka deyişle müzikli metin çevirisi, özgün dille kurduğu ya da kurmuş olduğu varsayılan ilişkiden soyutlandığı zaman, uyulması gereken kuralları kendi başına getiren müziğe olay örgüsünün sınırladığı anlama içinde kalma koşuluyla, sözcük bulma/üretme çabasıdır. Ne var, bu aşamada zorunlu olarak şu soru akla geliyor: Yaratma sürecindeki katı ve kesin kurallar müziği bağlıyor, yani önceliği söz alıyorsa, opera tarihi boyunca bir yol çözümlenemeyen söz/müzik tartışması anlamsız değil mi? İlk anda haklı bir kuşku, ancak bu soruda önemli bir nokta gözardı ediliyor; çünkü burada altını çizip irdelemeye çalıştığımız öncelik konusu ne çeviri ne de yaratma sürecinin “esin”le (inspiration) değil, uygulama ve daha çok mekanik yönüyle ilgili bir sorundur. Kaldı ki, yaratma sürecinde karşılaştığımız yönlenmede itici gücü “dil” (sprache) oluştururken, uygulamada “söz”e (wort) bağlı oldukça kuru sayabileceğimiz mekanik bir işlem vardır.

Türkiye’de opera metinlerinin ciddi bir biçimde çevrilmeye başlanması ise 1940’lı yıllarda başlamıştır.
Gerçi Refik Ahmet Sevengil’in verdiği bilgiye göre dilimize ilk çevrilen opera Gaetano Donizetti’nin Belisario adlı yapıtıdır.
1842 yılında basılan bu opera metniyle ilgili bilgilerimiz sınırlı olduğu için herhangi bir yorum yapamıyoruz;
ayrıca üstünde durmak istediğimiz konu da bu değil.


Sorunlarını ancak kaba çizgileriyle ortaya koyduğumuz müzikli metin çevirisinin ağır sorumluluğunu kim üstlenecektir?

Bizde bugüne kadar süren uygulamada bu görevi nota bilgisi olan kişiler yürütmeye çalışmıştır. Bu kişiler, hiç kuşkusuz, kimi çalışmalarıyla oldukça başarılı örnekler vermiştir. Ne ki, ancak dar bir müzisyen çevresinin tekelinde kalan bu etkinliğin daha verimli olabilmesi için hiç değilse Halit Ziya Uşaklıgil kadar nota bilgisi olan yazarlarımızın da bu konuya eğilmeleri gerekir. Elbette böyle bir çalışma kendiliğinden oluşmaz: Devlet Operalarının, işlevi saptanmış bir dramaturji bürosu kurup çeşitli olanakları kurcalaması zorunludur. Gelgelelim, Behçet Necatigil’in belli koşullarla kabul ettiği Ariadne auf Natos çevirisini sudan nedenlerle geçiştiren Devlet Operalarından bu konuda çağdaş bir yaklaşım beklemek abestir.

Ama biz Devlet Operalarını bir yana bırakıp yine yazarlarımiza dönelim. Plastik sanatlara göstermelik bile olsa ilgi duyan yazarlarımızın müziğe, hele operaya hiç tahammülleri yoktur. Öyle ki, Frankfurt Okulunun en karmaşık konularında ontolojik arka planlı denemeler döktürüp snobizmin kucağında Batılı burjuvalara bile taş çıkartan yazarlarımızın operadan böylesine kopuk olmalarını anlamak hayli güçtür. Bu yıl roman tartışmasında tozu dumana katan yazarlarımızın işitsel (auditiv) dünyasını hangi türden seslerin belirlediği ilginç bir araştırma konusu olabilir. Yalnız bu değil, Ligeti ve Penderecki’nin ses dünyasına girmeyen çok fazla entelektüel kişilerin Barthes ve Butor’u ne kadar özümseyebilecekleri de tartışmaya açıktır. Dileyelim. genç yazarlarımız müziğe de gereken ilgiyi gösterip yakın gelecekte opera metinlerine atsınlar. Galiba Theodor Adorno da müziği seviyordu...



Mehmet Ergüven | sanat olayı - Sayı: 15 - Mart 1982

60. Oscar Ödülleri - Son İmparator



Biçimsel değişiklikleri yenilik saymıyorsak eğer;tarih kendini yineler mi? sorusunun yanıtı kimi zaman kaçınılmaz biçimde “evet”. Toplumların ya değişimlere direnip, akıp giden zamana karşı koymaları ya da politikacıların ihtiraslarına kurban olarak benzer yanlışları yinelemeleri oldum olası şaşırtmıştır beni... “Son İmparator” Pu Yi, 3 yaşında tahta geçtiğinde halkı onun için ölmeye hazırdır. Bütün bir toplum 3 yaşındaki bebeğe tapınır. Çin’in yaşadığı büyük siyasal değişimlerden sonra, filmin son sahnelerinden birinde bir zamanlar canı istediği için saraydakilere yeşil mürekkep içiren Pu Yi’yi yaşlı ve kendi halinde bir bahçıvan olarak görürüz. Müze haline getirilen “yasak kent”teki sarayına bilet alarak girer ve burada 6-7 yaşlarında bir “devrim muhafızı” tarafından yolu kesilir. Bu iki sahne bile “Son İmparator”un izleksel bütünlük açısından ne denli yetkin olduğunu göstermeye yeter. Bernardo Bertolucci, yıllardan beri kafasında canlandırdığı, belki de kare kare ezberler duruma geldiği Pu Yi’nin yaşam öyküsünü epik bir öyküye dönüştürme projesini gerçek mekânları da kullanarak gerçekleştirdiğinde ABD’de hemen herkes Oscar’a en güçlü aday olarak “Son İmparator”u (The Last Emperor) göstermeye başlamıştı bile. Gerçi sıradan Amerikalı izleyicinin alıştırıldığı kalıpların dışına çıkan “Son imparator”un gereksiz yere uzun olduğu savları da ortalarda dolaştı ama, önyargılı olmamak koşuluyla bu filmin dokuz dalda Oscar ödülünü hak ettiği rahatlıkla söylenebilir.

1908’de 3 yaşındayken imparator olan Pu Yi, daha yıkanmasını bile öğrenemeden Çin’de cumhuriyet ilan edilir. Yasak kent sınırları içinde yapay bir soyutlanmışlık içinde imparatorluğunun gücünü yaşamaya başlayacağı dönemde ise tahttan indirilir. Japonların ülkeyi işgalini, kendisini bir kukla gibi kullanmalarını ve Çin devrimini yaşar. Her biri ayrı öykü niteliğindeki bu tarihsel ve siyasal değişimlerin içinden geçen Pu Yi, ülkenin yeni yöneticileri tarafından 10 yıl hapse mahkûm edilecek; iyi halinden ötürü zamanından önce salıverilecek ve yaşamının geri kalan kısmını bir bahçıvan olarak geçirecektir. Pu Yi, imparator olduğu halde gidemediği başkent Pekin’i 1960’ta, tam 52 yıl sonra görür ve kendisinin de garipsediği bir biçimde ilk kez “özgür” olduğunu duyumsar.


Yaşamöyküsü ne denli ilginç ve çarpıcı olursa olsun, bunu sinemaya dönüştürmek, aynı etkiyi yaratmak anlamına gelmiyor. Bertolucci’nin farkı ise burada: Yaşamöyküsünden yola çıkmasına karşın, son sahneye değin sinema yaptığının bilincinde hareket ederek, teknik olanaklar, görsellik ve öyküyü, birini diğerine feda etmeden kullanabiliyor. “Son İmparator” çok değişik açılardan “okunabilecek” bir film: Uçlarda gezinen ve düşünmemeye, tapınmaya alıştırılmış toplumların yeni hayatlar kurmalarının sanıldığı denli kolay olmadığını göstererek “sosyoloji dersi”; bir insanın yaşamöyküsünü fon olarak kullanıp, bütün bir tarihi anlatarak “siyasal tarih dersi” veriyor adeta. Çin İmparatorluğu’nun Çin Halk Cumhuriyeti’ne dönüşmesinin öyküsü olduğu kadar; bir bireyin yitik yaşamıdır “Son İmparator”. Pu Yi, yalnızca yasak kent sınırları içinde olsa bile imparator olmanın ne anlama geldiğini algılamaya başladığı an kurallarını koymak ister. Reform yapma gereğine inanır, toplumun geleneklerini değiştirerek, Batılı bir yaşam biçimini benimsemelerini ister. Gözlerinin bozuk olduğu anlaşıldığında saray çevresi çalkalanır: Bir imparator gözlük takar mı hiç?”. Bir Batılı gibi giyinmeyi ve düşünmeyi özendirmek için ilk uygulamayı kendisinde başlatır ve beline dek uzayan saç örgüsünü kesip, atar imparator çıldırdı, artık sonu yakın yorumlarına aldırmaksızın.


Pu Yi’nin biraz ötede apayrı bir cumhuriyet kurulduğunu bile bile tutukevine dönüşen kendi sarayında reformlara kalkışması ayrıksı kişiliğinin de göstergelerinden birisidir. Evlilik biçimine, saraydaki savurganlığa karşı çıkar; yakın çevresine bir Çinli yerine İngiliz Jonston’ı (Peter O’Toole) getirir. imparatorluğun “sefasını sürmesi” beklenen bir insan, üstelik siyasal çalkantıların adım adım kendisine doğru yaklaştığı bir dönemde kuralları ve tabuları yıkma çabasına girişir. Bu çaba belirli sınırlar içinde imparatorluktan kuklalığa, oradan da toplama kampına ve bahçıvanlığa uzanan çizgiyi anlamlı kılar. Pekin’e ilk kez geldiğinde Mao için düzenlenen yürüyüşe tanık olur. Bu yürüyüş sırasında bir grup insan halk mahkemelerinde yargılanıp cezalandırıldıkları için teşhir edilmektedir. Devrimci eğitimden geçirilip “ıslah edilenPu Yi’nin bakışları bu insanlardan birine takılır. Toplama kampında kendisini vatan hainliğinden ötürü sorgulayan vedevrimci eğitim veren kamp müdürü bu kez “sağcı” yaftası boynunda takılı bir biçimde ölüme götürülmektedir. Her hızlı değişim gibi, siyasal değişimlerin iç dinamiği kimi önemli yanılgıların ayrımsanmamasına neden olur. Felsefeler ve ilkeleri özümsemek yerine, kişilere tapınma yanılgısı içine düşen toplumlarda yanılgıdan er-geç paylarını alır. Bertolucci, Pekin’deki yürüyüş sahnesini verirken Pu Yi’nin eski kamp müdürünü vatan hainine dönüştüren yanılgının içinde kendi yazgısını da gördüğünü duyumsatır.

Yerinde bir seçimle Bertolucci’nin “Son imparator”u kahraman yaratmaz, klişelerden alabildiğince kaçınılır. Çin’in siyasal değişimi de yan tutmaksızın, bireysel ve toplumsal eksenler çakıştırılarak verilir. “Son İmparator”u isterseniz bir bireyin dramı, isterseniz Çin Halk Cumhuriyeti’nin bugünkü “açıklık” politikasına nerelerden geldiğinin öyküsü, dilerseniz beyazperdeye ilk kez Çin’i “yasak kent” gibi son derece gizemli ve görmeye değer bir mekânın yansıması olarak izleyin. Sonuç değişmeyecek. Epik bir destanla karşı karşıyasınız.

Filmde Pu Yi’yi canlandıran John Lone ile imparatorun ingilizce öğretmenini oynayan Peter O’Toole son derece görkemli bir oyunculuk sergiliyor. Bertolucci, Pu Yi’nin eşcinselliği dışında, yaşam öyküsünün gerçekliğine bağlı kalmış. Unutulmaz bir duygu yoğunluğu ve görsellikle çerçevelenen “Son İmparator”u Bertolucci’nin -şimdiden- vasiyet filmi saymak bile olanaklı..


WALL STREET

Michael Douglas’a ilk Oscar’ını kazandıran “Wall Street” filmi, Douglas’ın yanı sıra, yönetmen Oliver Stone için de ayrı bir anlam taşıyor. 1986’nın Oscar ödüllerine boğulan “Platoon” filminden sonra, Oliver Stone’un yeni çalışması merakla bekleniyordu. Stone, hisse senedi alım-satım işiyle uğraşan babası Louis Stone’a adadığı “Wall Street’te; New York’un, güçsüzlere yaşam hakkı tanımayan ünlü borsa merkezinde başarılı olma hırsıyla yanıp tutuşan, Bud Fox adlı gence (Charlie Sheen) bir firsat tanıyan ünlü bir işadamını anlatır. Gordon Gekko, altetmeye çalıştığı bazı şirketler hakkında “casusluk” yapmak üzere görevlendirir Bud Fox’ı. Kısa zamanda Gordon Gekko’nun en değerli haber kaynağı durumuna gelen ve “iş ahlakı” değerlerini her şeyin para ve gösterişle ölçüldüğü bir dünyaya bırakan Fox, “önlenemez bir yükseliş” içine girer. Maddi değerlerin çerçevelediği dünyasında duygusal bir ilişkiye girerek, ilk yanılgıya kapılan Bud Fox, hâlâ için de sakladığı “iyi yanını” harekete geçirince, duyumsadığı yabancılaşma ile birlikte, büyük patron Gekko’nun düşmanı haline geliverir. Kısa yoldan zenginliğe ve rahat bir yaşantıya ulaşmanın bedelini, patronu tarafından gelen bir ihbar sonucu tutuklanarak ödemeye başlar...


Michael Douglas, “Wall Street”te kimsenin “özdeşleşmek istemeyeceğiGordon Gekko’yu oynuyor. Kendisine En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandıran bu rol, sanat yaşamı açısından da ayrı bir dönüm noktası. Douglas ilk kez “kötü adam” karakteri canlandırarak, her rolün üstesinden gelebileceğini kanıtlama çabasına girişti. “Fatal Attraction” (Ölümcül Çekicilik) filminin o zavallı, evine ve karısına bağlı olduğu halde baştan çıkartılan erkeği ya da bir “The Jewel of the Nile”ın sevimli kişiliği yoktu artık: Michael Douglas, yaratılan idolünün üzerine gidiyor ve yıkmaya çalışıyordu. “Wall Street”in çok başarılı bir film olduğu söylenemez. Borsa düzenini anlatamadığı gibi,birçok şeyi birden anlatma çabasına düştüğü için bir netlik oluşturamıyor. Michael Douglas, Gordon Gekko rolüyle Oscar heykelciğini kazandı ama, doğrusunu söylemek gerekirse, karşısında tartışmasız bir rakip olmamasının avantajı küçümsenemez. “Untouchables” (Dokunulmazlar) filmi ile “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülünü kazanan Sean Connery ise yılların oyunculuk birikimini sergiliyor. Connery’nin akıllı tutumu sayesinde adını salt James Bond filmleriyle özdeş biçimde anımsamak olanaksız. Connery, “The Name of the Rose” (Gülün Adı) ve Dokunulmazlar ile özgün imajını oluşturdu.


MOONSTRUCK - AY ÇARPMASI


Cher... Bir dönem “Sonny and Cher” ikilisi olarak ün yapan, şarkıcılığı ile ön plana çıkan Cher, adeta yıllar geçtikçe daha güçlendi ve kendisini yenilemeyi çok iyi başardı. “Mask” filmi ile dikkatleri çeken Cher, “Silkwood”da Meryl Streep’in sevgilisini canlandırıyordu. “Moon struck / Ay Çarpması ise insan sıcaklığının çepeçevre kuşattığı bir güldürü. New York’ta yaşayan bir İtalyan ailesinin yakın çevrelerini son derece güzel bir sinema diliyle anlatan Ay Çarpması, Akdeniz kültürünün, geleneğinin dev bir kentteki yansıması. Her yönüyle uyum sağlayarak, yaşadıkları toplumun bir parçası olan, ama çok kızınca ya da çok mutlu olunca italyancaya sarılacak denli duyarlıklar yaşayan Castorini ailesi, evrensel bir izleği sergiliyor: Herkes yaşadığı yere ayak uydurabilir; ama herkesin de kendine göre bir sınırı vardır. (Batı Almanya’daki işçilerimizin filmi de yapılabilir mi dersiniz?)


Kocasını yitiren Loretta, ailesiyle birlikte yaşamakta, ancak evlilik önerilerine de kendisini hazır hissetmektedir. Duygusal bir yakınlık duymamasına karşın, içine kapalı ve olgunlaşmamış Johnny Cammareri’nin evlenme önerisini kabul ettiğinde annesine (Olympia Dukakis) Evleneceğim, çünkü birisine ihtiyacım var diye açıklar. AnnesiSakın âşık olayım deme, âşık olursan, erkekler seni kullanır diye karşılık verir. İtalyan asıllı olmamasına karşın, senaryoyu büyük bir ustalıkla biçimlendiren John Patrick Shanley (En İyi Senaryo Oscar’ını aldı) İtalyan olmanın ipuçlarını keşfetmiş: Sık sık yemek yer, çok sık âşık olur, sevinç ve hüznü bir arada yaşar; örneğin bir ay tutulmasından hiçbir Amerikalının algılayamayacağı biçimde zevk alırlar. Yaşları ne olursa olsun, yaşama bağlılıklarından hiçbir şey yitirmeyen Castoriniler, film boyunca insana “iyi ki yaşıyorum” dedirten bir duygu yayarlar. Evlenmiş olmak için evleneceği Johnny yerine, kardeşi Ronny’ye rastlayınca gerçekten aşık olan Loretta, bu kez durumu nasıl açıklayacağının telaşına kapılır. “Ay Çarpması” Loretta’yı oynayan Cher’in kusursuz yorumu denli, Ronny’de Nicolas Cage, anne rolünde ise Olympia Dukakis ile takım oyunculuğu dediğimiz kavramın en güzel örneklerinden birini veriyor. Kanadalı yönetmen Norman Jewison, Amerikalı senaryo yazarı John Shanley, Rum asıllı Olympia Dukakis (ABD başkanlık seçimlerinde Demokratların aday adaylarından Michael Dukakis’in kuzeni), yönetmen Coppola’nın yeğeni Nicolas Cage ve bu ekibin New York Brooklyn’de bir İtalyan ailesi yaratması. İyi sinema yapmak, güzellikten yana olmak söz konusu olunca, bu çeşitlilik ne güzel bir gökkuşağı oluşturuyor! Olympia Dukakis’e de “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” Oscar’ını kazandıranAy Çarpması, dileriz “Son İmparator” denli kısa bir süre içinde Türk sinemaseverlere sunulur.



Haldun Armağan | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 199 - 1 Mayıs 1988